Soru ilmin anahtarı

Nobel ödülü kazanan bilim adamı ile ilgili bir hikâye anlatılır. Bilim adamına sormuşlar: “Siz bu ödülünüzü kime borçlusunuz?” Anneme demiş ve şöyle devam etmiş: Anneler okuldan dönen çocuklarına genelde şu tip soru sorarlar: Öğretmenin sorularına iyi cevap verdin mi, yüksek not aldın mı? Benim annemin sorusu farklı idi. Hep sorduğu şuydu: Bu gün okulda iyi bir soru sordun mu? Bu sayede soru sormayı ve püf noktayı bulmayı, sorgulamayı öğrendim. Başarımı annemin bana kazandırdığı soru sorma ve doğru soruyu bulma özelliğime borçluyum demiş.

Eğitim hayatım boyunca öğrendiğim iki şey var: Her şeyden önce öğrenciye kazandırılacak olan şey soru sorma ve sorgulamayı öğretme becerisidir. İkincisi ise bakış açısını değiştirme/doğru bakış açısına kavuşturma ve yanılgılardan kurtarma… Üçüncü bir şey daha ilave edelim isterseniz. Öğrenciye bilgiyi değil, bilgiye ulaşmanın yollarını öğretmek daha önemli. Şimdi buna öğrenmeyi öğrenme de diyorlar.

Gerçek şu ki bilginin kullanıldığı ve üretildiği doğru soruları bulmak çok zaman alıcı olmaktadır. Doğru soruyu keşfettiğinizde ise hazineleri açan anahtara ulaşmanın hazzını yaşıyorsunuz.

Öğrencilik yıllarında nasıl ders çalıştığımı öğrenciler sık sık sorarlar. Öğrencilik yıllarımı hatırlıyorum da vaktimin çoğu konuları sorulara dönüştürmekle geçerdi. Özetler çıkarır, notlar tutardım. Tablo ve resimlemelerle konuların bütünün görmeye, birbiri ile bağlantısını bulmaya çalışırdım. Bilirdim ki çok bilgi aslında az miktardaki kök bilginin türevidir. O kök bilgiye ulaşmanın yollarını bulurdum. Tabii konuyu en iyi anlatan farklı kitap ve kaynaklara yönelirdim. Eğitim hayatım boyunca okul ya da sınıf birincisi oldum. Bu başarıları, hep bu tarz çalışmalara borçlu olduğumu düşünürüm.

Önemli olan öğrenciyi düşünmeye ve araştırmaya yöneltecek, cevap vermekte zorlandığı ilham verecek sorular tasarlayabilmektir. İyi hocalığın bir sırrının bu olduğu çok açık…  

Doğru sorulara şimdi doğurgan sorular da deniyor. Bloom taksonomisi gerçeklerini dikkate alınmayarak hazırlanan test soruları kısır soruların en bariz örneğini teşkil eder. Maalesef ülkemiz ölçme değerlendirmesi kısır soruların hâkimiyeti altına girmiş, konuları derinlemesine öğrenme yolu kapanmış eğitimin içi boşalmış bulunuyor.

Kazanımları ve faaliyetleri, proje ve ödevleri değerlendiren açık – defter kitap sınav yapıyorum diye geçmişte birkaç defa soruşturma geçirdiğimi de hatırlıyorum. Gerçekten de okullarımızda doğru ve verimli eğitim metotları hayata geçirmek, hele hele bilgi kaynaklarının serbest olduğu açık defter kitap sınav yapmak cesaret istiyor. Hâlbuki beyne bilgi yığmak maharet değil. Bilgisayar ve internet gibi vasıtaların bu işi daha iyi yaptığı ortada. Önemli olan bilgiye ulaşmanın yollarını öğrenmek…

Geçen yıl görevli olduğum üniversitede sınav döneminde kütüphaneyi dolduran öğrencileri görünce işte aradığım atmosfer demiştim. Tek tek masaları gezince hayal kırıklığına uğradım. Öğrencinin ders çalıştığı materyal, hocanın ders notları ya da sunumların fotokopileriydi. Kütüphanede yer alan kitap ve kaynaklardan hatta ders kitaplarından bile ders çalışan öğrenci göremedim. Ders kitabına bile ihtiyaç duyulmadığı, cevaplara odaklı eğitimde kütüphaneye ihtiyaç yoktu. Hatta ders kitabına da.

Ölçme değerlendirmeyi faaliyetleri ve kazanımları değerlendiren konuma nasıl çıkarabiliriz? Elbette eğitim problemi deyince konuşmamız gereken mesele bu. Sormamız gereken soru ise şu: Eğitimin ve okulların bu temel sorununu YÖK ve Milli Eğitim yetkilileri ne zaman fark edecek ve gündemlerine alacaklar?

Fazla söze ne hacet.. Tüm çağlara mührünü vuran söz sultanına kulak verelim. “soru ilmin anahtarıdır” (hadis). Soru yoksa ilim hazinesinin kapısı kapalı demektir.

İster Japonya ve Kore’ye, ister Danimarka ve İsviçre’ye, ister İsrail, Almanya, İngiltere ve Amerika’ya gidin. Göreceğiniz şey şudur: Gerek akademik kütüphaneler ve gerekse halk kütüphaneleri öğrenci için bir merkez haline getirilmiş ve olabildiğince cazip ve kullanışlı haldedir. Eğitimde ve bilimde belli seviye almış bu gibi ülkelerde araştırma ve bilimsel toplantı amaçlı birçok ziyaretlerde bulundum. Oralarda öğrenci asıl itibarı ile dersi kütüphanede çalışır. Öğrenci için olduğu kadar halkı da okumaya ve kitaba bağlamak için halk kütüphaneleri hayatın merkezinde bir yapılandırmaya tabi tutulmuş.

Öğrencinin faaliyetlerini ve çalışmalarını değerlendiren; araştırmaya dayalı bir eğitim ve ona bağlı olarak da bir ödev ve proje ağırlıklı sınav sistemi uygulamadığınız sürece öğrenci kütüphaneye ihtiyaç duymayacaktır. Kütüphaneler bir aksesuar seviyesine inecektir.

Merkezi müfredatın ve merkezi test sınavlarının hocaların bağımsızlığını nasıl yok ettiğini biliyoruz. Bu sistem hocaya bir ilacın arkasındaki reçete bilgileri yazan yazıları uygular tarzda dersi anlatıp geçmesine yol açıyor. Öğrenci de onların fotokopilerini ezberleyerek öğrendiğini sanıyor.

Öğrencinin bilgiyi kullandığı özne konumuna geçmediği, cevapların öğretildiği eğitim yapısı beyinleri uyuşturma vasıtasıdır aslında. Ve bu yapıyı üstü örtülü sürdürülen bir projenin devamı olarak görüyorum. Belirlenmiş müfredat etrafında bilgi yüklemesi aynı zamanda “devamlı müdahale” anlamı taşıyor. Devamlı Müdahale dehanın önündeki en büyük engel.

Bugünlerde eğitim uzmanı bir arkadaşım Selçuklu dönemi medreselerdeki eğitim yapısı üzerine bazı incelemelerde bulundu. Keşfettikleri çok şaşırtıcı idi: O dönem medreselerde eğitim sistemi şimdi olduğu gibi hocanın anlattığı/takrir ettiği ve öğrencinin kafa salladığı bir eğitim sistemi değildi. Hoca öğrenmede yol haritasını sunuyor, öğrenme yollarını gösteriyor; bilgiye öğrenci kendisi ulaşıyordu.

Öğrenci hocanın sunduğu çekirdek metin/proje etrafına kaynak kitaplardan haşiye/açıklamalar yazıyordu. Böylece öğrenci not alma, kaynaklara ulaşma, dipnot çıkarma ve kitapların nasıl yazılacağı ve nasıl kaynak gösterileceğini de öğrenmiş oluyordu.

Selçuklu eğitim ve okulları birebir eğitim imkânı ve usta – çırak ilişkisi ağırlık kazanan bir yapı. Ödevleri tamamlamadıkça, konuyu derinlemesine hazmetmedikçe öğrenci dersleri geçemiyor. Ödevi yazılı hale getirmek bir esas. Haşiye yöntemi ile hocanın sunduğu proje sorusu/çekirdek etrafında konu neşvünema buluyor, dallanıp budaklanıyor, çiçek açıp meyve veriyor.

Ecdadımız bin yıl önce doğru eğitimin esaslarını keşfetmiş ve hayata geçirmiş. Bunları öğrenince sıkıştıkça Batıdan medet uman, kendi kök ve hazinelerimizden habersiz bilim ve eğitim yetkililerimizin çözüm üretmedeki kısır vaziyeti aklıma geldi. Çözüm açık. Vakit geçirmeden bu kompleksli duruşu ve ezik vaziyeti terk ederek kendi kaynaklarımıza dönmek, yerli çözümler üretmek…

Sokrates “sorgulanmamış bir hayat yaşanmaya değer değildir” demişti. Sorgulama kelimesinin bizdeki karşılığı tahkik. Bediüzzaman tahkik ve tefekküre dayalı bir eğitim ve öğrenme yolu açtığını söyler. Yine Bediüzzaman “merak ilmin hocası, ihtiyaç terakkinin üstadı” der. Dikkat ederseniz en çok çocuklar sorgular. Çocuklar fıtratlarının gereğini yapıyor. Demek fıtratımızda sorgulama var. Önemli olan fıtratımızın gereği olan eğitim sistemini hakim kılmak. Yaşları büyüdükçe çocuklar bu yeteneklerini kaybediyorlar. Çünkü her şeyin cevaplarının öğretildiği eğitim ortamında beyinler şartlanıyor. Meraklar donuklaşıyor.  Farkında değiliz belki ama, Türkiye’ye ikinci bir ad verilse idi herhalde bu ad “sınavlar ülkesi” olurdu. Eğitime sınavların böylesine hakim olduğu başka bir ülkenin bulunduğunu zannetmiyorum

Önemli olan doğru soruları bulabilmek. Doğru soru örnekleri vererek konumuzu bağlayalım.

Hemen şunu belirtelim ki doğru soru; yalın, tekil ve net olmalıdır.

Yanlış soru: Hangi becerilere sahipsin? Var olanı betimlemeyi gerektirir. İnsanı düşündürmez.

Doğru soru: Becerilerini nasıl keşfettin? Yeni beceriler kazanmanın yolları nelerdir? Bu iki soru kişiyi kendine yöneltir ve bir arayışa sevk eder.

Yanlış soru: Hangi mesleği seçmeliyim? Bu soru meslekten yola çıkarak karar vermeyi gerektirir.

Doğru soru: Hangi mesleği yapmaya yeteneklerim var? Yeteneklerimi hangi meslekte geliştirebilirim? Bu sorular kişinin meslek seçiminden önce kendini tanımasını gerektirir. Kendini tanıyan kendine uygun meslek seçecektir.

Bir fotoğraf makinesine ihtiyacımız var. Eğer şöyle sorarsak: Hangi fotoğraf makinesi ile en iyi fotoğrafı çekerim? Bu durumda sahip olacağımız şey birinin tavsiyesi üzerine bir fotoğraf makinesidir.

Aynı ihtiyacımız karşısında soruyu bu sefer de şöyle soralım: Bir fotoğrafı iyi yapan özellikler nelerdir? İyi bir fotoğrafı nasıl sağlarım? Bu soru karşısında sahip olacağımız şey ise; öncelikle iyi bir fotoğrafın özellikleri, bu fotoğrafın nasıl elde edileceği ve hangi makine ile çekileceği. Bu durumda hem bilgi sahibi hem de makine sahibi olmuş oluruz. Görüldüğü gibi doğru soru doğru eylemi ve seçimi getiriyor.

Hulasa kısır ve yanlış sorular üzerine bina edilen eğitim sorunlar/problemler karşısında aciz ve başkasından medet arayan/çözüm üretemeyen insan tipi oluşturuyor. Sorunlar paketler halinde bulunur. Paketleri ancak doğru “soru”lara çevirerek açılabiliriz. Paketlenmiş sorunları açmanın yolu doğru soruları bulmaktır. Paketi en iyi ifade edebilecek çok sayıda soru adayına ihtiyaç vardır. Beyin fırtınası yolu ile üretilen aday sorular süzülerek az sayıda soruya indirilir. Paket sorun böylece “daha anlaşılabilir” hale gelir ve sorun çözülmüş olur.

Prof.Dr.Osman Öztürk

Yazar: Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.