Sırat-ı Müstakim’in Anlamı ve Bidatçilerin Sırat-ı Müstakim’den Ayrılmaları

Sırat-ı Müstakim'in Anlamı ve Bidatçilerin Sırat-ı Müstakim'den Ayrılmaları

 

 

Bundan önce geçtiği üzere her bir grup ve topluluk doğru yol üzere olduğu iddiasındadır. İddialarına göre her bir grupdan başkası ana yoldan çıkmış ve ara yollara sapmıştır. Bu itibarla gruplar arasında “doğru yol” un tanımı ve açıklaması hususunda görüş ayrılığına düşülmüştür. O derecede ki meseleyi her tetkik eden bir müşkil ile karşılaşmıştır. En sonunda şöyle diyen bile olmuştur. “Akli ve naklî meselelerde ictihad eden her müctehid isabet etmiştir.” Kaç tane fırka varsa bu mesele hakkında o kadar da farklı görüş vardır. Çünkü şeriatte yetmiş küsur kavil ile âlimlerin görüş ayrılığına düştüğü başka bir mesele neredeyse yok gibidir.

Hz. Peygamber’in ve ashabının yolu üzere olan “kurtulan gru­bun” ortaya çıkması için bu meseledeki görüşü yazmak/araştırmak en karışık meselelerdendir. (Buraya kadar söylenenler meselenin birinci yönüdür.)[1]

 

Meselenin 2. Yönü

 

Şayet doğru yol, sahabeden sonra geleceklere nisbetle belirlen­miş olsaydı, asla görüş ayrılığı olmazdı. Çünkü görüş ayrılığının yerinin belirlenmesi halinde ayrılık olması imkansızdır. Tabiîdir ki bu, görüş ayrılığının inatlaşmak maksadıyle olmaması varsayımına göredir. Çünkü böyle bir durum kişiyi İslamdan çıkarır. Bizim sözümüz gruplar hakkındadır.[2]

 

Meselenin 3. Yönü

 

Daha önce geçmişti ki köklü ilim sahibi olanlarda bid’at meydana gelmemektedir. Bid’at, ancak şeriatın delillerinde tasarruf edecek dereceye ulaşamayan kimselerde olmaktadır. Filan kimsenin köklü bilgi sahibi olduğu, filan kimsenin köklü bilgi sahibi olmadığı hususunu tanıkla belgelemek son derecede zordur. Çünkü her bir gruba bağımlı hale gelip görüş ayrılığına düşen, kendisini köklü bilgi sahibi olduğunu, görüşünün kusurlu olmadığını sanmaktadır. Söz konusu meselede bunu varsaymak çekişmenin meydana geldiğinin belirtisidir. Çekişme ya belirtide veya belirtinin yollarmdadır.

Bunun örneği şudur: Cemaatten çıkmanın belirtisi, şu ayette uyarıda bulunulan ayrılıktır.

“….Parçalanıp ayrılığa düşenler gibiolmayın.” [3]

Ayrılık herkesin tanıklığı ile ortadadır ki gerçek ve göreceli/ izafidir. Her grup, cemâatin kendisi olduğuna, kendisi dışındakilerin cemâatden ayrıldığına inanmaktadır.

Belirtilerden birisi, delillerden müteşâbih olanın peşine düşmek­tir. Her bir grup, diğer grubu böyle yapmakla suçlamakta, kendisinin ümmül kitab’a yani muhkem delillere tabi olduğuna inanmaktadır. Böylece kendi delilini esas kılıp diğer konuları te’vil/yorum ile bu delile indirgemektedir. Diğer grupların ise bunun aksi olduğunu iddia etmektedir.

Bir diğer belirti ise heva ve hevesine uymaktır ki her gruptan biri, diğerini bununla suçlamakta, kendisinin bundan berî olduğunu ileri sürmektedir. Bununla beraber zahiren belirtilerin yolunu belirlemede ittifak etmeleri mümkün değildir. Bu hususta ittifak etmediklerine göre, bu belirtilerle birbirlerine işaret etmek üzere belirtileri zaptu rabt altına almak da mümkün olmamaktadır. Ancak belirtileri elde etmekte ittifak etmektedirler. Belirtiler böyle oluş­maktadır. Belirtilerin yollarında görüş ayrılığı varken onları zaptetmek nasıl mümkün olur?[4]

 

Meselenin 4. Yönü:

 

İslamdaki amaçlardan birinin bu ümmetin örtülmesi/kusurunun açığa çıkarılmaması olduğunu anladığımız daha önce geçmişti. Her ne kadar ictihad ile belirlemek söz konusu ise de durum budur. Zaten ictihad, ictihad edilen konuda görüş birliği edilmiş olmasını gerek­tirmez.

Görülmüyor mu ki, âlimler normalde iki (farklı) görüşün ittifak etmesinin mümkün olmadığını kesin bir ifade ile bildirmişlerdir. Şayet (grubun) belirlenmesini nas ile yapabilselerdi problem kalma­yacaktı. Hz. Peygamber her ne kadar onları belirlemiş ve (fiziki olarak) eksik organı olacağını bildirmiş olmasına rağmen Hâriciler (grup olarak ayrılmazdan önce) onların (sahabenin) durumunda idi. Hz. Peygamber bu hadisinde şöyle buyurmuştur: “Onların alâmeti şudur: Siyah bir adam. Pazularından biri (Buhâri’nin rivayetine göre iki elinden biri) kadının memesi gibi, (yerinde durmayıp) gidip gelerek hareket eden et parçası gibidir.”[5]

 

Meselenin 5. Yönü

 

Daha önce geçtiği üzere Hûd suresi 118. ayetinde görüş ayrılı­ğının devamlı olduğu ifade edilmiştir. Bunu, açıklamasını yaptığımız gruplarla ilgili hadis de desteklemektedir. Çünkü âyet, ihtilaf konu­larının hususi olmadığını gösteriyor. Çünkü İslam dini dışındaki dinlerde ihtilafın devam etmesi/kalması mümkündür. Fakat hadis, ihtilafın Muhammed ümmetinde de olacağını açıklamıştır. İhtilafın durumunu, hiç şüpheye yer bırakmayacak şekilde âyet dile getir­miştir.

Bu husus böylece sabit olunca bununla açık bir şekilde ortaya çıkmıştır ki gruplar içerisinde “kurtulan grup” un belirlenmesi ictihad ile olmuş bir iştir. Bu husustaki ihtilaf kesilmez. Eğer bu hususta zan değil, kesinlik olduğu iddia edilirse bu teorik bir şeydir, zorunluluk ifade etmez. Fakat bununla beraber biz, meselede — Allah’ın izni ile- orta bir yol tutacağız. Bu yolun kabulüne insaflı bir kimsenin aklı onay verecek, şeriatın külli ve cüz’î meselelerini bilen bir âlim sahih olduğunu ikrar edecektir. Doğruya ulaşmada başarıyı veren Allahtır.

Bu itibarla deriz ki:

Konuya başlamazdan önce mutlaka bir mukaddimeye ihtiyaç vardır. Şöyle ki:

Dinde yeni bir şey ortaya koymak ya cahillik yönüyle, ya akıl hakkında (iyiyi ve güzeli, bilip bulmakta yeterlidir tarzında) iyi zan beslemek yönüyle veya gerçeği elde etmekde keyfi arzuya uymak cihetiyle meydana gelmektedir. Meseleyi bu üç cihete bağlı kılmak, Kur’an ve sünnet üzerinde yapılan bir inceleme itibariyledir. Bu hususta meselede delil olarak dikkate alınacak hususlar daha önce geçmişti. Şu kadar ki (az önce sözü edilen) üç cihet bazen tek tek, bazen de hepsi bir arada bulunur. Bir arada bulunduğunda bazen ikisi, bazen de üçü bir arada bulunur. Cahillik ile ilgili cihet bazen maksadı anlamakta araç olan şeyleri bilmemek, bazen bizzat maksadı bilmemek suretiyle olur.

Akıl ile ilgili iyi zan beslemek ciheti, bazen dini bir hüküm koymada din ile ortak olma şeklinde tezahür eder. Bazen, dini bir hüküm koymak diriden önce gelir. Bu iki tür tek tür’e indirgenebilir.

Keyfi arzuya uymak cihetinin özelliği şudur: Keyfi arzuya uyulduğunda, bu durum idrak yeteneğine hâkim olur. Sonuçta keyfi arzuya uyan kimse delilleri dikkate almaz olur veya delile dayan­madan hüküm verir. Bu iki tür de tek tür’e indirgenebilir.

Bu tür hataların hepsi dörttür:

1- Anlama araçlarını bilmemek

2- Maksatları bilmemek

3- Akıl hakkında iyi zan beslemek

4- Keyfi arzuya uymak[6]

 

Birinci Hata,Anlama araçlarını bilmemek;

Şüphe yok ki Yüce Allah, Kuranı başka bir dilde değil, Arapça olarak indirmiştir. Bunun manası şu dur: Kur’an kelimeleri, anlamı ve üslûpları ile Arap dili üzere gelmiştir.

(Nitekim şu âyetler bunu ifade etmektedir:)

“Biz, anlayıp düşünmeniz için onu Arapça bir Kur’an kıldık.” [7]

Korunsunlar diye pürüzsüz Arapça bir Kur’an indirdik.” [8]

‘(Rasûlüm!) Onu (Kur’an’ı) Ruh’ul Emîn uyarıcılardan olasın diye, apaçık Arap diliyle, senin kalbine indirmiştir.” [9]

(Bu ifadelerden açıkça anlaşılıyor ki) Hz. Peygambere indirilen Kur’an Arapça idi. O dat harfini söyleyenlerin (Arapçayı konuşan­ların) en fasihi Abdullah oğlu Muhamrned Aleyhisselâm idi. O’nun gönderildiği topluluk da Arap idi. Peygamber ile gönderildiği toplu­luk arasındaki konuşma onların dilindeki âdete göre gerçekleşti. Kur’an’daki (tüm) lafız ve anlamlar hep alışık oldukları tarzda kullanılmış, ona (Arapların alışık oldukları dışında) bir şey karışma­mıştır. Bil’akis bizzat Kuran kendisinde yabancı bir şey bulundu­ğunu reddetmiştir.

Yüce Allah buyurur ki:

“Şüphesiz biz onların “Kur’an’ı ona ancak bir insan öğretiyor” dediklerini biliyoruz. Kendisine nisbet ettik­leri şahsın dili yabancıdır. Halbuki bu (Kuran) apaçık bir Arapçadır.” [10]

Bir diğer ayet de şöyledir:

“Eğer biz onu yabancı dilden bir Kur’an kasaydık, diyeceklerdi ki: Âyetleri tafsilatlı bir şekilde açıkla­malı değil miydi?” [11]

Hz. Peygamber tüm insanlara gönderilmiş ise (ki öyledir), Yüce Allah bütün milletleri ve tüm insanları, bu (din) meselesinde Arap lisanına tâbi kılmıştır. Durum böyle olunca Allah’ın kitabını anla­mak ancak Hz. Peygamber’e indiği yol ile olur. O yol, Arapçanın lafız, mana ve üslûplarını dikkate almaktır.

Arap dilinin kelimeleri açıkça bilinen kelimelerdir. Mana ve üsluplarına gelince, manalardan bilinenler Arap dilinin genişliğini gösterir. .

Arap dilinde bazan genel ve açık bir şey söylenir, bundan açık bir mana kasdedilir. Sözün baş tarafı sonuna ihtiyaç bırakmaz. Bazen genel ve acık bir şey söylenir, özel de buna girer. Böyle olduğuna sözün bir kısmı delil olur. Bazen genel ve açık bir şey söylenir, fakat maksat özeldir. Bazen açık bir şey söylenir, ama sözün gelişinden,maksadın o açık şey olmadığı bilinir. Tüm bu özelliklerle ilgili bilgi sözün başında, ortasında veya sonunda mevcuttur.

Arap dilinde bir sözün ortasında bile konuşmaya başlarsın. Bir kimse bir şeyi söyleyince lafızdan değil, manadan sözü anlarsın. Nitekim işaretden de anlarsın. Araplara göre bu tür, konuşmanın en fasih olan türüdür. Çünkü bunu sadece kendisi bilir, bunun câhili olanlar anlamaz. Bazen bir şeye pek çok isimler verir. Bir kelimeyi pek çok manada kullanır.

Tüm bu dil özellikleri Araplarca bilinir, başkalarınca bilinmez. Arapçanın bu ve diğer tasarruflarını bilen ve sağlam marifet sahibi olan kimsenin bu hususta köklü bilgisi olur.Şimdi bunların örneklerini görelim:

Kur’an’da:

“O, her şeyin yaratıcısıdır. Öyle ise O’na kulluk edin, O her şeye vekildir.”[12] Buyuruluyor. Bu ayetteki söyleyiş tarzı, içinde hususilik bulunmayan genel ve açık bir ifadedir.

“Yeryü­zünde yürüyen her canlının rızkı, yalnızca Allah’ın üzerindedir. Allah o canlının durduğu yeri ve sonunda bırakılacağı yeri bilir.” [13]âyeti de böyledir. Çünkü tüm yer, gök, canlılar, ağaçlar ve diğerlerinin yaratıcısı Allahtır ve her canlıyı rızıklandıran O’dur.

Bir ayette:

“Medine halkına ve onların çevresinde bulunan bede­vi Araplara Allah’ın Rasülünden geri kalmaları onun canından önce kendi canlarını düşünmeleri yakışmaz.”[14]  buyurulmuştur. Bu ayet dahi manası genellik ifade eden ayetlerdendir. Zira Hz. Peygambere karşı nasıl davranılması gerektiği bildirilirken gücü yeten de, yetmeyen de (yani herkes) kastedilmiştir.

Bir diğer ayette:

“… Yine (Hz. Musa ve Hızır) yürüdüler. Nihayet bir köy halkına varıp onlardan yiyecek istediler. Ancak köy halkı onları misafir etmekten kaçındılar…”[15]  buyuruluyor.

Bu âyet, genel ifade ile özel anlam kasdedilmesmin örneğidir. Çünkü Hz. Musa ve Hızır aleyhisselâm köy halkının hepsinden yiyecek istememişlerdir.

Bir diğer âyette:

“Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık.” buyurulmuştur.[16] Bu ayet dahi genellik ifade eder. Zira hiçbir insan bu ayetteki ifadenin dışında değildir. Ancak Yüce Allah bu ifadelerin peşinden:

“Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız ondan en çok korkanınızdır.” buyurmuştur. Ayetin bu kısmı özeldir. Zira Allah korkusu (demek olan takva) ancak, onu idrak eden, onun bilincinde olan buluğ yaşının üstünde olan insanların yapıp yaşadığı bir şeydir.

Bir başka ayette:

“Bir kısım insanlar, müminlere: (Düşman­larınız olan) insanlar, size karşı asker topladılar, onlardan sakının dediler…” [17]

Bu ayetteki ikinci “insanlar” kelimesinden maksat, genel olarak insanlar değil, özel bir grup insandır. Aksi halde müslümanlara karşı toplanan kimseler de genel insanlar arasında sayılmak gerekir. Oysa onlar (savaşmak üzere) çıkmışlardır.

Fakat (filolojik olarak “insanlar” anlamına gelen) “Nâs” kelimesi, üç kişiden oluşan bir topluluğa söylenen bir kelimedir. Tüm insan­lara da söylenir. Tüm insanlarla üç kişiden oluşan bir topululuk arasındaki kalabalıklara da söylenir. Buna göre “insanlar sizin için asker topladılar” demek sahihtir. Bu sözü söyleyen insanlar dört kişilerdi.

Bir diğer ayette:

“Ey insanlar! (size) bir misal verildi; şimdi onu dinleyin…” buyurulmuştur.[18]  Bu âyetteki “insanlar” dan maksat, Allah’tan başka varlıkları tanrı edinen kimselerdir. Çocuk­lar, deliler ve mü’minler bunların dışındadır.

Bir başka âyette:

“Onlara deniz kıyısında bulunan köye sor” buyurulmuştur.[19]  Âyetin zahirine bakılırsa köye sorulacağı anlaşılıyor. Oysa ayetin devamında: “Hani onlar Cumartesi gününe saygısızlık gösterip haddi aşıyorlardı.” buyurulmuştur. Ayetin sonun­daki bu ifade maksadın köye sormak olmayıp, köy halkına sormak olduğunu gösteriyor. Çünkü köy, saygısızlık da etmez, haddi de aşmaz.

Bir diğer âyette:

“Zâlim olan nice beldeyi kırıp geçirdik…” buyuruluyor.[20] Ayetteki “zâlim olan” ifadesi maksadın belde olmayıp belde halkı olduğunu gösteriyor.

Bir başka ayette ise:

“(İstersen) içinde bulunduğumuz şehire ve aralarında bulunduğumuz kafileye de sor. Biz gerçekten doğru söylüyoruz.” buyurulmuştur.[21] Maksadın şehire sormak olmayıp, şehir halkına sormak olduğu mana olarak açıktır. Dil konusunda ilim erbabından olanlar bu hususta ihtilaf etmez. Çünkü şehir ve kafile onların doğru olduğundan haber vermez.

Buraya kadar Araplarda (Arapça ile ilgili olarak) var olan bu tasarrufların hepsi İmam Şafiî’nin ifade ettiği şeylerdir. Bunların hepsi, Kur’an’ın ancak dil ile ilgili bilgilerle anlaşılacağını açıkla­maktadır.

İmam Şafiî Arap dilindeki yolların en kapalı olanlarını örnek olarak vermiştir. Çünkü Arapçadaki o diğer uygulamaları, bu işlerin erbabı olan nahv, sarf, beyan, meânı ve iştikak âlimleri geniş bir şekilde açıklamışlardır. Araplarla ilgili haberleri durumun gereğine göre nakledenler bildirmişlerdir.  Kur’an tüm bunları içine alarak gelmiştir. Onun içindir ki Kur’ana Arapça denmiştir.

Bu tesbite göre şeriatla ilgili söz söyleyecek veya inceleme yapacak, şeriatın ana esasları ve detayları hakkında beyanda bulunacak kişinin iki görevi vardır:

1- Kendisi Arapçayı bilme hususunda Arap veya Arabın ulaştığı noktaya ulaşmakta Arap gibi olmadıkça hiçbir hususta konuş­mamak. (Bu hususta bir şey söylemek için bu dereceye gelmemişse de) Halil, Sibeveyh, Kisâi, Ferrâ veya benzerleri veya onlara yakın derecede olan geçmiş imamlar gibi olmalıdır.[22]

Arap gibi veya bu kimseler gibi olmaktan maksat, onların (bilgileri) topladığı gibi toplamak ve ezberlediği gibi ezberlemek değildir. Maksat, anlamının tamamen Arab(ın anladığı gibi) olma­sıdır. Arapça âlimlerinden eskiler, son dönemdekilerden böyle olma özellikleri ile ayrılmışlardır. Çünkü onlar, kendilerinde bu manayı benimsedikleri için neticede konularında imam/önder olmuşlardır. Eğer bir kimse bu dereceye gelmemiş ise Kur’an’ın manasını anla­makta başkasına uymak yeterlidir. İlminde ehliyetli olana sorma­dıkça Kur’an’ı anladığı hususunda kendisi hakkında iyimser olmasın. Daha önce ifade edilen mana ortaya konulunca İmam Şâfıî şöyle demiştir.

“Her kim ki Arap dilindeki bu özellikleri bilmiyorsa -ki Kur’an bu dil ile inmiş, sünnet/hadis bu dil ile söylenmiştir. Bildiği(ni ileri sürdüğü) şey hakkında, söylediği kelimeyi bilmeyen kimsenin yaptığı gibi yapmacıklı ve zorlamalı bir şey söylemiştir. Sağlam bilgisi olmayan, bilmediği şeyde bu duruma düşen kimsenin doğruya ulaşma başarısı -şayet bilmeksizin bir başarı elde etse bile- bu, övgüye layık bir başarı değildir. Çünkü bilgisinin doğru ile hata arasındaki farkı kapsamadığı bir konuda görüş bildirmiştir.

İmam Şafiî’nin söylediği doğrudur. Çünkü Kur’an ve hadis hakkında bilgisi olmadığı halde söz söylemek, yapmacık ve zorlama bir şey söylemektir. Oysa biz müslümanlar bundan yasaklanmış durumdayız. Bu yasaklanan şeyi yapmak, aynı zamanda Hz. Peygamber’in: “….bilgin kimseler kalmayınca insanlar cahil kimseleri başlarına geçirirler.” hadisinin ifade ettiği manaya girmektir. Çünkü Arap dilini tam manasiyle bilmek olmayınca o kimseler, Kur’an ve hadis hakkında Arapçaya uymayan bir anlayış ve mantığa başvur­maktadırlar. Böyle bir şey, delile dayanmaktan uzaktır ki kişiyi (ana) caddeden saptırır.

İbn Vehb Hasen’den şu rivayeti kaydetmiştir.Hasen’e şöyle denilmiştir: bir kişinin dilini doğrultmak ve anlayışını düzeltmek için Arapça öğrenmesi hakkında görüşünüz nedir? Hasen bu soruya şu cevabı vermiştir: Evet, onu öğrensin. Çünkü kendi kendine okur ve (kendi mantığına göre) kavrarsa mahvolur.

Yine Hasen’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Onları ucme (Arapça dışındaki, Arapçaya uymayan bilgiler) mahvetmiştir. Çünkü onu (Kur’an’ı) gereken yorumu dışında yorumluyorlar.

 

2- Kur’an ve hadiste bir lafız veya manâda problemli bir durum­da karşılaştığı zaman, Arapçada (güvenilir derecede) bilgisi olan bir zâttan kendisini destekleyen bir görüş olmadan söz söylememelidir. Bu kişi, belki Arapçada imam derecesinde olabilir. Fakat bazı vakitler kendisi için gizli kalan bir husus olabilir. Böyle bir kimse için en uygun olan ihtiyatlı davranmaktır. Çünkü bazen halis Arap olan bir kimseye dahi bazı manalar gizli kalır da onu sorar. Kendileri Arap oldukları halde sahabeden bile böyle pek çok şeyler nakle­dilmiştir.

Abdullah b. Abbas’tan şöyle dediği rivayet edilmiştir:

Ben “Ey gökleri ve yeri yaratan.’…” âyetindeki[23]  kelimesinin (ger­çek) anlamını bilmiyordum. Tâ ki iki bedevi bir kuyu ile ilgili anlaş­mazlıklarını bana getirdiler. Bunlardan birisi, diğerine di­yordu.

Yani “O kuyuyu ilk olarak meydana getiren benim” demekte idi.

Yine rivayet olunduğuna göre,Hz. Ömer minberde (konuşuyor)iken Nahl sûresi 47. ayetindeki kelimesinin manasını sormuştu.

Müzeyi kabilesinden bir adam, kabilelerinde bu kelimenin “azar azar eksiltmek” olduğunu söylemiştir. Bunun örnekleri çoktur.

İmam Şâfiî şöyle demiştir:

Arapça, diğer lisanlara göre kelime­leri en çok, ekol olarak en geniş bir dildir.İmam Şâfiî (devamla) şöyle diyor: Peygamber olmayan bir insa­nın Arapçanın tüm bilgisini kuşattığını bilmiyoruz. Fakat o kimse lisanların tamamını biliyor olamaz. Bu özellikte lisanı bilen kimse bulunmaz. Arapların Arapçayı bilmesi, fıkıh âlimlerinin hadisi bilmesi gibidir. Hiçbirini bırakmamacasına tüm hadisleri toplamış bir adam bilmiyoruz. Tüm âlimlerin bilgisi bir araya gelirse, hadislerin tamamı bir araya gelmiş olur. Alimlerin her birinin bilgisi ayrı ayrı düşünülürse, hadislerden bazılarının bilinememesi söz konusudur. Bir âlimin bilmediği, kendi derecesinde ve aynı alanda bilgin olanlardan bir diğeri tarafından biliniyor olabilir.

Arapça da halk yanında da özel durumda olan bilginler yanında da böyledir. Araplar kendi dillerini eksiksiz bilirler. Arap lisanı başkasından öğrenilmez. Bu dili ancak Arap olandan aktaran öğrenmiş olur. Bu lisanı bilmek de ancak onu Araptan öğrenmek üzere peşine düşen ortak olabilir. Arapçayı Araptan alıp kabul eden onu bilen lisan ehlinden olur. Arap olmayanlar ise o lisanı terk ettiğinden onun ehli olamaz. Ama kendisini tamamen o lisana teslim ederse onun ehlinden olur.

İmam Şafiî’nin söylediği budur. Onun söylediğinde hiçbir kimse ihtilaf etmez. Durum böyle olunca Kur’an ve hadis hakkında incele­me yapacak/söz söyleyecek kimsenin, onların ifade edildiği dili öğrenmesi gerekir. Arapçada uzman olanların, o konularda söz söylemeye hak elde ettiğine tanıklık etmeden kendi hakkında iyi zan beklememelidir. Bilgisi kapsamı dışında kalan problemli meselelerde tek başına söz söylememelidir. Eğer bu tavsiyelere uymakta devamlı olursa, -İnşâallah- Allah Rasûlünün ve sahâbe-i kiramın üzerinde oldukları hale ulaşmakta muvaffak olur.

Abdullah b. Ömer’den şöyle dediği rivayet edilmiştir:

Biz Hz. Peygambere: İnsanların en hayırlısı kimdir? Diye sorduk. Hz. Pey­gamber:

“Hem’li[24] kalp ve doğru (söyleyen) dil sahibi kimsedir” buyurdu. Biz:

Doğru (söyleyen) dil sahibini anladık. Hem’li kalp sahibi kimdir? dedik. Hz. Peygamber:

“O, takva sahibi tertemiz, kalbinde günah ve hased olmayan kimsedir.” buyurdu. Biz:

Ondan sonra (en hayırlı insan) kimdir? Dedik. Hz. Peygamber:

“Dünyayı unutup, âhireti seven kimsedir” buyurdu. Biz:

Allah Rasûlünün Mevlasının yücelttiği dışında içimizde böyle birini bilmiyoruz, dedik. Ondan sonra (en hayırlı insan) kimdir? dediğimizde Hz. Peygamber:

“Güzel ahlâklı mü’mindir” buyurdu: Biz:

İşte böylesi bizim içimizde var, dedik.

Yine rivayet olunduğuna göre,bir adam Hz. Peygambere gelerek:

Ey Allah’ın Rasûlü! Koca, karısını delk eder mi?[25] dedi. Hz. Peygamber:

“Evet, eğer erkek fakir ise” buyurdu. (Orada bulunan) Hz. Ebu Bekir (konuşulanları kavrayamamış ve Hz. Peygambere):

Ey Allah’ın Rasûlü! Adam size ne dedi, siz ona ne dediniz? Diye sormuştu. Bunun üzerine Hz. Peygamber: “Adam bana koca karısını (harcama konusunda ihtiyacını karşılamakta) oyalayıp geciktirme yapabilir mi? dedi. Ben de:

Evet, eğer erkek fakir ise, dedim,” buyurdu. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir:

Ey Allah’ın Rasûlü! Senden daha güzel şekilde Arapçayı konuşanı görmedim, dedi. Hz.Peygamber ise:

“Nasıl güzel konuşmam? Ben Kureyşliyim ve de Sa’d oğulları kabilesinde emzirildim” buyurdu.

İşte bu deliller, Arapçada bazı kelimelerin halis Arap olan bazı kimselere bile anlaşılamaz olduğunu göstermektedir. O halde yapılması gerekli olan, onların sorduğu gibi (bilinmeyenleri) sormaktır. Böylece onların hali üzere olacaktır. Aksi halde ayağı kayar ve (hükmünü) şeriatın dili ile değil kendi görüşü ile verir.

Şimdi buna (yukarda söylediğimize) altı örnek vereceğiz.

1- Câbir el-Cu’fı “…..babam bana izin verinceye kadar (bu) yer­den  ayrılmayacağım”[26] âyetinin yorumu henüz  gelme­miştir, dedi. Yalan söyledi. Çünkü bu sözü ile mezhebi olan Rafızîliği kast etmişti. Zira onun mezhebi olan Rafızîlik şöyle diyordu:

“Hiç şüphesiz Ali bulutlardadır,  Onun çocuklarından biri ile ortaya çıkacak olanlar,  Ali gökten “Fülan ile birlikte çıkınız”  diye nida etmedikçe çıkmayacaklardır. İşte (yukardaki) âyetin manası budur.” Süfyan, Cabir’in bu ayetin yorumu henüz gelmedi sözünü böyle tefsir etmiştir. Fakat bu ayet Hz. Yusuf un kardeşleri hakkında gelmiştir. Bu (bilgiler), Müslim’in mukaddimesinde yer almıştır.

Akıl sahibi olan kimse, Kur’an’ın Süfyan’ın söylediğinin delili olduğunda, Cabir’in söylediğinin uygun olmadığında hiç şüphe etmez.

2- “….beğendiğiniz (veya size helâl olan) kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikahlanın.”[27]  ayetini delil göstererek bir adamın, dokuz kadınla evlenmesinin caiz olduğunu sanan kimsenin (bu) sözü de bir diğer örnektir. Bu iddiaya göre dört, üç ve iki topladığı zaman sayı dokuz ediyormuş. Bunu söyleyen kimse, Arap lisanında “fual” ve “Mefal” (veznin)in manasını anlamamış biridir. Ayetin manası: İsterseniz ikişer, üçer veya dörder evlenin şeklinde bir ayrıntıyı bildirmektedir. Yoksa onların dediği gibi değildir.[28]

3- Domuzun haram olan kısmı eti’dir. İç yağı helâldir, diyenin bu zannı ve sözü de bir başka örnektir. Güya bu iddianın gerekçesi şu imiş:  Kur’an’da domuzun eti haram kılınmış, iç yağından söz edilmemiştir. Bu iddiayı ileri süren kimse eğer (et anlamına gelen) “Lalım” kelimesinin aynı zamanda iç yağı manasına geldiğini; (iç yağı anlamına gelen) “şahm” kelimesinin ise aynı zamanda et için söylenmediğini bilseydi, o lafı söylemezdi.

4-  Her şey, hatta Allah’ın zâtı da fânidir, iddiasını ileri sürenin sözü de bir diğer örnektir. Yüce Allah onların bu söylediklerinden uzak ve yücedir. Bu iddiaya göre sadece Allah’ın yüz’ü baki kalacakmış. Çünkü ayette:

“Onun (Allah’ın) vech’inden başka her şey yok olacaktır.”[29] buyurulmuştur,  diyorlar. Ayetteki (yüz anlamına   gelen) vech’den  maksat, onların söylediklerinden başka bir şeydir. Çünkü tefsir âlimleri bu hususta (birçok) yorumlar söylemişlerdir. Yukardaki sözü söyleyenin kasdı ne mana, ne de sözlük (lügat) bakımından isabetli değildir. Bu zavallının sözündeki maksada, tefsir âlimlerinin sözleri arasında en yakını “vech” kelimesinin, “zü’l vech” manasına olduğudur. Bu manayı şu örnekte görelim: “Ben şunu filan’ın vech’i için yaptım”  dediğiniz zaman, bunun anlamı “filan için yaptım” demektir. Buna göre âyetin manası: “O’nun zatından başka her yok olacaktır.” şeklindedir. İnsan suresi 9. ve Rahman suresi 27. ayetlerindeki “vech” kelimesinin anlamı da böyledir.

5- Allah’ın “cenb”i (yan tarafı) olduğunu sanıp bunu söyleyenin sözü de bir başka örnektir. Bunu söyleyen,   Zümer suresi 56. ayetindeki “cenb” kelimesini delil olarak ileri sürmektedir.

Bu ayetteki kelimenin “yan taraf” ile ne hakikat ne de mecaz olarak mana bakımından bir alakası yoktur. Çünkü Arap dilinde bunun örneği şu cümledir: “Bu iş, şu işin cenb’inde küçüktür.” Bu sözün manası: “Bu iş şu işe oranla küçüktür” demektir. Buna göre ayetin manası şöyledir:

“…. Allah teâla ile aramda(ki işlerde) aşırı gitmeden dolayı bana yazıklar olsun…!” [30]

6- Hz. Peygamber’in: “Dehr’e (zamana) sövmeyiniz. Çünkü dehr Allah’tır.” hadisinin Dehriyye mezhebine   gösterdiği sözü de bir örnektir. Bunu söyleyen kimse hadisin manasını bilmiyor. Oysa hadisin manası şöyledir: “Başınıza bir dert geldiğinde zamana sövme­yiniz. Çünkü size o derdi veren Allah’tır, zaman değildir. Zamana sövdüğünüzde, sövgü olayı yapana olur, zamana olmaz. Zira Cahiliye döneminde fiilleri zamana (dehr’e) nisbet etmek, Arapların adetindendir. Arapların “Onun malına dehr isabet etti.” “Onun başına dehr belalar ve musibetler getirdi.”  sözleri bunun örneğidir.  Cahiliye dönemi Arapları Allah’ın takdiri ile başlarına gelen her şeyi, dehr’e nisbet ederler ve şöyle derlerdi: Allah dehre lanet etsin! Allah dehri mahvetsin! Onların dehre sövmesi, dehr (zaman) içerisinde meydana gelen işlerden dolayı idi.  Böylece onlar bu işleri yapana sövmüş oluyorlardı. Bu işleri yapan ise Allah’tır. Demek oluyor ki dehr’e sövmekle Allah’a sövmüş oluyorlardı.

Bu örneklerle Allah’ın kelamını ve Hz. Peygamberin sözlerini mlamakta nasıl Arapça hataları yapıldığı açıkça ortaya çıkmaktadır. Bu tür hatalar Allah ve Rasûlünün sözünü değiştirmeye yol açar.

Sahabe-i kiram böyle bir hataya düşmekten beridir. Çünkü onlar halis Arap olup,  Allah’ın kelamını anlamak için araç gerece ve eğitim öğretime ihtiyaçları yoktur. Daha sonra sahabeyi müteakiben Arap dilini bilmeyen kimseler geldiler. Bunlar kendilerini zorlayıp Arapçayı öğrendiler. Bu öğrenmeden sonradır ki bunlar gerektiği gibi şeriatı  öğrenip gerektiği gibi değerlendirmeler yaptılar. Selman-i harisi ve diğerleri gibi.

Allah’ın kitabını ve Hz. Peygamberin hadislerini değerlendirmekte bunlara uyan herkes bir gayret içerisinde  olmak dilerse İnsaallah en büyük cemaate girmiş ve onlar gibi olmuş olur. Sonuç itibariyle “Kurtulan grub” un içerisinde yerini alır.[31]

 

İkinci Hata: Maksatları Bilmemek

 

Yüce Allah şeriatını Peygamberine göndermiş, halkın omuz­larına yüklenen ibadet yükümlülüklerini ve emrolundukları mükel­lefiyetleri yerine getirmede neye ihtiyaçları varsa açıklamıştır. Peygamber de, Allah’ın gönderdiği din tamamlanmadan vefat etme­miştir. Bu husus Allah’ın tanıklığı ile ortadadır.

Yüce Allah buyurur ki:

“Bugün size dininizi ikmal ettim. Üzerinize nimetimi tamamla­dım ve sizin için din olarak İslam’ı beğendim.” [32]

Burada söyle denemez: “Yeni yeni ortaya çıkan olaylar ve problemler hakkında kitap ve sünnette bir nas yoktur. Bunları düzenleyecek genel hükümler de yoktur. Mirasta dedenin hissesi, esine “sen bana haramsın” diyen kimsenin karısını boşayıp boşamaması, her tarafı yaralı olan birinin üzerine düş(üp onu öldür)en kimsenin hükmü ile ilgili meselelerde ve hakkında ki- tap ve sünnet­ten nas bulunmayan diğer meselelerde ne diyecek siniz?”

Bu itiraza şöyle cevap verilir:

“Bu gün size dininizi ikmal ettim….” ayetinde detayların da olduğu dikkate alınırsa mesele sizin ileri sürdüğünüz gibidir. Fakat ayetteki maksat meselelerin ve problemlerin ana kurallarıdır. Böylece denmek istenmiştir ki, zaruriyyat, hâciyyat ve tekmiliyyatkonularında ihtiyaç duyulan ne kadar ana kural/kaide varsa hepsi son derecede açık bir şekilde bildirilmiştir. Bu ana kurallarla ilgili detaylar müctehidlerin inceleyip hüküm vermesine bırakıl­mıştır. İctihad kuralı da kitap ve sünnette bildirilmiştir. Müslüman­ların onu bırakması yerinde bir davranış değildir. Bu husus sabit olunca ictihad alanının bulunduğunu anlamış olursun. Şu kadar ki ictihad, ancak hakkında nas olmayan meselelerde yapılır.

Eğer ayetteki ikmal edilme, detaylar itibariyle olsaydı, detay­ların sonu gelmez, yazılıp çizilerek sınırlanamazdı. Alimler bunu nas olarak ifade etmişlerdir. Ayetteki ikmal edilmekten maksat, ancak olaylardan sonsuza kadar olacak olanların ihtiyaç duyacağı küllî kaidelerdir.

2- Dinin ikmal edilişine cüziyyat/detaylar itibariyle bakılırsa, bu karışıklığa ve probleme yol açar. Detaylar açısından bakılmazsa bu sorunun sorulmasına yol açar. Çünkü soruyu soran dinin üzerinde olduğu hâle baksaydı -ki bu hal külli kaideler üzerine olmasıdır- bu soruyu sormazdı. Çünkü her ne kadar dünya, sonu olan fani bir varlık olarak yaratılmış ise de ana kurallar ebedi olmak üzere konulmuşlardır.

Detaylarla ilgili meseleler tafsilatlı olarak ele alındığında ise sınırlandırılıp sonu gelecek durumdadır. Bu durumda detaylarla ilgili meselelerin (Hz. Peygamber sağ iken) ikmâl edilmemiş olduğu düşünülebilir. Bu takdirde “Bu gün size dininizi ikmal ettim” ayetine [33]  ve “…. Bu kitabı sana her şey için bir açıklama…. olarak indirdik”[34]  ayetine ters düşen bir durum olur.

Allah kelâmının doğru olduğunda şüphe yoktur. Ona ters düşen muhaliftir. Açık bir şekilde ortadadır ki buna göre ayette genel bir ifade vardır. Hz. Peygamber zamanında bulunmayan (teferruatta kalan) olaylar o zamandan Allah’ın dini ikmal etmesini etkilemez. Çünkü bu olaylar (o zaman için) ya ihtiyaç duyulmayan veya ihtiyaç duyulan durumda düşünülebilir. Eğer ihtiyaç duyulan bir durumda ise, bunlar şer’i ana kurallara dayanarak ictihad ile çözümlenir ki bu ana kuralların hükümleri daha önce geçmişti. Bu hususta özellikle delile dayanan müctehid görüşü kalmaktadır.

Eğer bu olaylara ihtiyaç yok ise, bunlar sonradan ortaya çıka­rılan bid’atlardır. Çünkü onlar ihtiyaç duyulan şeyler olsaydı, hak­kında dinde söz söylenmeden bırakılmazdı. Fakat bunlar hakkında bir şey söylenmediği varsayılmıştır. Fakat daha önce geçtiği üzere teferruatla ilgili meselelere dair dinde bir delil yoktur, kendisine ihtiyaç duyulan meseleler de değildir. Bu meseleler ihtiyaç duyulan veya duyulmayan meseleler de olsa din (Allah tarafından) tamam­lanmıştır. Elhamdülillah.

Sahabenin anlayışının da böyle olduğuna bir delildir ki onlardan asla böyle bir soru işitilmemiştir. Sahabeden hiçbir kimse:

“(Mirasta) kardeşlerle birlikte olduğu zaman dedenin ne pay alacağına dair niçin bir hüküm bildirilmemiştir? Eşine:

“Sen bana haramsın” diyen kimsenin hükmüne dair bir nas niye yoktur?” dememiştir. Onlar böy­le şeyler söylemek yerine ictihadla hüküm vermişler, sonuçta kitap ve sünneti elde etmeye varan şer’î manaları dikkate almışlardır. Böyle bir durum nas olarak yok ise de mana olarak vardır. Bu itibar­la dinin ikmâlinin en güzel şekilde tamamlandığı açıkça ortadadır.

Buradan bir başka bahse geçiyoruz. Yüce Allah hiç şüphe yoktur ki Kur’an’ı çelişki ve tutarsızlıktan uzak olarak indirmiştir. Böylece Kur’an’dan ibret almak ve onu mükemmel bir şekilde düşünmek gerçekleşecektir. Nitekim Kur’an’da:

“Hâlâ Kur’an üzerinde gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından gel­miş olsaydı onda birçok tutarsızlık bulurlardı.”[35] Buyrulur. Bu ayet gösteriyor ki Kur’an tutarsızlıktan beridir, uzaktır. Kur’an’ın bir kısmı, diğer bir kısmını doğrular ve bir kısmı, diğer bir kısmını güçlendirir, kuvvetlendirir. Bu, hem lafız, hem mana yönüyle böyle­dir.

Lafız yönünden Kur’an’da fesahat bulunduğu mütevatirdir ve hep böyledir. İnsan sözü ise böyle değildir. Çünkü insan sözünden oluşan bir ifadede bir bölümde fasih, düzgün tatlı bir kısım görürsün.

Ama sözü bu minval üzere tamamlamak neredeyse gerçekleşmez. Mutlaka arada fesahat düzeyinde eksiklik meydana gelir. Bir kaside layık olduğu şekilde fesahat düzeni içerisinde olurken, bir diğeri böyle olmaz.

Mana yönünden İse şöyle bir durum vardır. Kur’an (lafızların)ın manaları çok olmada, tekrar özelliklerine sahip olmakta, durumun gereğine göre amacına ulaşmakta ve amacını korumakta zirvedir. Bu özelliklere sahip olmanın yanında anlamlarda ihlal, zıddiyet ve çelişki yoktur. Bu, öyle bir düzeydedir ki beşerin ona yaklaşmasına bir yol yoktur. Bunun içindir ki İslamın ilk yıllarında belagat ve fesahatin zirvesinde olan Araplar Kur’an’ı işitince ona karşı çıka­mamıştır. Onlar Kur’an’ın bir yönünün dikkate alınmamasını ortaya koymak ve ona karşı çıkmak hususunda çok hırslı olmalarına rağmen, Allah’ın yapamayacaklarını bildirdiği Kur’an’ın icaz’ından hiçbir şeyi değiştirememişlerdir. Daha sonra Müslüman olup Kur’­an’ın manalarını görüp, ilginç kelimeler üzerinde düşündükleri zaman, araştırmaları onların basiretini ve Kur’an’da tutarsızlık ve çelişki olmadığı düşüncesini artırmıştır. Bu hususta (tereddüde düşenler olduğuna dair) nakledilenler azdır. Üstelik bunlar ya doğru­yu arayıp neticede ona kavuşanlardır veya yolunu sağlamlaştıranlardır.

Sahih olarak nakledildiğine göre, Sehl b. Huneyf, Sıffiyn’de hakemler hükmünü verdiği gün şöyle dedi:

Ey insanlar! Görüşü­nüzün doğru olup olmadığını kontrol edin. Biz Ebû Cendel günü Hz. Peygamberle birlikte iken şayet gücümüz Peygamberi reddetmeye yetseydi mutlaka reddederdik. Allah’a yemin ederim ki Müslüman olduğumuzdan beri kılıçlarımızı bizi sonu felaket olacak bir iş için omzumuzdan indirmedik. Ama bu davranışımız bizi hep iyi bir sona götürdü,”

Bu hadisi meselemizde tanık olarak ele alan kimse iki husus bulacaktır:

Birincisi: “Görüşünüzün doğru olup olmadığını kontrol edin.” sözüdür. Çünkü açıkça belli olan durum ile çelişkiye düşmek, çoğun­lukla başvurulacak durumda olmayan bir esasa dayanır.

İkincisi: “Müslüman olduğumuzdan beri kılıçlarımızı….” cüm­lesidir. Bu cümle üzerinde durmakta olduğumuz konunun en ince noktasıdır. Bunun manası şudur: Allah’ın dininde olup da onların kişisel görüşlerine ters gelen her şey haktır/gerçektir. Allah’ın dinine ters gelen bu kişisel görüşün yanlış olduğu zamanla ortaya çıkacak­tır. Bu kişisel görüş arızi/gelip geçici bir şüphedir. İltifat edilmemesi/ önemsenmemesi gereken bir problemdir. Hatta ona tereddütle bakmalı, dinde olana itimat etmelidir. Çünkü dinin bildirdiği husus bugün açıkça ortaya çıkmazsa, yarın ortaya çıkacaktır. Eğer dinin bildirdiği o husus sonsuza kadar açıkça anlaşılamazsa da bir problem yoktur. Çünkü tereddütlü davranarak kişisel görüşüne uymayan kimse (bu davranışı ile) sağlam bir kulpa yapışmıştır.

Sahih hadis kaynağında Hz. Ömer’den şöyle dediği rivayet edilmiştir:

“Hişam b. Hakim b. Hizam’ın Hz. Peygamber hayatta iken Furkan sûresini okuduğunu işitmiştim. Okuduğuna kulak verdim. Hz. Peygamber’in bize okutmadığı tarzda pek çok değişik şekillerde okuyordu. (O namaz kılıyordu.) Neredeyse namazda iken ona saldıra­caktım, selam verene kadar sabrettim. (Selam verdikten sonra) yakasına yapışıp ona:

Okuduğunu işittiğim bu sureyi okumayı kim öğretti? Dedim. Hişam:

Allah’ın Rasûlü okuttu, dedi. Ben:

Yalan söylüyorsun! Çünkü Hz. Peygamber bana bu sureyi öğretti. Fakat senin okuduğun gibi değil, dedim. Onu yakasından tutup Hz. Peygamber’e götürdüm:

(Ey Allah’ın Rasûlü!) şunun Furkan suresini bana okuttuğun(uz)dan başka bir tarzda okuduğunu işittim, dedim. Rasûlullah bana:

“Hişamı bırak! Buyurdu. Ona da:

Ey Hişam! Oku, diye emretti.” O da işittiğim gibi okudu. Bunun üzerine Hz. Peygamber:

“Bu sure böyle inzal olundu, buyurdu. Bundan sonra bana da:

Ey Ömer, oku!” Dedi. Ben de Allah Rasûlünün bana vaktiyle okuttuğu gibi okudum. Bana da:

“Bu sure böyle indirildi. Bu Kur’an yedi harf (tarz veya lehçe) üzerine indirildi. Bunlardan hangisi kolayınıza gelirse öyle okuyu­nuz, buyurdu.”[36]

Bu mesele sahabeden bazısını meşgul etmiş, dinin nakli husu­sunda bir müşkülden ibarettir. Cevabı Hz. Peygamber tarafından verilmiştir. Bu olay dinin kaynağında ayrılık olduğunu göstermez. Çünkü buradaki ayrılık bazı mesele ve mana hususunda kişiler arasında meydana gelen bir ayrılıktır. Bu, dinin kendisinde ayrılık olmasını gerektirmez. Nitekim geçmiş ümmetler peygamberlik hakkında ihtilafa düşmüşlerdir. Bu da peygamberliğin kendisinde ihtilaf olduğunu göstermez. Tevhid ilimleri ile ilgili pek çok meselede ihtilaf edilmiştir. Bu dahi ihtilaf edilen konunun zâtında ihtilaf olduğunu göstermez. Bizim üzerinde durduğumuz konu da böyledir.

Bu husus sabit olunca Kur’an’ın kendisinde ihtilaf olmadığının sahih olduğu ortaya çıkmış olur. Bu esas üzerine bir husus daha bina ederiz. Şöyle ki: Kur’an’ın ihtilaftan uzak olduğu ortaya çıkınca onun ihtilafa düşenler arasında da hakem olması sahih olur. Çünkü onun ortaya koyduğu mana haktır. Hakda ihtilaf olmaz. Mükelleften meydana gelen her ihtilaf Kur’an’ın otoritesi altındadır. Kur’an’da şöyle buyurulmuştur:

“…. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -Allah’a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız- Onu Allah’a ve Rasûlüne götürün. Bu hem en hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.”[37] Bu ayet ve benzerleri[38] anlaşmazlığın Allah’ın kitabına ve Peygamberinin sünnetine götürülmesi hususunda açıktır. Çünkü sünnet Kur’an’ı açıklayıcıdır. Bu da gerçeğin Kuranda olduğunu ve ondaki açıklamanın doyurucu olduğunu, ondan sonra onun yerine başka bir şeyin geçemeyeceğini gösterir.

Sahâbe-i kiram da böyle yapmıştır. Onlar bir meselede ihtilaf ettikleri zaman o meseleyi kitap ve sünnete götürürlerdi. Onların karşılaştıkları problemler bunun tanığıdır. Böyle olduğu fıkıh ile meşgul olanların meçhulü değildir. Bu meseleler öylesine meşhurdur ki burada ayrıca söylenmesinde bir fayda yoktur. Demek ki ashabın üzerinde olduğu durum, bir meselede ihtilaf olursa onu kitap ve sünnete götürmektir.

Girişteki bu bilgelere göre din konusunda (söz ve) görüş sahibi olacak kimseye iki şeye dikkat etmesi gereklidir:

1- Bu kimse dine, onda noksanlık olmadığı, mükemmel olduğu gözü ile bakmalıdır. Dine bakarken onu bir bütün olarak dikkate almalı, bu bütünün ibadet ve âdetten[39] oluştuğunu göz önünde bulundurmalıdır. Bu kimse dinin dışına çıkmamalıdır. Çünkü onun dışına çıkmak başıboş kalmak, sapıklık ve körü körüne atıp tutmaktır. Nasıl olmasın ki o din Allah tarafından tamamlanmış ve mükemmele erdirilmiştir. O dine fazladan bir şey ekleyen ve ondan bir şey eksilten kimse, genelde bid’atçı ve ana caddeden ara yollara sapan kimse olur.

2- Bu kimse, kesin bir şekilde inanmalıdır ki Kur’an ayetleri ve Hz, Peygamber’in hadisleri arasında birbirine zıt ve çelişkili olanlar yoktur. Ayetlerle hadisler de birbiriyle çelişmez. Bil’akis hepsi aynı ana cadde üzerinde, aynı mana düzeni içindedir. İlk bakışta zahiri olarak bir ihtilaf olduğu görünürse, ihtilaf olmadığına itikad etmek vacip olur. Çünkü Yüce Allah onda (Kur’an’da) ihtilafın bulunma­dığına tanıklık etmiştir. Ayetler ve hadisler arasında ihtilaf olduğu gibi bir durum ortaya çıkarsa zorunlu olarak ihtilaflı metinlerin arasını bulma cihetine gitmelidir. Bu olmazsa itirazsız teslim olma­lıdır. Eğer konu ameli bir hüküm ile ilgili ise kesin ve berrak olarak sonuç ortaya çıkacak şekilde çıkış yolu aranmalı veya ölünceye kadar o hükmü uygulamaksızın (gerçeği) aramalıdır. (Bir meselede) ana fikir net olarak belli olur, hüküm açıkça ortaya çıkarsa, her meselenin tetkikinde arız olan tereddüdde bu açıklığı aramalı, her dini meselede bu prensibi göz önünde bulundurmalıdır. Nitekim Allah’ın medh-u sena ettiği bizden önce geçenler böyle yapmışlardır.

Bid’atçılar birinci hususu dikkate almayıp göz ardı etmişlerdir. Bu sebeple onlar dinde eksiklik gidermeye kalkmışlardır. Hz. Pey­gamber adına yalan hadis uyduranlar da bu eğilim içinde olmuş­lardır. Böyle bir kimseye bu durum söylenip Hz. Peygamber adına yalan söylemenin cezası hatırlatılıp uyarıldığı zaman şöyle der:

“Ben Peygamber’in aleyhinde (ona bir zarar gelecek şekilde) değil, ancak lehine (onun yararına) yalan söyledim.”

Ürdünlü lakabı ile meşhur olan Muhammed b. Said’den şöyle dediği rivayet edilmiştir:

“İyi bir söz olduğu zaman ona sened yapıp (hadis imiş gibi) söylemekte bir sakınca görmem.” Bundan dolayıdır ki bu adam uydurma hadisler söylerdi. Zındıklar arasında öldürül­müş ve asılmıştır. Bu kısımla ilgili pek çok örnek geçmişti.

İkinci hususu da, birtakım kimseler göz ardı edip dikkate almamıştır. Bunlar (Kur’an ayetlerinde ve hadislerde veya bunlar arasında çelişki olabileceği hususunda) düşünmekten kendilerini alıkoymamışlardır. Sonuç olarak bunlar, Kur’an’ı ve hadisleri anla­makta farklı davranmışlardır. Böylece onlardaki (varsaydıkları) çelişkiyi birinci hususta söz edilen Kur’an ve sünnette eksiklik olduğuna havale etmişler bu görüşün yerinde olduğunu düşünmüşlerdir. İşte Hz. Peygamber’in ayıpladığı Hâricilerin durumu budur. Onlar hakkında Rasûlullah: “….Onlar Kur’an’ı okurlar. Fakat oku­dukları hançerelerini geçmez.” buyurmuştur. Hz. Peygamber onları Kur’an’ı anlamamakla vasıflandırmıştır. Nitekim onlar Kur’an’ı anlamayınca müslümanlara başkaldırmalardır. Hariciler hakem olayında: “Allah’tan başka kimse için hüküm (vermek) yoktur. Halbuki Allah’ın dini hakkında  insanlar hüküm verdi.” dediler.

Nihayet Kur’an’ın büyük âlimi Abdullah b. Abbas: “Hüküm ancak Allah’ındır.” [40] Ayetini öyle bir açıklamıştı ki bu sebeple Haricilerden iki bin kişi bu açıklamayı kabul ederek hakikate dönmüşlerdi. Geri kalanlar eskisi gibi kaldılar. -Allah daha iyi bilir ya- Onlar bunu: İbn Abbas ile tartışıp münakaşa etmeyin. O, Allah’ın “Doğrusu onlar kavgacı bir toplumdur.”[41]  Buyurduğu kimselerdendir, diyen kimsenin sözüne itimad ederek yaptılar.

Allah size rahmeti ile muamele etsin. Onların Kur’an anlayış­larının nasıl olduğunu (iyi) düşününüz.

Hâlâ bu tür tededdütler birtakım kimselerde var olmaya devam etmektedir. Sonuçta bunlar âyetlerde ve hadislerde çelişki olduğunu sanmışlar kendi anlayışlarına göre savunmaya geçmişlerdir. Derinle­mesine düşünüp incelemede kuru gürültüler[42] koparmışlardır.

Ayetlerde ve hadislerde çelişki olduğu iddiasında bulunanlara ait  misal verip ayrıca bunların cevaplarını zekredeceğiz.

1- “Onlar birbirine yönelip (hallerini) soruştururlar.”[43] ayeti ile “Sûra üflendiği zaman artık aralarında soy sop (bağı) olmadığı gibi, (birbirlerinin hallerini) soruşturmazlar.” [44] Ayeti çelişki halindedir.

2- “İşte o gün, insana da cine de günahı sorulmayacaktır.” [45] ayeti, “….uydurdukları şeylerden kıyamet günü mut­laka sorguya çekileceklerdir” [46] ayeti ve “Yaptıklarınız­dan mutlaka sorumlu tutulacaksınız.”[47] ayeti ile çelişmek­tedir.

3- “De ki: Gerçekten siz, yeri iki günde yaratanı inkar edip, O’na ortaklar mı koşuyorsunuz? O, âlemlerin Rabbıdır. O, yeryüzünde sabit dağlar yerleştirdi. Orada bereketler yarattı ve orada tam dört günde isteyenler için fark gözetmeden gıdalar takdir etti. Sonra duman halindeki göğe yöneldi. Ona ve yer küreye: İsteyerek veya istemeyerek gelin! dedi. İkisi de isteyerek geldik, dediler.”[48]  Ayetleri açık bir şekilde yeryüzünün gökyüzünden önce yaratıldığını bildirmektedir. Oysa başka ayetlerde: “Sizi yaratmak mı daha güç, yoksa gökyüzünü yaratmak mı? Ki Allah onu bina etti, onu yükseltip düzene koydu. Gecesini kararttı, gündüzünü ağarttı. Ondan sonra da yer küreyi döşedi.”[49]  buyurulmuştur. Bu ayetlerde ise yeryüzünün daha sonra yaratıldığı açıkça ifade edilmiştir. (Bu bir çelişkidir)

Bu sorulan Nâfı’ b. Ezrak veya başkası İbn Abbas’a sormuştur.

Buhari muallak olarak Said b. Cübeyr’in şöyle dediğim tahric etmiştir: Bir adam İbn Abbas’a şöyle dedi:

Bana Kur’an’da bazı şeyler çelişkili geliyor diyerek yukardaki ayetlere ilâve olarak) “….Allah’tan hiçbir haberi gizle yemezler”[50] ayetine değinmiş, bu ayette kâfirlerin Allah’tan hiçbir haberi gizleyemeyecekleri bildirilmiş, fakat: “Rabbimiz! Yemin olsun ki biz müşriklerden olmadık”[51]  âyetinde müşrik olduklarını gizlemişlerdir, demiştir. Bir de pek çok ayette Allah’ın mağfiret ve rahmet edici olduğu, bilen ve işiten olduğu bildirilmiştir. Bu ayetlerde lafzı varid olmuştur ki bu geçmiş zamanı gösteren bir kelimedir. O halde Allah Tealâ’nın bu özellikleri geçmiş zamanda mı kalmıştır?

İbn Abbas bu sorulara söyle cevap vermiştir:

a- Aralarında soy-sop bağı olmayıp birbirlerini soruşturmamaları sûra ilk üflenmede olacaktır. Yüce Allah şöyle buyurur:

(Birinci) sûra üflenince, Allah’ın diledikleri müstesna olmak üzere göklerde ve yerde, ne varsa hepsi ölecektir.” [52]İşte bu zamanda arala­rında soy-sop olmayacak ve birbirlerini soruşturamayacaklar.dır. Sonra sura ikinci kez üflendiğinde birbirlerine yönelip (hallerini) soruşturacaklardır.

b- Kâfirlerin müşrik olduklarını gizleme meselesine gelince: Yüce Allah (ahirette) ihlaslı kullarının günahlarını affedecek, müşrikler de: “Gelin, biz müşrik değil idik” diyelim, diyecekler. Yüce Allah onların ağızlarını mühürleyecek ellerini (ve diğer organlarını) konuş­turacaktır. İşte bu sırada Allah’ın hiçbir söz ve haberi gizlemediğini anlayacaklardır. İşte o esnada şu ayetin ifade ettiği gerçek yaşanacaktır:

“Küfür yoluna sapıp Peygamberi dinlemeyenler, o gün yerin dibine batırılmayı temenni ederler….” [53]

c- (Yeryüzünün mü yoksa gökyüzünün mü önce yaratıldığı meselesinde ileri sürülen iddiaya gelince:) Yüce Allah önce yeryüzü­nü iki günde yarattı, sonra göğe yöneldi ve diğer iki günde gökleri yedi (kat) olarak düzenledi. Daha sonra yer küreyi döşedi. Yer kürenin döşenmesi orada suyunun, otlağının, dağların, tepelerin (develerin) ve yerle gök arasındakilerin diğer iki günde yaratılma­sıdır: İşte [54] ayetteki “Bundan sonra yer küreyi döşedi” ayeti budur. (Yani, bu ifade yeryüzünün, gökyüzünden sonra yaratıldığını ifade etmez.) Demek oluyor ki yer küre ve içindekiler (ilk olarak) dört günde yaratılmış, (sonra da) gökyüzü yaratılmıştır.

d- “Allah’ın bağışlayıcı ve rahmet edici olduğu” nun geçmiş zaman ifade eden ifâ kelimesi ile ifade edilmesi, (geçmişte böyle idi şimdi böyle değildir, anlamına gelmez.) O, hâlâ böyle olmaya devam ediyor demektir. Yüce Allah neyi murad etmiş işe, mutlaka onunmurad ettiği gerçekleşmiştir. Sana Kur’an’da çelişki varmış gibi gelmesin. Her şey Allah katındandır.[55]

4– Hz.Peygamber: “Yüce Allah Âdem peygamberi yaratınca, sırtını sağ eli ile sıvazladı. Hz.Adem’in zürriyetinden kıyamete kadar gelecekleri çıkardı.  Onları kendi kendilerine şahit tutarak (sorup)

“Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” buyurdu.  Onlar:

Evet, dediler.” buyurmuştur.[56] Oysa bu hadis şu ayete aykırı düşmektedir: “…. Rabbin Âdem oğullarından, onların sırtlarından zürriyetlerini çıkardı. Onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (Onlar da) Evet, dediler…” [57]

Görülüyor ki hadis, zürriyetin, Hz. Âdem’in sırtından alındığını, Kur’an ise Âdem oğullarının sırtından alındığını bildiriyor. (Bunun çelişki olduğu ifade edilmek isteniyor.)

Düşünüldüğü zaman bunda çelişki yoktur. Çünkü ikisinin ara­sını bulmak mümkündür. Şöyle ki: Zürriyetin Hz. Âdem’in sırtından çıkarılması bir defada olmuştur. Âdem oğullarının sırtından çıkarıl­ması ise, dünyaya çıktıkları (?)[58] tertibe (düzene) göre olmuştur. Zürriyetin bu alınışının bir zaman düzeni olmaksızın oğuldan oğula bir yarılıp çatlama (?)[59] suretiyle olması da imkansız değildir. Bu her iki nisbetın de mecaz olmaksızın gerçekte meydana gelmesi sahihtir.

5- Hadiste: “Bir adam:

Ey Allah’ın Rasûlü! Senden Allah aşkına bir istekte bulunmuş oluyorum ki mutlaka bizim aramızda Allah’ın kitabı ile hüküm vermiş olmalısın. Bu adamın (davadan) hasmı olan kimse -meseleyi ondan daha iyi bilen biri idi-  Şöyle dedi:

Doğru! Bizim aramızda Allah’ın kitabı ile hüküm ver, bana da konuşmam için müsaade et, dedi.” (Çelişki iddiasında bulunan kimse) sonra hadisi söyledi. Hz. Peygamber (bu hadisinde) şöyle buyurdu:

“Kudre­tiyle yaşadığım Allah’a yemin ederim ki aranızda, kesinlikle Allah’ın kitabı ile hükmedeceğim. (Zinadan) doğan çocuk ve (senin sulh için verdiğin) koyunlar geriye reddedilecektir. (Zina eden) şu oğluna (bekar olduğu için) 100 kırbaç vurma (cezası) ve bir yıl sürgün (cezası) vardır. Bunun (oğlunla zina eden) karısına ise (evli olarak zina ettiği için) recm (cezası) vardır.”[60] (iddia sahibi sözüne devamla şöyle diyor:) Bu hadis, Allah’ın kitabına aykırıdır. Çünkü Hz. Peygamber aranızda kesinlikle Allah’ın kitabı ile hükmedeceği sözünü soru soranın durumuna göre söylemişken, recm ve sürgün cezaları ile hükmetmiştir. Oysa Allah’ın kitabında bunlardan söz edilmemektedir.

Cevap: Bu meselede probleme yol açan şey “Allah’ın kitabı” ifadesidir. Bu ifade, Allah’ın kitabı olan Kur’an ile Kur’an’da yazılı olsun veya olmasın, kullarına farz kılınıp hükmolunmak üzere Allah katında yazılı olan şeye “ortak bir ifade” olarak kullanılır. Nitekim bu ifade Nisa Suresi 24. ayeti içerisinde geçmektedir. Kuranda “Üzerinize Allah’ın Kitabı” olarak geçen bu ifade “Allah’ın farz kıldığı ve hükmettiği şey” demektir. Bu hükmün Kur’an’da (yazılı olarak) bulunması gerekmez.

6- Cariyelere (verilecek ceza) hakkında âyette: “….Eğer fuhuş yaparlarsa onlara muhsan kadınların cezasının yarısı uygulanır…”[61] buyurulmuştur. Âyetteki bu ifade göz önünde bulundu­rulunca hadiste bildirilen Hz. Peygamberin recm yapmasının manası akla uymuyor. Hz. Peygamberden sonra halifeler de recm etmiştir. Cariyelere recmin uygulanmasında, recmin yarısı nasıl olacaktır?

(Bu çelişki düşüncesinin sebebi) böyle sananların ayetteki “Muhsan” kelimesinin “evli kadın” manasına geldiği anlayışıdır. Oysa böyle değildir. Bu ayetteki “Muhsanât” kelimesinden maksat “Hür kadınlar” dır. Bunun delili ayetin baş tarafındaki şu kısımdır: “içinizden imanlı muhsan kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, ellerinizin altında bulunan genç kızlarınız (sayılan) cariyelerinizden alsın.” [62] İşte burada dahi “Muhsanât”  kelimesi ancak hür kadınlar demektir. Çünkü  (bu kelime evli kadınlar anlamında olsaydı) kocası olan kadınla evlenilmezdi.

7- Hadiste bildirildiği üzere bir kadının halası veya teyzesi ile evli bulunan kimse o kadınla evlenemez. Yine hadiste bildirildiğine göre kan bağı sebebiyle birtakım kimselerle evlenmek haram olduğu gibi, süt emme (aynı kadından süt emme) sebebiyle de evlenmek haramdır. Halbuki Allah Teâla Kur’an’da süt emme sebebiyle sadece süt anne ve süt kız kardeşten söz etmiştir. Yine Kur’an’da aynı kişinin nikahı altında sadece iki kız kardeşin birleşemeyeceğinden söz edilmiştir. Kendileri ile evlenilmesi yasak olan kadınları bildiren[63] ayetinden sonra:  “Bunlardan başkasını istemeniz size helâl kılındı.” [64] buyurulmuştur.

Cevap: Hadislerde bildirilen yasaklar, genel hükümleri tahsis kabilindendir. Hiçbir surette ayetlerle hadisler arasında çelişki yoktur.

8– Hz. Peygamber: “Bulûğ çağında (ve bu yaşın üzerinde) olan herkese Cuma günü gusletmek vaciptir.” buyurmuştur.[65]

Bu hadis: “Cuma günü her kim abdest alırsa güzel bir şey yap­mıştır. Her kim de guslederse daha faziletlidir.”[66] hadisi ile çelişiyor.

Cevap: Burada (birinci hadiste) vacipten maksat özellikle (Cuma günü gusletmenin önemli olduğunu) güçlü bir şekilde vurgulamaktır. Cama günü gusletmemek farzı terk etmek değildir. Böylece her iki hadisin manası uyum içindedir, çelişki yoktur.

9- Hadiste: “Sıla-i rahim (akraba ile sürekli iletişim için)de bulunmak ömrü uzatır.” buyurulmuştur.[67]

Oysa Kur’an’da:

“….Ecelleri geldiği zaman onlar ne bir saat geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler.”[68]  buyurulmustur. İleri-geri alınması söz konusu olmayan bir ecelin var olduğu yerde sıla-i rahim ömrü nasıl artıracaktır?

Bu meselenin birden çok cevabı vardır, Bu cevaplardan birisi şöyledir: (Ömrü sıla-ı rahim ile uzadığı varsayılan) bu adamın sıla-i rahim yaparsa yüz, yapmazsa seksen sene yaşayacağım Allah ezelî ilmi ile bilmektedir. Aynı zamanda onun sıla-i rahmi yapıp yapma­yacağım da bilmektedir. Her iki duruma göre, eceli ileri gidip, geri kalmadan gerçekleşmektedir. Bunu İbn Kuteybe söylemiş, Karâfî de aynı görüşü benimsemiştir.

10- Hadiste: “Hz. Peygamber kendisine gusul farz olmuş iken uyumak isterse, namaz için abdest aldığı gibi abdest alırdı.” Buyurulmuştur.[69] Bir başka hadiste ise: “Hz. Peygamber, kendisine gusul farz olmuş halde iken suya (hiç) dokunmadan uyurdu.” buyurulmuştur.[70] Her iki hadis de Hz. Aişe’den rivayet edilmiştir. Bu iki hadis birbiri ile çelişmektedir.

Cevap: Bu tereddüdün cevabı kolaydır. Her iki hadis de Hz. Peygamber’in bu iki hali uyguladığını ve zaman zaman terk ettiğini göstermektedir. Bu durum, müstehab’ın özelliğidir. Hadisler ara­sında çelişki yoktur.

Bu on örnek sana nerelerde tereddüt edildiğini ortaya koyup açıklamaktadır. Bu örnekleri gönle serinlik verecek kesinlikte tertip ettim. Dine kesin bir inançla inanan kimse onda çelişki ve tutarsızlık olmadığını bilir. Bunun aksini zanneden kimse meseleyi derinliğine incelememiş ve Allah’ın vahyinin hakkını vermemiştir. Bundan dolayıdır ki Yüce Allah:

“Hâlâ Kur’an üzerinde gereği gibi düşünme­yecekler mi?”[71] buyurmuştur. Cenab-ı Hak önce Kur’an üzerinde gereği gibi düşünmeye teşvik etmiş sonra (aynı ayetin devamında) şöyle buyurmuştur:

“Eğer o, Allah’tan başkası tarafın­dan gelmiş olsaydı onda birçok tutarsızlık bulurlardı. [72]

Görülüyor ki Kur’an’da tutarsızlık olmadığı ve hakkıyle düşün­menin Allah tarafından verilen haberi tasdik etmeye yardımcı olduğu anlaşılmaktadır.[73]

 

Üçüncü Hata: Akıl Hakkında İyi Zan Beslemek

 

Yüce Allah aklın anlayıp kavraması için bir sınır koymuştur. Akıl anlama ve kavrama sınırının ötesine geçemez. Yüce Allah, her istediğini kavrama yolunu akla açmamıştır. Şayet akıl her istediğini anlayıp kavrasaydı, her olanı, olacağı ve olmayacağı anlayıp bilmede Allah ile aynı düzeyde olurdu. Bu nasıl olabilir ki? Allah’ın bildikleri sonsuz, kulun bildikleri sınırlıdır. Sınırsız olan, sınırlı olanla eşit olamaz.

Bu külli ana kuralda eşyanın kendisi, sıfatları, fiilleri, hüküm­leri ve durumları toptan ve detayları bakımından dahil bulunmak­tadır. (Kâinatta var olan en küçük) bir şey, başka şeylerden bindir. Yüce Allah o şeyi tastamam ve mükemmel bir şekilde bilir. Zerre (en küçük molekül) kadar olan bir şey dahi Allah’ın bilgisi dışında değildir. Bu en küçük şeyin kendisi, durumu, özelliği ve hükümleri Allah’ın bilgisi dahilindedir. Kul işe böyle değildir. Kulun bu zerreye ait, bilgisi eksik ve kusurludur. O bu zerrenin özelliklerini, durumlarını ve hükümlerini anlamakta da böyledir. Bu, insanda gözle görülen, el ile tutulan bir husustur. Akıllı bir kimse bundan şüphe etmez. İbretli gözle bakıldığı zaman, insan kendi nefsinde bile bu sonuca varır.

Alimler katında bilgiler üç kısma ayrılır:

1- Zorunlu/zaruri bilgiler. Bu bilgiler hakkında şüphe etmek imkansızdır. İnsanın kendi varlığını bilmesi, ikinin  birden  çok olduğunu, iki zıt şeyin birleşmeyeceğini bilmesi gibi.

2- İnsanın hiçbir şekilde bilemediği ancak kendisine bildirilir veya bilmesi için bir yol açılabilirse bildiği şeyler ayrı bir kısmı oluşturur. Yok olan şeylerin bilinmesi gibi. Bu tür şeylerin (bir araçla) bilinmesi kulun bilgisi bakımından evvela olağan kabilden sayılmıştır. Kişinin ayağının altındaki şeyi bilmesi gibi, şu kadar ki (ayağı altında gözle görülmeyen) o şey bir karış yerin altındadır. Önceden hakkında bilgisi olmayan, uzak ülkelerdeki bir şehri bilmek de böyledir. Bunlar bir yana göklerde,  denizlerde,  cennette ve cehennemde  nelerin  olduğunun  bilinmesi  de  (bir   aracı  yoluyla) bilinebilir. Bunların bir delil olmaksızın bilinmesi imkansızdır.

3- Üçüncü bir kısım da teorik bilgilerdir. Bunların bilinmesi imkan dahilinde olduğu gibi, bilinmemesi de mümkündür. Teoriler­den oluşan bu bilgiler doğrudan doğruya bilinmez, bir vasıta ile bilinirler. Şu kadar ki haber verme yoluyla, bildirilmek suretiyle de bilinebilir.

Akılcılık akımı taraftarları teorik bilgilerde normal olarak görüş birliği olamayacağı inancındadırlar. Çünkü teoriler ve yetenekler çeşitlidir. Teorik bir meselede ihtilaf söz konusu olunca, bizzat ne olduğu hususunda ihtiyaç duyulursa, onun hakikatinin ne olduğunu bir bildirenin bulunması kaçınılmazdır. Çünkü akıl bu meselelerde bir bildirene ihtiyaç duymazsa, bunları bilmesi sahih olmaz, Zira bilinenler, bakışların değişmesiyle değişmez. Çünkü onlar haddi zatında gerçeklerdir. Gerçeği bulmak hususunda -usul ilminde bilindiği üzere- her müctehid isabet etmiş olamaz. Gerçeği bulmakta isabetli olan müctehid bir tanedir. Onun belirlenmesi ancak delil ile olur. Delil ise bazen inceleme yapan kişiye göre çelişebilir. Bu durumda deriz ki iki delilden biri gerçek, diğeri şüphelidir. O halde mutlaka belirlemeyi sağlamak üzere habere ihtiyaç vardır.

Burada “Bu İmamiyyenin sözüdür.” denemez. Çünkü biz bu herkese gereklidir, diyoruz. Zira “Peygamberden başkasının da ma’sum (ismet sıfatına sahip) olduğunu söylemek[74] delile muhtaçtır. Çünkü din koyucu, kesinlikle özrü ortadan kaldıracak şekilde nas olarak bunu bildirmemiştir. O halde ma’sumluğun isbatı teorik olup, hakkında görüş ayrılığı vardır. Bu görüş ayrılığından, yine görüş ayrılığı olan bir yol ile (teori ile) nasıl çıkılacaktır?

Bu durum sabit olunca meselemize döner ve deriz ki: Mükellef­lerin işleri itibariyle dini hükümler, -her ne kadar teferruatta ihtilaf söz konusu ise de- genelde zaruri bilgiler kabilindendir.

Diğer bilgi kısımlarına dönünce akıl ile hüküm koyma görüşünde olanlar bu kısım bilgilerden kimisinin teorik, kimisinin ne zaruri, ne de teori ile bilinmez olduğunu ikrar etmişlerdir. Bu kısımlar ancak haber verilmesi yoluyla bilinen diğer iki kısımdır. Bu kısım bilgi­lerde, mutlaka (sağlıklı) habere ihtiyaç vardır. Çünkü bu hususta akıl tek başına (yeterli ve) bağımsız değildir.

Akılcıların sözünü dikkate alıp onlara bu hususta yardım etsek (bile) Ehl’i sünnet mezhebi üzere, onların bu görüşünü benimsemeyiz. Çünkü biz temel kural olarak aklı hakem kılmayız. Kaldı ki aklın hüküm veremeyeceği bir kısmın olması da söz konusudur. Akılcılara göre ise akim hüküm vermesi mutlaktır. İşte bunun içindir ki habere olan ihtiyaç kaçınılmazdır. Bu durumda fer’î meselelerde dahi akıl bağımsız değildir.

Eğer akılcılar, “Hayır, akıl bağımsızdır.” derlerse (şöyle bir durum ortaya çıkacaktır:) Aklın hüküm veremediği hususlarda:

a- Ya durup kala-kalması söz konusudur. Nitekim akılcılardan bazılarının mezhebi budur.

b- Veya mesele helal-haram meselesidir, diyeceklerdir. Nitekim bir başka grup böyle demektedir.

Akılcılar, “İkinci şık itibariyle akıl bağımsızdır. Birincide de öyledir. Aklın bazı şeylerde (habere) ihtiyaç duyması mutlaka ihtiyaç içinde olduğunu göstermez.” derlerse bunun cevabı şudur:

Bilakis aklın ihtiyacı mutlaka söz konusudur. Çünkü aklın bazı hallerde durup kalakaldığını söyleyenler, onun bazı hallerde bağım­sız olmadığını itiraf etmişlerdir. Bir durumda akim ihtiyacı sabit olunca, durup kalakaldığı yerlerde mutlak ihtiyaç içinde olduğu sabit olmuştur.

Aklın durup kalmadığı yerler ise teoriktir. Teorik olunca da yukarda geçen hususlarla ilgilidir. Daha önce geçtiği üzere bir hükme ihtiyaç kaçınılmazdır. Haber vermek söz konusu olmaksızın, hüküm vermek imkansızdır.

Aklın durup kalması diye bir şey yoktur, diyenlerin sözü yine meselenin teorik olmasıyla ilgilidir. Mutlaka habere ihtiyaç vardır. İşte bu, aklın (dîni) hükümleri anlamakta bağımsız olmadığı demek­tir. Aklın hükümleri anlaması için onu onaylamayan veya yalan­layan bir haberin gelmesine ihtiyaç vardır.

Eğer akılcılar, “Bilgilerin kısımları arasında zaruri bir kısım vardır. Bu (onların akıl ile bilinmesi) aklın bağımsızlığını isbat eder.” derlerse buna şöyle deriz:

Bu iddianızı kabul etsek dahi aklın ihtiyacına bir zarar gelmez. Çünkü haberler bazen insanın aklı ile anladığı bir hususta da gelmiş olabilir; bu durumda haber, ya gafili uyarmak için, ya kusurlu anlayışı olanı aydınlatmak için veya o meselenin zaruri bilgi oldu­ğunu göz ardı edip alışkanlığa takılmış kişiyi ikaz etmek için gelmiş olur. Demek oluyor ki akıl ona (habere) muhtaçtır. Aklın dıştan bir uyarıya mutlaka ihtiyacı vardır. İşte bu peygamberleri göndermenin faydasıdır. Çünkü siz diyorsunuz ki, faydalının doğrunun ve imanın güzelliği, yalancılığın ve küfrün kötülüğü zaruri olarak bilinir. Din ile bunlardan birini medhetmiş, diğerini kötülemiştir. Birini emret­miş, diğerini yasaklamıştır.

Eğer akıl uyarılmaya muhtaç olmasaydı, imkansız bir şey gerekli kılınmış olurdu ki bu, faydası olmayan bir şeyin haber verilmesidir. Lâkin haber gelmiştir. Haberin gelmesi göstermiştir ki akıl uyarıl­maya muhtaçtır. Bu, ele aldığımız konunun bir veçhi/yönüdür.[75]

 

İkinci Vecih

 

Aklın bilgi edinme hususunda eksik olduğu sabit olunca, onun bildiği iddia olunan şeyler, dini hükümlerin dışına çıkmaz. Akim dini hükümleri anladığını sanmak dahi mümkündür. Çünkü bu anlama, ya bir şekilde, ya bir vasıfta, ya da halde gerçekleşme durumundadır. Bunun delili, fetret dönemi halkının durumudur.[76] Onlar yönetim gereği halkın üzerine birtakım hükümler koymuşlardır. Fakat bu hükümler düzenli bir esasa, köklü bir kurala dayanmaz. Böyle olduğu (fetret dönemini izleyen) vakitte gelen dinin gelmesiyle ortaya çıkar. Onlar bu hükümleri koyarken birtakım şeylerin güzel oluşunu dikkate almışlardır. Akıl, dinin nuru ile aydınlanınca onların cahillik, sapıklık ve ahmaklık olduğunu anlayarak inkar eder. Şu husus dahi kabul edilebilir ki onlar akılları ile dine uygun düşen, dinin ikrar edip doğru saydığı şeyleri kavrayıp anlamış olabilirler. Fakat bunlar gerçeği bulanlara nisbetle azdır. İşte bundan dolayı fetret dönemi halkı mazur sayılmış ve (yeni bir peygamber gönderilerek) uyarılmıştır. İşte bundan dolayı Yüce Allah müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberler göndermiştir. Tâ ki insanların, peygam­berlerden sonra Allah’a karşı bir bahaneleri olmasın. Bol nimet ve en mükemmel delil Allah’ındır.

İnsan -her ne kadar meseleyi (akıl ile) kavrayıp, ilim bakımından işini bitirdiğini sanırsa da -(yine bilip kavrayamadığı şeyler vardır) öyle bir zaman gelir ki (daha önce) anlayamadığını anlar hale gelir. Bilmediğini bilir hale gelir. Herkes bunu kendi nefsinde açık seçik görür. Bu keyfiyet belli bir kişiye, özelliğe hükme ve malum bir duruma mahsus değildir. Bu itibarla dini hükümlerde (onları anlayıp kavrama hususunda) aklın bağımsız olduğu nasıl iddia olunabilir? Dini hükümler, bir çeşit kul ile ilgisi olan bilgidir. Yine de aracı ile kendisine ait meselede üstün derecede donanımlı hale gelmedikçe kesinlikle aklın bağımsızlığı iddiasına yol yoktur. Çünkü din koyucunun (dini bükümlerle ilgili olarak belirlediği) vasıflar ne çelişkilidir, ne kusurludur, ne de eksiktir. Bilakis dini hükümlerin prensipleri amaçlara uygun olarak konulmuştur. Bu da Allah’ın bir hikmetidir.[77]

 

Üçüncü Vecih:

 

Bizim hayatta bildiğimizi iddia ettiğimiz (bilgiler) -daha önce geçtiği üzere- açıkça bilinen, zaruri olan ve teorik olup, sonradan kazandan kısımlara ayrılmaktadır. Teorik bilgiler zorunlu bir yol ile bilinirler. Bu bilinme ya bir vasıta ile veya vasıtasız olur. Çünkü herkesçe bilinmektedir ki sonradan kazanılan bilginin elde edilme­sinde, (herkesçe kabul edilmiş iki tane mukaddimenin (öncül’ün) aracılığına mutlaka ihtiyaç vardır.

Bu iki mukaddime, zorunlu olarak bilinen şeylerden ise mesele yok. Kesbi ise bunlardan her biri için dahi iki mukaddimeye ihtiyaç vardır. Daha önce geçtiği üzere bunlar incelenirler. Eğer bunlardan birisi zaruri, diğeri kesbi ise, kesin olanın da mutlaka iki mukad­dimeye ihtiyacı vardır. Sonuçta zaruri olana ulaşmış isek, istenilen odur. Aksi halde zincirleme aynı şey yapılmış olur veya kısır döngü gerekli olur. O halde zorunlu olmayan bilgiyi, ancak zorunlu olanın aracılığı ile bilmemiz mümkündür.

Sözün kısası, her bir tür bilgiyi bilebilmek için iki mukaddimeye ihtiyaç vardır. Bunlardan her biri, iç dünyamızın gözlemi ile bilip kavramamızla meydana gelmektedir. Acı ve tad hissetmemiz gibi. Veya açık seçik bilinen şeylerde meydana gelir. Kendi varlığımızı bilmemiz, ikinin birden çok olması, iki zıddın birleşmemesi veya benzerleri gibi. Bunlar bizim için bu dünyada olağan şeylerdir.

Bizim için olağan olmayan bilgiler ise, Peygamberlik (görevi ile görevlendirilerek gelen peygamberler gelme) den önce, bizim için bilinen şeyler değildi. Bizler Peygamberin gönderilmesinden önceki durumumuz üzere kalsa idik, peygamberlerin haber verdikleri gayb bilgileri hakkında durumumuz şöyle olurdu: Bu konuları da bildiği­miz şeylere havale etmekten başka bir şey yapmazdık. Ağacın hay­vana veya hayvanın taşa dönüşmesi veya bunların benzeri (mucizevi olayları) kesinlikle inkar ederdik. Çünkü bizim bildiklerimiz daha önce geçtiği üzere olağan şeyler olup bu davaya benzemeyen şeyler­dir.

Peygamberlik, olağan dışı şeylerle (mucizelerle) gelince, olağan şeyler üzerinde ısrar eden kimseler mucizeleri inkar edip, bunların sihir veya benzer şeyler olduğuna inanmıştır. Asâ’nm ejderha olması, denizin (asâ ile vurulup yollara) ayrılması,[78] ölülerin diriltilmesi, doğuştan kör olanların ve alaca hastalığının iyileştirilmesi[79] par­maklar arasından suyun fışkırması, taş ve ağacın konuşması ve ayın ikiye bölünmesi[80] ve benzeri olaylar, peygamberlerin getirdiği mucizelerdir. Bu mucizeler göstermiştir ki âdetler dünyasındaki bu zorunlu olağan şeyler dahi her zaman akılla kavranılabilen şeyler değildir. Bilakis bunların içinde de akılla izah edilemeyecek olan her şeyin yokluktan varlığa çıkması mümkün olduğu gibi var iken yok hale gelmesi de mümkündür. (Bu da bir mucizedir, bunu akıl ile izah etmek mümkün mü?)

Demek oluyor ki, ibadetler dışında kalan olayların prensipleri gerektiğinde vazgeçebilen şeylerdir. Eğer akıl yönünden bunların vazgeçilmezliği söz konusu olsaydı peygamberlerin ve başkalarının arkalarından mucizeler ve kerametler bırakması mümkün olmazdı. Eğer böyle olsaydı hiçbir peygamber birbirine zıt iki şeyi bir araya getirebileceğini iddia edemez, iki sayının bir sayısından çok olup olmadığı hususunda hiçbir kimseye meydan okuyamazdı. Bununla beraber bunların hepsi (mucizeler de, olağan şeyler de) Allah’ın (yaratması ile olan) işlerdir. Tüm müslümanlar bu hususta görüş birliği içerisindedirler. (Olağan dışı şeylerin) asada, denizde, kör kimsede, alaca hastası olan kimsede, (su fışkıran) parmaklarda, (konuşan) ağaçta meydana gelmesi mümkün olduğuna göre, diğer tüm imkanlar dünyasında da mümkündür. Çünkü bir şey için var olan gereklilik, benzeri için de geçerlidir. Yine İslam dini bize cennet ve cehennem halkının yaşantısına ilişkin öyle şeyler bildirmiştir ki bunlar, bizim alışık olduğumuz şeyler dışındadır.

-İnsanın cennette yeyip içip, idrar ve dışkı çıkarmaması olağan değildir.

-Cennette insan terinin misk gibi kokması olağan değildir.

-Cennette hanımların genç ve âdet görme yaşında olmalarına rağmen âdet kanaması görmemeleri olağan değildir.

-İnsanın cennette uyumaması, sonsuza kadar yeyip içmediği varsayılsa bile açlık ve susuzluk çekmemesi olağan değildir.

-Cennetteki meyvelerden birisi koparıldığında yerine derhal yenisinin gelmesi ve meyvenin onu yemeyi arzu edenin eline doğru (otomatik bir şekilde) yaklaşması olağan değildir.

-Cennette süt, bal ve şarabın, orada üzüm sıkan, süt sağan birisi ve arı olmadan nehir halinde bulunması ve şarabın cennette sarhoş etmemesi olağan değildir.

-Cennette tüm bunların olması,  insan cennetteki yiyecek ve içecekleri durmadan yese dahi mide şişkinliği ve hazımsızlık gibi durumun olmaması burun, kulak ve bedenin  diğer  yerlerinden birtakım kir ve pis şeylerin çıkmaması olağan değildir.

-Cennet halkının ihtiyarlamaması, yaşlanıp bitkin düşmemesi, hastalanıp ölmemesi olağan değildir.

-Cehennem ahalisine de baktığın zaman -Allah bizi onlardan olmaktan korusun- buna benzer pek çok şeyler göreceksin. Ateşte yanmasına rağmen ölmemek ve cehennem halkının başına gelecek diğer haller gibi ki bunların hepsi olağan dışı şeylerdir. Kur’an’da:

“…..Sonra o (cehenneme giren kötü kişi) ateşte ne ölür, ne de yaşar..”[81]Buyurulmuştur.

Cennet ve cehennemle ilgili bu haller tanıktır ki, bu ve benzeri olağan şeyler dahi (her zaman) akılla kavranılmazlar. Bunlar ancak aklın kavrama alanının dışında kalabilen olgulardır. (Burada delil olarak ileri sürmek üzere) kerametlerden söz etmeye ihtiyaç duy­madık. Çünkü Mutezilenin pek çoğu doğrudan doğruya kerametleri inkar etmektedir. Gerçi Mutezileden bazıları kerameti kabul etmek­tedir. Kerameti anlatma eğiliminde olsak ve şu evrene bakan kimse ibret gözü ile baksa olağan dışı gerçekleşen şeylerin benzerlerini görecektir.

Bu bahiste İbn Vehb’in ibrahim b. Feşît’den hikaye ettiği ilginç bir rivayet vardır: Diyor ki:

Şuayb b. Ebî Said’in şunu anlattığını işittim:

Şam’ın (kenar) bölgelerinden birinde bir papaz vardı. Senede bir defa Şam’a iner, papazlarla toplantı yapar, onların problemlerini çözer, dini konularda bilmediklerini onlara öğretirdi: Halid b. Yezid b. Muaviye (bir keresinde) toplantıya gelenler arasında idi. Papaz, Halid’e

Sen müslümanlarm âlimlerinden misin? dedi. Halid:

Onlar arasında benden daha iyi bilenler vardır, cevabını verdi. (Papaz ile Halid arasında şöyle bir konuşma geçti:)Papaz:

Cennette yeyip içeceğinizi, fakat dışkı ve idrar ihtiyacı olmayacağını söylüyormuşsunuz?Hâlid:

Evet.Papaz:

Bunun dünyada bildiğimiz bir örneği var mıdır?Halid:

Evet, çocuk anasının karnında onun yeyip içtiğinden yer içer,[82] ama çocuk anasının karnına pislik çıkarmaz.Papaz:

Sen müslümanların âlimlerinden olmadığını söylemiyor muydun?Halid:

Onlar arasında benden daha iyi bilenler vardır.Papaz:

Cennette yenilince eksilmeyen meyveler olduğunu söylüyormuşsunuz?Halid:

Evet.Papaz:

Bunun dünyada bildiğiniz bir örneği var mıdır?Halid:

Evet, kitap bunun (dünyadaki) örneğidir. Ondan birisi (alıntı yaparak) her şeyi yazar da kitaptan hiçbir şey eksilmez.Papaz:

Sen müslümanlarm âlimlerinden olmadığını söylemiyor muydun?Halid:

Onlar arasında benden daha iyi bilenler vardır.Hâlid diyor ki:

Papazın yüzü sarardı, sonra şöyle dedi:

Bu (adam) başka hiç kimseye iyiliklerin bolca verilmediği bir ümmetten birisidir!

Bu rivayet dahi tenbih ediyor ki ilk başta ortaya çıkan bu esas, olağan dışıdır. Ama olağanlardan dayandığı bir esas vardır. Esasen bu anlatım tarzı inkarcının düzeyine iniştir, lüzumlu değildir. Fakat açık gerçekleri anlamakta kusurlu olan kısır anlayışlarını (gerçeği) kavramaya yaklaştırmaktır.

Buna göre olağan bir şeyin olağan dışı duruma girmekle, yine de hep olağan olacağına hükmedilmesi doğru değildir. Aklın olağan dışılığını varsaydığı her normal şeyi akıl inkâr etmemelidir. Çünkü Cenab-ı Allah olağan şeylerden bazı türleri olağan dışı olmak üzere mahsus kılmıştır. Akıl yaratılmışlardan hangisinin bu hususiyeti taşıdığını fark edemez. Her yaratılmışta bu olağandışılığın olmasının mümkün olduğuna hükmetmekten başka çıkar yol yoktur. Bunun içindir ki bu manayı tenbih etmek üzere (olayları) ibretli bakışlarla değerlendiren tahkik ehli kimselerden bazdan şöyle demişlerdir: Sebepleri birtakım sonuçlarla ilintilendiren ve ariflerin sezmesi için (bazı) olağan şeyleri olağan dışı kılan Allah’ın şânı yücedir.

Bu esas, akıllı kimseye iki şeyi gerekli kılar:

1- Mutlak olarak aklı hâkim kılmamak. Tek hâkim’in, mutlak olarak din olduğu sabittir. Bil’akis akıllı kimsenin yapması gerekli olan, öne geçirilmek hakkı olana öncelik vermek -ki bu dindir- ikinci derecede olması gerekeni- ki o aklın meseleye bakışıdır- geri bırak­maktır. Çünkü eksik olanı mükemmel olan üzerine hâkim kılmak sahih/doğru bir şey değildir. Böyle bir şey yapmak akla da nakil’e de aykırıdır. Oysa bunun tersini yapmak (mükemmel olanı eksik olan üzerinde hakim yapmak) delillere uygundur. Bunun alternatifi yoktur. Bunun içindir ki dinin akıldan önce geldiğini vurgulamak üzere: “Dini sağ tarafına, aklı sol tarafına koymalısın.” denmiştir.

2- Dinî bir haber alarak zahiren olağan bir şeyin, olağandışı olduğu bildiriliyorsa hemen onu inkâr etmemek. Bilakis şu iki durumdan birine yönelme imkanı vardır:

a- Onu olduğu gibi tasdik etmeli ve onun bilgisini âlimine havale etmelidir. Böyle davranmak şu âyetin zahirine göre davranmaktır: “İlimde yüksek payeye erenler ise: Ona inandık; hepsi Rabbimizin katandandır, derler.” [83]

(Ayetteki: “…. hepsi” ifadesi ile) açık, muhkem, müteşâbih ve mücmel (olanlar) kastedilmektedir. Çünkü bunların bilinmesi lüzumlu değildir. Eğer lüzumlu olsaydı, bilinmesi için bir yol açılırdı. (Bilinmesi için bir yol olmadığı halde onun bilinmesi gerekli olsa) bu, güç yetmeyen şey ile mükellef olmak demektir.

b- Veya o olayı zahiri durumun gerektirdiğine göre inkar etmekle beraber, yüklenen yorum mümkün olmak üzere yorum yapmak. Çünkü bunun inkârı olağan üstü olayın (mucize veya kerametin) inkarı demektir.

Allah’ın sıfatları ile ilgili hüküm ve Allah’ın kendisini vasfettiği durumların benimsenmesi ve yorumlanması) da bu yol üzere cere­yan eder. Allah’ın sıfatlarının yok olduğunu ileri sürenler, yaratıl­mışların sıfatlarına benzediği iddiası ile böyle davranmışlardır. Bu anlayış cumhura göre reddedilmiştir. Geriye sıfatın bizzat kendi­sinin (aynının) isbatı veya reddedilmesi hususundaki ihtilaf kalıyor. Sıfatı kabul edenler (yaratılmışların sıfatına) benzeme olmamak şartı ile kabul etmişlerdir. Kabul etmeyenler ise, kendi bildiklerine ve (kabulüne) alışık olduklarına benzer bir sıfat olmadığı için sıfatı reddetmişlerdir. Bunlar, Cehmiye ve diğerleridir.

(Akılcılar:) “Aklın açık bir şekilde kabul etmediği hususlarda böyle davranmak lazımdır. Nitekim hadiste: “Ümmetimden hata, unutma ve zorlanarak yaptıkları kaldırılmıştır.”[84] buyurulmuştur. Bu hadiste ifade edilenler, zahirî duruma göre herkes tarafından kabul edilmemiştir. Çünkü akıl ve duyu tanıktır ki bunlar kaldırılmamıştır.Sen diyeceksin ki:

“Bunların (gerçekten kaldırılması söz konusu değildir) kaldırıldığına inanmışlardır.

Böyle söylemekle sözü te’vil etmişlerdir.”[85] diyecek olurlarsa söyle cevap verilir: Biz aklın açık bir şekilde inkâr ettiği şeyleri kasdetmedik. Bizim maksadımız (akıl yönünden) bakıldığında şüphe ve tereddüt olan şeydir. Meselâ biz şöyle diyoruz: Sırat köprüsü var­dır. Bu köprünün üzerinden geçileceğini din koyucu haber vermiştir. Biz bunu tasdik ederiz. (Fakat akla şöyle bir soru gelebilir:) Eğer sırat, köprüsü kılıcın keskin tarafı gibi veya ona benzer incelikte ise, köprünün üzerinde insanın durması mümkün değildir. Onun üzerin­de insan nasıl yürüyecek? (Olağan duruma göre böyle keskin bir şey üzerinde yürünemez. Fakat) bazen olağan şeyler, olağan dışı hâle gelebilir ve (ince de olsa) sırat köprüsü üzerinde durulur ve yürünür.

Sırat köprüsünü inkâr edenler, olağan ve alışılmış olanın yanın­da duruyor ve sıratın aslını inkâr ediyorlar. Olağanın olağan üstüye dönüşme imkanına ilgi göstermiyorlar. Eğer (olağan ve olağan üstü gibi) ayırım yapma cihetine giderlerse, keyfî bir hüküm vermiş olurlar. Çünkü böyle yapmak, iki benzerden birini, akıl yönünden dahi bir tercih sebebi olmaksızın tercih etmektir. Oysa onlar (mesela) sırat meselesinde nakille (ayet ve hadis) de karşılaşmışlardır. Bu itibarla hak olan ikrardır/kabul etmektir, inkâr değildir.

Bu bahsi on örnek ile açalım:

Birinci Örnek: Sırat meselesidir. Az önce buna değinilmiştir.

İkinci Örnek: Mîzan meselesidir. (Mîzan ki terazi ve tartı anlamına gelir.) Terazinin, ahiret hayatına yaraşır bir şekilde var olduğunu isbat etmek mümkündür. Ameller (insanın yaptığı şeyler), bu terazide alışılmadık bir şekilde tartılır. Evet, akıl dahi kabul edip ikrar eder ki çok değerli şeyler -ki bunlar amellerdir- normal olarak tartılan eşyalar gibi tartılmaz. Amellerin tartılması ile ilgili nakillerde, ahiretteki terazinin, her bakımdan bizim terazimiz gibi olduğunu belirleyen bir şey yoktur. Yahut o mizan, bizzat en değerli amellerin tartılması veya ağırlıktan ibarettir.

Terazi/mizan meselesinde en uygun olan, ya teslimiyet/olduğu gibi kabuldür. Ki bu, sahabenin yoludur. Çünkü onlardan naklo­lunan, terazinin veya tartılma şeklinin ne olduğunu araştırmaksızın teslimiyet ve tasdiktir. Nitekim sırat meselesinde de aynı mizanda olduğu gibi davranış ve anlayış nakledilmiştir. O halde sana gereken şey de sahabenin yolunu izlemektir.[86]

O halde “Te’vil/yorum onların (ashabın) yolunun dışına çıkmak­tır. Buna göre yorum yapanlar Haricî gruplardandır.” denilirse, buna şu cevap verilir:

Hayır, çünkü bu meseleyi tasdik etmek de asıl olan katıksız teslimiyettir. Veya yorum/te’vil yapıp (delillere) bakarak tasdik et­mek de (tasdikten) uzak değildir. Çünkü bazı konularda buna ihtiyaç vardır. Bu meselelerde yalanlamayı/inkarı esas alanların durumu böyle değildir. Çünkü böyle yapan kimse tasdik edenlere aykırıdır. Bu husustaki hadisleri tevil etme yolunu tutup tutmamasının bir etkisi yoktur. Te’vil yolunu seçen de, teslim yolunu seçen de (doğruya) uymuştur. Fakat teslim olmak daha sağlıklıdır.[87]

Üçüncü Örnek: Kabir azabı meselesidir. Bu, daha kolaydır. Ölen kimseye geçici olarak ruhunun geri verilerek azab edilmesinde imkansız görülecek ve inkar edilecek bir durum yoktur. Sonra ölünün diğer insanların görmeyeceği ve duymayacağı şekilde azap edilmesi de öyledir. Çünkü ölen kimse, ruhu çıkmazdan önce ölüm sarhoşluğu halinde iken öylesine acılar çektiğini bildiriyor ki, biz adamın üzerinde bu acının bir belirtisini görmüyoruz. Acı verici hastalık çekenler de öyledir. Kabirde azap çekenin durumu da bunun benzeridir. Kabir azabı hususunda Hz. Peygamberden gelen habereri tasdik etmeye, bunu akıl kavrayamıyor diye niye engel olunsun?

Dördüncü Mesele: Ölüyü meleklerin kabrinde oturtup sorguya çekmesi meselesi, bunun müşkül olması, dünyada alışık olduğumuza göre hükmetmemizden kaynaklanıyor. Daha önee geçtiği üzere, aklı mutlak olarak hakem kılmak, aklın yetersiz oluşu sebebiyle doğru değildir. Bu meselede olağanüstülüğün mümkün hâle gelmesi, ya kabrin, ölü oturacak şekilde açılması/genişlemesi ile veya bizim akıl ile kavramamız mümkün olmayacak başka bir şekilde olmaktadır.

Beşinci Mesele: Ahirette (dünyada yapılanların yazılı olduğu) sahifelerin, sahipleri tarafından, hiç okuma bilmese dahi okunması meselesi. Bu meselede bir de (Kitapları arkadan verileceklere göre) arkadaki kitabı okumak söz konusudur. Bunların hepsinin bir olağan üstülük ile gerçekleşmesi mümkündür. Sonuç olarak akıl bunları bir şekilde tasavvur eder.

Altıncı Mesele: Organların, sahibi hakkında şahitlik edip konuş­ması, bunlar ile Hz. Peygamber’in Allah’ın elçisi olduğuna tanıklık etmek üzere taşların ve ağaçların konuşması arasında fark yoktur.

Yedinci Mesele: Ahirette Allah’ı görmek caizdir. Çünkü akıl yönünden Allah’ın ancak bizce alışık olduğumuz şekilde görüleceğine dair bir delil yoktur. Zira Allah’ın görülmesi çeşitli şekillerde sağlıklı olarak mümkün olabilir. Bu görmelerde ışık, karşı karşıya gelmek, yön tasavvuru ve saydam bir cisim olmayacaktır. Akıl, böyle bir görmenin olamayacağını açık ve kesin bir şekilde ileri sürmüyor. Zaten akıl, incelemede daha çok kusurlu olma eğilimindedir. Din ise Allah’ın görülmesini isbat eden bilgilerle gelmiştir. Bu itibarla Allah’ın görüleceğini tasdik etmekten başka yol yoktur.

Sekizinci Mesele: Allah’ın kelamı (konuşması) meselesi, Allah’ın kelâmı olmayacağını söyleyenler, her konuşmada bulunan ses ve harf özelliklerini dikkate alarak söylemişler ve Yüce Allah hakkında (insanlar gibi) “şes ve harf çıkararak konuşması muhaldir” demiş­lerdir. Bunlar, Yüce Allah’ın kelamının alışılmışın dışında Rab Teâlâ’ya yakışır bir şekilde olması imkanını dikkate almamışlardır. Çünkü akıl yönünden, Yüce Allah hakkında konuşma keyfiyeti belli bir şekil ile sınırlı değildir. Ayrıca akıl, alışılmışın dışında konuş­manın gerçekleşmesinin kesinlikle imkansız olduğunu söylemiyor. Allah’ın kelam sıfatını inkar eden kimsenin (bu konudaki) haberlerin zahiri ifadeleri ile beraber olması gerekirdi.

Dokuzuncu Mesele: Yüce Allah için kelam gibi (diğer) sıfatların var olması maddesi, Allah Teala’nın sıfatlarının olmaması gerek­tiğini söyleyenler, bu sıfatların varlığı söz konusu olduğu takdirde, sıfatlarla Allah’ın zâtının bir arada olması (haşa Allah’ın birden fazla olması) noktasından hareketle bunu söylemişlerdir. Sıfatların isbâtı halinde Allah’ın bir olması mümkün değildir (demişlerdir). Yaratıl­mışlar hakkında dahi kavraması kusurlu olan akıl, yukardaki iddiayı kesin söylüyor. Sıfatlarla Allah’ın bir arada bulunamayacağı iddiasında nasıl kusurlu olmaz?

Doğru olan, Allah’ın kendisi için isbat ettiği sıfatları, aklın da isbat etmesi, bununla beraber mutlak ve genel olarak Allah’ın tek olduğunu (vahdaniyetini) ikrar etmesidir.

Onuncu Mesele: Yüce Allah hakkında aklı hakem yapmak, (Akılcılığı savunanlarca) şöyle denmektedir Peygamberler gönder­mek, iyiyi ve en iyiyi yapmak, (kullarına) lutufkâr davranmak vesaire vesaire bu kabil şeyler Allah üzerine vaciptir.

İleri sürülen bu iddialar daha önce geçen “kullara vacip olması olağan olan şeylerle ilgili” esastan kaynaklanmaktadır. Yüce Allah’ı celil ve ulu olarak bilen kimse onun hakkında bu sözü söylemeye cür’et etmez. Hatta böyle bir manayı Allah hakkında düşünmez bile. Çünkü bu ancak yaratılmışlar hakkında güzeldir. Zira yaratılmışlar kusurlu ve sınırlı şeyler yapabilen birer kuldur. Yüce Allah’ı ise kimse engelleyemez. O’nun hükümleri ile hiçbir hüküm çelişmez.

Yapılması vacip olan, şu âyetlerde ne duyurulmuş işe benimse­yip kabul etmektir:

“De ki: Kesin delil, Ancak Allah’ındır. Allah dileseydi elbette hepinizi hidayete erdirirdi.”[88]

“….Allah dilediğine hükmeder.”[89]

“….Allah dilediğine hükme­der.”[90]

“….Allah (dilediği gibi) hükmeder. O’nun hükmünü bozacak kimse yoktur.”[91]

“(O), şerefli Arş’ın sahibidir. Dilediğini mutlaka yapandır.” [92]

Velhâsıl,  meselede aklın dinin önüne geçmesi yaraşmaz. Zira böyle bir şey, Allah’ın ve Rasülünün önüne geçmektir.

Deriz ki: İşte sahabenin yolu budur. Onlar bu edeb üzere oldular. Onlar bu yolu cennete giden bir yol olarak tutmuşlar ve oraya ulaşmışlardır. Onların hayatını anlatan olaylar bunu göstermektedir. (Bunlardan bazılarını görelim:)

a- Sahabeden hiç biri bu husus(lar) da (Allah’tan ve Peygam­berden) gelenleri inkar etmemişlerdir. Onlar Allah’ın ve Rasülünün sözünü ikrar etmiş ve boyun eğmişlerdir. Allah ve Rasülünün sözü­ne karşı gelmemiş ve şüphe ile karşılamamışlardır. Eğer onlardan böyle davranan olsaydı/mutlaka bize nakledilirdi. Nitekim onların dinî bükümlerdeki tartışmaları, aralarında yaşanan problemler ve diğer yaşantıları bize nakledilmiştir. Onlardan bu kabil şeylerin aktarılmamış olması, onların bir araştırma ve incelemeye girişme­den, Allah’tan ve Rasûlünden gelenlere; geldiği gibi inanıp kabul etliklerini göstermektedir.

b- İmam Malik şöyle der idi:

“Allah’ın dini hakkında söz edilmesinden hoşlanmam. Bizim beldemiz halkı Cehmiyye, Kaderiyye ve benzerlerinin görüşlerinden hiçbir zaman hoşnut olmamışlardır. Onlar bu tür görüşleri yasaklarlar. Ben ancak altında (yararlı) iş olan sözü severim. Ama Allah’ın dini ve Allah hakkında konuşmaya gelince, susmam bana daha sevimlidir. Çünkü ben beldemiz halkı­nın, altında (yararlı) iş olan söz dışında din hakkında söz söylenmesini yasakladıklarını gördüm.”

c- İbn Abd’il Berr diyor ki:

İmam Mâlik açıklamıştır ki altında (yararlı) iş bulunan söz, kendisine ve beldesi (Medine) halkına göre mubahtır. Beldeden maksat, onların âlimleridir. Yine bildirmiştir ki din hakkında söz söylemek, Allah’ın sıfatları hakkında söz söylemek gibidir. Birde Cehmiyye ve Kaderiyye örneğini söylemiştir.İbn Abd’il Berr (devamla) şöyle demiştir:

Hadis ve fetva ehli olan fukaha topluluğunun eskisi de yenisi de İmam Malik’in sözü üzere­dir. Ona uymayanlar bid’at ehli olanlardır. Cemaat ise İmam Malik’in söylediği üzeredir. Ancak bunlardan biri konuşmak zorunda kalırsa susması doğru olmaz. Bu, bir batılı ortadan kaldıracağını ümid ettiği zaman, (sapık) bir mezhep sahibini düşüncesinden vazgeçireceğini sandığı zaman, genel bir sapıklık olmasından korktuğu zaman veya benzeri bir durumda olur.

d- Yunus b. Abd’il A’lâ şöyle demiştir:

İmam Şafiî’yi Hafs’ul Ferd[93] ile tartıştığı gün dinlemiştim. Bana şöyle dedi:

Ey Musa’nın baba­sı! Bir kulun şirk dışında her tür günah ile Allah’a kavuşması, (din hakkında kötü) söz söylemiş olarak karşılaşmasından daha hayırlı­dır. Ben Hafs’dan öyle şeyler işittim ki anlatmaya gücüm yetmez.

e- Ahmed b. Hanbel şöyle demiştir:

Kelâm (tartışmasında kötü söz) sahibi ebedî felah bulmaz. Kelâm[94] tartışması yapıp da kalbinde fesat olmayan birini neredeyse (hiç) göremezsin.

f- Yine Yunus, Hasan b. Ziyâd el-Lü’lüî’den naklen şöyle demiştir:

Bir adam Hasan b. Ziyad’a Züfer b. Hüzeyl hakkında şöyle dedi:

Züfer kelam tartışması yapar mıydı? Hasan b. Ziyad (adama) söyle cevap verdi:

Ne ahmaksın? Sübhanallah! Yetiştiğim hocalarımdan Ebu Hanife, Ebu Yusuf, Züfer ve birlikte oturup kendilerinden ilim aldığımız herkesin fıkıhtan ve kendilerinden önce geçenlere uymaktan başka önem verdikleri bir şey yok idi.

g- İbn Abd’il Berr şöyle demiştir:

Tüm (ülke ve) şehirlerde fıkıh ve hadis âilmleri ittifakla ifade etmişlerdir ki kelamcılar bid’at ehli ve sapık kimselerdir. Bunlar, tüm beldelerde hiç kimse tarafından âlimler tabakasından sayılmazlar.

Alimler, ancak fıkıh ve hadis ehli olanlardır. Bunlar arasında işini mükemmel yapanların, birtakım meziyetler ve anlayış itibariyle birbirlerine üstün olanların bulunması sözkonusudur.

h- Ebû Zinâd[95] dan şöyle dediği rivayet edilmiştir:

Allah’a yemin ederim ki biz hadisleri fıkıh ehlinden ve güvenilir kimselerden toplardık. Hadisleri Kur’an ayetlerini öğrendiğimize benzer şekilde öğrenirdik. Bizim fıkıh ve fazl erbabından yetiştiğimiz kimseler de hep insanların hayırlı olanları ve en iyileri idi. Onlar (kavga edercesine) tartışma yapanları, aşırı derecede (kusur ararcasına) inceleyen­leri ve keyfi görüş sahibi olanları ayıplıyorlardı. Bizi onlara yakın olmaktan ve onlarla oturup kalkmaktan şiddetle sakındırıyorlardı. Bu kimselerin dalalet ehli olup Allah’ın kitabını ve Rasûlullahın hadislerini bozan/değiştiren kimseler olduklarını haber verirlerdi. Hz. Peygamber vefat edinceye kadar (yersiz) soru sormayı (aşırı dere­cede) incelemeyi hoş görmemiş ve bunu birden çok yerde yasakla­mıştır. Hatta şu hadisi, bundan hoşlanmadığını bildiren sözlerinden birisi olmuştur:

“Ben (size bir şöy söylemeyip) sizi bıraktığım sürece (sorular sormayıp) beni (kendi halime) bırakınız. Sizden öncekiler peygamberleri hakkında ihtilafa düşüp (yersiz) soruları sebebiyle mahvoldular. Ben size bir şeyi yasakladığım zaman ondan kaçının. Size bir şeyi emrettiğim zaman ise onu gücünüz yettiğince yerine getirmeye çalışınız”[96]

ı- Ömer b. Hattab’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir:

“Dininiz hususunda Allah korkusu ile hareket ediniz.” Sahnun, Hz. Ömer’in, bu sözü ile dinde çekişmeye son vermeyi kasdettiğini söylemiştir.

İbn Vehb yine Hz. Ömer’den şu rivayeti tahric etmiştir:

“Kişisel görüş sahipleri sünnetin/hadisin düşmanlarıdır. Hadisleri ezberle­mek onlara zor geldiği için (ezberlemediler. Böylece) onları anlamayı (anlama fırsatını) kaçırdılar. Kendilerine bir şey sorulduğunda (sorulanı bilmiyorlarsa) “bilmiyorum” demekten utandılar. (Sorulan soru­yu cevapsız bırakmamak için) kendi görüşleriyle sünnete/hadislere karşı geldiler. Sakın onlarla birlikte olmayın,”

Ebu Bekir b. Ebî Davud[97] şöyle demiştir:

Kişisel görüş sahipleri bid’at, ehlidir. Bu zat, sünnet hakkında söylediği kasidesinde şöyle demiştir:

“Kişilerin görüş ve sözünü terk ediniz. Çünkü Peygamber’in sözü en açıktır, en temiz.”

i- Hasen’den şöyle dediği rivayet edilmiştir:

“Sizden öncekiler, yolları çoğaldığı ve (ana) yoldan ayrıldıkları zaman, ancak rivayetleri terk edip kendi görüşleriyle hüküm vermek suretiyle helak oldular. Neticede hem (kendileri) saptılar, hem de (insanları) sapıttılar.”

Mesrûk’dan[98] şöyle dediği rivayet edilmiştir:

“Kendi görüşü sebebiyle Allah’ın emrini dikkate almayan kimse dalâlete/sapıklığa düşmüştür.”

Hişam b. Urve[99] babasının şöyle dediğini rivayet etmiştir:

“Sünnetler (dini hayatı yaşamak üzere yürünecek) yollardır. Şüphe yok ki sünnetler/hadisler dinin kıvamıdır.”

Yine Hişam b. Urve’den şöyle dediği rivayet, edilmiştir:

“Yahudilerin durumu mutedil (her hangi bir sapma meydana gelmemiş) olarak devam ediyordu. Tâ ki onlarda esir alınan kimselerden doğanlar (yetişip din konusunda hükümler verecek şekilde) ortaya çıkana kadar. Bunlar Yahudiler için kişisel görüşleri ile hüküm verip hem saptılar hem de saptırdılar.”

Bu ve benzeri rivayetler aklın görüşünü Peygamberden rivayet edilene tercih etmenin kötülüğüne işaret etmektedir. Alimlerden bir grup, bu haberlerdeki kötülenen görüşten maksatın, itikadda ortaya çıkarılan bid’atlar olduğu görüşündedirler. Ebû Cehm’in'[100] ve kelamcılardan diğerlerinin görüşü gibi. Çünkü onlar hadisleri reddetmek için görüşlerini ve kıyaslarını kullanmış bir topluluktur.

Onlar âhirette Allah’ın görülmesinin caiz olmadığını söylemişler ve şu âyeti (delil olarak) ileri sürmüşlerdir:

“Gözler O’nu göremez. Halbuki O, gözleri görür.”[101] Aynı konuda Hz. Peygamber’in şu hadisini reddetmişlerdir: “Siz Rabbinizi kıyamet gününde kesinlikle göreceksiniz.”[102]

Yüce Allah’ın görülmesi konusundaki:

“Yüzler vardır ki o gün (âhiret günü) ışıl ışıl parıldayacaktır. Rablerine bakacaklardır…”[103]  ayeti açıktır.

Bunlar kabirde ölümün sorulması hakkında şu ayete dayanarak “Caiz değildir.” demişlerdir.

“….Rabbimiz! Bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin…” [104]

Yine onlar kabir azabı ve fitnesi konusundaki mütevatir hadis­leri reddetmişlerdir. Şefaat, konusundaki hadisleri de mütevatir olmasına rağmen reddetmişlerdir. (Kendi görüşlerini şöyle diyerek ortaya koymuşlar ve) demişlerdir ki:

“Cehenneme giren oradan (bir daha) asla çıkamaz. Biz (âhirette) ne (Kevser) havuzu, ne de mizanı tanımıyoruz. Bunu aklımızla kavrayamıyoruz.” (Bunları söyleyerek) kıyas ve kişisel görüşleri ile tüm bu konulardaki hadisleri reddetmişlerdir.

Allah’ın sıfatları konusunda dahi birtakım şeyler söylemişlerdir ki bunların (hepsinin) burada ifade edilmesi bahsi uzatacaktır. (Bu konuda söyledikleri özetle şöyledir:) Allah’ın ilim sıfatı, bilinen şeyin meydana gelmesi durumunda muhdes (sonradan olma) dır. Çünkü ilim, ancak bilinen bir şeyde gerçekleşir. (Onların böyle demesi) kendi inançlarına göre “evrenin ezeli olduğu” görüşlerinden kaçmak içindir.

Bir (başka) grup şöyle demiştir:

Kötülenmiş görüşten maksat, bid’at olarak ileri sürülen şeyler veya diğer bid’at çeşitlerinin bir benzeridir. Bu kavil birinciden daha geneldir. Çünkü o, sadece itikada mahsus olup, bu ise tüm uygulamaları ve başkalarını genel olarak içine alıyor.

Diğerleri —ki İbn Abd’il Berr bunların cumhur/çoğunluk oldu­ğunu söylemiştir- şöyle demişlerdir:

Kötülenmiş görüşten maksat, dinde istihsan ve zanlar ile hüküm vermek, çetin meseleleri ezberlemekle meşgul olmak ve fer’î meseleleri esas meselelere götür­mek yerine yine feri meselelerle ilinti kurarak sonuca gitmektir. Böyle yapan kimse dinde (sanki dini hükümlere) tenezzül etmeden kendi görüşünü kullanmıştır. Cumhur’u oluşturan âlimler:

“Bu tür şeylerle meşgul olmak sünneti/hadisleri devre dışı bırakmak ve sünnetin bilinmemesine yol açmaktadır.” demişlerdir.

Bu kavil de daha önce geçen görüşün dışında değildir. Araların­daki fark şudur: Bu görüş, kötülenmiş bir görüşe ki bu, naslara karşı gelmektir; yol açtığı için yasaklanmıştır. Çünkü sünnetler/hadisler araştırılmazsa bilinmez olur ve görüş’e ihtiyaç hasıl olur. Son olarak ifade edilen bu görüş de daha önce geçen iki görüşe katılmış olur. Bunların hepsi gerçekten sünnete karşı gelen görüş­lerdir. Bunların tamamı, dönüp (dolaşıp) tek bir manaya varır. Bu sonuç bilmeyerek, hata ile veya kasıtlı olarak hadisleri atıp akladayalı görüş üretmektir. Bir görüş, hadisler ile çeliştiği zaman bid’at ve sapıklık olur. Bu geçenlerin tamamından ortaya çıkan sonuç şudur: Sahâbe-i kiram ve onlardan sonra gelenler, içeriğini kavrasın­lar ya da kavramasınlar, alışık oldukları şeye uysun ya da uymasın sünnetlere aykırı davranmamışlardır.

Sünnetin aktarılmasından istenen de odur. Eksik olana -yani akla- mükemmel olana -yani dîne- karşı öncelik verilmemelidir.

Allah Rabi” b. Hüseyin’e[105] rahmet eylesin. O şöyle diyordu:

Ey Abdullah! Allah’ın sana kitabında olan bir bilgiyi öğrettiğine hamd-ü sena et. Allah bir bilgiyi kendisine saklayıp sana bildirmemiş ise, onu bilene havale et. Sakın, kendiliğinden (o hususta) bir şey söyleme. Çünkü Yüce Allah Peygamberine:

“(Rasûlüm!) De ki: Ben buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Ve ben kendiliğimden (bir şey) teklif edenlerden değilim.” [106]

Mua’mer b. Süleyman[107] Cafer’den, o da Medine âlimlerinden bir zâttan şöyle dediğini rivayet etmiştir:

“Yüce Allah’ın bildiği (birtakım) ilim(ler) vardır ki onu kullarına da öğretmiştir. Allah’ın bildiği (öylesine bir) bilgi de vardır ki onu kullarına öğretmemiştir. Kulların bilmediği ilim hakkında kendiliğinden bir şeyler söyleyen olursa, bu ancak onu (Allah’tan) uzaklaştırır.” (Bu zât daha sonra) Kaderiyye bun(lar)dandır demiştir.

Evzâi[108] diyor ki Mekhûl[109] ve Zührî[110] şöyle demişlerdir:

“Şu (itikad ile ilgili) hadisleri size geldiği gibi alınız. Onlar hakkında tartışma yapmayınız.”

Benzeri bir rivayet ile İmam Mâlik, Evzâi, Süfyân b. Saîd, Hülyan b. Uyeyne ve Ma’mer b. Râşid’den, Allah’ın sıfatları ile ilgili hadisler hakkında, hadisleri geldiği gibi değerlendirdikleri nakledil­miştir. Allah’ın dünya semasına indiğini, Âdem’in Allah’ın sureti üzere yaratıldığını bildiren ve benzeri hadisler bu kabil hadisler­dendir. İmam Malik’in İstiva[111] hakkında soru sormak hususundaki sözü meşhurdur.

Alimlerin söylediklerinin hepsi Al-i İmran suresinde yer alan “Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onu te’vil etmek için ondaki müteşâbih ayetlerin peşine düşerler. Halbuki onun tevilini ancak Allah bilir. İlimde yüksek payeye erenler ise: Ona inandık; hepsi Rabbimiz tarafındandır derler.”[112] ayetine dayanmak­tadır.

Bu ayet, bizim ortaya koyduğumuz hususta açıktır. Anlamakta normal durumda olmayan her şey (âyet) müteşâbihtir. Müteşâbih olan ayetlerde en uygun davranış, (bir fikir beyan etmeyip) dur­maktır. Allah’ın Rasûlüne tâbi olan sahâbe-i kiramın durumu budur. Eğer onların durumu kendi görüşlerine uymak olsaydı, onu kötüleyip yasaklamazlardı. Çünkü bir kimse önce bir yol tutmaktan hoşnut olup, sonra onu yasaklamaz. Hele böyle bir davranışı sahabe nasıl yapar? Onlar tüm müslümanların görüş birliği ile ümmetin önder­leridirler.

Rivayet olunur ki Hasen, bir mecliste imiş. Orada Hz. Muhammed’in ashabından söz edilmiş. Bunun üzerine Hasen şöyle demiştir:

Onlar bu ümmetin kalbi en temiz, bilgisi en derin, kendiliğinden en az bir şeyler söyleyen kimseler idiler. Onlar. Yüce Allah’ın, peygam­beri Hz. Muhammed’in sohbeti için seçtiği bir topluluktur. Onların seçkin hallerine ve ahlaklarına benzeyiniz. Ka’benin Rabbine yemin ederim ki onlar dosdoğru hidayet üzeredirler.

Huzeyfe (r.a.) şöyle söyler idi:

Ey kıraat âlimleri topluluğu! Allah’tan korkun ve sizden öncekilerin yolunu tutun. Hayatıma yemin ederim ki eğer onlara tâbi olursanız sağlam ve güçlü olur (belki onlara ulaşmış olur) sunuz. Eğer onları sağa sola (atar) terk ederseniz, en aşırı bir şekilde sapıklığa düşersiniz.

İbn Mes’ûd’un şöyle dediği rivayet edilmiştir:

Sizden biriniz (birisini) örnek alacaksa, Hz. Muhammed’in ashabını örnek alsın. Çünkü onlar insanların kalp bakımından en temizi, ilim bakımındanderini, kendiliğinden bir şey söyleme bakımından en azı, hidayet bakımından en doğrusu, ahlak bakımından en güzeli olan kimse­lerdir. Onlar, Allah’ın Peygamberi Hz. Muhammed’in sohbeti ve ‘dininin yerleşmesi için seçtiği bir topluluktur. Onların faziletini bilin ve izlerine uyun. Çünkü onlar dosdoğru hidayet, üzeredirler.

Bu manada rivayetler çoktur. Bunların hepsi onlara uymayı, her hâlükârda yollarına tabi olmayı gerektirir.Gruplarla ilgili hadiste “.. benim ve ashabımın üzerinde olduğu durum.” uyarısı ile ifade olunduğu üzere kurtuluş yoludur.[113]

 

 

Dördüncü Hata: Keyfî Arzuya Uymak

 

İslam dini, mükellefi hevâsı neyi istiyorsa ona çağrıda bulun­maktan uzaklaştırmak için (Allah tarafından) konulmuştur. Tâ ki mükellef, Allah’ın kulu olsun.

Bu bir ana kuraldır ki “Muvafakat” isimli kitabımızın “Mekâsıd” bölümünde yer almıştır. Fakat orada metodolojiye layık bir şekilde külli olarak ele alınmıştır. Her kim bundan haberdar olmak dilerse oradan mütalâa etsin.

Hakikatin yolları şubeler halinde birden çok olunca o yolların hepsini tam olarak ortaya koymak mümkün olmamıştır. Biz bu yollardan bir şubeyi anlatacağız. Bunun bilinmesi diğerlerinin bilinmesine vesile olacaktır.

Biliniz ki: Yüce Allah bu dîni halk için koymuştur; büyüğü-küçüğü, itaat edeni- isyan edeni, iyisi-kötüsü kullar arasında hiçbir kimse için bu din, hususilik ifade etmez. Diğer dinler de, dinin gönderildiği milletlerin hepsine Allah’ın bir hücceti olarak konul­muştur. O kadar ki dinleri getiren peygamberler de dinin hüküm­lerine girmek durumundadır.

Peygamberimiz Hz. Muhammed’i tüm hallerinde ve davranış­larında kendisi için özel veya hem kendisi, hem de ümmeti için genel olarak dinin hükümleri ile muhatap olduğunu görürsün.

(Aşağıdaki ayetler bunun bir delilidir:)

“Ey Peygamber! Mehirlerini verdiğin hanımlarını, Allah’ın sana ganimet olarak verdiği ve elinin altında bulunan cariyeleri, amcanın, halanın, dayının ve teyzenin seninle beraber göç eden kızlarını sana helâl kıldık. Bir de Peygamber kendisiyle evlenmek istediği takdirde, kendisini Peygambere hibe eden mü’min kadını, diğer mü’minlere değil, sırf sana mahsus olmak üzere (helal kıldık).” [114]

“Bundan sonra artık başka kadınlarla evlenmen, güzellikleri hoşuna gitse bile, bunların yerine başka hanımlar alman sana helâl değildir.” [115]

”Ey Peygamber! Eşlerinin rızasını gözeterek, Allah’ın sana helal kıldığı şeyi niçin kendine haram ediyorsun?” [116]

“Ey Peygamber! Kadınları boşayacağınızda, onları iddetlerini gözeterek boşayın.” [117]

Bu ayetlerde geçen ve diğer yükümlülüklerin genel olanları tüm mükelleflere gelmiştir. Peygamber de mükellefler arasındadır. Peygambere de, tüm mükelleflere de mutlak olarak genellikle hükam verici dindir. En büyük hidayete ulaştıran yol budur.

“İşte böylece sana emrimizde Kur’an’ı vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu, kullarımızdan diledi­ğimizi kendisiyle doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık”[118] ayetine baktığımızda Allah’ın kitap ve iman ile ilk hidayet verdiği kimsenin Hz. Peygamber olduğunu görürüz. Allah’ın Peygamberden sonra hidayet verdiği kimseler, Rasûlullaha uyanlardır. Hidayet yolunu gösteren kitaptır. Peygambere inen vahiy de yol gösterici ve bu hidayeti açıklayıcıdır. Halk, hidayete bunların hepsiyle birlikte kavuşmaktadır.

Hz. Peygamber’in kalbi, organları, içi ve dışı Hak Teâla’nın nuru ile aydınlanınca, bu aydınlanma bilgi ve uygulama olarak gerçek­leşince, Peygamber bu ümmetin ilk hidayet yolunu göstericisi ve en büyük mürşidi olmuştur.

Yüce Allah bu nuru üzerine indirmekte diğer yarattıklarını değil, hususî olarak Peygamber’ini tercih etmiş, öncelikli olarak kendisi gibi yaratılışta beşer olan kulları arasından onu seçmiştir. Bu seçiş onun beşer olması yönünden olmamıştır. Zira diğerleri de beşer olmakta taşıdığı özelliklerde onunla ortak idiler. Onun seçimi meselâ Kureyş’ten olduğu için de değildir. Aksi halde her Kureyş’linin Peygamber olarak seçilmesi gerekirdi. Yine onun seçilmesi Abdulmuttalip oğullarından veya Arap kavminden olmasından dolayı da değildir. Bil’akis onun Peygamber olarak seçilmesi, kalbini ve (diğer) organlarını aydınlatan vahyin ona mahsus oluşundandır. Sonuçta onun ahlakı Kur’an’dan ibaret hale gelmiştir. Hatta onun hakkında şu ayet-i cehle nazil olmuştur.

“…..ve sen elbette yüce bir ahlak üzeresin.” [119]

Onun ahlakının Kur’an’dan ibaret olması, ancak vahy’i nefsi üzerine hakem kılmasındandır. O bilgisinde ve uygulamasında hep Kur’ana uygun olmuştur. Vahy Peygambere hâkim olmuş, (O da) vahy’e uygun, vahyde söylenene boyun eğerek, vahyin çağrısına icabet, ederek ve Kur’an’ın hükmü yanında durarak hareket etmiştir. Bu özellik onun getirdiği davada doğru olduğunun en büyük delilidir. Çünkü o getirdiği emre (önce) kendisi uymuş, yasaklara riayet etmiş, öğütlerden öğüt almış, korkulması gerekenden ilk korkan olmuştur. O, Allah ile kulları arasında tercüman olarak ümit kafilesinin başıdır.

Bunların hepsinin gerçeği Hz. Peygamber’in, kendisine inen şeriatı kendi üzerinde hâkim ve hüccet kılması, getirdiği dinin, üzerinde yürüdüğü dosdoğru yola delil olması olur. Bundan dolayıdır ki o, gerçek kul olmuştur. Kul, kelimesi Allah’ın kullarının isimlen­dirildiği en şerefli isimdir.

(Hz. Peygamber’in bu şerefli isimle isimlendirildiği aşağıdaki ayetlerde bildirilmiştir):

“Bir gece, kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir.” [120]

“Âlemlere uyarıcı olsun diye kuluna Furkan’ı indiren Allah, yüceler yücesidir.” [121]

“Eğer kulumuza indirdiğimizden şüphede iseniz, haydi onun benzeri bir sûre getirin….” [122]

Bu ayetlere benzeyen başka ayetlerde de, sahih olarak sahibi olduğu kulluğu medhedilmiştir.

Durum böyle olunca Hz. Peygamber’in dışında kalan halkın dini kendilerine hâkim olan bir hüccet kılmaları ve kendilerine hakikate götüren bir meş’ale kılmaları en uygun olan şeydir. İnsanların şerefi, ancak söz, iş ve inanç olarak dinin hükümleri altına girip kazan­dıkları meziyetlere göredir. Sadece akıllı olmalarına ve sadece topluluk içinde mevki sahihi olmalarına göre şerefli olmaları söz konusu değildir. Çünkü Yüce Allah şerefin ölçüsünü takva olarak belirlemiştir. Başka bir şey ile şeref sahibi olmak yoktur.

Cenab-ı Hak buyurur ki:

“Muhakkak ki Allah katında en değerli/şerefli olanınız en çok takva üzere olanınızdır.” [123]

Her kim dine uymayı en şiddetli bir şekilde korursa o, şerefli ve değerli olmaya en lâyık olandır. Bu hususta daha aşağı derecede olanın, dine uyarak en yüksek derecede olanın derecesine ulaşması mümkün değildir. O halde şeref sahibi olmak, ancak dinin hükmüne uymada üstün gelmeye göredir.

Bundan sonra, deriz ki: Yüce Allah ilim ehlini şereflendirmiş, değerlerini yüceltmiş, (sayıca az olsalar bile) onların değerini çok kılmıştır. Bunun böyle olduğunu kitap, sünnet ve icma’ da göster­mektedir. Hatta akıl sahipleri de ilmin ve ilim ehlinin fazileti üzerin­de görüş birliği etmişlerdir. İlim ehli olanlar mertebelerin şereflisine müstehaktırlar. Bu hususta akıl sahibi olanın itirazı yoktur.

Dinler dahi ittifak etmiştir ki dini ilimler, ilimlerin en faziletlisi ve kıyamette Allah katında en büyük ecri olan ilimlerdir. Herkes tarafından bu fazilette ittifak olup bu fazilete layık olduğu isbat edildikten sonra ilimleri -yani din koyucunun meziyet ve faziletini bildirdiği ilimleri- belirlemekte birtakım farklar olduğunda tolerans göstersek de göstermesek de sonuç değişmez.

Dini ilimlerde araç durumunda olanlar vardır, amaç durumda olanlar vardır. Amaç durumunda olan ilimler, böyle olmayanlardan daha yücedir. Böyle olduğunda akıl sahipleri arasında tartışma yoktur. Fıkıh ilmine göre Arapça ilmi gibi. Arapça araç durumun­dadır. Fıkıh ilmi Arapçadan daha yücedir.

Demek oluyor ki ilim ehli, insanların en şereflisi ve derece bakımından on büyük derecenin sahibidir. Bunda şüphe ve tartışma yoktur. Dinde ilim sahiplerinin medh-ü sena edilmesi ilim sıfatına sahip olmalarından olup, başka bir cihetle değildir. Bu özellik kaydı ile onların medhedilmesi bunu gösteriyor. Eğer bu özellik olmasaydı onların, başkalarına göre bir meziyeti olmazdı. O halde övülmenin gerekçesi ilimdir.

Bundan dolayıdır ki âlimler tüm insanlara fetva, irşad veya mahkeme hükmü verme bakımından hâkim olmuşlardır. Çünkü onlar mutlak olarak hâkim olan din ilmi ile muttasıf olmuşlardır. Onlar başka insanlarda da bulunan kudret, irade, akıl vesair özelliklerden dolayı böyle olmamışlardır.

Çünkü herkeste bulunan bu ortak özellikte bir ayrıcalık yoktur. Onların insanlara hükmetme ve kendilerine başvurulacak durumda olma özelliği, hâkim (durumda) olan ilme sahip olmaları sebebiyledir. Bu itibarla onlar ancak bu cihetle halka hâkim olabilirler. Nitekim onlar sadece bu ilme sahip olma cihetiyle medhü sena edilmişlerdir. Onların hâkim olan bu ilimden diyarda kaldıklarını varsayarsak, hüküm sıfatına sahip olmaları mümkün değildir. Çünkü ancak bu cihetle hüccet durumundadırlar. Bu ciheti elden çıkardıkları zaman hakim -ve hakem- olmaları nasıl tasavvur olunabilir? Bu imkansız­dır.

Nitekim Arapça bilen kimseye mühendis denmez. Mühendis’e de Arapça âlimi denmez. Dini hükmün dışına çıkan kimseye de din ile hükmeden kişi denmez. Böyle bir kimseye bil’akis aklıyla veya kişisel görüşü ile hükmeden denir. Aklı ve kişisel görüşü, hükmedici ilimde hüccet kılmak sahih değildir. Zira hükmedici ilim onu yalanlar ve reddeder. Bu anlayış dahi genel olarak akıllı kimselerin muhalefet etmeyip görüş birliği ettiği bir husustur.

Bu esastan, bunun üzerine bina edilecek bir başka esasa geçiyoruz. Bu da şudur: Dini bilgileri bilen kimsenin sözüne uyulup hükmüne insanlar boyun eğiyorsa bu, dini bilgileri bildiği ve dinin hükümleri gereğince, hükmettiği içindir. Başka bir cihetten değildir. Dini ilimleri bilen kimse. Allah’tan (aldıklarını) tebliğ eden Peygam­berin tebliğcisidir. Din âlimi ulaşabildiği kadar peygamberden gelen bilgiyi alır. Veya mutlaka hüküm vermek üzere yetkili durumda olmak cihetiyle değil, zaruri galibine, göre peygamberden gelen bilgiye ulaşmış olur. Kesin bilgiye ulaşmak gerçekten hiç kimse için sabit değildir. Bu, ancak Allah’ın dini için ve Hz. Peygamber için sabittir. Peygamber dışında hiçbir kimse için böyle bir şey söz konusu değildir. Peygamber’in hatadan korunmuş olma (ismet) delili cihetiyle durum budur.  Bunun delili şudur ki Peygamber’in (her)söylediği ve yaptığı hak’tır. Ayrıca mucize ile birlikte olan risâlet de bunun delilidir. Peygamber’in dışında bir kimse için ismet de yoktur, mucize de yoktur. Böyle bir kimsenin mutlak olarak hüküm verme mevkiinde Peygambere eşit olması söz konusu olamaz. Âlim bir kimsenin hüküm verme makamında olabilmesi ancak dinin gereği olarak hüküm vermiş olma şartına bağlıdır. Eğer bir âlimin verdiği hüküm, dindeki hükme aykırı ise, -böyle olduğu varsayılırsa- bu durumu ile hüküm verici olamaz. Bu, âlimler arasında görüş birliği ile böyledir. Bundan dolayıdır ki dini bir meselede çelişme meydana gelirse, o meseleyi dine götürmek vaciptir. Böylece hak meydana çıkacaktır. Çünkü Cenab-ı Hak da: ”

Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -Allah’a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız- onu Allah’a ve Rasûlüne götürün.”[124]  Buyurmuştur.

O halde dinin hükümleri ile mükellef olan kimse şu üç durumdan biri üzere olur:

1- Mükellef müctehid olur. Müctehid olanın hükmü ictihadı ise ona göre hareket etmektir. Çünkü delâleti açık bir şekilde açık olmayan işlerdeki içtihadı, ancak dinin delillerine en uygun ve din koyucunun kasdına en yakın olarak meydana geldiği varsayımına göre gerçekleşmiştir. Olabilir ki kendisine zahir olan bir içtihad sonucu, diğer müctehidlere zahir olmamıştır. Bu bakımdan (din koyucunun kasdına) en yakın olarak ortaya çıkan bu sonuca uyması vacip olur. Bunun delili şudur ki, müctehid için delil açıkça ortaya çıktığı zaman, delile uymaktan başka yapacağı bir şey yoktur. Böyle bir durumda içtihadının sonucuna uyamaz. Delilin olduğu yerde onun içtihadı boşa çıkar, yok sayılır. Delil varken içtihada uymak, hüküm sahibi şeriatın doğru saydığı bir şey değildir. Bu durumda müetehidin sözü hüküm olarak dikkate alınmaz.

2- Mükellef, hüküm verecek ilimden yoksun, sırf mukallid birisi olur. Bu durumdaki kimse için kendisini yönetecek birisi, hüküm verecek bir hüküm sahibi ve uyulacak bir âlim mutlaka lazımdır. Bilindiği üzere âlime, ancak hükmedici ilme sahip olduğu için uyulmaktadır. Bunun delili şudur: Eğer bu kimse kendisinin ilim erbabından olmadığını kesin veya ağır basan zannı ile bilseydi ona uymak ve hükmüne boyun eğmek helâl olmazdı. Hatta (diyebiliriz ki) bilgi sahibi olmayan birine, uymayı, avamdan olan birinin de başkasının da gönlünden dahi geçirmesi sahih olmaz. Nitekim bir hastanın doktor olmadığını bildiği kimseye kendisini teslim etmesi mümkün değildir. Bunu, ancak aklını kaybeden biri yapar. Durum böyle olunca, boyun eğilmesi vacip olan bir ilmi bilmesi cihetiyleancak müftî’ye itaat, edilir. Yoksa filan kimse olduğundan dolayı itaat edilmez. Bu kısımda ifade edilenlerde dahi ne akıl, ne de din yönünden görüş ayrılığı yoktur.

3- Mükellef müctehidler derecesinde değildir. Fakat delili ve kullanıldığı yeri anlar. Onun bu anlaması tercihe ve hüküm çıkarma yollarında geçerli delil olmaya elverişli olabilir. Bu kimsenin anlayışının tercihi ve meseleye bakışı geçerli olur veya olmaz. Geçerli sayarsak, bu cihetiyle müctehid gibi olur. Halbuki müctehid ancak hâkim bir ilme tâbidir, o ilme yönelmek durumundadır. Böyle birine benzeyen de, onun gibidir. Geçerli saymazsak mutlaka avam derecesinde olmak durumundadır. Avamdan olan kimse hâkim ilmin doğrultusunda ancak müctehide uymak durumundadır. Avamın derecesinde olan kişi de onun gibidir.

İmdi, deriz ki: işte bu, sahabenin mezhebidir. Hz. Peygamberin vahye uyması anlatılmayacak derecede meşhurdur. Onun ashabına gelince, onların peygambere uyması ise kendilerine muvafık veya muhalifleri dikkate almaksızın olmuştur. Bu da meşhurdur. Bunun delillerini zikrederek bahsi uzatmıyoruz.

Ne olursa olsun, âlimlerden hiçbir kimseye; dine yöneliş olup onun huccetiyle hüküm vermedikçe uyulamaz. Uyulan âlim gerek ana esaslar, gerekse teferruatta dinin hükmü ile hükmeden bir kimse olmalıdır. Bir âlim cüz’î, teferruatla ilgili bir meselede dahi bundan başka bir cihete yönelmiş ise hüküm verecek kimse olamaz, kesin bir şekilde dinin doğrultusundan sapmış olduğu hususta kendisine uyulması doğru olamaz.

Demek ki müctehid olmayan kimsenin, bu konuda meseleye bakarken iki şeye dikkat, etmesi vaciptir:

1- İlim adamına sadece ihtiyaç duyulan bilgi ve bu bilgiden istifade etme yolu cihetiyle uyulmalıdır. Çünkü bu ilmin sahibi, ancak o ilim kendisine emanet edilmiş, bu emanet, kendisinden alınacak bir kişi durumundadır.

Bu kimse hata ettiğini bilir veya ağır basan bir kanaatle hatalı olduğunu sanırsa, durumu ne olacaktır?

Üzerindeki emaneti terk ettiğini (yerine getirmediğini) bilirse durumu ne olacak?

Herhangi bir şekilde doğruluk çizgisinden sapma oluşmuş ise durumu ne olacak?

Bu durumlarda tevakkuf edilmeli (yani uyma tercihi yapılma­malı) durum açıkça ortaya çıkmadıkça uymakta ısrar etmemelidir. Çünkü âlim kimsenin her ortaya attığı mutlaka hak değildir. Çünkü hata etmesi, (ayakları) kayması, bazı meselelerde ağır basan zannı ile hüküm vermesi veya benzeri şeylerin olması mümkündür.

Âlime uyan kimse ilmi meseleleri inceleyecek, kendisine söyle­nileni görecek durumda —zamanımızın ilim adamları gibi- olursa vaziyet şudur: Bu kimsenin hakikate ulaşması kolaydır. Çünkü kitaplarda nakledilen bilgiler ya ezberindedir veya etüd ve müzakere etmek suretiyle gerçekleştirmek üzere kitaplarda hazır durumdadır.

Âlime uyan kimse sadece avamdan/halktan biri ise dini ken­disine aktaranlarda çelişkiler gördüğü zaman bir tereddüt ortaya çıkacaktır. Sonunda âlimlerden bazısını taklid etmeye başvurmak kaçınılmaz olacaktır. Çünkü tek meselede, aynı zamanda farklı iki şeyi taklid etmek mümkün değildir. Eğer bu mümkün olursa, yaptığı uygulama her iki görüşe göre de olmayacaktır. Bil’akis hiç kimsenin söylemediği üçüncü bir görüş olacaktır. Bu tür bir uygulamanın daha önce geçen selefi salihte olmaması bu ifadeyi desteklemektedir. Böyle bir davranış icmâ’a aykırıdır.

Avamdan bir kimsenin tek bir âlimi taklid etmesi gerektiği sabit olduğuna göre, taklid edilme durumunda olan iki âlimden her biri diğerine göre gerçeğe daha yakın olduğunu iddia etmektedir. Böyle bir iddiadan dolayıdır ki ona muhalif olmuştur. Yoksa muhalif duruma düşmeyecekti. Avamdan olan kimse ictihad yapılan yerleri bilmez. Mutlaka ona iki âlimden hangisinin hakka daha yakın olduğunu bildirecek birine ihtiyaç vardır. Bu, avamdan olan kimse için, ancak kestirme bir yol ile belirgin hâle gelir. Bu ise taklid edeceği iki kişiden hangisinin daha çok bilgili, daha çok faziletli olduğunu tercih etmesidir. Bu husus, âlimler ve talebeler toplulu­ğunun çoğunluğuna göre açıktır. Böyle bir mesele onlara göre gizli değildir. Çünkü en çok bilme özelliğine sahip olan kimse, avamdan olan kişiye göre hüküm verici bilgiye en yakın kimsedir. Bu yakınlık, en iyi bilme yönünden başka bir yön değildir. O halde avamdan olan kişi, âlimi ancak hükmedici ilimle hükmeden bir kişi oluşu itibariyle taklid edecektir.

2- Dini bakımdan taklid edilmesinin hata olduğu ortaya çıkan kimseyi taklide yönelmemek. Bu şöyle olur; Avamdan olan veya avam yerine geçen kimse, âlimlerden bazısını taklid etmiş olur. Bu taklid:

Ya o âlimin (taklid edene veya) bölge halkına göre[125] taklid edilmeye daha elverişli olması yüzünden olur.

Veya bölge halkı o âlimin diğer mezhep(ler)de değil, kendi mezhebindeki fıkıh bilgisine güvendiği için olur.

Taklid hangi gerekçe ile olursa olsun, taklid eden için taklid ettiği âlimin çeşitli bazı meselelerde hata ettiği, hükmedici ilmin doğrultusundan çıktığı açıkça belirlenmiş olursa, hâlâ ona uymaya körü körüne bir taraftar olarak -hele hata ettiği meselelerde- devam etmemelidir. Zira onun körü körüne taraftar olarak uymaya devam etmesi, önce dine muhalefet olur. Sonra da uyduğu kimseye muha­lefet olur. Dine muhalefeti, (hatası belirgin kimseyi taklid ederek) ona karşı gelmesi sebebiyledir. Uyduğu kimseye muhalefeti, uyma şartından (dışarı) çıkışı sebebiyledir. Çünkü her âlim, açıklar ve bildirir ki kendisine uyulması, ancak başkasıyla değil, dinin hüküm­leri ile hükmetmesi şartıyladır. Dinin dışına çıkarak hükmettiği ortaya çıkınca, kendisine uyulma şartının (dışına) çıkmış demektir. Bu durumda olan kimseyi taklid eden de ona uyma şartından çıkmış olur.

İmam Mâlik’in bu konuda meâlen şöyle bir sözü vardır:

Benim söylediğimden Kur’ana ve hadise uygun olanı alınız. Uygun olmayanı ise terk ediniz.

İmam Şafiî de şöyle demiştir:

Hadis, benim mezhebimdir. Ona aykırı olanı duvara çarpınız.

Âlimler şöyle demişlerdir:

Bu herkesin lisan-ı haliyle söylediği­dir. Bunun anlamı şudur: Sizin bütün söyledikleriniz dinin hükmüne uygun mudur, araştırılır. Eğer böyle ise ne a’lâ. Şayet böyle değilse, söyledikleriniz dine ait değildir. Gerçek din âlimleri de dine aykırılıklara nisbet olunmaya razı olacak kimseler değildir.

Fakat bu noktada iki vecih düşünülür:

Birinci Vecih: Kendisine uyulan kimsenin müctehid olması halinde onun hata edip etmediğini anlamak için onun ictihad yaptığı alana, yani şeriata müracaat edilir.

İkinci Vecih: Kendisine uyulan kimse bazı âlimleri taklid eden biri olur. Nitekim son devir âlimlerinin durumu böyledir. Onlar kendilerinden önceki âlimlerin görüşlerini kitaplarından aktararak veya onların mezhebini öğrenerek onları taklid ederler. Bunların doğru veya hatalı olduklarını belirlemek için kendilerinden aktar­dıkları kimselere uygun olup olmadıklarına veya aktardıklarının doğruluğuna bakılır. Çünkü bu kısımdaki kimseler kendilerine sunulanı taklid ederler. Bunlara, hüküm çıkarmak için ietihad etmek caiz olmaz. Çünkü ictihad derecesine ulaşmamışlardır. Bu dereceye ulaşmakta kusurlu olan kimsenin dinde ictihad etmesi sahih olmaz.

Böyle bir kimsenin ictihad ettiği varsayılırsa, vardığı sonuç doğru da olsa, yanlış da olsa günahkârdır. Çünkü ictihad (ona ehil olandan) başka bir kimseden meydana gelmiştir. İctihad derecesine gösterilmesi gereken   saygıyı ihlâl etmiştir. Hata etmiş ise, bu olağandır. Şayet doğru sonuca ulaşmış ise, bunu bilmeden yapmıştır. Diğer avamdan olanlara -Allah’ın hükmünde kafadan atarak ictihad etseler- uymak sahih olmadığı gibi, bunlara dahi uymak sahih değildir. Böyle bir içtihadın geçerli olmadığı hususunda ihtilaf yoktur. Avamdan olan birine muhalefet etmek yok hükmündedir. Fakat avamdan olan biri âlim kimseye muhalefet ederse hata etmiş ve günaha girmiş olur. Bu duruma göre müctehid olmayan birinin -güya bir meselede yaptığı ictihad hususunda taklid edilmesi nasıl sahih olur?

Delile aldırmayıp birtakım adamlara itimad etmek suretiyle pek çok kimsenin ayağı kaymıştır. Bunlar bu sebeple sahabe ve tabiun’un yolundan çıkıp, kendi arzularına uyarak doğru yoldan sapmışlardır.

Bu sapmalar (ın sebepleri) hususunda on örnek zikredeceğiz:

Birinci Örnek: Dinin aslında, atalara babalara uymak, ata­ları yegane baş vurulacak kaynak sayıp başkasına aldırmamak yolunu tutanların sözü, birinci örnektir. Bu, sapmaların en şiddetlisidir. Bu yolu tutanlar peygamberlik delillerini ve Kur’an’ın ve aklın gösterdiği hüccetleri reddetmişlerdir.

Bunlar “….. babalarımızı bir din üzere bulduk. Biz de onlarınizine uyarız” derler.” [126]Onlar hüccet üzere uyarılıp:

“Ben size, babalarınızı üzerinde bulduğunuz (din) den daha doğrusunu getirmışsem (yine mi bana uymazsınız)?”[127] Denilince, babalarına uyup, bunun dışında ne varsa atma esasına dayanarak busoruya inkârdan başka cevap vermemişler.

“….. Doğrusu biz, sizinle gönderileni inkar ediyoruz.”[128] Demişlerdir.

Böylesi bir uyma, bütün dinlerde kötülenmiştir. Nitekim Nuh Peygamber’in kavminin şöyle dediğini haber vermiştir:

“Eğer Allah (peygamber göndermek) isteseydi, mutlaka melekler gönderirdi. Biz geçmişteki babalarımızdan böyle bir şey duymadık.” [129]

Kur’an’da Hz. İbrahim’in kavminden de şöyle söz ediliyor:

“İbrahim: (peki) dedi, yalvardığmızda onlar (putlar) sizi işitiyorlar mı? Yahut size fayda, ya da zarar verebiliyorlar mı? Şöyle cevap verdiler:

Hayır, ama biz babalarımızı böyle yapar bulduk.”[130]  Bu manada başka ayetler de vardır. Bunların hepsi, hak olanın önceliği olduğunu dikkate almayıp hakkın kendilerine tâbi olduğuna inanmalarından dolayı kötülenmişlerdir.

İkinci Örnek: İmamiyye mezhebinin inancına göre ma’sum imama uyma hakkındaki görüş de bir başka örnektir. Gerçekten ma’sum olan Hz. Peygamber’in getirdiğine/İslam’a aykırı da olsa bunlar, kişileri din üzerinde hakem kılmışlar, dinin kişiler üzerinde hakem olmasını benimsememişlerdir. Kur’an ise ancak hak üzerinde genel ve mutlak olarak hakem olmak üzere indirilmiştir.

Üçüncü Örnek: Bu örnek ikinciye katılarak dikkate alınacak bir örnektir. Bu, Mehdiviyye grubunun mezhebidir. Bu öyle bir gruptur ki, İslama uygun olsun, aykırı olsun mehdilerinin yaptığı işleri hüccet olarak kabul etmişlerdir. Üstelik bu işlerin pek çoğunu imanlarının düğüm noktası olarak benimsemişler, bunlara aykırı davrananı kâfir sayıp, aykırı davranan kimsenin hükmünü, aslî kâfir hükmü saymışlardır. Daha önce bunun örneklen geçmişti.

Dördüncü Örnek: Bir mezhebin imamını taklid eden kim­senin görüşüdür. Bu görüşteki kimseler imamlarının şeriat olduğuna inanırlar. O derecede ki kendi imamlarından başka hiçbir âlim üstünlük nisbet etmezler. Hatta onlara, müctehid derecesine ulaşmış bir âlim gelip, birtakım meseleler hakkında söz söylese, fakat söylediklerinde onların imamı ile bir bağlantı kurmasa hemen onu inkar ederler. Ayrıca eleştiri okunu o âlime fırlatarak onu ana caddeden çıkmış ve cemaatten ayrılmış sayarlar. Bu davranışlarını bir delile dayandırarak değil, bil’akis sadece avam olanlara mahsus bir alışkanlıkla yaparlar.

Değerli İmam Bâkiy b. Mahled doğudan Endülüs’e geldiğinde bu sınıf (insanlar) dan acı bir uygulama ile karşılaşmıştır. Kendisini sindirilmiş bir yiyecek gibi tek başına bir köşeye atmışlardır. Çünkü Bakiy, doğuda Ahmed b. Hanbel ile karşılaşmış, ondan fıkıh öğrenmiş ve kitabı(nın bir nüshası)nı almıştır. Ahmed b. Hanbel’den başkaları ile de karşılaşmıştır. Neticede kendi Musannef isimli eserini yazmıştır ki bu eser İslam âleminde benzeri olmayan bir kitaptır. Bu taklidciler ise Maliki mezhebine öylesine bağlı idiler ki hu mezhebin dışmdakileri inkar ederlerdi. Oysa böyle bir anlayış, gerçeği belirlemek üzerinde insanları hakem kılmak ve bir mezhebi sevmekte aşırı davranmaktır. Oysa mezhep imamlarının hepsini faziletli âlimler olarak görmek insafın tâ kendisidir. Bir kimse kendisi ictihad derecesine ulaşamadığı için bir mezhep imamına tâbi ise, başka imamların, kendi imamına muhalefet etmesi ona zarar vermez.  Çünkü imamların hepsi yükümlü oldukları yolu tutmuş,yükümlü olduğu görevi yerine getirmiştir. Mezhep bağlılığında aşırı olmak, bazen insanların inkar edilmemesinde görüş birliği ettikleri şeyi inkar etmeye götürür.

Beşinci Örnek: Son zamanlarda ortaya çıkan bir görüş var; birtakım kimseler eski zaman tasavvufçularının ahlakı ile ahlaklandığını veya onların arasına/yoluna girmek istediğini iddia ederek söyle bir yol tutuyorlar: Kitaplarda tasavvufçuların halini anlatan nakillere ve onların sözlerine yöneliyorlar. Bunları tarikat ehli olan­lar için din ve şeriat kabul ediyorlar. İsterse bu söz ve davranışlar, Kur’an ve sünnete veya selef-i salihinden nakledilenlere aykırı olsun. Bu söz ve davranışların yanında bir başka âlimin görüsüne ve müftünün fetvasına ilgi göstermiyorlar. Bil’akis şöyle diyorlar: Bu sözün sahibinin veliliği/ermişliği sabit olmuştur. Onun her söylediği ve yaptığı haktır, gerçektir. Aykırı davranışları (ve sözleri) de olsa o uyulan bir kimsedir. Fıkıh herkes  içindir. Bu (bizim içinde olduğumuz tarikat) ise özel bir grubun tarikatıdır!

Görülüyor ki bunlar o kimselerin sözlerini ve yaptıklarını hoş olarak karşılıyor. Hz. Muhammed’in getirdiği dini hoş karşılamı­yorlar. Bu davranış, hakkı bırakıp insanlara uymanın tâ kendisidir. Bununla beraber kendilerinden nakiller yapılan tasavvufçulardan aktarılanların ilk zamanlarına ait, olmayıp en son vuku bulan şeyler olduğu da sabit değildir. Üstelik kendilerinden meydana geldiği ileri sürülen şeylerin sahih olduğunu ikrar ettikleri de bilinmemektedir. Öte yandan tasavvuf alanında imam olarak bilinen kimselerden de başkalarından da, örtülüp dışarı vurulmaması gereken bir hata meydana gelmiş olabilir, Gerçek tasavvuf terbiyesi almamış ve o kişinin halini bilmeyen biri o hatayı başkalarına aktarır.

Selefi salih âlim kimsenin hatasından sakındırmış ve âlimin hatasını dini yıkan şeylerden saymışlardır. Çünkü böyle bir şey ortaya çıkar ve yaygınlaşıp meşhur olur ve insanlar onu dinden imiş gibi benimserler. Halbuki o hatâ dine zıttır. Neticede hatâ dinde hüccet olur çıkar.

Tasavvuf ehli olanların durumu da böyledir. Tasavvuf ehli olan birine uyma hususunda dahi mutlaka onun sözlerini ve yaptıklarını onlar hakkında hüküm verecek bir hakime sunmak gerekir. Tâ ki o kişinin sözleri ve yaptıkları din olarak alınır mı alınmaz mı, ortaya çıksın. Burada hüküm verecek hâkim, dindir. Âlim kimsenin sözleri de din’e sunulur, Tasavvufcu konusunda yapılması gereken en az şey, Güneydi Bağdadi ve diğerleri gibi fıkhı bilen birisi ise yaptığı şeyleri sormaktır. Allah onlara rahmet eylesin.

Fakat bu son zamanlarda ortaya çıkanlar böyle yapmıyorlar.Bunlar birtakım adamlara, hakim olan hakkı tercih ettiklerinden değil, (sadece) adam oldukları için uymuşlardır. Bu, salef-i sâlihinin de mutasavvıfların da durumlarına aykırıdır.

Çünkü tasavvufçuların imamı olan Sehl b. Abdullah Tüsteri söyle demiştir:

Bizim yolumuz üç esas üzerine kurulmuştur:

1- Ahlak ve yapılacak işlerde Hz. Muhammede uymak,

2- Helâl yemek,

3- Bütün işlerimizde halis niyetli olmak. Onların yolunda, sapık­lık gösteren adamlara uymak yoktur. Onlar bundan uzaktır. Aksine adamlara uymak, sapık kimselerin işidir.

Altıncı Örnek: Bu örneğimiz bu zamanlarda ortaya çıkan bir görüştür. Bu görüş sahipleri konuşmak istedikleri ve gereğine göre davranmaları gereken ilim hakkında inceleme yapmaktan yüz çevir­diler. Sonra gençlik zamanlarında bilgi öğrendiklerini sandıkları bazı hocaları taklide yöneldiler. Oysa kendisinden ilim aldıkları kişinin farkında değildirler. Sonra da bu hocaları, mükemmelliğin en yüksek derecesine çıkarıyorlar. Bu kimselere birtakım hataları nisbet ediyor veya rivayet edilen meseleyi incelemeden, sormadan, bir disiplin söz konusu olmadan anlayacaklarını anlıyorlar. Bunlar, hak ve doğru olarak evvelkilerden nakledilenlerin hepsini reddettiler.

Bu zamanlarda (bâ) harfinin okunması meselesi gibi. Kendi­sini Kur’an okuma makamında gören bir grup bu harfin rıhvet sıfatı ile okunması inancında olmuşlardır. Oysa kıraat ilminin erbabı olanlar ve nahivciler -ki onlar Arapçayı Araptan nakleden kimseler­dir- bu harfin rıhvet sıfatı üzere olmasının ancak beğenilmemiş ve değersiz bir Arapçada olduğunda ittifak etmişlerdir. Bu görüş kabul edilemez, bununla Kur’an okunmaz. Kıraat alanının âlimleri olan kimselerden hiçbirisinden böyle bir okuyuş nakledilmemiştir. Ken­disi ile Kur’an okunan ve fasih olan her Arapçadaki M (bâ) harfininsıfatı ise şiddet’tir.[131] Bu yukarda adı geçen grup ise bu kıraati ve harfini böyle okumayı kabul etmemişlerdir. Dayanakları vaktiyle karşılaştıkları hocalarının böyle değil, öteki türlü okutmuş olmasıdır. İleri sürdükleri iddia ve delil onların faziletli âlimler olmasıdır. “Eğer bu okuyuş hata olsaydı onlar bunu reddederler, bize öyle okutmazlardı.” demişler, bu hususta daha öncekilerin sözlerini araştırıp incelemeyi bırakmışlar ve baştan o adamlar hakkında iyi zan besle­mişler ve ilmi töhmet altında bırakmışlardır.

Neticede  (bâ) harfini rıhvet sıfatı ile okumak devamlı işlenen hır bid’at haline gelmiş ve bu okuyuşun doğru olduğu iddia edilmiş­tir, Gerçeğe aykırı davranmaktan Allah’a sığınırız.

Bunlardan bazısı, kendisine nasihat yöneltildiğinde inad etmiş ve (bildiğinden) dönmemiştir. Kureşî isminde bir Kur’an okuyucusu hu hususta örnek olabilir.

Yusuf b. Abdullah b. Muğis’den hikaye edildiğine göre şöyle demiştir: Kurtuba’da Kureşî denilen bir Kur’an okuyucuya yetiştim. Bu adam Arapça dil kurallarını ele alan Nahiv ilmini iyi bilmezdi. Kuveşi’ye bir gün bir okuyucu Kaf suresi  19. ayetini okumuştu. Ku­reşî okuyucuya itiraz edip ayetin sonundaki kelimesinin tenvinli olacağını söyledi. Okuyucu Arapça kurallarını iyi biliyordu. Okuyucu yine (bildiği gibi tenvinsiz olarak) aynen okudu. Kureşî ise tenvinli olacağında ısrar ediyordu. Bu olay haber olarak yayıldı. Nihayet haber, ibadetine düşkün olan Yahya b. Mücahid el-Elbîri’ye ulaştı. İbn Mücâbid, Kureşi’nin arkadaşı idi. Hemen yanma gitti. Selam verip halini sorunca İbn Mücahid ona şöyle dedi:

Benim sana Kur’an okumamdan sonra (bu hataya) son ver. Ben bu meseleyi yenideni sana açmak istedim. Kureşî bu isteğe olumlu karşılık verdi. İbn Mücahid şöyle dedi:

Ben mufassal surelerden[132] okumak istiyorum, dedi. O mufassal sureleri namazda okurdu. Kureşî nereden istersen (oku), dedi. İbn Mücahid, ona Mufassal’dan itibaren okumaya başladı. Tartışma konusu olan ayete geldiğinde Kureşi ona da kelimesini yine tenvinli olarak tekrarladı. İbn Mücahid ona:

Yapma! O kelimenin tenvinsiz olduğunda hiç şüphe yoktur, dedi. Kureşi tenvinli olduğunda ısrar etti. İbn Mücahid onun (iddiasında) azimli olduğunu görünce şöyle dedi:

Kardeşim benim bu sûreleri okumaktan maksadım, nazik bir şekilde senin gerçeğe dönmen içindir. Bu büyük hataya seni düşüren, Arapça gramer bilginin az olmasıdır. Çünkü fiil olan kelimelere tenvin gelmez. Kureşi (duyduğundan) şaşkınlığa düşmüştü. Ne var ki bu konuşma ile ikna olmamıştı. İbn Mücahid ona şöyle dedi: Benimle senin aranda mushaf  (hakem) olsun; bir mushaf getirildi baktılar ki kelime tevinsiz harekelenmiş. Kureşi hakikate dönüş yaptı. Kureşi’nin hikayesi burada sona eriyor. Keşke bizim meselemiz (harfinin okunması meselesi gibi) olsaydı. Fakat onlar doğruyu kabullen­mediler. Allah onları affeylesin.

Yedinci Örnek: Ortaya çıkmış bir başka görüş var: Bu görü­şün taraftarları, günümüzde çoğunluğun yaptığı namazın arkasın­dan toplu olarak dua etmeyi bir görev imiş gibi sürdürmesi ve müezzinlerin ezandan sonra ayrıca bir uyarıda bulunmayı bir görev gibi sürdürmesi mutlak olarak sahihtir demektedirler. Bu görüşü ileri sürerken dine uygun veya aykırı olduğunu dikkate almıyorlar. Bu hususta kendilerine muhalefet edenlerin muhalefeti içtihada veya taklide dayalı dini bir delildir ve müslümanların tuttuğu yolun dışına çıkmaktır. Bunlar bunu söylerken, muteber bir delile daya­narak değil, gelişigüzel, rast gele söylemişlerdir. Bunlardan kimisi bu uygulamanın halk içerisinde sahih ve faziletli âlimlerde var olduğu eğilimindedirler. Eğer hata olsaydı, onlar bunu yapmazdı, demektedirler.

Günümüzde içinde bulunduğumuz durum da budur. Geçmişteki âlimlerin sözleri ve delilleri itham edilmekte, son dönemdekilerin sözleri iyi karşılanmaktadır. Belki daha öncekilerin sözleri tartışılıp onlarda zan ve hata bulunduğu ileri sürülüyor. Aynı şey, son dönemdekiler için söz konusu edilmiyor. Oysa onlar müslümanların icmâ’ı/görüş birliği ile buna daha çok layıktırlar.

Son dönemde bu davranışı yapana: “Bu yaptığına dinden bir delil var mıdır?” diye sorulduğu zaman hiçbir şey söylemeyecektir. Veya detayını bilmediği kalıplaşmış bir şey söyleyecektir. Meselâ “bu hayırlıdır, iyidir” diyecektir. Ama Allah’ın “..,. dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele.”[133] âyetinden haberi yoktur. Yahut bu kişi “Bu iyidir” diyor, ama Allah’ın “…. iyilik ve (Allah’ın yasaklarından) sakınma üzerinde yardımlasın.”[134] âyetinden haberi yoktur. Söylediği şeyin aslının hayır veya iyilik olup olmadığında durur, bir şey söyleyemez. Onun eğilimi o şeyin akıl yönünden hayırlı veya iyi olduğunun ortaya çıkması ve akıl yönünden güzel sayılmasıdır.[135] Bu, sapıklık ehlinin mezhebidir ve ehl-i sünnet katında sabittir ki bu davranış sonradan ortaya çıkmış bid’atlardandır.

Bunlardan kimisi Karâfî ve İbn’ Abd’is-selam’ın “bid’atın beş kısım olduğu” sözünü mütalaa etmiş ve “Bu yaptığımız sonradan meydana gelmedir, fakat güzeldir” diyoruz demişlerdir.

Muhtemel ki bu anlayış, şu hadisten çıkmış olsa gerektir: “Müslümanların güzel gördüğü şey Allah katında da güzeldir.”[136] Bu hadis hakkında söz daha önce geçmişti.

Hadisin anlamı âlimlere göre ancak şöyledir: İslam alimleri içtihada konu olan bir meseleyi incelediklerinde o mesele hakkında güzel gördükleri, Allah katında da güzeldir. Bu anlayış dini bir esas üzerinde cereyan etmektedir.

Bunun delili şudur: Avamdan olan kimseler bir meseleyi inceleseler, onların bu meseledeki gayretleri sonucunda vardıkları kanaat, o dini meselenin “güzel olduğu” sanucuna varsa, bu sonuç dine uygun olmadıkça Allah katında güzel değildir. Bizim kendileri ile mesele üzerinde konuştuğumuz kimseler müctehid değildir. Bu hususta onlar ve biz ittifak halindeyiz. Dini bir delile dayanmadıkça bir şeyin güzel veya çirkin olduğuna dair hadisten delil çıkarmak söz konusu değildir.

Bunlardan kimisi, davada daha da ileri gitmiş, davasında tüm bölgelerde icma’/görüş birliği olduğunu iddia etmiştir. Oysa bu iddianın sahibi kendi bölgesinden (dışarı) çıkmamıştır. Çeşitli bölgelerdeki halkın âlimlerinin durumunu incelememiştir. Çoğunlu­ğun görüşleri hakkındaki açıklamalarını araştırmamış ve bölgeler­den haber bile almamıştır. Böyle bir kimse kıyamet gününde sorguya çekileceklerdendir.

Bu düzensizlik ve kargaşa hep, son dönem dekilerin amellerini -dine aykırı da olsa- iyi olarak benimseyip, hakkı aramaksızın kişilerin yanında olmaktandır.

Sekizinci Örnek: Zamanımızda olanın ötesinde bizden önce­ki zamanlarda birtakım toplulukların görüşüdür. Bunlar kendi keyfi arzuları, kendileri gibi olanların keyfi arzuları ve bu konuda kendi­lerine meyledenlerin arzuları için şahısları (âlimleri) araç olarak kullanmışlardır. Şöyle ki:

İbadet maksadı ile veya başka bir maksatla yukarda sözü edilenlerin bir maksadı (veya ihtiyacı) olduğunu bildikleri zaman, o mesele hakkındaki alimlerin sözlerini, soru sorana uygun düşecek bir içtihat bulana kadar  araştırırlar ve o içtihadı  fetva  olarakverirler. Bu davranışlarında inançları şudur: Bu hususta “Âlimlerinihtilafı rahmettir.” sözü bir delildir. Bu (anlayıştaki) kötülük onlara uyanlarda, uyanlara uyanlarda hâlâ yaygın haldedir.

Hatta Hattabî bunlardan bazısından şöyle dediğini hikaye etmiştir: Hangi mesele olursa olsun âlimlerden birisi o meseleye cevaz vermişse -çoğunluğun görüşüne aykırı olsa bile- o mesele caizdir.[137] Bu konu hamdolsun uygun bir şekilde “Muvafakat” isimli kitabımızda yer almıştır.

Dokuzuncu Örnek: Yüce Allah’ın papazlar ve hahamlarla ilgili ayetleri bu örneğimizi oluşturuyor.

Yüce Allah buyuruyor ki:

“(Yahudiler) Allah’ı bırakıp bilginlerini (hahamlarını; Hıristiyanlar da) rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i (İsa’yı) Rabler edindiler…, [138]

Tirmizî Adiy b. Hâtem’den şöyle dediğini rivayet etmiştir:

Hz. Peygamber’in huzuruna gelmiştim. Boynumda altından bir haç vardı. Rasûlullah bana şöyle buyurdu:

“Ey Adiy! Üzerinden şu putu at!” Ben Peygamberi işittim ki bir yandan da “Allah’ı bırakıp bilginlerini ve rahiplerini rabler edindiler….”[139] ayetini okuyordu. (Rasûlullah devamla şöyle) buyurdu:

“Onlar rahiplerine tapmıyorlardı. Fakat rahipler bir şeyi helâl kılınca onlarda onu helâl sayar, bir şeyi de haram kıldıklarında onu haram sayarlardı.” Hadis gariptir.[140]

Saîd b. Mansur’un tefsirinde şöyle bir rivayet yer almıştır: Huzeyfe (r.a.) ye: “Onları…. rabler edindiler”[141] ayeti hakkında görüşün nedir? Denildi. Huzeyfe (r.a.) şöyle dedi:

Onlar bilginlerine ve rahiplerine (taparak) namaz kılmazlardı. Fakat onlar bir şeyi kendilerine helâl kıldığında onlar da bunu helâl sayar, bir şeyi de haram kıldığında, haram sayarlardı. İşte onların rab edinmesi budur.

Tabori Adiy’den de Hz. Peygambere merfu’ olarak (aynı rivayeti) hikaye etmiştir. Bu aynı zamanda İbn Abbas ve Ebu’l Âliye’nin dekavlidir.

Ey akıl sahipleri! Dinî bir delil aramaksızın fetva hususunda insanlara inanmak nasıl yerleşmiştir? İyi düşünün. Bil’akis sırf dünya menfaati için böyle bir şey yapılabilmektedir. Yüce Allah fazl-u keremiyle böyle bir şeyi yapmaktan bizi muaf eylesin. -Allah göstermesin!’

 

Onuncu Örnek: Akıl ile güzel ve çirkini belirleyenlerin görü­şü. Bunların mezhebinin hulasası dini değil, akılları hakem kılmaktır. Dinî konularda bid’at çıkaranların (yaptıklarını) üzerine oturttukları esaslardan birisi budur.

Buraya kadar geçenlerden ortaya çıkan odur ki, istenilen dinî bir hükmü elde etmek için birtakım adamları —onların sadece birer vesile olduklarını dikkate almaksızın- hakem kılmak sapıklıktır. Başarı ancak Allah’tandır. Kesin delil ve en yüce hükmedici dinden başkası değildir.

Bundan sonra deriz ki: Bu anlayış, Allah Rasülünün ashabının yoludur. Onların hayatını ve onlardan nakledileni gören ve onların hallerini mütalaa eden kimse bunu yakînen bilir.

Görmez misin ki Sakîfe ashabı yönetici belirleme hususunda çekilmişlerdi. Hatta Ensâr’dan bazıları:

“Bir yönetici bizden, bir yönetici sizden” demişti. Sonuçta: “Yönetici/İmam Kureyş’tendir.” (mealindeki) Rasûlullahın haberi gelince Allah ve Rasûlüne itaat, etmek üzere boyun eğdiler. Bunun dışında herhangi bir görüşe aldırış etmediler. Çünkü onlar, şahısların görüşü yanında hakkın önceliği olduğunu bilirlerdi.

Hz. Ebu Bekir, zekat vermemekte direnenlere karşı savaş açmak isleyince, Hz. Ebu Bekir’e karşı meşhur bir hadisi delil getirdiler.[142] Hz. Ebu Bekir onları, onların delil olarak görmedikleri bir şey ile ileri sürdüklerini reddetti. Hz. Ebu Bekir hadiste “… ancak hak edenler müstesna” buyurulduğunu ileri sürdü ve “Zekât, malın hakkıdır.” dedi ve sonra buyurdu: “Allah’a yemin ederim ki onlar Hz. Peygambere zekat olarak verdikleri (küçük) bir oğlak veya (hayvanın boynundaki) ipi bana vermek hususunda direnirlerse, bu yüzden mutlaka onlara savaş açarım.”

(Hz. Ebu Bekir’in işaret ettiği) bu manayı iyi düşününüz. Bizim incelemekte olduğumuz konu ile ilgili olarak burada iki incelikvardır:

Birincisi: Hz. Ebu Bekir, yorum ile dahi olsa, zamanında olacak işlerin Hz. Peygamber zamanında olanın dışına çıkmasına hiç kimse için yol vermemiştir. Çünkü zekat vermemekte direnen kimse, dinden dönmemiş, ama yorum yoluyla dinden dönme durumuna düşmüştür. Doğrudan dinden dönenler hakkında sahabe arasında tartışma olmamış, ancak te’vil yoluyla dinden çıkma durumunda olanlar hakkında tartışma olmuştur. Lâkin Hz. Ebu Bekir yorum ve cahillik mazeretini dikkate almamış, meselenin gerçeğine bakarak son noktasına kadar gerçeği istemiştir. Öylesine ki: “Allah’a yemin ederimki….. (ifadesiyle başlayan)   sözünü öylemiştir. Bununla beraber Hz. Ebû Bekir’e zekat vermeyenlerle savaşmayı terk etme görüşünü ileri sürenler açık bir maslahattan dolayı böyle düşünmüşlerdi. Üstelik birtakım dini meseleler ve usûl kaideleri de bu düşünceyi destekliyordu. Fakat apaçık dini delil Hz. Ebu Bekir’e göre ortadaydı. Ona göre bu apaçık delile adamların görüşünün karşı gelmesi güçlü değildi. O açık delile sarıldı. Daha sonra savaş yapılmaması görüşünü ileri sürenler, gerçek hüküm vericiye öncelik tanımak için Hz. Ebu Bekir’in sahih olan deliline dönmüşlerdir.

İkincisi: Hz. Ehu Bekir zekatı vermemekte direnenlerden zekatı isteme yolunda kendinin ve müslümanların başına ne geleceğim dikkate almamıştır. Çünkü onların zekâtı vermekten çekinmeleri sebebiyle savaş ve her iki gruptan da Allah’ın dilediği kadar kimselerin ölümü söz konusu idi. Can, mal ve evlad yönünden Müslüman­lar meşakkate düşeceklerdi. Fakat Hz. Ebu Bekir dini daha önce olduğu gibi ayakta tutmaktan başka hiçbir şeyi dikkate almıyordu. Bu anlayış, dini ayakta tutmak, İslamın şiarlarını yerleştirmekte geçici olarak meydana gelen olayları dikkate almamakta bir ana kural olmuştur.

Bu anlayışın benzeri aşağıdaki örneklerde vardır.

a- Yüce Allah buyuruyor ki:

“Müşrikler ancak bir pisliktir. Onun için bu yıllarından sonra Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar. Eğer yoksulluktan korkarsanız,  (biliniz ki)  Allah dilerse sizi kendi lutfundan zengin edecektir…” [143]

Görülüyor ki Yüce Allah müşriklerin Mescidi Haram’a yaklaştırılmaması hususunda yoksulluk korkusunu mazeret saymamıştır. Hz. Ebu Bekir de Hz. Peygamber zamanında olduğu gibi dinin belirtileri(nden birisi olan zekat emri)ni yerleştirmek için Müslüman­ların karşılaşacağı güçlüğü mazeret olarak dikkate almamıştır.

b- Hz. Ebu Bekir’in halife olduğu ilk günlerde sahâbe-i kiram Rasûlullahın hazırladığı -henüz hareket etmemiş bulunan- Üsame ordusunu göndermekten vazgeçmesini Halifeye teklif etmişlerdi. Gerekçe olarak da İslamdan dönme/riddet hareketlerine karşı verilecek savaşta bu ordunun yardımcı olmasını ileri sürmüşlerdi. Hz. Ebu Bekir bunu da reddetti ve şöyle buyurdu:

Hz. Peygamber’in gönderilme emrini verdiği bir orduyu göndermezlik edemem! Hz. Ebu Bekir burada da Allah’ın dini yanında durmuş, başkasını hakem yapmamıştır.

c- Hz. Peygamberden şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

“Ben­den sonra ümmetimin üç şeyi yapmasından korkarım:

1- Âlimin hata etmesi,

2– Zâlim bir kimsenin yönetici olması,

3- Peşinden gidilen heva ve heves.”

Âlimin hatası dinin yolundan çıkmakla tehlikeli olmaktadır. Âlimin hatası onu dinin yolundan çıkarırsa, din üzerinde nasıl hüccet olabilir? Bu bir çelişkidir.

d- Bu hususta delil olmak bakımından Yüce Allah’ın, Peygamber’ine ve onun ashabına (aşağıdaki ayetlerdeki) hitap edişi yeter­lidir:

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygambere ve sizden olan ülul emr’e (yöneticilere) de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -Allah’a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız- onu Allah’a ve Rasûlüne götürün.”[144]

“Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre (sonuca ulaştırmakta) seçim hakkı yoktur.” [145]

Bundan dolayıdır ki Hz. Ömer şöyle demiştir:

Üç şey dini yıkar: Âlim’in hatası, münafık’ın Kur’anla çekişmesi ve sapık yöneticiler.

Abdullah b. Mes’ud’dan şöyle söylediği rivayet edilmiştir:

Ya âlim ol veya öğrenen ol. Bu ikisinin arasında “immea” olma.”

İbn Vehb diyor ki:

Süfyan’a “İmmea” nın ne olduğunu sordum. O şöyle dedi:

Cahiliye döneminde bir kişi yemeğe davet olunur, o da yanında bir kişi daha götürürdü. (İşte İmmea o davet edilmeden yemeğe gelen kişidir.) O şimdi sizin içinizde dinini (onlara uymak suretiyle) şahıslara havale eden kişidir, dedi.

e- Kümeyl b. Ziyâd’dan rivayet olunduğuna göre Hz. Ali şöyle demiştir:

Ey Kümeyl! Şu kalpler (birer) kapdır. Onların en hayırlısı içinde hayır(lı şeyler) bulundurulanıdır. İnsanlar üç kısımdır: Rabbani âlim, kurtuluş yolundaki öğrenci ve medeniyetten uzak, her duyduğu çağrının peşinden koşan çobanlar. Bu (sonuncular) ilmin nur  ile aydınlanmamış, sağlam bir köşeye   sığınmamışlardır.

Hakkı taşıyıp da basiretsiz olana yazıklar olsun. Kalbinde peyda olan ilk şüphede tereddüde düşer.[146] Hakkın/gerçeğin nerede olduğunu bilmez.  (Bir şey)  söylerse,  hata eder. Hata edince (de hatanın ne olduğunu)   bilmez. (Çünkü) gönlünü gerçeğini bilmediği bir şeye kaptırmıştır. Bu (durum) başına gelen kimseye bir fitnedir. Hayrın tamamı (nı elde etmek istersen) Allah’ı (ve Allah’ın) dinini bil. (Bir kimseye felâket olarak) dinini bilmemesi yeter.

f- Hz. Ali’den şöyle dediği rivayet edilmiştir:

İnsanların yolundan gitmekten sakının. Çünkü adam cennetlik işler yapar. Sonra (adamın sonunun) ne olacağını Allah bildiği için cehennemlik bir iş işler ve cehennemlik olarak ölür. Bir adam da cehennemlik işler yapar. Sonra (adamın sonunun) ne olacağını Allah bildiği için cennetlik bir iş işler ve cennetlik olarak ölür. Eğer mutlaka (birinin yolundan gideceksiniz dinlerin değil, ölülerin yolundan gidiniz. Hz. Ali bu sözü ile Hz. Peygamber’in ve ashabının yolundan gidilmesini işaret, etmiştir. Müctehid bulunmayan her zamanda bu söz geçerlidir.

g- İbn Mes’ûd’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir:

Dikkat ediniz!Hiçbiriniz dininde   (başka)  bir adamı taklid etmesin. Gerçekten inanan inanmış, kâfir olan kafir olmuştur. Kötülükte örnek yoktur. İbn Mes’ûd’un bu sözü, daha önce selefin sözlerinden maksadın ne olduğunu   açıklamıştır. Bu maksat, başka hiç bir şeyi dikkate almaksızın geçmişlere uymayı yasaklamaktır.

h- Sahib’de Ebû Vâil’den şöyle dediği rivayet edilmiştir:

Ben bu mescidde Şeybe’nin yanına oturmuştum. O şöyle dedi:

Senin şu oturduğun yerde benim yanıma Hz. Ömer’de oturmuştu. Ömer (r.a.) şöyle dedi:

Arzu ettim ki orada (devletin elinde) şan ve beyaz (altun ve gümüş) ne varsa (hepsini) müslümanlar arasında dağıtayım. Ben ona:

Sen yapamazsın, dedim. Ömer (r.a.)

Niçin deyince ben:

Onu senin iki dostun da yapmadı, dedim. Bunun üzerine Hz. Ömer:

Onlarbenim kendileri ile (yolumu) aydınlattığım kimselerdir, dedi.

Hz. Ömer bu sözü ile Hz. Peygamberi ve Hz. Ebu Bekir’i kasdediyordu.

ı- İbn Abbas’dan; Uyeyne b. Hısn hadisinde şu rivayeti bildirmiştir:

Uyeyne ve Hz. Ömer’in huzuruna girmesi için izin istendi­ğinde İbn Abbas olayı şöyle anlatıyor:

Uyeyne Ömer (r.a.)’ın huzuruna girdiğinde dedi ki:

Ey Hattabın oğlu! Allah’a yemin ederim ki sen bize bol vermez, aramızda adaletle hükmetmezsin. Hz. Ömer bu söz üzerine kızdı. O derecede ki Uyeyne’ye bir şeyler yapacaktı.

Hür b. Kays Ey Mü’minlerin emiri! Yüce Allah Peygamberine: “(Ey Muhammed) Sen affı (bağışlama yolunu) tut iyiliği emret ve cahiller­den yüz çevir.”[147]

Buyurmuştur, dedi. Allah’a yemin olsun ki o bu ayeti okuduğunda Ömer adama saldırmadı. Ömer (r.a.) Allah’ın kitabından söz edildiğinde Kur’an’ın çizdiği sınırda ziyadesiyle duran bir kimse idi.

i- Kabirdeki imtihanı bildiren hadisinde Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

“Mü’min veya müslümana gelince: O şöyle diyecek:

Muhammed (s.a.v.) bize beyyinat (Kur’an ayetleri) ile geldi. Biz de ona icabet edip iman ettik. (Kabirde bu cevabı veren müslümana) “iyi bir hal üzere uyu. Biz senin kesin bir şekilde iman ettiğini biliyorduk” denilir.

Münafık veya (imanında) şüpheli olana gelince: O şöyle diyecek:

“Ben bir şey bilmiyorum; insanların bir şey söylediğini işitmiştim. Ben de onu söyledim.”[148]

j- Hz. Ali ve Hz. Abbas’ın Rasûlullahın miras (olarak bıraktığı) malı hakkında Hz. Ömer’e hüküm vermesi için başvurduklarını bildiren hadis.Hz. Ömer huzurunda bulunanlara şöyle demiştir:

Biliyor musu­nuz ki Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

“Biz miras bırakmıyoruz. Bizim geride bıraktığımız sadakadır.” Onlar da bunu kabul ettiler. Hz. Ömer sonunda Hz. Ali ve Hz. Abbas’a şöyle dedi:

Benden bundan başka bir hüküm vermemi mi istiyorsunuz? İzni ile yerin ve göğün ayakta durduğu Allah’a yemin ederim ki bu meselede kıyamete kadar bundan başka hüküm vermem.

k- İmam Buhari (Sahih’inde) bu manada bir bölüm açmıştır. Buhari’nin bu bölümde ifade ettikleri, şâri’in hükmü açıkça ortaya çıkınca insanların söylediğinin muteber olmayıp başka bir seçimolmamasını gerektiriyor. Danışmanın da şâri’in hükmünün açıkça ortaya çıkmazdan önce olmasını gerektiriyor.

Buhari diyor ki:

“Bu bölüm Allah’ın: “Onların işleri aralarında danışma iledir.”[149]

“… iş hakkında onlara danış”[150]  ayetleri ve danışmanın kesinleşmiş karardan ve hüküm ortaya çıkmazdan önce olduğuna dâir’dir.

Yüce Allah:

“Kararını verdiğin zaman da artık Allah’a dayanıp güven.”[151] Buyurmuştur. Hz. Peygamber bir şeye karar verdiği zaman, beşer için Allah’ın ve Rasûlullahın önüne geçme seçeneği yoktur.

Hz. Peygamber, Uhud savaşı gününde ashabı ile Medinede kalmak veya (şehir dışına) çıkmak hususunda danışmada bulundu. Ashâb şehir dışına çıkılması görüşünü bildirmişti. Rasûlullah zırhını giyince kendisine “burada kal” dediler. O ise kararını verdikten sonra onların görüşüne yönelmedi ve şöyle buyurdu:

“Bir peygambere zırhını giyip de sonra (savaştan vazgeçip) onu çıkarması yaraşmaz. Tâ ki Allah hükmünü verene kadar.”

Hz. Peygamber, iftiracılar Hz. Aişe’nin namusuna iftira ettikle­rinde Hz. Ali ve Hz. Üsame’ye danışmış ve onları dinlemiştir. Nihayet (bu hususta) Kur’an (ayetleri) nazil olunca iftira edenleri kırbaç cezası ile cezalandırdı. Bunu yaparken karşı çıkanları dikkate almayıp Allah’ın emrettiği ile hükmetti.

Hz. Peygamberden sonraki imamlar/halifeler de mubah işlerin en kolayını (uygulamaya) almak üzere ilim ehlinden güvenilir kimselere danışmada bulunurlardı. (Meselenin hükmü) kitap ve sünnette var olunca Hz. Peygambere uyarak, başka (hiç) bir şeyi dikkate almazlardı.

Hz. Ebû Bekir zekât vermemekte direnenlerle savaşmak görü­şünde idi. Hz. Ömer (buna karşı çıkarak) şöyle dedi:

Biz onlarla nasıl savaşırız? Halbuki Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

“Ben “Lâilahe illallah” deyinceye kadar insanlarla savaşmakla emrolundum. Onlar “Lâ ilahe illallah” dedikleri zaman mallarını ve kanlarını korumuş olurlar. Ancak (malı ve kanı hakkında bir cezaya) müstehak olanlar müstesnadır. Onların hesabı Allah’a kalmıştır.[152] Daha sonra Hz. Ömer de Ebu Bekir’e uymuştur. Hz. Ebu Bekir, kendi katında namaz ile zekâtı birbirinden ayıran, dini ve dinin hükümlerini değiştirmekisteyenler hakkında Peygamber’in hükmü sabit olunca danışmayı dikkate almamıştır. Hz. Peygamber onlar hakkında:

“Her kim dinini değiştirirse onu öldürürüz.” Buyurmuştur.

Genç ve olgun yaşta olan âlimler Hz. Ömer’in danıştığı kimse­lerdi. Hz. Ömer Kur’an’ın çizdiği sınırda ziyadesiyle duran bir kimse idi.

Buhari’nin söylediklerinin tamamı budur.[153] İmam Buhari’nin açtığı bu bölümde konumuz için elverişli olan hususlar vardır: Buhari’nin bu bölümde söyledikleri şunu gösteriyor: Sahâbe-i kiram halk uğrunda şahısların sözlerini, onlar birtakım rütbelerin sahibi olduğu, şöyle veya böyle biri olduğu için değil, Allah’ın dinine ulaşmakta araç oldukları için dikkate almıştır. Bu husus daha önce geçmiş idi.

1- İbn Müzeyn, İsa b. Dînar, İbn’ul Kasım zinciri ile İmam Mâlik’in şöyle dediğini zikretmiştir:

Bir adamın her söylediği -bu adam faziletli ve kendisine uyulan bir kimse de olsa- kavil değildir. Çünkü Yüce Allah:

“…sözü dinleyip de en güzeline uyanlar.,.”[154] Buyurmuştur.[155]

Doğru/gerçek muteber, olup şahısların dikkate alınmaması bir ilkedir. Şu da bir gerçektir ki doğru/gerçeğe, İnsanların aracılığı olmadan da ulaşılmaz. İnsanlar (ilim adamları) doğruya ulaşmada yol göstericidirler.[156]

 Kaynaklar:

[1] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/311.

[2] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/311.

[3] Âli İmran: 105

[4] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/311-312.

[5] Bu hadis, Buhari ve Müslim’in ittifakla rivayet etmiş oldukları bir hadisin parçasıdır. Hadisi Buhari İstitâbet’ul Mürteddîn kitabında, (Feth’de 6933 numara ile) Müslim, Zekât kitabında, kitabın 148-156 ve 157. hadislerinde, Ahmed b. Hanhel, 3/33-56-65 de, Tayâlisi, Müsned’ül Firdevs’de 165-166 ve 169 numarada rivayet etmiştir.

[6] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/313.

[7] Zuhruf: 3

[8] Zümer: 28

[9] Şuarâ: 193-194-195

[10] Nahl: 103

[11] Fussilet: 44

[12] En’am: 102

[13] Hud: 6

[14] Tevbe: 120

[15] Kehf: 77

[16] Hucurat: 13

[17] Âl-i: İmran: 173

[18] Hac: 73

[19] A’raf: 163

[20] Enbiya: 11

[21] Yusuf: 82

[22] Burada adı geçen kişiler Arâpçada otorite kimselerdir. Zamanlarında olduğu gibi hâlâ ilim dünyası bu zâtların görüşlerinden yararlanmaktadır. (Çeviren)

[23] Fâtır: l

[24] Hz. Peygamber “üzüntü” anlamına gelen kelimesini başka bir anlamda kullanmıştır.

Nitekim az ilerde İbn Ömer’in bunu anlayamadığı ifade edilecektir. Zaten bu ve bundan sonraki örnek bazı Arapça kelimeleri sahabenin dili; anlamakta güçlük çektiğini bildirmek için zikredilmiştir. (Çeviren)

[25] Burudaki delk kelimesi ovalamak demektir. Fakat adam Peygambere bu manayı kasdederek sormamıştır. Bu sebeple kelimeyi tercüme etmedim aslını yazmayı tercih ettik. (Çeviren)

[26] Yusuf: 80

[27] Nisa: 3

[28] Araplar. “Dokuz” demek için “iki ve üç ve dört” demez. Ayetteki bu kelimeler arasındaki “vav” harfi bedel (yerine) anlamınadır. Buna göre mana: (isterseniz) iki yerine üç, üç yerine dört ile evleniniz, demektedir.

[29] Kasas: 88

[30] Zümer: 56

[31] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/314-322.

[32] Maide: 3

[33] Maide: 3

[34] Nahl: 89

[35] Nisa: 82

[36] Bu hadis sahih ve müttefekun aleyh’tir. Hadisi Buharı Husumât, Fezâil’ul Kuran, İstitabet’ul Mürteddin ve Tevhid kitaplarında (Feth’de 2419-4992-5041 ve G936 numaralar ile) Müslim, Salat’ ul Müsafirîn kitabında (bu kitapta) 270 numara ile Ebu Davud, Salât kitabında 1170 numara ile Tirmizi, Kıraat, kıtabında 2943 numara ile Ahmed b. Hanimi 1/24-40-42-445; 2/300-332-440-: 4/109-205 ve başka pek çok yerde rivayet etmiştir.

[37] Nisa: 59

[38] Reşit Rıza burada şu notu eklemiştir: Buna benzeyen ayet: “….İnsanlar arasında, anlaşmazlığa düştükleri hususlarda hüküm vermeleri için, onlarla (peygamberlerle) beraber hak yolu gösteren kitapları da gönderdi.” (Bakara. 213) ayetidir. Bu ayet konunun nassıdir. Yazar önce bu ayeti delil olarak göstermeli idi.

[39] Buradaki adet, bugünki kullanışta olduğu gibi gelenek ve alışkanlık anlamında değildir, İbadet dışındaki hayatî gereksinim ve güncel yaşantıyı içine alan ihtiyaçlar burada âdet olarak ifade edilmiştir. (Çeviren)

[40] En’am: 57

[41] Zuhruf: 58

[42] Burada gürültü karşılığı kullanılan kelimenin esas anlamı (su ile dönen) değirmenin sesidir. Kuru kuruya gürültü yapanlar için Arapçada   “Değirmenin sesini  duyuyorum,  fakat  onu görmüyorum” ifadesi, atasözü gibi olmuştur.

[43] Tûr: 25

[44] Müminûn: 101

[45] Rahman: 39

[46] Ankebut: 13

[47] Nahl: 93

[48] Fussilet: 9-10-11

[49] Naziât: 27-30

[50] Nisa: 42

[51] En’am: 23

[52] Zümer: 68

[53] Nisa: 42

[54] Naziât, 30.

[55] Hadisi muallak olarak Buhari, Tefsir’ul Kur’an kitabında Secde (Fussilet) suresinin tefsirinde, rivayet etmiştir. (Feth’ul Bârî’de 8/419 Reyyan Yayınevi Basımı) İbn Hacer (Feth’de) şöyle demiştir: İbn Abbas’a bu soruları soran adam, Nafi’ b. Ezrak’tır. Daha sonraları Haricilerden Ezârika’nın başkanı olmuştur. Nâfi’ Mekke’de İbn Abbas ile oturur, ona sorular sorar ve karşı gelir, itiraz ederdi. Ayrıca Suyutî’nin İtkân isimli eserinin 48. nev’ine bakınız. Suyutî hadise yer verdikten sonra şöyle demiştir: Hadisin aslı Buhari’dedir. Onu (ayrıca) Hakim, Müstedrek’inde uzun bir şekilde rivayet etmiş ve sahih olduğunu bildirmiştir. Çevirenin Notu: Eserin aslında sorulan sorulardan (ahirette) insanların günahlarının sorulup surulmayacağı meselesine cevap verilmemiştir. Rahman 39. ayetinin tefsirinde Elmalılı Hamdi Yazır merhum bu hususta şöyle diyor: Yani suçlu olup olmadığının anlaşılması için şuradan buradan sorularak araştırılmaya ihtiyaç yoktur. Günahlı ile günahsız karıştırılmaz. Çünkü hepsi tesbit, edilmiştir. Şimdi açıklanacağı gibi suçlular yüzlerinden tanınırlar. Demek ki hesap ve sorumluluk yok değil. Lâkin o gün suçlunun şahsını tanımak için soru sorulmaz. Bakınız: Hak Dini Kuran Dili. M. Hamdi Yazır. 7/380 Azim .Dağıtım, İstanbul, tarihsiz.

[56] Bu hadis, Ebu Davud’un Sünnet kitabında 4703 numarada rivayet ettiği hadisin bir parçasıdır. Bundan başka hadisi Tirmizi, Tefsir kitabında rivayet etmiş (Hadis no: 3075) ve söyle demiştir: Bu hadis hasen’dir. Müslim b. Yesâr Ömer’den işitmiştir. Bazıları bu hadisin senedinde Müslim b. Yesar ile Ömer arasında meçhul bir adam vardır. Tirmizi daha sonra 3076 numarada bir rivayete daha yer vermiş ve. Bu hadis hasen’dir, sahihtir, demiştir. Ayrıca Mâlik Muvattaında Kader kitabında 3 numara ile Ahmed b. Hanbel, Müsned’inde 1/272, 3/127-129. 5/135 de rivayet etmiştir.

[57] A’raf: 172

[58] Eserin aslında da burada (?) işareti vardır.

[59] Eserin aslında da burada (?) işareti vardır.

[60] Bu hadis sahih ve Müttefekun Aleyh bir hadistir. Hadisi Buhari, Sulh Kitabında, (Feth’de 2695 ve 2696 no:da), Müslim, Hudud kitabında 1697 ve 1698 genel no ile Ebu Davud, Hudud kitabında 4445 numara ile Tirmizi, Hudud kitabında 1433 numara ile İbn Mace, Hudud kitabında 2549 numara ile İmaın Mâlik, Muvatta’ında Hudud kitabında 18 numara ile Dârımi, Sünen’inde Hudud kitabında 2317 numara ile rivayet etmiştir.

[61] Nisa: 25

[62] Nisa: 25

[63] Nisa: 23

[64] Nisa: 24

[65] Bu Hadis sahih ve müttefekun aleyh’tir, Buhari, Cuma kitabında, (Fethde 879 numarada), Müslim, Cuma kitabında 846 genel numara ile Ebu Davud Taharet kitabında 341 numara ile Nesâi C’uma kitabında 2/92 de, İmam-ı Mâlik, Muvatta’ında Cum’a kitabında 4 numarada, Dârimî. Salât kitabında 1537 numara ile rivayet, etmiştir.

[66] Hadisi, Ebu Davud Taharet kitabında 354 numara ile Tirmizi, Ebvab’us-Salât kitabında 497 numara ile Nesâi, Cuma kitabında 3/94 de, Dârimi, Salât, kitabında 1540 numara ile rivayet etmiştir. Ayrıca bakınız: el’Câmi’, 51217. Hadis, Tirmizi’nin dediği gibi hasen’dir. Bakınız: el-Cami’us-Sahih, Tirmizi, 2/370 (Ahmed Şakir Tahkiki, Dar’ul Fikir basımı, Beyrut) Abd b. Humeyd bu hadisi Müsned’inde (Shf. 326 Hadis no:1077) zayıf ve münker bir sened ile rivayet etmiştir. Bu senette Ebân b. Ebî Ayyaş vardır. Bu kişinin hadisi metruktür. (Mektebefus-Sünne, Tahkik: Subhi Samerrâi ve Mahmut Muhammed Saîdi.)

[67] Bu hadis, Beyhaki’nin ‘Şuab’ul İman” isimli eserinde merfu olarak İbn Mes’ûd’dan rivayet ettiği hadîsin bir parçasıdır. Bu rivayete göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Gizli (olarak verilen) sadaka Rabbin gazabını söndürür. Kötü (bir son ile) ölmeyi engeller. Sıla-i rahim ise ömrü uzatır.” Bu Hadisi Taberanî de Ümmü Seleme’den merfu olarak şu şekilde rivayet etmiştir: “İyi şeyler yapanlar kötü sonuçlardan korunurlar. Gizli olarak verilen sadaka Rabbin gazabını söndürür, Sıla’i rahim ömrü uzatır. Her iyilik bir sadakadır. Dünyada iyilik yapanlar ahirette de iyilik ehli kimselerdir. Dünyada kötülük yapanlar ahirette de kötülük ehlidirler, Cennete ilk girecekler iyilik yapanlardır.” Ayrıca bakınız: el-Mu’cem’us-Sağir, Taberâni, 2/96 senedi zayıftır. Mecme’uz-Zevâid, Heysemi. 3/115 Kesful Hafâ, Aclûni, Hadis No’- 1553 Bu Hadisi Suyutî de el-Câmi’us’Sağir’inde İbn Mes’ud’dan rivayet etmiş Kuzâî’ye nisbet ederek hasmı olduğunu söylemiştir. Bakınız: Feyz’ul Kadir. Münavi, 4/196 Hadis no: 5002; Müsned’üs-Sihâb. Kuzâi, Hadis no: ıs; el-Cami’ul Kebir. Suyuti, Hadis No- 14995-14996

[68] Nahl: 61

[69] Bu hadis sahihtir. Müslim. Hayız kitabında 305-306 numaralar ile Buharı Gusül kitabında.(Feth’de 286-287-288-289 ve 290 numara ile) Ebu Davud, Taharet kitabında 222-224 ve 225 numara ile Tirmizi, Ebvab’ut-Tahare kitabında 120 numara ile İbn Mâce, Taharet, kitabında. 584-585 ve 586 numara ile Ahmed b. Hanbel, Müsned’in de 2/39; 3/551 6/36-43-73 de rivayet etmiştir.

[70] Hadisi Tirmizi: Ebvab’ut-Tahare kitabında 118 numara ile Îbn Mâce, Taharet kitabında 581. 582. 583 numara ile Ahıned b. Hanbel, Müsned’inde 6/43 ve 6/171 de, Ebu Davud, Taharet kitabında 228 numara ile Tayâlisi Müsned’inde 1397 numara ile rivayet etmiştir.

[71] Nisa: 82

[72] Nisa: 82

[73] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/323-334.

[74] Burada İmamiyyeden süz edilmesi, onlardaki “İmam’ın Peygamber gibi İsmet sıfatına sahip olduğu görüşü sebebiyledir. İsmet sıfatı günah işlemekten korunmak demektir ki Ehl-i Sünnet inancına göre bu sadece Peygambere mahsustur. (Çeviren)

[75] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/335-337.

[76] Fetret dönemi,  iki peygamberin gönderilmesi arasında kalan dönemdir. Bu dönemdeki insanlar hak dinden uzaklaşmış olurlar. (Çeviren)

[77] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/338.

[78] Bu ifadeler Hz. Musa’nın mucizelerine işaret etmektedir. (Çeviren)

[79] Bunlar Hz. İsa’nın mucizelerine işaret etmektedir. (Çeviren)

[80] Bunlar Hz. Muhammed’in mucizelerine işaret etmektedir. (Çeviren)

[81] A’lâ: 13

[82] Çocuk ana karnında anasının yediğinden yeyip içmez. Ancak annesinin kanından alır. Evet, kan yenilip içilen şeylerden dönüşüm suretiyle meydana gelir. Fakat kandan gıdalanmak yeyip içmek değildir. Bu verilen örnekte ilginç bir yön vardır ki çocuğun ana karnında kandan gıdalanması, artık halinde kısmı bulunmayan bir gıdadan yararlanmasıdır. Çağımız tıp adamları insanın tamamen hazm edilip atığı olmayan gıdayı elde etmesini olabilir bir şey olarak görmektedirler. Fakat vücuda giren bir gıdanın ne terleme ne de buharlaşma yoluyla dışarı bir şey çıkmayacak bir gıdanın olamıyacağmı söylemektedirler. Dini kaynaklar, cennet ehlinin yediklerinin misk kokusu bir sızıntı ile vucut dışına atılacağını bildirmektedir. (Reşid Rıza’dan naklen)

[83] Âl-i İmran: 7

[84] Hadise. Suyuti “el’Câmı’us-Sağir” inde yer vermiş ve onu Taherani’nin “Kebir”ine nisbet ederek sahih olduğuna işaret etmiştir. 4/34 Hadis No: 4461. Fakat Münavi hadisin şerhi sırasında: “Musannif, hadisin sahih olduğuna işaret etmiştir. Lakin bu doğru değildir. Heysemi bunu tenkid etmiş, hadisin senedinde Yezid b. Rabi’ er-Racî vardır ki, bu zat zayıftır.” demiştir. Hadisi ayrma İbn Mâce, Sünen’inde Talak kitabında 2043 numara ile İbn Hıbban Sahihinde 9/174 de 1498 numara ile Hâkim, Müstedrek’inde 2/198 de, Suyuti, “ed-Dürer’ul Mensûre” sinde 2-18. sahifede 233 numara ile rivayet etmiştir.

[85] Bu kitabın başka bir baskısında, burada Reşid Rıza şu notu kaydetmiştir: “Bu hadisin manası, hadiste sözü edilen üç şeyin gerçekten kaldırılıp yok edilmesi demek değildir. Bunların kaldırılmasından maksat, günahının ve sorumluluğunun kaldırılmasıdır.” (Çeviren)

[86] Eserin orijinalinde burada bir atlama vardır. Zira az sonra bir yorumdan/tevilden söz edilecektir. Yukarda “Ya teslimiyet….” ifadesi ile başlayan bir cümle var idi. Buna karşılık durak ‘Veya te’vil yapmalıdır.” olması düşünülebilir. Yazar bu kısmı uzattı mı, uzatmadı mı bilmiyoruz. En iyisini Allah bilir.

[87] Bu cevapta söylenilenler net değildir. Şatıbî’nin ne yazdığının aslına ulaşmak kolay değildir. Daha sonraları kitabı çoğaltmak üzere yazanlar aslını değiştirmişlerdir. Fakat verilmek istenen cevap açıktır. Şöyle ki: Mîzan meselesini, fikrine ve alışık olduğuna aykırı da olsa bir kabul edip iman eden vardır. Bir de reddedip inkâr eden vardır. Bu ikincisi hak ve hakikatin dışına çıkan kimsedir. Birincisi ise mümindir. Kabul edişi ister katıksız bir teslimiyetle olsun, isterse Arapça kuralına uygun ve Allah’ın noksan sıfatlardan münezzeh oluşu ile uygun düşen te’vil ile olsun durum aynıdır. Fakat teslimiyet daha sağlıklıdır. Sahabenin tuttuğu yol da budur.

[88] En’am: 149 ”

[89] Âl-i İmran: 40

[90] Mâide: 1

[91] Ra’d: 41

[92] Burûc: 15-16

[93] Hafs’ul Ferd Mutezile mezhebi kelamcılarındandır. Ebu Hanife’nin talebelerinden Ebu Yusuf’tan fıkıh öğrenmiştir.

[94] Burada “kelam’dan maksat söz söylemek değil, itikat meselelerini içine alan İlim dalıdır. (Çeviren)

[95] Bu zat, Medinelidir ve Hz. Osman eşi Remle hatunun kulesidir. Adı Abdullah b, Zekvan el-Kureşî, künyesi Ebu Abdirrahman’dır. Ebu’z-Zinad güvenilir bir fıkıh âlimidir. Beşinci tabakadan olup, hicretin 131. yılında Ramazan ayında vefat etmiştir. Bakınız: Takrib, 1/413; Şezftrât. 1/182.

[96] Bu hadis sahih ve müttefekun aleyh’tir. Hadisi Buhari, İ’tisam kitabında. (Fetih’de 7288 numarada), Müslim, Fezâil kitabında, kitabın 130 ve 131 numaralarında, İbn Mâce, Mukaddime’de 2 numarada rivayet etmiştir. Ayrıca bakınız: Feyz’ul Kadir, Münavi, 3/562. Hadis no: 4325.” Suyuti hadisi Ahmed b. Hanbel’in Müsned’ine, Müslim, Nesâi ve İbn Mace’ye nisbet etmiş ve sahih olduğunu bildirmiştir. Suyuti. hadisin Buhari’de olduğunu ifade etmeyi atlamıştır. Fakat Buhari bizim yukarda söylediğimiz yerde hadisi rivayet etmiştir. Ayrıca Gazzâli İhya’sında “Lisan’ın âfetleri” bölümünde 20. âfet başlığı altında da hadise yer vermiştir. İhya, 3/254 Dar’ul Hadis yayını, Tahkik’ Seyyid İbrahim, 1. basım, 1992

[97] Bu zât, Sünen Sahibi Ebû Davud’un oğludur. Künyesi Ebu Bekir, adı Abdullah’tır. Ebu Bekir Bağdat’ta hadis hafızlarının büyüklerinden idi. Kendisi alim olan Ebu Bekir îmam oğlu imam olduğunda görüş birliği edilmiş birisi idi. Güvenilir olan Ebu Bekir’i babası birden fazla hadiste yalanlamıştır. Hicretin 316. yılında vefat etmiştir. Bakınız: Tezkire. 2/268: Şezerât, 2/188-273

 

[98] Bu zat Mesruk b. Ecda b. Mâlik el-Hemedâni el-Vâdiî’dir. Künyesi Ebû Aişe’dir. Kûfeli güvenilir bir fakih ve ibadetine düşkün bir kimsedir. İkinci tabakadandır. Hicri 62 veya 63’te vefat etmiştir.

[99] Bu zât, Hişam b. Urve b. Zübeyr b. Avvam el-Esedi’dir, Künyesi Ebu Münzir’dir, Güvenilir bir fakihtir. Pek az olarak (rivayetlerinde) karıştırmıştır. Beşinci tabakadandır. Hicretin 145. veya 146. yılında vefat etmiştir. Bakınız: Takrib, 2/319; Mizan, 4/301; Tezkire. 1/144

[100] Tabiîdir ki maksat Cehm b. Safvan’dır. Bu kişi kendisine bid’atçı gruplardan birinin nisbut edildiği kişidir. Cehm’in künyesi Ebu Muhriz’dir. Buna güre burada Muhriz ismi düşmüş olsa gerek veya “Ebu Cehm” ifadesindeki “Ebû kelimesi fazladandır. Tercih edilen budur.

[101] En’am: 103

[102] Bu hadis sahih ve müttefakun aleyh bir hadisin parçasıdır. Hadisi, Buhari Mevâkît’us-Salât kitabında (Feth’de 554 numara ile) rivayet etmiştir. Buradaki rivayet şöyledir: Cerir’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Biz Hz. Peygamberin yanında idik. Peygamber bir gece dolunay halindeki ay’a baktı ve şöyle buyurdu: “Siz Rabbinizi şu ayı gördüğünüz gibi göreceksiniz. Onu görmekten gözünüz kamaşmayacaktır Eğer güneş doğmazdan önce ve batmazdan önce namaz kılmakta mağlup olmamaya gücünüz yeterse (bunu) yapınız.” Rasûlullah   bunu söyledikten sonra “……Rabbini güneşin doğuşundan evvel ve batışından sonra (namaz kılarak) hamd ile tesbih et.” (Kâf, 39) ayetini okudu. Buharı hadisi ayrıca Ezan, Tefsir ve Tevhid kitaplarında (Fethde 573-806- 4581-7434-7435-7436 ve 7437 numaralı hadislerde), Müslim, İman kitabında 182 ve 183 genel hadis nosu ile ve Zühd kitabında, kitabın 16 numaralı hadisinde, Ebu Davud, Sünnet kitabında 4729 ve 4730 numaralar ile Tefsir kitabında 3105 ve 3106 numaralar ile İbn Mâce Mukaddime’de 177-178-179-185-186 ve 187 numaralar ile Dârimi- Rikak kitabında 2801 numara ile Ahmed b. Hanbel Müsned’inde 2/275-293-368 ve 389 da rivayet etmiştir.

[103] Kıyame: 22-23

[104] Ğafır: 11

[105] Bu zât, Rabi” b. Huseym b. Âiz b. Abdullah Sevridi. Künyesi Ebü Yezid olup. Kefelidir. İbadetine düşkün güvenilir bir kimsedir, İslam öncesi ve İslam sonrası dönemi görenlerdendir, İbn Mesud ona şöyle demiştir: Hz. Peygamber seni görseydi mutlaka severdi. Rabi, ikinci tabakadan olup, hicretin 61. veya 63. yılında vefat etmiştir. Bakınız: Takrib, 1/244; Cerh ve Tadil, 3/459

[106] Sâd: 87

[107] Bu zat. Ma’mer b. Süleyman Rakkî’dir. İsmail b. Ebî Halid’den ve onun tabakasından (hadis) rivayet etmiş olup, değerli hadis âlimlerindendir. Ahmet b. Hanbel onun faziletinden ve heybetinden söz etmiştir. Ebn Ubeyd şöyle diyor: Ma’mer, gördüğüm kimselerin en hayırlısıdır. Hicretin 191. yılında vefat etmiştir. Bakınız: Şezerât. 1/329; Cerh ve Ta’dil, 8/372

[108] Bu zat Abdurrahman b. Amr b. Yuhmid’dir. Hemedân şehrinde Evzâ! denilen yerdendir. Şam halkının imamı idi, Evzâi değerli, güvenilir bir fıkıh âlimi idi. Yedinci tabakadan olup, hicretin 157. yılında vefat etmiştir, Bakınız: Takrib, 1/493: Tezkire. 1/178; Mîzân. 2/580

[109] Bu zat Mekhul b. Ebî Müslim Hafız el’Hüzeli’dir. Şam’lı olup. Künyesi Ebû Abdillah’tır. Güvenilir bir fıkıh âlimidir. Rivayetlerinde çok mürsel türü rivayet vardır. Kader hakkında söz söylerdi. Beşinci tabakadan olup, hicretin 113. yılında vefat etmiştir. Bakınız: Takrib. 2/207-273: Tezkire. 1/107; 108: Mizan, 4/40-177

[110] Bu zât, Muhammed b. Müslim b. Ubeydullah b. Abdullah b. Şihab b. Abdullah b. Haris es-Zührîdir. Künyesi Ebû Bekirdir. Fıkıh âlimi, hadîs hafızı ve hüccettir. Nâdir olarak (rivayetlerinde) karıştırırdı. İlim ehli arasında titizliği ve değerinin yüksek olduğunda görüş birliği vardır. Dördüncü tabakanın ileri gelenlerindendir. Hicretin 125. yılında veya daha sonra vefat etmiştir. Bakınız: Takrib, 2/207: Tezkire. 1/108; Mizan, 4/40

[111] “Rahman (olan Allah) arşı istiva etmiştir” mealindeki Tâhâ 5. ayetindeki istiva kelimesi Arapçada yüksekte olmak ve yerleşmek anlamındadır. Hz. Allah’a nisbet olunan istiva hakkında âlimlerden 14 kadar kavil nakledilmiştir. İmamı Malik’in bu konudaki meşhur sözü şöyledir: İstiva malum, nasıl olduğu meçhuldür. Bunu sormak ise bid’attır. Bakınız: el’Cami’u Li-Ahkâm’il Kuran. Kurtubî. Dâr’ul Kâtib’il Arabî. 1967, Kahire. 7/219-220 (Çeviren)

[112] âyet: 7

[113] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/339-354.

[114] Ahzâb: 50

[115] Ahzâb: 52

[116] Tahrim: 1

[117] Talâk: l

[118] Şûra: 52

[119] Nun: 4

[120] İsra: 1

[121] Fur’kan: l

[122] Bakara: 23

[123] Hucurât: 13

[124] Nisa: 59

[125] Burada asıl eserde bir atlama olabileceğine dair dipnot vardır. Çok önemli bir mana farkı olmadığı için tercüme edilmemiştir. (Çeviren)

[126] Zuhruf: 23

[127] Zuhruf: 24

[128] Zuhruf: 24

[129] Mü’minun: 24

[130] Şuara: 72 -74

[131] Harfi ile ilgili olarak yukarda söylenen rıhvet ve burada söylenen şiddet sıfatları Tervid ilmi ile alakalı birer terimdir. Bunlar birbirinin zıddıdır. Sözlük anlamı olarak rıhvet yumuşaklık, şiddet ise kuvvet ve peklik demektir. Tecvid ilmindeki uygulanışını kırâatta üstad olan bir zâttan tatbikatla öğrenmelidir. Geniş bilgi için bakınız: Tecvid ilmi, Celâleddin Karakılç, Doğuş Matbacılık, Ankara, 1963. İslam Neşriyatı, sahife 36-38 (Çeviren)

[132] Mufassal sureler Hucurâttan başlar. Burûc suresine kadar. Tıvâl-ı Mufassal. Buruc’dan Beyyine’ye kadar Evsât-ı Mufassal, Beyyineden Kur’an’ın sonuna kadar Kısâr-ı Mufassal kısımlarına ayrılır. Bakınız: Nimet-i İslâm. Mehmet! Zihni, shf.244 Özgü Yayınları. İstanbul.1993

[133] Zümer: 18

[134] Maide: 2

[135] Mutezile mezhebi gibi, çünkü onlar birinci derecede akılcıdırlar.

[136] Bu hadis, Abdullah b. Mes’ud’dan mevkuf olarak rivayet edilmiştir. Suyutî hadisi ed-Dürer’ul Münteşire fil’Ehâdis’il Müntesire isimli eserinde zikretmiştir. Bakınız: Mec’me’uz-Zevaid, Heysemi, 1/177; Keşful Hafâ, Aclûni, Hadis no: 2214 Suyutî adı geçen eserde (shf. 388) Bu hadisi mevkuf olarak Ibn Mes’ud’dan

[137] Hadisi Tirmizi Tefsir’ul Kuran kitabında 3095 numara ile rivayet etmiştir.

Çevirenin Notu: Buradaki “garip” ifadesini dilimizdeki anlamı ile değerlendirmek yerinde olmaz. Bu kelime burada hadis ilimi terminoloji sindeki anlamı dikkate alınarak değerlen­dirilmelidir.

[138] Tevbe: 31

[139] Tevbe: 31

[140] Reşid Rıza burada şöyle bir not düşmüştür: Bu bid’atın detaylarından birisi (Mısır’da) şöyle (işlemekte) dir: Bunlardan bazısı fetvada iki şıktan birini tercih ederken, fetvayı soranın parasına göre tercih etmeyi helâl görmektedir. Bir meselede iki kişi fetva isterse, o meselede görüş ayrılığı olup, fetva istiyenlerden birisi caiz ve helâl, diğeri yasak ve haram istikametinde fetva arzu etse, bunlardan hangisi müftüye daha çok, bolca (maddi değeri olan şeyler) verirse, müftü fetvayı onu göre vermektedir

[141] Tevbe: 31

[142] Hz. Ebu Bekir’e karşı ileri sürülen hadis mealen şöyledir: “Ben insanlar Lâ ilAhe illallah kadar insanlarla savaşmakla emrolundum. Onlar bunu söyleyince malını ve canını korumuş olur.  Ancak,  (canımı malına kasdedecek bir uygulamayı)   hak eden müstesnâ.” Nitekim Hz. Ebu Bekir bu son cümleyi delil olarak kullanacaktır. Hadis için bakınız: Avn’ul Ma’bud. Azim Abadi. 4/415 (Çeviren)

[143] Tevbe: 28

[144] Nisa: 59

[145] Ahzab: 36

[146] Kümeyl’in bu rivayeti “Nehc’ul Belâğa” isimli eserdedir. Oradan alınan bu azıcık alıntının baş tarafı şöyledir: İşte şurada — göğsüne işaret ederek” kesinlikle bir bilgi vardır ki şayet, onu taşıyacak birini bulsam o bilgiyi ortaya çıkarırım. Evet, onu çabucak anlayacak birini bulurum, (fakat) o güvenilir biri değildir. Dini dünyayı elde etmek için âlet, olarak kullanır. Allah’ın nimetleri ile kullarına eziyet eder. Hüccetleri Allah’ın dostları (aleyhinde) kullanır. Veya bir başka tip bulurum ki hakkı taşıyana boyun eğer (fakat) basireti yoktur. Kalbine ilk gelen şüphede tereddüde düşer. Dikkat edin! Bu da o da (bendeki bilgiye) elverişli değildir. Veya (İlim için şöyle bir adamı bulurum:) zevkine düşkün, şehveti için kolayca çekilip götürülür.

Nehc’ul Belağa’da ‘Hakkın nerede olduğunu bilmez….” kısmı yoktur. Muhtemel ki başka bir rivayetten alınmıştır.

Çevirenin Notu: Bu dipnotu “Nehc’ul Belâğanın Muhammed Abduh tarafından açıklamalar eklenerek 1307de Beyrut, Edebiyye Matbaasında basılan nüshasını dikkate alarak tercüme ettik. Bakınız: Nech’ul Belâğa. Şerif Râdiy, 2/94.

[147] A’raf: 199

[148] Bu Buhari’nin İlim ve Vudû’ kitaplarında rivayet ettiği uzun bir hadisten bir parçadır. Hadis Feth’ul Bâri’de 86-184-922-1053-1054-1061-1235-1373-2519-2520-7287 numaralardadır. Hadisi, ayrıca: Müslim, Küsüf kitabında 8-11 cennet kitabında 65-70-73 numara ile Ebu Davud. Sünnet Kitabında 4753 numara ile Tirmizi ve Nesâî, Cenaiz kitaplarında, İmam Malik, Muvatta’ında el-Amelu fi Salâti Kusûfiş-Şems Kitabında 3 ve 4 numara ile Ahmed b Hanbel Müsned’inde 1/26-36-51-63 de rivayet etmiştir.

[149] Şûra: 38

[150] Âl-i İmran: 159

[151] Âl-i İmran: 159

[152] Bu hadis sahihtir. Buhari, bu hadisi İstitâbet’ul Mürteddîn kitabında, Feth’de 2924 numara ile Müslim, İman kitabında 32-35-37 numara ile Fezâil’us-Sahabe kitabında 34 numara ile Ebu Davud, Hudud kitabında 4352 ve 4353 numara ile Tirmizi, İman kitabında 2606-2607 ve 2608 numara ile Nesâi, Tahrîm’ud’dem kitabında, Ahmed b. Hanbel, Müsned’inde 2/384 ve 3/394-472 de rivayet etmiştir.

[153] İmam Buhari’nin açtığı bu bölümde ifade ettiği görüşleri, Sahih’in İ’tisâm kitabı 28. bâbındadır. (Çeviren)

[154] Zümer: 18

[155] Bu ayetin özetle ifade ettiği husus şudur: İnsana her ulaşan söz, uyulması gerekli olan söz değildir. Lâkin sözlerin en güzeline uyulur. Peki, Allah’tan daha güzel söz söyleyen var mıdır? Asla! Asla hiç bir kimse Allah’tan daha güzel söz söyleyici değildir. Hz. Peygamber’in hadislerine göre de durum aynıdır. Fakat diğer insanlara gelince, gerçek şudur ki onların sözleri dinin benimsediği esaslara göre (değerlendirilip) kabul edilebildiği gibi red de edilebilir. En iyi bilen Allah’tır.

[156] Bilindiği üzere bu söylenenler ilmin kurallarından değerli iki kuraldır. Şöyle ki:

1- Muteber olan haktır. Durumu ne olursa olsun, şanı ne kadar yüce olursa olsun insanlar dikkate alınmaz.

2- Hak ehli olan insanlar, hak için yol gösterici durumdadır. Selef-i salihin’in hayatları bunu bildirmektedir.

Buruda parmak uçları yazmaktan durmakta, eller satırları oluşturmaktan aciz kalmaktadır. İmam Şâtibi’nin yazdıkları, konusunda yeterli ve doyurucudur. Merhumun yazdığı konunun gizliliklerini dile getirmektedir. Bizler (onun yanında) yerlerde yuvarlanan ve oynayan küçük çocuklar sayılırız. Hz. Allah’tan makbuliyet niyaz ederiz. İ’tisam’ın ikinci cildini yayına hazırlamakta talebelerimden genç, uyanık ve itaatkar “Nasr Ahmed Ebû Atâyâ Dimyâti” nin değerli yardımları oldu. İslam, müslümanlar ve benim adıma Allah onu en güzel şekilde mükâfatlandırsın. Bu eserin tahkiki, Hicretin 1414 yılı Rabi’us-Sâni ayının son gecesi nihayete ermiştir. Allaha hamd ve minnet, onun yarattıklarının en hayırlısı olan Hz, Muhammed’e salât ve selam olsun. Mustafa Ebû Süleyman Nedvî

 

İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/355-377.

 

 

Yazar: Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.