Neshin Manası

Biz bir ayetten her neyi nesheder veya unutturursak, ondan daha hayırlısını yahut mislini getiririz. Bilmez misin ki, Allah her şeye kadirdir. (Bakara,106)

İbni Âmir kırâetinde nûnun zammı ve sînin kesriyle okunur ki, insâhdandır. İbni Kesir ve Ebu Amr kırâetlerinde birinci nûnun ve sinin fethaları ve ondan sonra bir hemze-i sakine ile şeklinde okunur ki, tehir mânâsına olan nesee ve nesiedendir.

Şer’î usûl bakımından neshin dine uygunluğunu isbat eden bu ayetin sevki, eski kitapların bazı hükümlerinin neshindeki cevaz hakkında ise de söyleniş bakımından kelimesi umum ifade ettiğinden, bazı Kur’ân âyetlerini de açıkça içine almaktadır. Şu halde Kur’ân âyetlerinde de nâsih ve mensûh vardır. Bunun aksini iddia etmek, nassın zâhirini inkâr etmek olur.

Nesih lügatte değiştirmek, yani bir şeyin yerine başkasını geçirmek, halef yapmak demektir. Nitekim (Nahl, 16/101) âyetinde nesih, tebdil olarak ifade edilmiştir. Bununla beraber bu mânâ bazen o şeyin kendisinde itibar edilir ki, buna izale, ilga, iptal denilir: “güneş gölgeyi neshetti” demek onun yerine geçti, onun yerini aldı demektir ki, buna, izale etti ve iptal etti de denilir. Bir başka âyette “Allah, şeytanın attığını derhal iptal eder.” (Hacc, 22/52) nesh işte bu anlamdadır.

Bazen de o şeyin yerinde itibar edilir ki, buna da nakl ve tahvil denilir. Nitekim “nesahtü’l-kitab” kitabı istinsah eyledim demek, bir kitapta k ini diğerine geçirdim, ona nakletttim demektir. Yazıda nesih, mirasta münasahe,” ruhlarda tenasuh tabirleri de bu mânâyadır. “Siz her ne yaptıysanız biz onları istinsah etmiştik.” (Câsiye, 45/29) âyetindeki istinsah da yine bu mânâya gelmektedir. Özetle, lügat bakımından nesih, izale ve nakil mânâlarında müştereken kullanılır ise de her iki mânânın da esası tebdil demektir.

Şeriat ıstılahında da nesih, herhangi bir şer’i hükmün aksine sonradan başka bir şer’i delilin delalet etmesidir ki, ilahi bilgiye nazaran evvelki hükmün müddetinin sonunu beyan, bizim bilgimize nazaran da zahiren baki görünen o hükmü değiştirip ortadan kaldırmak demektir. Her iki bakımdan da nesih, bir değişikliği bildirmek anlamına gelmektedir. Bunda hiç bir zaman Allah’a nazaran caymak veya bilememek manası yoktur. Bunun içindir ki, ebediyet kaydiyle mukayyed (bağh) hükümlerde nesih cereyan etmez. Nesih ancak emirler ve yasaklar gibi inşai bir manayı içeren vakıaya ilişkin bir ihbar ve itam olmayıp, sırf icad olan ve yalnız bir iradeyi gösteren, bununla beraber ebediyyeti nassa bağlanmamış bulunan konularda ve hükümlerde cereyan eder.

Cenabı Allah, varlık aleminde bu gün yarattığını yarın yok ederek, diğer bir şeye dönüştürmekle ilmine, kudretine, iradesine hiçbir noksanlık arız olmayacağı gibi, şeriatc ait alemde de başka başka zamanlarda başka başka şer’i hükümler inşa etmekle, mesela; geçmiş zamandaki bir emrin yerine, şimdiki zamanda yasak koyan bir emir inzal buyurmakla ilminde ve iradesinde haşa bir noksan değil, belki her birinde bir hikmetinin tecellisini ve kemalini göstermiş olur.

Ve bunda caymak manasını düşünmek bile kabil değildir. Allah katında kararlaşmış bulunan herşey ve her hüküm yerli yerinde gelmiştir. Ve hakikatte hiçbir kelimesi değişmiş değildir. Yaratılışta her anın ayrı bir emri olsa ilahi ilmin zerre kadar değişmesini gerektirmez. Hasılı iman hakikatleri, itikat esasları gibi, ihbara olan ilmi ilkelerde nesih mümkün değildir. Bunların bir anlık zamana bağlt olanlara bile ezeli gerçekler hükmündedir. “Şu şöyledir, filan vakit, filan şey oldu veya olacak.” denildi mi bu haberler, bu hükümler artık ezelden ebede doğrudurlar. O vakitte o şey olmadı veya olmayacak denilemez. Lakin “su iç, şarap içme, nikah yap, zina etme” gibi inşai olan şer’i hükümler, açıkça ebediyet kaydıyla kayıtlanmadıkça nesihleri mümkündür.

Bunlar bir an için meşru, başka bir an için gayr-i meşru olabilirler. Bunların ebediyetleri zorunlu değildir, nesihleri de müddetlerinin açıklanmasına bağlıdır. Önceki kısımlarda Kur’an, Tevrat’ı ve diğer ilahi kitapları tasdik edici, teyit edici ve destekleyicidir, aynca daha fazlasıyla tefsir edici ve açıklayıcıdır. İkinci kısımda ise Kur’an, onlardaki birtakım hükümleri kaldtrarak, her zamana göre uygulanacak hükümleri ve teşri (kanun koyma) usullerini içeren yeni ve mükemmel bir hoşgörülü şeriat getirmiştir. Şurasının unutulmaması gerekir ki, tevhid inancı gereğince yaratılış aleminde olduğu gibi, teşri aleminde de icat ve inşa, ancak Cenab-ı AIlah’a ait bir sıfattır. Kullar nihayet O’nun yaratmasıyla ve O’nun gösterdiği ayetlerin ve delillerin ışığında kendi bilgi kapasitelerine göre bir tasarrufa izinlidirler. Yoksa Allah’ın yaratmış olduğu kanunlar, kul iradesiyle kaldırılamaz. Neshin şeriat ıstılahındaki bu tarifi de yine bu ayetin delaletidir ve bu konunun tafsilatı “Usul-i fıkıh” ilmine aittir.

Gelelim ayetin manasına: Yahudiler, Allah nesih yapamaz ve şu halde böyle yeni yeni hükümler getiren bir vahiy indiremez mi diyorlar? Yalan söylüyorlar ve yanlış biliyorlar. Zira Allah nesih yapabilir ve yapar, yapmasında da kendisi için hiçbir noksanlık söz konusu değildir; şanına noksan gelmez. Aksine O’nun yaptığı nesihte hayır ve hikmet vardır. Çünkü,Biz azamet ve kudretimizle herhangi bir ayeti kısmen veya tamamen ve mesela manasındaki bir hükmünü veya lafzının hükmü olan tilavetini veya her ikisini bizzat kitabımızla neshedersek veya diğer bir kıraete göre; resulümüze sünnetiyle neshettirirsek, yahut onu unutturur, hafızalardan silersek veya yine diğer bir kıraete göre; onun hükmünün uygulanmasını tehir edersek, ondan daha hayırlısını, veya en azından onun mislini ve dengini getiririz. İşte şer’i nesih bu usul çerçevesinde cereyan eder. Bunların hiç biri abes değildir, hiç biri yokluğa, ihmale ve hatta noksana yönelik şeyler değildir.

Ey Muhammed! Bilmez misin ki hakikaten Allah herşeye kadirdir. Hiç bilmez olur musun, elbette bilirsin. Bilirsin ve bu ilim burhansız, delilsiz de değildir. Bilmez misin ki, bütün göklerin ve yerin devleti, görünen ve bilinen, hatta akıl yoluyla tahmin edilen şu kainatın hakimiyeti, saltanatı hep O’nundur, Allah’ındır. Böyle bir Allah neye kadir olamaz, neye güç yetiremez ki? Baksana bu büyük devlete, bu nihayetsiz mülke ve saltanata! İşte bu alemde her gün, her gece, her saat ve her anda neler yapılıyor, neler yıkılıyor? Ne icatlar, ne imhalar oluyor, ne kudretler açığa çıkarılıyor? Ne hikmetler ortaya konuyor ve uygulanıyor, ne nesihler,ne insanlar, ne tehirler, ne taciller, (öne alma) ne unutturmalar icra kılmıyor görmez misin?

İlahi saltanatın geçerli olduğu kainatta cereyan eden değişmez ve bozulmaz kanunlar ve ilahi sünnetler, adet ve gelenekler okunup dururken onun ‘ yanında zaman zaman, yer yer, semt semt, tek tek, an be an çeşitli oluşum ve dönüşümleri meydana getiren tali derecedeki ilahi sünnetler ile nasih ve mensuh denilebilecek hükümler ve olaylar icra edilmekte olduğunu, yıkılanların yerine peyderpey yenilerinin geldiğini ve hatta terbiye, tekamül ve ıstıfa (seleksiyon) kurallarıyla daha iyilerinin ortaya konduğunu müşahede etmez misin? Böyle bir saltanatın sahibi olan Allah her şeye kadir olmaz mı? Böyle bir sonsuz kudretin sahibi olan Allah, teşri aleminde niçin nesih yapmasın ve niçin neshettiği bir hükmün yerine daha iyisini, daha hayırlısını, en azından onun dengini koyamasın?

Niçin daha önce gönderdiği Tevrat ve İncil’in bazı hükümlerini nesheden yeni bir kitap, yeni bir din vahiy ve inzal edemesin? Ve niçin bu kitapta, bu şeriatte nasih ve mensuh hükümler bulunmasın? Bilakis o sınırsız devletin gidişatına uygun bir kamil kitap ve bir mükemmel din ihsan edilmiş olması için her zamanın, her mekanın, her muhitin durum ve şartlarına uygulanabilen, sebepler ve maslahatlar çerçevesinde teferruat sayılan meselelerde cereyan etmek üzere nasihli ve mensuhlu, takdimli ve tehirli, hem kalıcılık ve hem değişkenlik özelliklerini taşıyan ilahi sünnetlere uygun hükümler koymak hikmet değil midir? Yaratmayı ve yoketmeyi, neshi ve unutturmayı o yapmazsu kim yapabilir?

Yoksa siz, bu göklerde ve yerde başka bir yöneticinin, haakn bir kanun koyucunun hükümran olduğunu mu sanıyorsunuz?Hayır sizin için bu yaratılış aleminde Allah’dan başka veliniz, O’ndan başka bir koruyucunuz, O’ndan başka bir yardımcınız yoktur. Üzerinizdeki hakiki velayet, hakiki yardım yalnızca O’nundur. Mülk O’nun, ahkam O’nundur. Kainat O’nun, söz O’nundur.” Ey Muhammed ünımeti! Yoksa siz bu şanı yüce peygamberinizden, daha önce Musa’dan istenenler gibi şeyler mi talep etmek istiyorsunuz? Hayır, siz ona benzer, öyle boş, öyle kafirane ve inatçı taleplerde bulunmazsınız. “Allah’ı görmeden sana inanmayız.” demeye kalkmazsınız. Bakara kıssasında olduğu gibi, peygamberinizi uzun uzadıya imtihana çekmeye girişmezsiniz. Bunu kafirler yapar.

Elmalılı M.Hamdi Yazır – Hak Dini Kur’an Dili,Azim,cild:1syf.381-383

Yazar: Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.