Teoriden Paradigmaya Bilimsel Zihniyet

Önceki sayfalarda da vurguladığımız gibi, eşyanın gerçekliği konusunda bilgi sahibi olabilmek için yaratılıştan iki ana kaynak­la donanmış bulunuyorsun: duyuları ve akıl. Duyularınla tecrübe ederek öğrendiğin bilgiyi aklınla inşa eder ve oluşları, olayları ve süreçleri açıklayıcı çerçevelere dönüştürürsün.

Bu açıklayıcı çerçeveler kendi içinde tutarlı kapsayıcı kavram­lara ve ilkelere dönüştüğünde teoriler ortaya çıkar. Teori kavramı­nın, etimolojik olarak Yunanca görüş anlamına gelen theoriadan türemiş olması da bir tesadüf değil; bu, insani gerçekliğin bir yan­sımasıdır. Teorinin Türkçede nazariye kavramı ile karşılanması da açıklayıcı çerçevelerin epistemolojik kaynağı bağlamında son derece anlamlıdır; çünkü nazar bakış ve görüş anlamı taşır; na­zariye ise bu bakış veya görüşlerin sistemleşmesinin sonucudur.

İlim ve ahlak timsali değerli dostumuz merhum Şakir Koca­baş nazariye kavramını Kur’an-ı Kerim’deki liyenzuru fl” ifadesi ile ilişkilendirerek bu etimolojik arkaplanı son derece sağlam bir zemine oturtuyor:

Bu ayetteki [19] yenzuru fi ifadesi hem gözlem hem düşünme anlamlarını içermektedir ki klasik devir İslam düşüncesinde ‘nazariye’ yani ‘teori kelimesi buradan türetilmiştir. Buna göre nazara fi ifadesi sistematik ya da teorik düşünce olarak anlaşı­labilir.(20

İster Yunanca theoriayı isterse Arapça nazarı temel alalım, or­tak yön, eşyanın hakikati ile ilgili açıklayıcı çerçevelerin bir bakış ve görüş ile ilgili olduğu gerçeğidir. Bilimsel birikim eşyanın ger­çekliği ile ilgili farklı görüş ve bakışlara dayalı açıklayıcı çerçevele­rin bütününden oluşur.

Burada dikkat etmen gereken husus, son aşamada oluşan bi­limsel bilgi paradigmasını dogmalaştırmamaktır. Dogma genel­likle dinî anlayışlar için kullanılagelmiş bir kavramdır. Burada bu kavramı bilinçli olarak bilimsel bilgi için de kullandım. Aslında din-bilim çatışması gibi görülen birçok gerilim, özünde aynı za­manda iki bilimsel paradigma arasındaki mücadele hâlinde ge­lişmiştir.

Bir örnek vermek gerekirse, Kopernik-Kepler-Galile ile Papa V. Paul ve Papa VIII. Urban başta olmak üzere kilise arasında yaşanan gerilim aslında aynı zamanda dinî yorumları etkileyen iki astronomi teorisi arasındaki gerilimdi. Kilise çevreleri, dinî yorumlarını üzerine kurdukları bir başka teoriyi, yani Batlam- yus astronomisini savunmak için güneş-merkezli astronomiye karşı çıkıyorlardı, öte yandan, Kopernik piskoposun danışmanı, Kepler papaz okulunda bir öğretmen, Galile ise gençliğinde pa­paz olmak isteyen koyu dindar bir Katolikti, yani din-karşıtı bir tutumları yoktu.

Burada problem teşkil eden, kilisenin mutlak gerçekliği tanım­layabilecek bir epistemolojik otorite olarak görülmesi ve bunun vahyi bilgi olarak telakki edilmesiydi. Yani kilisenin kutsal bilgi­ye sahip olması varsayımına dayalı olarak spesifik bir yorumun dogmalaşması ve bu yorumun Batlamyus astronomisinin ürünü olması, belli bir teorinin vahiy niteliği kazanması anlamına geli­yordu. Nitekim 1615 yılında Galile’nin güneş-merkezli yazılarının Roma engizisyonuna bir suç unsuru olarak sunulmasının sebebi, Galile’nin yeni bir bilimsel buluş iddiası değil, İnciri yeniden yo­rumlama iddiasıydı.

Burada bir bilim tarihi dersi vermek niyetinde değilim. Demek istediğim, bu örnekte kilisenin savunduğu şey, Batlamyus astro­nomisinin dogmalaşmış hâliydi. İlerleyen satırlarda vahiy mese­lesine tekrar geleceğiz, ama bu aşamada İslamiyet ile Hristiyanlık arasındaki vahiy anlayışı farkım ortaya koyarak konuyu daha ber­rak hâle getirebiliriz. Yâsîn suresinde güneş ile ilgili olarak “Güneş kendine mahsus yörüngesinde akıp gitmektedir. İşte bu, Azız ve Alîm olan Allah’ın takdiridir” (Yâsîn 36/381 buyurulmaktadır.

Bat­lamyus astronomi teorisinin hâkim olduğu dönemlerde bu ayeti dünyanın sabit, güneşin ise hareketli olduğu, dolayısıyla güneşin dünya etrafında döndüğü şeklinde yorumlayanlar çıkmıştır. Ama bugünkü astronomi bilgisi, dünyanın da güneşin de sabit olmadı­ğını; dünyanın güneş etrafında döndüğünü, güneşin de kendi sis­temindeki bütün gezegenleriyle birlikte uzayda galaksi içinde ak­makta olduğunu gösteriyor. Bu ayetin Batlamyus astronomisine dayanan yorumu mutlak vahiy olarak kabul edilseydi, kilise-bilim çatışmasında görülen gerilim İslam düşüncesinde de yaşanırdı. Ancak vahyin Kur’an-ı Kerim’in tahkimi suretiyle net olarak ta­nımlanması ve her tür yorumun göreceliliği anlayışı, bu gerilimin İslam düşüncesinde yaşanmasını engelledi.

Özetle demek istediğim şu ki bu örnekte görüldüğü üzere, Batlamyus astronomisi benzeri bilimsel teorilerin kendisi de zamanla dogma hâline gelebilir ve kendi bilgin ile gerçeklik arasında irtibat kurmanı zorlaştırabilir.

Sana tavsiyem cari bilimsel paradigmaya nüfuz et, hâkim ol, onu en doğru şekilde kullan; ama kendini bu paradigmanın sı­nırlarına hapsetme, yeni ufuklara açılmak gerektiğinde tereddüt etme. Bugünün paradigmasını geleceğin bilgi paradigmasına ge­çişin eşiği olarak gör, paradigmatik değişim sinyalleri veren alan­lardaki gelişmeleri yakından takip et.

Duyulara dayalı tecrübeni zenginleştir ve aklını en iyi şekilde kullan, ama aklın kendisini de asla dogmalaştırma! Unutma, bilim tarihi çalışmaları, bilimsel gelişmelerde pozitivizminin simgesel ifadesi olan akıl-bilim-ilerleme önermesinin öngördüğü gibi çiz­gisel bir seyir olmadığını ortaya koydu. Kari Popper’in yanlışla- nabilirlik ilkesi, Thomas Kuhn’un bilimsel devrimlerin yapısı ve paradigmatik geçiş tezi ile Feyerabend’in metodolojik anarşizm yaklaşımı21 pozitivizmin iddialı önermelerini ciddi şekilde sarstı.

Bütün bu tartışmalar bilimsel gelişmenin süreci ve ahlaki et­kileri bakımından önemli sonuçlar doğurdu. Süreç bağlamında, Comte pozitivizminin insani bilginin gelişim seyrini teolojik- metafizik-bilimsel aşamalar olarak kategorik bir süreç tasnifine indirgemesinin sonuçlarına dikkatini çekmek isterim. İnsanlık tarihi, birbirinden ayrıştırılan böylesi kategorik bir şemaya in­dirgenince, bilimsel aşama öncesindeki teolojik ve metafizik dö­nemlerde üretilen bilgi, bilim dışı görülerek dışlandı. Bu görüşün radikal savunucularına göre, “bilimsel aşama” olarak isimlendiri­len son evrenin öncesindeki bütün bilgi birikimi, tasfiye edilmesi gereken arkaik bir malumat yığınıydı.

Bu yaklaşım, kadimden tevarüs edilen büyük bir insanlık biri­kiminin hafızalardan silinmesine yol açtı. Bir örnekle göstermek gerekirse, “kocakarı ilaçları” olarak görülen geleneksel bitkisel tedavi yöntemleri ve insan vücudunu modern tıbbın organla­ra dayalı analitik yaklaşımı yerine bütüncül bir perspektifle ele alan İslam, Çin ve Hint tababet birikimleri, bu modernist yak­laşım sebebiyle kaybolmaya yüz tutmuştu. Bugün bu geleneklerin tamamlayıcı yöntemlerinin, kendi iç tutarlılıkları ile tekrar gündemimize gelmiş olması, bilgi birikimi açısından bir hâzine­nin yeniden keşfedilmesi gibidir.

Sen bu bilgiye sahip olan nesli muhtemelen tanıyamadın. Ben babaannem üzerinden bu tecrübeyi çok yakından izledim. Babaannem formel hiçbir eğitim almamıştı, ama her bayramda İstanbul’daki evimiz “Hacıkizebe, çocukluğumda senin elinde şifa buldum” diyen ve el öpmek için sıra bekleyen hemşehrilerle dolardı. Gerçekten de babaannem biz hastalandığımızda da, nur­lu yüzünü kaplayan muhabbetli simasıyla dualar okuyarak her bir hastalık için vücudumuzun farklı yerlerine elleriyle dokunur, baskı uygulardı. Şifanın sentetik ilaçlardan geleceği önyargısı ile şartlanmış rasyonalist bir nesil olarak bizler, buna pek anlam ve­remez ama yine de her seferinde rahatlamak için dizinin dibine oturur ve “Babaanne, bizi bir okuyuver” derdik.

O zaman anlam veremediğimiz bu şifa yöntemi daha sonra­ki yıllarda zihnimde üç aşamada öğrendiklerimle, yeni bir bilgi ve tarih anlayışı çerçevesinde, anlam kazandı. İlerleyen yıllarda önce babaannemin parmaklarıyla baskı uyguladığı noktaların akupunktur noktalarıyla benzerliği dikkatimi çekti, ikinci aşama­da Malezya’da bulunduğumuz yıllarda Çin kültürü ile daha ya­kından tanıştığımızda “bütün bir bedenin bir kulakta dahi mikro ölçekte temsil edildiği” bilgisini öğrenince sıradan bir şifa yönte­mi farklılığı ile değil, iki alternatif tıp bilgisi öğretisiyle karşı kar­şıya olduğumuzu fark ettim. Bir yanda bedeni organlara ayırarak analitik bir yöntemle inceleyen Batı tıbbı, diğer yanda bedeni bir bütün olarak gören ve her parçada bütünün mantığını kavramaya çalışan organik Doğu tıbbı ve ikisinin ortasında ve aktarım coğ­rafyasında gelişen senteze dayalı İslam tıbbı.

Daha sonra eşim Sare hanımın ilgi ve çalışmaları üzerinden tamamlayıcı tıp tekniklerini daha yakından tanıdığımda hiç for­mel eğitim almamış olan babaannemin tecrübi olarak yaşattığı bilginin kaynaklarını da anlamam mümkün oldu. Deveran eden bir bilginin mekânlar ve çağlar aşan serüveni canlandı zihnimde, Orta Asya’da Çin havzası ile etkileşim içinde geliştirilen bir taba­bet anlayışı ve ona dayalı bir bilgi birikimi, Asya’yı boydan boya katedip Torosların zirvesine gelmiş ve orada asırlarca nesilden nesile aktarılmıştı, ta ki modern tıbbın cazibesine kapılanların bu kadim bilgi birikimini dışlayarak terk etmesine kadar. Oysa,modern tıbbı benimsememiz, asırların süzgecinden geçerek bize ulaşan bir bilgi birikimini reddetmemizi gerektirmezdi.

Biraz daha derinlemesine düşündüğümde bu farklılığın diğer bilim alanlarına da yansıdığını fark ettim. Bu açıdan, Hint ve Bati matematik geleneklerinin farkını yansıtan Hintli matematikçi S. A. Ramanujan (ö. 1920) ile modern matematiğin önemli isimle­rinden Oxford Üniversitesi profesörü G. H. Hardy (ö. 1947) ara­sında yaşanan tecrübe, bilimsel birikimin Comte’un indirgemeci yaklaşımında olduğu gibi tek yönlü kategorik aşamalarla değil, farklı zihin yapılarında farklı şekillerde ve etkileşim içinde gelişti­ğini ortaya koymaktadır. Hintli matematikçi Ramanujan, Camb­ridge matematik profesörü Hardy ile daha 25 yaşında iken temasa geçtiğinde 120 teorem sahibiydi, 32 yaşında öldüğünde ise geride modern matematiğin ufkunu açan büyük bir miras bıraktı.22

Bir tarafta matematik problemlerini bütüncül bakışla kısa sü­rede çözen ama ispat etmekte zorlanan Ramanujan, diğer tarafta aynı problemleri analitik bölümlere ayırarak uzun sürede çözebi­len ama yine aynı analitik yöntemlerle ispat edebilen Cambridge matematikçileri aslında iki ayrı matematiksel zihni temsil edi­yordu. Cambridge matematikçileri daha çalışmalarını tamam­lamadan soruları süratle çözen Ramanujan, teoremlerini ispat etmesini isteyen Cambridgellere “Görmüyor musunuz?” diye soruyordu hayretle. Bu örnekten de görüldüğü gibi, Hint ve Bati matematik zihinleri arasında Comte’un öngördüğü gibi tek yönlü hiyerarşik ve ilerlemeci bir ilişki değil iki farklı paradigma ilişkisi vardı. Bu iki farklı paradigmanın etkileşimini daha yalandan gör­mek istersen Ramanujan’in hayatim anlatan The Man Who Knew Inflnity isimli filmi seyretmeni tavsiye ederim.23

Öte yandan, İslam matematikçilerinin sıfirın matematikte uygulanması dâhil Mezopotamya, Mısır, Hint, Çin ve Yunan sayı sistemlerinin sentez edilmesine yaptıkları özgün katkı ise mede­niyet havzamızın insanlığın bilgi birikiminin harmanlanmasında oynadığı öncü rolü açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu çer­çevede bir hatıramı da seninle paylaşmak isterim. Ortaokul ve lisede matematik dersini sevmekle birlikte zorlandığımız anlar olurdu. Almanca cebir kitabımızın kapak sayfasında Alman di­siplinini yansıtan bir stil ile dersin adı yazılıydı: Algebra, Harfler­de keskin bir ciddiyet ve analitik bir mekaniklik yansıyordu.

Lise yıllarında Doğu-Batı karşılaştırmaları içeren kitapları okumaya başladığımızda o yıllarda yaygın bir etki yapan Sigrid Hunke’nin Avrupa’nın Üzerine Doğan İslam Güneşi adlı eserinde algebra kav­ramının, sıfırı ve x bilinmeyenini ilk kez kullanan el-Harezmî’nin Hisâbu’l-cebr ve’l-mukâbele adlı eserindeki “cebir”den geldiğini öğrendim. O andan itibaren o katı ve kesin çizgili Algebra bana daha estetik ve sevimli gelmeye başladı. O zaman bir kez daha far- kettim ki bilgiler de benimsediğiniz, kendinizin addettiğiniz za­man size gülümsemeye başlar ve ufuk ya da feyz kapılarını açar.

Bilgi yolculuğuna çıkma iradesi gösteren genç dostum,

Diyeceğim o ki hiçbir bilgiyi dışlama! Zihin ve emek ürünü olan her bilgi ilim ummanından sana sunulan bir bukettir. Soh­betimizin bu aşamasında Resulullah’ın bir hadisini hatırlamanın da tam vaktidir:

îlim/hikmet(li söz) müminin yitik malıdır. Nerede bulursa onda öncelikli hak sahibidir.(Tirmizi,İlim 19;İbn Mace,Zühd 15-17)

Ahmet Davudoğlu – Duruş,syf.154,160

19 E ve lem yanzurû fî melekûtis semâvâti vel ardı/Bunlar göklerin, yerin ve Allah’ın yarattığı her hangi birşeyin tedbir ve tasarrufu hakkında hiçbir fikir yürütemediler mi?(Araf,185

20 Kocabaş – İslam ve Bilim,s.71

21 Popper,The logic of scientific Discvery;Kuhn,The Structure of Scientific Revolutions;Feyerebend,The Tyranny of Science.

22 Daha geniş bilgi için bkz. Pandalai, The Other Side of Science.

23 Aynca bkz. Hardy, Bir Matematikçinin Savunması.

Yazar: Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.