Schizo Society ya da Kapitalizmi Teşhir

Patalojik Bir Hastalık Türü Olarak Toplum

Her toplumu tanımlama girişimi, sosyolojinin klasik epistemesinden ayrı olmamak koşuluyla mekân, zaman ve özneyi hesaba katan ve belli başlı para­digmayı esas alan bir tarzı içinde barındırır. Söz konusu paradigma kimi zaman çatışmacı kuramdan beslenirken kimi zaman mikro ölçekli sembolik etkileşim­li, kimi zaman da söylemsel düzeyde ideolojik bir perspektiften beslenebilmektedir. Toplumsal alanda düzen sağlama çabası olarak vücut bulan toplumbilim, toplumsalı, bu anlayış çerçevesinde yapıya doğru iten sistematik bir düzen olarak ifade etmiştir. Düzen düşüncesine gönderme yapan yapı kavramı tüm toplumsallık tiplerinde özneyi bir şekilde tahakküm altına almış ve sabit bir yapı çerçevesinde etkileşimde bulunmaları sağlanarak toplumsallığın sınırları çizilmiştir.

İnsanın sabit bir yapı etrafında kurulan ilişkilere dahil edilmesi düşüncesinden beslenen klasik düşünce geleneği, öznenin kuşatılması ve biçimlendirilmesinde başrol oynamaktadır. Tüm toplumsal biçimlerden farklı olarak kapitalizm, özneyi kodlamalarla baskı altına alan bir yapı olmanın da ötesinde özneyi, hem kuşatmakta hem de kuşatmıyor gibi yapmaktadır. Kapitalizm öz­neyi bir yandan önceki toplumsal oluşumların bağlarından koparırken diğer yandan yapay oluşumlarla her seferinde kendine göre yeniden kurmaktadır.

Klasik epistemolojiyi karakterize eden toplumsal alandaki düzen anlayışı özne açısından bakıldığında kendini doğasına uygun olmayacak farklı bir konum­da bulmasına neden olmaktadır. Bir zamanlar istikrarlı gibi görünen toplumsal düzen ve düşünce yapılarının dayandığı teorik söylemler; katı, baskıcı ve belir­lenimci toplumsal örgütlenme tarzlarına dönüştüğünden zamanla bu durum tarihsel krizlerin yaşanmasına ve bu yaşayış tarzlarının bir şekilde çözülmesine sebep olmaktadır. Söz konusu krizler, toplumsal olanı kavramsallaştırma ve öz­nellik tarzının sunulması bağlamında eleştirel teorilerin geliştirilmesini zorunlu kılmaktadır.

Deleuze’e göre toplumsal ilişkinin kökeni, geleneksel çatışmacı çözümlemedeki zıtlık üzerinden değil kaçış hattının (yersizyurtsuzlaşma) verilidir toplumsal du­rumla (yeryurt edinme) ilişkisi üzerinden ele alınmalıdır. Deleuzecü anlamda”top­lumsal olan” sabitlenmiş ve tamamlayıcı işlevleriyle tanımlanan, organları olan bir beden, bir organizma olarak “toplum” kavrayışına sahip klasik sosyal teoriyle güçlü bir tezat teşkil eder. Organsız beden olarak toplumsal uzam/’toplumsal bedeni ‘organlarına’ indirgeyen toplumsalın temsiliyle bağlarını kopartır. “Organsız toplum” bölünmemiş, bölünemez/görünmez toplum olarak düşünülebilir.

Bu toplum geleneksel toplum temsillerinde anormallikler ya da müphemlikler ola­rak genellikle dışlananlar da dahil olmak üzere karmaşık bir ilişkiler, bağlantılar ve etkileşimler yüzeyi olarak kavranır. Bunun yanı sıra, Organsız beden toplumsal organizasyonu önceleyen değil, toplumsal olanla birlikte üretilen ya da tahayyül edilen bir durumdur. Sosyal teori geleneksel bir biçimde, toplumsal olanı farklılaş­mamış bir yığından çıkan bir şey olarak tahayyül ederken, Deleuze ve Guattari’ye göre toplumsal olan üzerine dinamik bir perspektif gerçekleştirmektir (Albertsen & Diken, 2014:153-161).

Toplumsal olanı belirlemede merkezi yer teşkil eden özne ise kurucu ni­telikleri olan, düşünce ve deneyimi önceleyen, aşkın, sarsılmaz bir öznedir. Deleuze, deneyimin ve düşüncenin kurucusu olarak ele alman bu öznenin temelsiz bir kurgudan ibaret olduğunu gösterir. Söz konusu öznenin oluşum koşullarına dönmesi, edinilmiş özdeşliğini bir karşılaşma sonucu terk etmesi gerektiğini savunur. Deleuze’e göre birey; kişi ya da özneye indirgenemeyen, kişi ya da öznenin içinde üretildiği, yaratıcı kuvvetlerle bunların ürettikleri şey, durumlarının bir arada bulunuşunu ve karşılıklı ilişkilerini yansıtan bir saha ya da daha çok bir sürecin ifadesidir.

Bireyleşmenin momentleri olarak birey, ilişkiye girmek yoluyla kendilerini üreten yeğinliklere benzemedikleri için heterojenliğin önünde engel oluşturmaz. Böylece bireyleşme, koşullarla sonuçların birbirlerini karşılıklı olarak belirledikleri ama birbirlerine karışmadıkları dina­mik bir sistem oluşturur. Yani Deleuze’ün öznesi organizmanın örgütlü, sınırlı yapısının ötesinde organik olmayan bir yaşama ve organsız bir bedene geçtiği için kurucu özne fikrini dışlar (Karadağ, 2014:74-82).

Eylemlerin, niyetlerin aşkın değerlere bağlanarak değerlendirildiği her türlü ahlaksal koddan ayrı bir özneleşme tarzının yaratılmasıyla bu durum ter­sine çevrilebilir görünmektedir. Bunun için de öznenin kodlanmış bir konum­dan göçebe hale gelmesi yani arzunun çeperlerinde dolaşması gerekmektedir. Göçebe özne, alışık olduğumuz dünyayı bozma girişimindedir.Toplumsal yapı­nın temel aktörü olarak sosyolojik özne, modern paradigmanın kurucu unsu­ru olarak inşa edilmiş böylece bütün kapitalist kodlamalara açılarak toplumsal olanla eşleştirilmiştir.

Sosyolojik öznenin toplumsal ile kuşatıldığı düşünüldü­ğünde öznenin bedeniyle, toplumsalın bedeni arasındaki ayrım, giderek yapay sınırlarla tanımlanır hale gelmiştir. Arzuyu bastırmaya dayalı bir içgüdü olarak kodlayan genel kabule karşıt olarak Deleuze ve Guattari arzunun göçebe özne adına toplumsalla ilişkisini ortaya koymaya çalışmışlardır. Arzuyu üretici güç olarak değerlendirip, toplumsal üretimin merkezinde konumlandırarak onun ailesel olmaktan öte toplumsal üretim için bir imkân olduğu üzerinde odakla­nırlar. Bu perspektifle arzu eksiklik ya da ihtiyaç gibi dışsal bir kuvvet tarafından değil toplumsal bir üretim fikri etrafında kendi kendine beliren bir güç olarak nitelendirilir (Demirtaş, 2016:177). Bu durumda, Deleuze ve Guattari’ye göre arzu, üretiyorsa gerçeği üretir. Arzu üretkense sadece gerçekliğin tarafında öy­ledir ve sadece gerçekliği üretir.

Yerleşik bir düzen içerisinde biriktirilmeye izin vermeyen arzu, toplumsal ilişkileri kuşatan ve toplumun yerleşik düzenini altüst ederek toplumsal par­çaları yıkıcı bir güç konumundadır. Arzu her zaman mevcut sabit bağlantıları çözecek bir biçimde daha fazla bağlantı talep eder. Bu taleple toplumsal alana girerek bir şeyleri yerinden oynatmaya, toplumsal yapının yerini değiştirme­ye yetkin olan makineler üretir. Toplumun her türlü kurulu düzenini etkileyen ve sabit toplumsal yapıları ortadan kaldıran bir içkin fabrikadır. Dolayısıyla toplumsal düzenin arzunun bastırılması yoluyla oluşturulduğu söylenebilir.

“Bastırma, akıştan bir yöne doğru sevk etme, onları denetleme ve arzunun can­lılığını, yönünü yeniden kurma sorunudur.Toplumsal bastırma arzuyu “müşte­rek ve şahsi amaçlara, ereklere ya da niyetlere” bağlayarak, onu öznellikle bir­leştirir. Arzunun her yatırımı toplumsal bir yatırımdır; toplumsaldaki bastırmada bireylerdeki psişik bastırmaya göre her zaman birindi ve psişik bastırmayı belirleyen bir konumdadır. Toplumsal bastırmanın özneleri şekillendirmek ve kendi bastırıcı yapısının yeniden-üretimini sağlamak için özellikle de bastırmaya ihtiyacı vardır. Bir başka deyişle psişik bastırma toplumsal bastır­maya dayanır” (Demirtaş, 2016:178-183).

Beden sosyolojisi bağlamında beden, bir toparlanma merkezidir (assant- lage). Kapitalizm tam da bu merkeze yapay organlar (gösterge, imaj_) iliştirerer özneyi yeniden kodlamıştır. Deleuze bu problemden hareketle özneyi toplumsalın dışında tutmak amacıyla ve söz konusu kodlamayı yarmak ya da yapısı­nı çözmek kastıyla arzu kavramını sosyolojik dolaşıma sokar. Kapitalizmi söz konusu sarmalından ancak bu yeni arzu imkanıyla kurtarabiliriz. Arzu beden, beden de özneyi göçebe hale getirdiğinde kapitalist sınırlamaların dışına çıkılmış olacaktır. Modern paradigma içerisinde ortaya çıkmış olan tüm sosyolo­jik teorilerin toplumsal bir temele dayandırıldığı düşünüldüğünde sosyoloji özne sosyal olanın nesnesine indirgenmiş olmaktaydı. Öyle ki sosyolojik özne kültür, norm, söylem, statü, ahlak, inanç, cinsiyet gibi temsillerle dağıtılmışta. Kapitalizm söz konusu açıktan girerek özneyi toplumun molaritesinde eritip bir temsil ya da gösterge değerine dönüştürmüştür.

Modernliğin ürettiği yapay özne; gerçeğin, temsilin, imajın ve hakikatin ontolojik zeminlerinin kaymasıyla vücut bulmuştur. Gerçekliğin kayıp oldu­ğu bu süreçte hakikate ulaşmak için Deleuze bedenin geriye kalan tek imkân olduğunu ifade etmektedir. Anti-Ödipus bir tavır sergileyen Deleuze bilinci toplumsal bir kodlama olduğu gerekçesiyle reddeder ve bilinçdışının varlığını kabul eder. Bilinçdışı arzunun üretildiği alandır. Ancak toplumsalın içinde bastı­rılmış ve indirgenmiş arzu yapay toplumsal gerçeklikler yaratmıştır. Dolayısıyla gerçekliğini kaybeden sosyolojik özneyi içine hapsedildiği simgesel alandan çıkarıp yani göçebe haline getirmekle kaybettiği gerçekliği ona yeniden kazan­dırmış oluruz. Bizi göçebe özne kılan şey, simgeselin dışına çıkaran şeydir yani baştan çıkmadır.

Kapitalizmin önerdiği toplumsalın dışına taşmak organsız bedenle müm­kün olacaktır. Organsız beden edinen göçebe özne aslında bir arzulama maki­nasıdır ve bu makinalar arasındaki rizomatik bedensel karşılaşmalar sırasında açığa çıkan affect (duygulanım) socius’u dolayısıyla gerçekliği ortaya çıkarmak­tadır. Yeni seküler kapitalist dünya, toplumu bir tür gösteri alanına dönüştürdüğünde aslında yaptığı şey gerçekliği hakikatle eşitlemek olmuştur. Oysa ha­kikat işitilebilen, gerçeklik görülebilen şeydir. Özne artık yaşamamakta sadece seyretmektedir. Kentlerin modern alışveriş katedrallerine dönüştüğü çağdaş bir tiyatronun oynandığı bu mekanik imaja dayalı pazarda her şey seyirsel bir mekâna dönüşmüştür. Göz hayatın merkezine yerleşmese idi ne Foucault’nun panaptikon’u ne Neil Postman’ın tekno-polisi ne de dijital bir toplum söz konusu olacaktı. Dijital teknolojiyle birlikte klasik toplum tanımlamamıza dijital toplum ya da sanal toplum diye yeni bir tür birliktelik eklenmiş oldu.

Mutlak göz hakimiyetinin söz konusu olduğu dijital kapitalist toplumda, türedi sosyaliteler ortaya çıkmıştır. Dijital dünya hiyerarşik bir ağ kurarak bü­yük bir dijital proleter kitle yaratmıştır. Söz konusu kitle, dijital bir hapishanede yani panaptikonda yaşamaya başlamışlardır. Modern uygarlığın bir”ışık”uygar­lığı olduğu düşünüldüğünde gözün seküler ve derinin altındakini göremeyen basit bir aygıta dönüştüğü söylenebilir. Toplumsal gözetleme merakımızı her ortamda kışkırtan gözün en önemli temsil aracı bedendir. Bu bağlamda top­lumsal karşılaşmalarımızın sosyolojik zeminini oluşturan bedenlerimizin artık “meta” değeri söz konusudur.

Her bireyin bedeni aracılığıyla sosyalleştiği ve toplumsal birimleri oluştur­duğu düşünüldüğünde bedenin bireyin kendisine neredeyse eşdeğer olduğu ve toplumsal yapının en küçük parçası olduğu söylenebilir. Bu sebeple biyolojlk olduğu kadar kültürel karakter de taşıyan bedeni sosyal bireylerden ve yapılardan ayırmak, bedensiz bir sosyoloji yapmak mümkün görünmemekte­dir. Beden sosyolojisi, birey ve toplum arasındaki bu ayrılmaz birlikteliğe eğil­mektedir. “Beden, modernizmin şafağında sıkı bir toplumsal -cinsel/klinik- de­netime tabi tutulmak suretiyle bastırılırken, günümüzün postmodern tüketim kültüründe tüm çıplaklığıyla teşhir/iğdiş edilmek ve yüceltilmek suretiyle kuru- cu-pragmatik bir söylem içine hapsedilerek yeniden “özgürlüğüne” kavuşturul­muştur” (Köse, 2011:78).

Günümüz toplumunda sürekli bir tüketime meyil verdiğimiz aşikardır. Bu nedenle tüketim toplumunun fetiş bir değer alarak kodladığı beden, sonun­da simgesel bir sermaye, bir yatırım unsuru ya da kendisine toplumsal minnet duygusu ve kitlesel sempatinin yöneldiği bir tapınç nesnesi olup çıkmaktadır. Tüketim toplumuyla birlikte güzelliğin, erotizmin ve baştan çıkarıcı etkinin derinlikli ima ve ifadelerde değil de dış hatlarda cisimleşmeye başlamasından itibaren beden, özellikle kadın bedeni, arkaik çağlarda sahip olduğu süsleme­lerle (giyim kuşam, makyaj, saç stili vb.) artık benliğin ve kimliğin toplumsal bir dışavurumu olarak nitelendirilmektedir. Şık, bakımlı ve zarif bir beden yüceli­ğin ve ölümsüz güzelliğin tapınağı, etkili ve çekici ruhların barınağı konumuna getirilmektedir. Burada sözü edilen beden sosyal bir beden olup toplumsal ola­nın kaynağı ya da daha doğru bir deyişle “toplumsalın bedenle cisimleşmesi”olarak ele alınabilir. Böyle bir bedenin kendini yaşadığı koşullarda diğerlerinin gözüne görünür ve makul birisi kılması bireyin en değerli sermayesi olarak kar­şımıza çıkmaktadır (Köse, 2011:78).

Sosyo-kültürel bir unsura dönüşmüş olan beden, yalnızca biyolojik bir un­sur olmaktan çoktan çıktı. Bu sebeple bedenin sahip olduğu imaj büyük önem kazanmış durumda. Sosyal İlişkiler ağı, kültürel İdealler, normatif tanımlar, kişisel kontrol ve disiplin hakkındaki ahlaki anlamlar… Bu imaj, günümüzde, bütün bu saydıklarımızı ihtiva eden geniş bir saha tarafından yönlendiriliyor. Böyle olunca, belirli bir imaj setine karşılık gelen ideal güzellik ölçülerini ya­kalamaya çalışan kadınlar ve erkekler, bizatihi bir araç, bir süs veya seks imge­sine dönüşebiliyorlar. Bu imajın, görünür, arzulanabilir ve erişebilir olmasında elbette medyanın payı büyük. Günümüzde, sosyal medya ve reklamlar aracılı­ğıyla tüketicilere kişiliklerini ortaya koymaları, bir kişiliğe, bir hayat tarzına sa­hip olmaları gerektiği çağrısı yapılıyor sürekli olarak. Bu çağrıya cevap verme esnasında beden, bir ifadenin aracı, estetik düşüncenin bir nesnesi ya da kişilik inşasının modeli haline geliyor diyebiliriz.

Toplumsal gözaltı şekillerimiz sırf etiketli/sakat/eğreti bedenlerle sınırlı de­ğil elbette. Normal bedenleri de yüzleri üzerinden yeniden estetize etmeye ça­lışan bir bakış hâkim çünkü. Kültürel görme biçimlerimiz artık bedenin sadece işlevselliğini gerçekleştirmesiyle ya da sadece sağlıklı olmasıyla tatmin olmu­yor; onu güzellik/estetik kalıpları içerisinde yeniden şekillendirmeye çalışıyor, özellikle yüzün bedenin diğer kısımlarına göre bu kadar ön plana çıkarılmasın­da bu paradigma değişikliğinin etkili olduğunu düşünüyorum.

Estetik algımızı rahatsız edecek hiçbir”yüz”ün kamusal alanda göz zevkimizi bozmasını istemi­yoruz. Estetik algımızı rahatsız edecek yüz bir şekilde kamusal alanda görünür olduğundaysa, bu dismorfik beden yabancı bakışlarımız tarafından boğuluyor ve “canlı beden” birdenbire “etiketli beden”e dönüşüveriyor. Endüstriyel güzel­lik, akşam olduğunda bir parça pamuk ve bir miktar tonikle yüzden çıkarılan “maske”dir. Bu kurgunun bütün kültürel kalıpları aşıp bu denli kabul görmesi ise yüzü bir marka değerine dönüştürmüş olmasından kaynaklanmaktadır.

Aslında güzellik adına yürütülen imaj pazarında en büyük pay, modem muhafazakâr olduklarını iddia eden moda dergilerinin tekelinde. Dindar- muhafazakâr, orta ve üst sınıf çalışan veya çalışmayan kadınlara seslenen bu dergilerdeki güzellik söylemleri, geleneksel mahrem dokuyu aşındırıyor. Beden sosyolojisi bağlamında değerlendirmek gerekirse; seküler moda dergilerinde teşhir edilen bedenlerin yerini artık tesettürlü yüz aldı. Stil, tarz, beğeni, zevk, arzu gibi habituslar örtülü/çekingen bakışla rahatça ifade edilebiliyor. Bu tarz dergiler, muhafazakâr kesimin dinsel çekincelerini post kapitalist ticari teşeb­büs potasında eritmeyi başarıyor ve başörtülü kadınları daha güzel ve şık olarak modern yaşam içinde bulunmaya motive ediyor.

Her şeyin bir yüzünün kutsala dönük olduğu geleneksel toplumlarda mah­rem doku cinsiyet rollerinin “toplumsal bedenle korumaya alındığı bir yapı­lanma olarak düşünülebilir. Günümüzde bu doku özellikle moda dergileri ve Facebook, Instagram gibi sosyal medya “ajanlarıyla teşhir ediliyor, örneğin, evin mahrem sınırlarının ve korunaklı kültürel çeperlerinin, internetin geçirgen duvarları aracılığıyla kamusallaşabildiğini görüyoruz. İşte bu sebeple kamusal/özel, normal/anormal kategorizasyonlarının odak noktası haline geldi yüz. Dolayısıyla yeni anlamlandırma sistemlerini temsil etmeye başladığını da vurgulamalıyız.

Örneğin özel ve kamusal hayatın birbirinden ayrılmasıyla birlikte özel hayattaki “kullanım değeri”ne sahip yüz ile kamusal alandaki değişim de­ğerine sahip yüz birbirinden ayrıldı. Tam da bu noktada Deleuze’ün “yüzsüzleş­me önerisini dikkate almak gerekiyor. Yüze geçirilen birden çok maskeyi söküp atmak, yüzü bozmak ve tahrip etmek, yani “yüzsüzleşmek” önceliğimiz olmalı. Modernliğin estetik ve güzellik politikalarıyla yüzümüze dayattığı transparan kimlikleri, yüzümüzden “söküp atmak”zorundayız. Modernliğin ürettiği yapay özne kapitalist pazarın tüketim nesnesi haline gelmiştir, özne-beden İkilisine toplumsal ahlakın sınır dikişleri olan elbiseler giydirmiştir. Beden teknolojik bir minyatür haline gelmiş, kozmetik ve moda sektörlerinin ikonu olarak yapay ifa­delerle süslenmiştir (Kara, 2015).

Sosyoloji Divanı – Teşhir Toplumu(sayı.11),syf.151-157

Doç.Dr.Zülküf Kara / Öğ.Gör.Halime Aydın

(Mardin Artuklu Üniversitesi)

Kaynakça

Albertsen, Niels ve Diken, Bülent (2014).”OrganIı/OrgansızTopIum’, Göçebe Düşünmek, (& Ahmet Murat Aytaç ve Mustafa Demirtaş), Istanbul: Metis Yayınları, 153-161.

Demirtaş, Mustafa (2016). “Arzu ve Etik’; Gilles Deleuze: Ortadan Başlamak’,’ Cogito Dergisi, Yapı Kredi Yayınları, S.82,178-195.

Kara, Zülküf(2015).Yüzün Manasını Imha Eden Endüstriyel Güzellik, Nihayet Dergi, Eylül.

Karadağ, İlke (2014). “Yaratıcılık ve Öznellik” Göçebe Düşünmek, (Ed. Ahmet Murat Aytaç ve Mustafa Demirtaş), Istanbul: Metis Yaymlan,74-82.

Köse, Hüseyin. (2011). ”Tüketim Toplumunda Bir ’Sosyal Beden’ Kurgusu Olarak Kadın”, Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi Akademik Dergisi, C.6, S.4, 76-89.

Yazar: Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.