
Oysa insanın önünde atlanamaz ve alt edilemez bir ölüm gerçeği var, bir gerçek ki kapı gibi! Belki de dendiği gibi hiçliğe açılıyor bu kapı?! Öyle de olsa kapı, kapı olarak, çok gerçek! Herkes uğrayacak oraya, Ölümü yenecek sihirli otu bulamayacak olan Üstinsan da. Öte yandan, ölmeden evvel ölmek ne demek buna bîgâne kalanlar Ölümü göz ardı etmeye hep devam edecek ve fakat ölüm onlara galebe çalacak boyuna.
Bu söz, insanda; başlangıç noktası, güzergâhı, konaklama yerleri ve varış noktasıyla bir yolculuk intibaı uyandırıyor ve itiraf etmelidir ki kalpte bir inşirah hissi peyda ediyor. Yine bu söz, insana, işittiğinde, belli-belirsiz de olsa, tuhaf bir ferahlık hissi yaşatıyor bir ferahlık hissi ki kend’olma çabasına içkin şu acıtan belirsizliği insanın içinden bir süreliğine de olsa süpürüp atıyor. Zira bir yolculuk düşüncesi (bu, düşünsel bir yolculuktan ibaret bile olsa) kend’oluş mâ-cera’sına mânâ veriyor. Ama Nietzsche’vari Hiçten gelip hiçe gidiyoruz ifadesindeyse böyle bir şey zinhar hissolunmuyor. Hiçten hiçe bir yolculuk! İlk duyuşta ortalığı beyhudelik hissiyle sarmalanmış, belirsiz ve tuhaf bir sessizlik kaplıyor sanki. İnsan, kendini, kasvetli mi kasvetli bir gökkubbenin altında yerin ıssız ve çıplak yüzünde yapayalnız, şaşkın ve naçar bir şekilde buluyor. H -iç’in bir içi, nihilizmin bir dibi var m’ola ki diye merak ediyor. .
Görünüş yanıltmamalı, bu ikisi asla ve kat’a aynı anlama gelmez. Gerçekte lâ süpürgesi modern bireye ârız nihilizm marazını süpürüp atabilecek yegâne çare, yerine şunu koysak mı diyemeyeceğimiz şu panzehirdir tam da. Süpürgeyi tutan kendi’dir burada, süpüren kendi, hem süpürülen kendi. Kendi’ni yola koymak suretiyle, süpürge elde, kendi’ni kendi’nden tahliye eden kendi.
Bu bir mâ-cerâ’dır ki onda kendi h-içlene h-içlene kendini kat etmede. Kendi’nin kendi’yle güreşinde kendini alt etmede. Güreşin tutulduğu yer belli: kendi. Keza, bu minderde yenen de yenilen de kendi.
Bidayette herkeste kendini kaybetmekten endişeye kapılan kendi, kendi’nin kendi ile tuttuğu bu müthiş güreşin nihayetinde kendini hiçkes olarak bulmada. Hatırlatalım hemen: Hiç olmak, hep olmaktır! demiş Bâyezid-i Bistâmî. Kendi, demek ki, kend’olma yolunda ancak h-içlenerek “hep” olmada. Ama dikkat! Varllan nokta, büsbütün hiç olmaktan bütünüyle başka! “Fenâ’dan sonra bekâ” var zira.
Bu bütünleşik tasavvura göre, lisan (i. dil < til) Gönl’ün (ii. J:) lisanı olduğu, ona ayna tuttuğu ölçüde hakikatini bulabilir. Başka bir ifadeyle, lisan gönül’den neşet ettiği ölçüde, yani onu içten ve içtenlikle yansıttığı ya da yankıladığı Ölçüde hakikatlidir. Lisan hakikatini gönül’de bulur, “gönül lisanı” asıldır zira. Lisanın kaynağı olarak, giderek lisan olarak gönül! Öte yandan, gönül, kendini ifade ederken veya dışa vururken, temel teşkil ettiği lisan’a bağlı ve muhtaç görünür.3Sözcüğün her iki anlamında dil duyarlığı varsayar. Bir lisan faaliyeti ama bunun öncesinde ve ötesinde bir gönül işi olarak felsefe de aslında öyle.
Ferdin ortaya çıkması için her halükarda toplumsal zemin gereklidir.
18. Hiçlik dahi -tıpkı Varlık gibi“ne-den’lilik”ini Ne’den alır, Ne’nin kendisinden. Hiçlik dahi -tıpkı Varlık gibi- aslen Ne’ye döner. Varlık ve hiçlik, Ne’den sonra oluşlarıyla yani “hâdis”likleriyle bunlar, “birbirinden olup birbirine aittir”ler, nasıl ki “birbirlerini ayırt ediyor” iseler. Varlık ve hiçlik, evet, ayrımları içinde aslen Ne ’ye aittirler, “ilksel ” yani “berisi olmayan” muamma olarak Ne’ye. Hiçlik neden gelir? Cevap: Hiçlik Ne’den gelir tıpkı Varlık gibi.
İbn Arabî, Fütühât-ı Mekkiyye
0 Yorumlar