Dosto kendi dilini tahrip eden, kötü kunuşan Yahudilere karşı haklı olarak acımasızca tenkit eder. Nefret ettiğini açıkça da beyan etmekten çekinmez. Sadece o mu? Değil! Bir sürü Batı’lı filozof ve şairler, bu ırkın çarpık zihniyet ve karekterleri hakkında yazı yazmışlardır. Mesela belki en düşündürücü ve en çarpıcı ifadeyi hiçte Yahudi düşmanı olmayan, bilakis dostu olan ve döneminde Bergson’u müdafaa edip, karşılıklı sıkı dostlukları olan şair Paul Valery ise Yahudiler için şunları söyler: “Yahudiler asla sanatçı olamazlar” der. Ve asla bütün dimensiyonlarıyla da bunlar hakiki düşünür olamazlar. Onlar sadece düşüncenin hergeleleri ve komisyoncusu olurlar…
Andre Gide arkadaşı Paul Valery’nin ölümünden sonra yazmış olduğu bu makalesinde şöyle bir teşhisde bulunur. Ona göre: “Batı edebiyatında şair düşünürler arasında hem nesri hemde şiiri aynı kuvvette olan Goethe ve Valery,dir,.Bu hükme şunuda eklemek lazım: Avrupa’da Sanatçı düşünürler arasında meta dili, nüansı yani kudretli üslûbu ve derin fikirleri olan sadece filozof Schopenhauer ve Niçe’dir.
Bizde ise şu üç düşünür çok önemlidir: Said Nursi, Necip Fazıl ve Cemil Meriç. Birincisinin karşısına bütün 19. asrın gerçek düşünürlerin hepsini yani bir Kant, Hegel, Marks, Proudon ve Nietzsche vs gibi bu usta düşünürleri bir kefeye koyun, insana verdikleri değer bakımından, hayatlarının anlamı hakkında; Şüphesiz Said Nursî daha ağır basar.
Said Nursî yüzde yüz iman, sevgi ve nur yani kristal düşüncenin sesi, kudreti, derinliği ve varlığıdır, İşaret’ül İcaz yazarı. Henüz onu bütün dimensiyonlarıyla keşfeden bir düşüncenin fatihi çıkmadı. Ama ufukta, ufkuna göz kırpan muhakkaki düşüncenin şehzadeleri çıkacak!..
Maalesef!.. Son üç asırda hiç kimse İslâmın, bütün buudlarıyla içtihad ruhun irtifasının henüz erişemediler. Bizde sadece bu; Düşüncenin üç sultan kapısı gerçek birer Mütaarriftirler…
Buna mukabil bizde Türk edebiyatında hem nesri hemde şiiri aynı kudrette olan sadece şair- düşünür Necip Fazıl’dır. O tıpkı bir Geothe, Viktor Hugo ve Paul Valery gibi nesrinde şiirinde zirvesidir. .. Kristalin kristali bir nesir ve şiirin gerçek fatihidir. Cemil Meriç ise, o da tıpkı Filozof Schopenhauer, Niçe gibi derin fikirlerin örgüsünü ören, inşa eden bir düşünür. Bu kendi meta dilini kuran, dildeki nüansı tıpkı gökkuşağı renklerine sahip, celîl ve kudretli bir dilin büyücüsüdür. Cemil Meriç hem dilin hemde derin ve kolay anlaşılmayan bir düşüncenin imzasıdır. Tıpkı Batı’daki bu iki düşünür gibi… Üstadın nesri gerçek manada bir kristalin kristali, inci ve zarif bir çizgidir, bu erişilmez nesri.
İmdi Cemil Meriç’in çağının bu “Yarı Türk” aydınınından biri olan Nurullah Ataç’ı nasıl gördüğünü, onlar için neler düşündüğüne dikkat kesilip, onun sözlerine pür dikkat, kulak verelim. Üstad 4. Aralık 1967’de günlüğüne şunları yazmış, bu doğuştan müslüman Türk düşmanı bu karanlık Kilisenin çocukları olan, içimizdeki bu “Yarı Türkler” gürûhu için: “Anadolu’ya oturak giydiren Selanik. Ve dilinden, dininden, haysiyetinden tecrit edilerek tarihin dışına itilen milyonlar…Düşüncenin sırtında Arleguin cübbesi. Bir alay sahtekâr, müstemleke zabitlerinden daha küstah ve yılıışk, intelijansiya rolüne çıkan üç beş okuryazara sofra artıkları yalatmaktan şeytani bir zevk duymaktadır.”72
Sonra Meriç, bu Homo Ludens’in kimlerin oğlu olduğunu, tahsil ve bilgi seviyesini daha doğrusu seviyesizliğinin porteresini derin çizgilerle, bu sûretsiz ve sîretsiz Ataç’ın portresini çizer. Tekrar Üstadı dinleyelim. Ama daha dikkatlice: “Ataç bir cenin-i sakit. Hammer mütercimi ve iktitaf yazarı Ata beyin ölümü döşeğinde sahip olduğu bir ferzent. [….]Ataç satıhdı. Her değere düşmandı. Tırnaklarını kemirmekten ve liyakatsiz, yani tehlikesiz bir takım oğlanlara dalkavukluk yapmaktan başka marifeti yoktu. Ataç hiçbir şeye inanmazdı. Çünkü inanmak sevmek demektir. […] Atatürkçülük ve Ataç …yıkılan imparatorluğun iki büyük hastalığı, hayır iki küçük hastalığı. Adi ve mikroskobik. Ataç ’la büyük iki kutuptur, birleşmez. Ataç, Mustafa Kemal rejiminin bütün sefaletlerini edebiyata sokan şımarık, yılışık, cahil ve kabiliyetsiz bir dilekçe yazarıdır”.73
Ve Üstad sesini ateşten bir sese kalb edip, yani ateşîn kelimelerine tarihin bütün meta sesini katarak, bu yakıcı, bu insanın beynini, vicdanını kavrayan kelimelerle, bu müleves ruhları, süprüntüleri tarihin meçhuller çukur çöplüğüne süpürür.
Tekrar Üstadın düşünce odamızdaki cesetleri yerinin neresi olduğunu anlamak için, Onu dinleyelim: “Türkiye, bütün kütüphaneleri yakılan, bütün mazisi, bütün tarihi imha edilen bu bedbaht ülke, bu panayır soytarısından daha münasip bir mezarcı bulamazlardı. İliksiz, usaresiz, ruhsuz bir edebiyat. Melih Cevdet ve benzerleri, Ataç gübreliğinde yetişen son mantarlardır. Anadolu, başındaki oturağı tekmeleyip bu süprüntüleri temizlemedikçe, namuslu fikir adamların sığınacağı iki yer var: ölüm ve cinnet” der ve yazısını bu paragrafla tuğralar…74
Sonra üstadane, bu ülkenin bütün “Sembolik Kapitallerini’’ yok eden, kendilerine “İlerici” diyen bu Kilisenin, basın ve yazarları daha doğrusu bu ülkeye 90 senedir musallat olan, esir alan bu Çin köpeklerin marifetleri ve “sağ” yazarlarının uyuşukluğu, kendisini anlamamalarından yakınır. Ona göre “Batı ile savaşıyorum, Oysa onların nazarında tek değerim: batılı olmak” der.“İlerici” daha doğrusu bu “Yarı Türk”lerin basınları hakkında 28. Temmuz 1974 yılında şunları yazar: “Batı ile savaşıyorum. Oysa onların nazarında tek değerim: batılı olmak.Attila solda kalmalıydın diyor. Hangi solda?İlerici düşünceye istikamet veren son derece mürteci üç organ var:Cumhuriyet, Varlık, Türk Dili.
Cumhuriyet, kurulduğu günden beri tefekkürü felce uğratmağa memur. Kurulu düzenin gerçek koruyucusu. Genç dikkatleri eski fetihlere çivileyen sahte bir ilericilik. 1974′te Atatürkçü. Varlık, Cumhuriyet’in aylık nüshası. Aynı fikir sefaleti, aynı namussuzluk, aynı sahtekârlık. Nadir Nadi ile Yaşar Nabi ikiz kardeştirler. Reculiyetten, samimiyetten mahrum iki harem ağası. Memlekette düşünen insanın türeyememesi bu iki düzenbazın marifetidir. Bu iki düzenbaz belli emellerin temsilcisi, yani fert değil lejyon.[….] Cumhuriyet ve Varlık kuruluşundan beri lağım. ”
Ve Meriç, “Sağ”ın şapşal, gözünü sofun şaşı gözüne çeviren, ınnun göğsündeki zehirli sütünü emmek isteyen bu ruhlu varlık ve zihniyetteki “Sağ”ın kendisini anlamayışını ise şöyle ifade eder: “Zaten yazdıklarım da kayboluyor. Batı ile savaşıyorum. Oysa onların nazarında tek değerim: batılı olmak?’. Bu ülkenin bütün değer ve mefhumları yurtsuz ve gökkubesiz bırakıldı. Bırakanlar batılılar ve onların içimizde bizi içten kuşatan, kuduz köpekler gibi saldıran: Homo Ludenzler ve Dönmeler yani “Yarı Türk” ler ordusu…
Basın… Hegel için gazete “Mütefekkirler için sabahın bereketi kadar realistir” diyor filozof. Evet, bu ülkede ise gazete: günün küfrü ve bereketsizliğ ve zehir fabrikalarıdırlar, içimizdeki bu “Siyonist” ve “Yarı” Türk basını. İhtilâlin yıkım tankları gerçektirler.
Bu Emperyalist Avrupa’nın içimizdeki emir ve yıkım Kipleri. Bu ülkenin her değerlerine ve gerçek düşünürlerine, tıpkı Ludwıg Wittgenstein’nin nefis Çin köpekleri teşbihinde olduğu gibi, bir boşluğa, bir köşeye, bir gölgeye havlarlar. Sonra bir sürü diğer köpekler bu havlama korosuna katılır ve boş dolu gösterilir. İşte bizdeki “Yarı” Türkler, filozofun dediği gibi bir hiçe yani köşedeki boşluğa havladıktan sonra, kuduz köpek gibi bu milletin gerçek sahibi olan müslüman Türk çocuklarına ve değerlerine saldırırlar.
Ve bu saldırı bir asırdan fazla zamandır başladı, yapılıyor. Ve bütün şiddet ve sinsiliği ile devam ediyor. Bunlar karanlığın ve kıyıcılığın ebedi çocuklarıdırlar. Dişi kaz sürüleri. Bir avuç olmalarına rağmen ellerindeki maddi güç, lağım basınları ve Avrupa’lıların gizli ve açık yardım ve destekleriyle halen, biteviye saldırıyorlar. Bu ülkenin kendi değer ve mefhumları kök salmasın, ruhları gibi yurtsuz ve gök kubbesiz kalsın ve bu ülkenin gerçek sahipleri olan Anadolu çocuklarının kendilerinin biteviye köleleri olmasını isterler. Ama bunlar düşüncede, metafizikte yakıcı ve diriltici asîl düşüncenin, bu yön değiştiren rücûnun ne olduğunu bilmezler.
Cemil Meriç’in yukarıda adını zikrettiğim, bu tuvalet kağıdını gazete ve dergilerin yanında, Türk Düşüncesi ve Türk şiirinin son Üstadı Necip Fazıl Kısakürek ise “Hürriyetsiz Hürriyet“Milliyetsiz Milliyet” “Vatansız Vatan” başka bir vatanın özlemini çekerler vs. gibi, bu karanlık basın ve Dönmeler hakkında ömrü boyunca mücadele etmiş; bu meş’um toplulukla. Onu dinliyelim, şimdi…
Milliyetsiz Milliyet Gazetesinde gayr-i Türk ve gayr-i müslim bir muharrir bozuntusu, sadece ilim ve hakikati konuşturmak üzere hazırladığımız 6. Mehmed Vahiddüddin isimli tefrikamızın “Vatan haini” değil, büyük vatan dostu şeklindeki ikinci başlığı ele alarak, henüz eser ortaya çıkmadan bir takım esfel (Provakasyon) lara girişmekte, ”Vahidüddin vatan dostu olunca demek ki Atatürk, Mareşal Çakmak ve bunca istiklâl Şehidine vatan haini olmak düşüyor” demek istemekte ve şunu bunu kışkırtmaya bakmaktadır. Kâfir soyundan İranlı ve Arnavut kanıyla mavi renkli Yahudi kanından terkiplediği katışığa Milliyet ismini veren bu paçavraya ve onun paçavra muharririne ayaklarını denk almalarını tavsiye eder ve birkaç yıl öncesinin “Cüce M…” hâdisesindeki yüzkarası hezimetlerini hatırlatırız!
Bu defa yüzlerindeki kara, mânevî bir leke halinde kalmayıp korkunç bir surat morartısı şeklinde de tecelli edebilir. Aynı karşılığı, dünkü “Akşam” gazetesinde Milliyetsiz Milliyet’in arkasından gitmeye kalkan ve temiz bir ordu köteği yedikten sonra şimdi Milliyetçi ve hakikatçı Türk Ordusunu kışkırtmaya bakan “İlhami Sosyal” isimli maddî ve manevî soysuza da yöneltiriz. Bahsettiği, camii duvarına işeyen köpek değil, onun ancak çişi olan bu adamı, bütün benzerleriyle beraber Sarayburnu önündeki çöplükte göreceğimiz gün yakındır.75
Üstad Necip Fazıl sadece bu çömez, tek marifetleri bu milletin her değerine küfredip, alay eden bu gazateciye değil, meşhur “Çankaya” adlı eserin sahibi hani Mehmet Akif Ersoy’a alçakça:
“Hadi sen, kumda biraz oyna, bu memlekette işin yok sen diyen bu dağlı barbar daha doğrusu bir Latenz Mağarası ’nın harem ağası olan: Fatih Rıfkı Atay’a da layık olduğu cevabı daha doğrusu kelimelerle sandalyeye oturtup, nefis bir metafor kelimeleri yürüyüşe geçirip, boyuna geçirdikten sonra bu ayrık “Firak” ruhlu çeyreğin çeyreği “Türk’ü ateşten kelimeleriyle, oturduğu sandalyeye şiddetli tekme savurarak, layık olduğu yere düşürür! Yani karanlığın lağım çukuruna düşürür, bu müslüman Türk ve Anadolu insanına düşman olan ve bu doğuştan Yahudi ve Dönmelerden başka hiç kimseyi sevmeyen, bu anti insana cevap verir.
Üstad, Bu Latenz Mağarası Aydını F. Rıfkı Atay’ın 25 Mayıs 1968’de Dünya Gazetesinde “Politika” adlı bu tarihli makalesinde tulumbacı gibi Müslüman Türklerin bütün değerlerine, Ulu Hakan’a ve Necip Fazıl’a, Üstadın DTC Fakültesinde verdiği konferanstan dolayı kudururcasına rahatsız olmuş bu “Çanka Yazarı, tam bir kalpazan müsveddesi.
Bu Mustafa Kemal’i Çankaya’da zehirleyenlerin başı otan bu “Çin Köpeği” gibi, bütün sembolik kapitallerimize havlayan, bu âdet bezi ruhlu gazeteci müsveddesine şöyle cevap verir. Bu 20’inci asırda 7’inci asır yürümez diyen, bu Anadolu müslüman Türk’ün tüm değerlerine kuduz köpek gibi saldıran ve dilini kesercesine havlayan ruh sefiline. Üstadın nefis nesir Türkçesiyle dinleyelim. Bu makalesinin adını: “Frak ve Sümük’ başlığını koyan, şairler Sultanı ve düşüncenin ebedi şehzadesi:
Yine bize sövmeye başladılar. Milliyetsiz “Milliyetin ”in peşinden sabah vakti kapkara “Akşam”… Derken Ebu Cehil kadar eski “Yeni Gazete” ve arkasından, dönek, fakat hakikatsizlikte sabit “Dünya”… Ah, şu kahpe dünya!.. Bâri bir fikir öfkesine, bir düşünce sinirine bağlı olsa bu sövüp saymalar… Sadece şu (klasik), şu eçkel, şu esfel, devrim efeliği tavrı…
Gayet doğru gördükleri tek şey, bizim kendileri hesabına belir- tiğimiz büyük tehlike… Tahtakuruları (D. D. T)’den ne nispette korkarsa öyle yılıyorlar bizden… Ve korumaya çabaladıkları sözde gerçeklerin çürüklüğünü sezmekten ve onları tuzla buz edecek balyozun ne olduğunu kestirmekten geliyor bu halleri!..
Uykuda bir arslan… Ve onun pençesindeki iki tırnağın arasına sığınıp, faaliyetine engel gördüğü kediyi arslana rapor eden fare… İşte bu fareye benziyorlar!..
Fikirleri yok, hakikatleri yok, imkanları yok, ilimleri yok, samimiyetleri yok, ve düşünün bütün bunlardan sonra ne çapta ahlâkları yok, insaftan yok, hayâ duyguları yok, haysiyetleri yok, şahsiyetleri yok!..
Şu, boyuna bıyıklarını dişleyip çektikleri arslan uyansa da asıl bunları parçalasa!.. [….]
Demokrasinin- itiraf edelim ki, felâket çapında-yerleşmeye çalıştığı bu memlekette, hâlâ mı bunlar, bu köhne nakarat ve kokmuş edebiyat?..
Bunlar, o kadar savundukları ve pırıl pırıl bir (frak) şeklinde kabullendikleri demokrasi libası üzerinde sümük gibi durmuyorlar mı?..
Onda bile sırıtıyorlar; ya İslâm cübbesinde?.
(Bugün Gazetesi, 27 Mayıs 1968)
Düşünen her namuslu insan, Cemil Meriç ve Necip Fazıl’ın bu düşündürücü, sarsıcı hüküm ve teşhislerinin mirasının karşısına çıkmalı ve ciddi olarak düşünmelidir. Ve onların ikazlarını içimizde harf harf, hece hece tercüme edip, bu sözlerin mana, anlam dimensiyonlarını idrakımıza nakş etmeliyiz. Etmeliyiz ki, bu karanlık getto bu hem “Kızıl, kara ve kahverenkli” yani her yıkım, faşist rengin tonlarına, renklerine bürünen, her savaşta her anarji ve darbelerde parmakları olan bu meş’um, doğuştan “Yahudi Serseri” gibi her yeri yangına çeviren ruh sefillerini, bu topraklardan, sosyal hayatın sahnesinden ve bu gök kubbeden ebediyen tard edilmelidirler.
Bunlar Türk adları ve libasları altında aramızda yaşıyan, janus yüzlü ve iblis ruhlulardır. Bütün bu ülkede anarşi hareketlerini, terör, tedhiş hareketleri bu cüce topluluk çıkarıyor. Bunları nasıl tasvir edeyim derken, birden aklıma Walter Benjamin’in bir yazısında bir cüceden bahsediyor ve Türk kıyafeti giymiş bu cüce aklıma geldi. Benjamin bunu Edgar Poe’nun bir hikayesinden ilham almış, Bir satranç tahtasından bahsediyor. Aslında mevzu “Hristiyan ve Yahudi” ilahiyatının cüce oluşunu ve her ilerlemeyi sekteye uğrattığını ifade etmek için, bu metaforu kullanmış: “Über den Begriffder Geschichte” adlı bu yazısında. Evet bizim “Yan” Türkler ise kamburlu, kızıl saçlı, mavi gözlü, kanlı, canlı cüceler topluluğudur, bunlar.
Bunlar bu satranç tahtasının altındaki Türk kıyafetli, adları Türk ama Janus çehreli ve bunlar hem Papaz hem de Haham ruhuna sahip, kamburlu cüceye benziyorlar. Bu satranç tahtasının altındaki kamburlu, habis ruhlu cüceler, Batı adına, kendi karanlık emelleri için, bütün müspet şeyleri engelliyen, Türk’ün ataklarını, bu bir nevi mıknatıslı otomatik mekanizmaya benziyen bu satranç tahtasının altındaki kamburlu cüce.
Biteviye alttan her hareketimizi bildiğinden, karşı atakta bulunarak, her ışığı her ufuk açıcı hareketi engeller. Bizler bir nevi bu düşünce ve siyaset satrançın altındaki kamburlu cücelerin hareketlerini görmüyor ve bilmiyoruz. Bunlar satranç tahtasının altındaki Türk adını ve kıyafetini taşıyan: Kamburlu cücelerdir. Batı’nın gizli (Latens) siyasetini iyi bilmeliyiz.Batı denizci bir medeniyet. Yani yalancı ve hıncahınç hırsız birm edeniyetin çocuklarıdır, bir güçlü parçası…
Şimdi artık bunlar rafineleştikleri için: Kaba hırsızlıktan sanatkârane hırsızlığa terfi oldular. Ya düşünüp aslî ruh libasına bürüneceğiz. Ya da bu habis,meş’um ve şeâmetli kamburlu cüce gürûhun oyuncakları kalıp biteviye darbe alıp, yiyip hedeflerimize asla ulaşamıyacağız. Ya da önlem alıp bu ruh sefillerine; gök kubbeyi başlarına geçirip,kim olduğumuzu göstermeliyiz. Hem Oğuz, Fatih, Yavuz hem de Farâbî, Mevlana, Yunus, Fuzûlî, Necip Fazıl ve Cemil Meriç vs gibi mutaarriflerin ruhlarını içimizde mecz olduğunu göstermeliyiz, vakit geç olmadan!..
Düşüncenin tek muhatabı vardır: Düşünenler. Sahi bizde bu mutaarrifler kaldı mı, acaba ? Olabilecekler ya öldürüldü veya kuduz köpekler gibi saldırıldı. Türkiye’de bir Posthum düşünce yok. Batı’da da yok yani bu 20. ve 21. yüzyıl Avrupa’sında büyük düşünür yok. Büyük zannedilenler ise birer fragment nefesli ve kendi medeniyetlerinin “Güneş” ve “Yıldızlar Topluluğunu” şerh edenlerdir. Dilini ve irfanını bilmiyenler neyi şerh edecekler?
Batı iki asırdır “Modern” kelimesiyle kendisini ve Dünyayı aldatıyor; Barbarlığını örtmek için. Friedrich Nietzsche için modernizm: “Bir sürü melezleşme ve Tanrısızlıktır”. Yarı barbarılığın diyer adı. J. Paul Sartre, karekteri eserlerinde daha büyüktür. Karanlık güçlerin, bu büyük kapital sahiplerin “Ödül” altındaki ayartlamaları görür ve Nobel ödülünü almaz, filozof. Bugün tanınmış çoğu “Filozof’, “Sosyolog” “Psikolog” ve tarihçiler vs büyük ödüller adı altında kanalize ediliyorlar. Bu 1980 itibaren hızlıca artı. İnsan bir Kyoto, Holberg, Erasmus ve Balzan vs gibi ödülleri düşününce… Japonlar niçin her yıl 50 milyon Yen veriyorlar? Veya diğerleri? Evet düşüncenin, ulvî ve hükümrân düşüncenin tek muhatabı vardır: Düşünenler.
Ekrem Tahir – Yarı Türk,Hitabevi yay.syf.127-136
Dipnotlar:
72 Cemil Meriç, Jurnal //, İstanbul, 1993, s. 159
73 a.g.e., s. 159-160.
74 a.g.e.,s. 160.
0 Yorumlar