Sabır Yelkenleri

8c6493cc4a50a98747a63a14b192a9ac_1273141181Mücerret öğütler kâfî gelseydi, elle tutulur sıkıntı ve bela­lara gerek kalmayacaktı. O zaman tekdüze bir hayat biçimi insanları belki de bunaltacak ve hayat bu kadar değerli olmayacaktı.

Sanat eserlerinin çıkış noktalarında da bu var. Mutlu bir zemini olan eserlerde, mutlu zamanların sanat eserlerinde de gizli gizli bir felaket esintisi sezilir. En azından okuyucu, bu mutluluk tablosu acaba hangi talih dönüşleriyle değişecek diye beklemektedir. Bunu, yazarlar da, insanlar da gizli gizli bekler ve bazen insanlardan birinin veya kahramanlardan birinin şu cüm­lesine rastlanır:

-O kadar mutluyum ki, bu beni korkutuyor.

Bela, sabırla ancak, eğitici ve yüceltici. aldırmazlık veya aşırı önemsemeyle helak oluş değil, tersine belayı, onu var ede­nin adına bir gerçeklik olarak içinde tutmak ve onun bulutlar gi­bi toplandıktan sonra açılacağını beklemek. Ona hem razı ol­mak, hem de kabullenmeden içinde bir evlat gibi büyüttüğü, ta­şıdığı halâs anını beklemek.

Fakat belaya olduğu gibi, mutluluğa, selamete, gönül hoş­luğuna da sabır ve tahammül gerekli. Ona da tıpkı belaya sabredildigi gibi bir dayanma gücüyle sahip olunmalı ki bolluk ve gö­nül rahatlığı, kişiyi kulluk bilincinin sınırlan dışına çıkarıp helâka götürmesin.

Anlamlı bir hayat, bütün sıkıntı ve neşelerden, dinî tertiplere dayalı bir birlik meydana getirebilmek demek. Bu çabalar kişisel olmakla beraber, başkalarına da sirayet ettiği için, arkada­şının iyisinin seçilmesi, alimlerle beraber olunması, mecbur olunsa bile şerli muhitlerde bulunulmaması öğütlenmiş. Ancak insanların kendi gidişatlarını sırf öğütlere bakarak düzenlemek­ten yoksun oluşları yüzündendir ki, ya bizzat kendilerine ya da yakınlarına veya benzerlerine geliş çatan elle tutulur musibetler, bir terbiye aracı olarak ortaya çıkmış.

Hayatın ders alması bu ibretlerle dolu olduğu yetmiyor­muş gibi, yazarlar hayatın taklitleriyle kuruyorlar eserlerini. Az­gınlıklara ya da İlahî tecellilere yol açan aşklar, hile, entrika ve desiseler ve bunun ihtiras dolu talipleri, munisligin ve mazlum­luğun, kendi iradeleriyle kabullenmiş gibi görünen zebunları ve­ya hiçbir acı ve neşenin alıp götürmediği, sarsmadığı, üzerinde fazla durulmamış birçok insan. Kahramanların ve onlarla belir­ginleşmesi istenen tizliklerin daha çarpıcı görünebilmesi için, özellikle ihmal edilmiş, dekorlar halinde kalabalıklar. Onlardan, eserlerde birçok değil birkaç tane bile olsa hep çoğul olarak dü­şündüklerimiz.

Önümüzde bütün hayat, tarih dediğimiz somut tecrübe anlarının bütün geçmiş birikimleriyle birlikte, ve sanat eserleriy­le dolu.

Sabır ve rıza ile gelişmenin değerli araçları olan mutluluk­lar ve musibetler, yaşadığımız hayatta da, sanat eserlerinde de, bol bol elimizin alımda bulunuyor.

Zamanımızın kültür yapısı insanlar için ne gibi ruhsal güçlükler taşıyor?

Sevilmek ve sevgi göstermekle ilgili tavırlar sağlıklı mıdır?

İnsanın kendi benliğini değerlendirmek konusundaki im­kânları, acınacak kadar azalmış mıdır?

Kendini göstermek ve başkalarına kabul ettirmek konu­sunda seçilen ve uygulanan yolların ahlakî değeri nedir?

Neden hoşgörü, düşünceye saygı gibi özelliklerin yerini Saldırganlık, çılgınlık ve zorbalıklar almaktadır? Bunlar nasıl oluyor da bireysel planda da devletler planında da “haklılıkla” bagdaştırılabilmektedir?

Ve nihayet cinsellikle ilgili telakkiler neden bu kadar ser­bestleşmeye, ama buna mukabil ortaya çıkan ruhsal problemle­rin önemli bir yüzdesine cinsel tatminsizlikler sebep olmakta­dır?

Batılı gelişmiş toplumlar, sosyal güvenliklerini sağladıkla­rı bireylerin, bütün zenginliklere, sağlanan bütün imkânlara rağ­men delilikten kurtulamaması karşısında afallıyorlar. Anababalar dişlerini tırnaklarına katarak evlatlarına sağladıkları zengin ha­yata rağmen, onların seçtikleri yollar karşısında hayal kırıklığına uğruyor ve bunalım geçiriyorlar.

Yeni bir salgın var Batı’da:

Genç kız veya erkekler, başlarına garip şapkalar, kulakla­rına küpeler, saçlarına renkli kurdelalar, maskotlar takıyor, çul­lara benzer elbiseler giyiyor, katiyyen çalışmıyor, gereğince sade­ce dileniyor, ortada geçerli ne kadar kural varsa onları yok etme­ye çalışıyor ve kural koyucu, toplumu belli düşüncelere yönlen­dirici ne kadar yerleşmiş büyük müessese varsa onları yok etme­ye çalışıyor ve hatta bu yok etme işinde kendi ölümlerini göze alarak çok ileriye de gidiyorlar. (Uluslararası bir kuruluşu, aynı gerekçelerle ortadan kaldırmak isteyen böyle biri, vücuduna bir­kaç kilo şiddetli patlayıcı bağlayıp, kuruluşun merkezine girerek ateşlemişti, beş-altı yıl önce.)

Bu ve benzeri davranıştan, toplulukları ve akımları, Batı’nın bugünkü kültür yapısından soyutlayarak ele almak, mese­leyi kavramaktan kaçmak olacaktır. Akılcılığa büyük önem ve­ren Batı, akıl dışı her olguyu yok veya değersiz kabul ederek, bi­reylerde doğuştan var olan manevi ihtiyaçları da yok kabul etmiş olunca, birey, görünüşte sağlanan bütün zenginliklere rağmen, içine düştüğü korku, endişe ve ağır yalnızlık hallerinin hesabını soracağı kişiler ve kurumlar aramaya başlamış ve sonuçta çare­yi, manevi ihtiyaçlarını keşfedeceği ve onları temin için gereken­leri yapacağı yerde, yine aynı kültürün insanı olarak, bir bakıma kendini bu illetlere götüren saiklerin metodu ile, suçlu olarak görmeye başladığı kural koyucu kuruluşları yok etmekte bulmuş­tur.

Sevilmek ve sevmek konusunda her insanda bulunan is­tekler onda aşın bir sevilmek isteği şeklinde veya kendisine de­ğer verenleri umursamamak şeklinde ortaya dökülmektedir.

Kendini değerlendirmek konusunda aklî yolları seçememekte, topluma duyduğu tepkilerin acayip kılıklı delisi olmaktadır.

Kendini göstermelik ve başkalarına kabul ettirmek konu­sunda da, ahlâk diye bellenip gelen bütün değerleri ayak alıma alması gerektiğini sanmakta, alenen tecavüze ve şiddete, en ba­sitinden çırılçıplak soyunarak kalabalık bir caddede koşmak gi­bi gösterilere başvurmaktadır.

Eğer Batı’nın içinde bulunduğu bu durumlar, Batı’nın sı­nırları içersinde olup bitse idi ve Doğu; Batı’nın bu kadar güdü­münde olması idi, eğer Batı böyle delicesine taklit edilmiyor ol­sa idi, bütün bunlar bizi pek az ilgilendirecekti…

Cahit Zarifoğlu – Zengin Hayaller Peşinde

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*