Namazın Farz ve 5 Vakit Oluşunun Hikmeti

Allah Rasûlü (s.a.) Mi’râc gecesi semâya yükseltildiği zaman semâvâtın melekûtunu
ve oradaki meleklerin ibâdetlerini bütün incelikleriyle müşâhede etti. Onların değişik
ibâdetlerini görüp beğenerek imrendi. Bu ibâdetlerin benzerlerinin ümmeti için de
olmasını diledi. Bunun üzerine Allah Teâlâ, beş vakit namazda bütün meleklerin
ibâdetlerini cem etti. Çünkü bu meleklerden bâzısı kıyâmda, bâzısı rükûda, bâzısı
secdede idi. Bâzısı tahmîd ve tesbîh ve diğer ibâdetlerle meşguldü. Müslümanlar beş
vakit namaz kılınca Allah Teâlâ gök ehlinin ibâdetlerinin ecrini onlara verecektir.

Allah Teâlâ’nın namazı ikişer, üçer ve dörder rekât kılmasının hikmetine gelince
Efendimiz Mi’râc gecesinde melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı olarak görmüştü.
Allah Teâlâ bir bakıma ibâdetleri Hak katına çıkaran meleklerin şekillerini namazın
nûrânî sûretiyle cem etmişti. Çünkü her ibâdet, nûrânî heykeller ve sûretler içinde
şekillenir (temessül eder). Nitekim bu konuda bâzı işâretler vârid olmuştur. Hattâ
meleklerin sâlih amellerden yaratıldığına dâir sahîh hadîsler vardır. Aynı şekilde Allah
Teâlâ meleklerin kanatlarını üç mertebe yapmış, kulların kendileriyle Allah’a uçtuğu
kanatlarını da onların kanatlarına denk düşsün ve kullar için mağfiret talebinde
bulunsunlar diye böyle yapmıştır.

Hz. Peygamber (s.a.) namazın rekât sayılarının azaltılması isteğiyle Allah Teâlâ’ya
birkaç defa mürâcaat edip gerekli tahfîf yapıldıktan sonra Allah Teâlâ buyurur ki: “Ya
Muhammed, bunların tamâmı bir gün ve gecede beş vakittir. Her namaz için on
hasene vardır. Böylece elli eder. Nitekim namaz bizden öncekilere de elli vakitti.”
[185]

Mi’râc gecesinde tahfîf edilerek beş vakte indi ve bire on hesâbıyla yine elli namaz
değerine ulaştı.

Bunun bir başka hikmeti de şöyledir: “Geçmiş ümmetlerde beş vakit namaz parça
parça olarak vardı. Allah Teâlâ hazretleri bunları, Peygamberi ve O’nun ümmeti için
cem etti. Çünkü dünyevî ve uhrevî faziletlerin hepsi Peygamberimiz’de toplanmıştı.
O’nun ümmeti de diğer ümmetler arasında bu durumdadır.

Sabah namazını ilk kılan Âdem, öğle namazını İbrâhîm, ikindi namazını Yûnus, akşam
namazını Îsâ, yatsı namazını Mûsâ (a.s.)’dır. İşte bunlar namazların beş vakit olarak
tesbitinin sırrıdır.

Şöyle bir görüş de vardır: Beş vakit namazı ilk kılan Âdem (a.s.)’dır. Sonra bunlar
peygamberler arasında dağılmıştır. Vitir namazını ise ilk defa Rasûl-i Ekrem (s.a.)
Mi’râc’da kılmıştır. Nitekim: “Rabbim bana beş vakit namaza bir namaz daha ilâve
etti.”[186] buyurmuştur. Buradaki fazlalık vitir, ya da gece namazıdır.

Secdeye ilk davranan Cebrâîl’dir. Bu yüzden nebîlere yoldaş ve yardımcı olmuştur.
İlk “Sübhânallah” diyen yine Cibrîl, “el-Hamdülillah” diyen Âdem (a.s.), “Lâ ilâhe
illâllah” diyen Nûh (a.s.), “Allahu Ekber” diyen İbrâhîm (a.s.), “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhi’l-Aliyyi’l-Azîm” diyen Hz. Muhammed (s.a.)’dir. Bunların hepsi
Keşfü’l-künûz ve hallu’r-rumûz adlı eserde yazılıdır.

el-Hıkemu’ş-Şâziliyye ve şerhinde şöyle denilmektedir: Hakk Teâlâ insanda meydana
gelebilecek bir bıkkınlık hâlini ilm-i ezelîsiyle bildiğinden, ibâdetleri değişik
şekillerde emretmiştir. Ki insan bu sûretle bu ibâdetlerden birinden ötekine geçerek
dinlensin, gönül huzûruna ersin.

Yine Allah Teâlâ insanı emellerine ulaşmaktan alıkoyacak, bıkkınlığa düşürecek bir hırsın varlığını bildiğinden ibâdetleri vakitlere bağımlı kılmıştır. Çünkü günde beş vakit namaz, senede bir ay oruç, kırkta bir zekât,ömürde bir hac vardır. Bu ibâdetlerin herbirinin yerine getirileceği özel zamanları vardır ve zamânında yapılamayan ibâdet sahîh olmaz. Aslında her şeyin böyle vakit ve zamanla sınırlandırılmış olması, insan için bir şefkat, kulluk için kolaylıktır. Allah Teâlâ, ibâdetleri bizzat kendi zamanları ile bağımlı tutmuştur ki, insanda daha sonra yaparım duygusu yer etmesin; daha vakti var anlayışı insanı tenbelleştirmesin.Zamanların biraz geniş tutulmasının sebebi ise, kişide irâde ve ihtiyâr sıfatının yerleşmesi içindir.

Mevlânâ Celâleddîn Rûmî (k.s.) der ki:

Eğer ortada mahlûkun fiili olmasaydı,
Hiç kimseye şu niçin şöyle, diyemezdik.
Yaratıkların fiil ve irâdesi meydanda olduğu için,
Mahlûkun irâdesine itiraz olunur: Şu şöyle niçin?
Halkın fiiliyle Hakk’ın fiilini lâyıkıyla anlatmak için.

et-Te’vîlâtü’n-Necmiyye’den: Namazın başı ikame, sonu idâmedir. Namazın ikamesi;
vaktinde, rükû, sücûd, zâhirî ve bâtınî şartlarını tam yaparak kılmaktır. İdâmesi ise
murâkabeye sarılmak, Rabbin namaza tevdî ettiği lütuf esintilerini taleb için cem-i
himmet etmek, yâni teksîf olmaktır. Nitekim Allah Rasûlü (s.a.) buyurur: “Sizin dünyâ
günlerinizde Allah’ın nefhaları; esintileri vardır. Gözünüzü açın ve onlara tâlib
olun.”[187]

Namazın zâhirî şekli, organların kulluğudur. Namaz emri Hakk’ın kulu cezbedişinin
sûrî bir şeklidir. Çünkü namaz senin bedenini kulluk dışında başka bir işte kullanmaktan alıkor. Namazın sırrı, yöneliş ve taleb sırrıdır. Namazın şartlarının, rükünlerinin,sünnetlerinin, âdâbının ve hey’etlerinin herbirinde O’na yönelişin hakîkatine işâret eden bir sırr vardır.

Abdest namazın şartlarındandır. Abdestin her farz, sünnet ve edebinde insanı namaz
kılmaya hazırlayan tahârete işâret eden bir sırr vardır. Ellerin yıkanmasında, nefsin
günah kirlerinden, kalbin saldırganlık gibi şeytânî ve hayvânî sıfatlarla kirlenişinden
temizlenmesine işâret vardır. Nitekim Allah Teâlâ Habîb-i Ekrem (s.a.)’ine: “Elbiseni
temizle!” (el-Müddessir, 74/4) buyurmuştur. Tefsîr’de burada elbise olarak anlatılan
temizliğin kalb temizliği olduğuna işâret edilmiştir.

Yüzün yıkanması, dünyâ sevgisinin kir ve karanlığından temizlenmeye işârettir. Çünkü dünyâ sevgisi her türlü günahın başıdır.Namazın şartlarından olan “İstikbâl-i kıble”de yakınlık ve münâcât talebiyle Rubûbiyyet makamına yöneliş vardır. Dolayısıyle Hakk’ı taleb etmenin dışındaki her türlü yönelişten yüz çevirmeye işârettir.

Ellerin kaldırılması himmet elinin dünyâ ve âhıretten çekilmesine işârettir. Tekbîr
getirmek Hakk’ı yüceltmektir. O’nu kulun kalbinde talep, sevgi, azamet ve izzet olarak herşeyden daha büyük görmektir.

Niyyetin tekbîre bitişik olması Hakk’ı talepteki niyyetin samimiyetinin, Allah’ı tekbîre
ve O’nu ta’zîme bitişik olması gerektiğine işârettir. Aslında Allah’dan, Allah’dan başka
bir şey istememek gerekir. O’ndan başkasına tâlib olarak tekbîr alan kimse, gözünde
matlûbu olan şeyi ta’zîm etmiş olur, Allah’ı değil. Nasıl ki zâhiren tekbîr almayanın
namazı câiz değilse, aynı şekilde gönlüyle başkalarına yönelenin namazı da hakîkat
i’tibârıyla câiz olmaz. “ed-Dünyâ ekber”, (Dünyâ en büyüktür), “ve’l-Ukbâ ekber”
(Âhıret en büyüktür) diyen kimsenin “Allahu Ekber” deyinceye kadar namazı sahîh
olmaz.

Sağ eli sol el üzerinde göbeğin üstüne konması, kul ve kölenin sâhibinin huzûrunda
kulluğunu ifâdesine ve kalbi mâsivâ sevgisinden korumaya işârettir. Kıyâm’da “Ben
yüzümü tamâmen gökleri ve yeri var edene çevirdim. Artık ben O’na ortak
koşanlardan değilim.” (el-En‘âm, 6/79) diye başlayan duâ ile kırâata başlanması,
[188] Hakk’ın dışında hiçbir şeye tâlib olmadan hâlisâne Hakk’a yönelişi gösterir.
Namazda Fâtiha okumanın vâcib oluşu ve Fâtiha’sız namazın câiz olmayışı, kulun
gerçek kulluk arayışına işârettir. Çünkü Fâtiha’da, âlemlerin Rabbı’na hamd, şükür ve
hidâyet talebi ile rubûbiyyeti i’tirâf için cem-i himmet (yoğunlaşma) vardır. Bu durum,“İnsanların ve cinlerin amellerine denk sayılan cezbe-i İlâhiyyedir.” Kulun Allah’a yakınlaşması Rabb ile kul arasında taksîm edilmiş olan namazın ilk yarısıyla başlar.

Çünkü kıyâm, rükû ve sücûd, kulun ruhlar âlemine ve daha önce geldiği gayb
merkezindeki yerine dönüşüne işârettir. İnsanın yaşadığı bu âlemle ilgisi önce nebâtî,
sonra hayvânî, sonra da insânî unsurlarla olur. Kıyâm, insânî unsurlara, rükû hayvânî
unsurlara, secde ise nebâtî unsurlara işârettir. Yâni bunların husûsiyetlerindendirler.
Nitekim Allah Teâlâ: “Necm (yıldızlar) ve ağaçlar (bitkiler) secde etmektedir.” (er-
Rahmân, 55/6) buyurmaktadır.

Bu mertebelerin herbirinde kâr da zarar da vardır. Nûrânî ve ulvî olan rûhun zulmânî
ve süflî olan cesede girmesinin hikmeti, işte bu kâr olan tarafıdır. Nitekim Allah Teâlâ,Peygamber (s.a.) lisânıyla şöyle buyurmaktadır: “Ben mahlûkatı benden kazanç elde etsinler diye yarattım. Ben onlardan kâr elde edeyim diye yaratmadım.”
[189] buyurmaktadır. Rûhun süflî mertebelerden herbirinde ulvî mertebelerde bulunmayan kazançlar sağlaması bir fâidedir. Vâkıa insanoğlu bu âlemde önce zarara uğrayacağı bir musîbetle karşılaşsa da sonra kazançlı çıkabilecektir. Nitekim Allah Teâlâ buyurmuştur:“Andolsun Asr’a, İnsanoğlu zarardadır. Ancak îmân edenler müstesnâ….” (el-Asr, 103/1-3)

Îmân ve sâlih amelin nûru ile kul, süflî mertebelerden, hüsrândan kurtulur ve onların
kazancıyla feyz bulur. Namazdaki tezellül ile kıyâm ve kullukta tevâzu; kulu “ben sizin
yüce rabbınızım” (en-Nâziât, 79/24) diyecek duruma getiren kibir ve büyüklük
hüsrânından kurtarır. İnsan bu hastalıktan ulüvv-i himmet kazancı ile kurtulur. Ulüvv-i himmet kemâle erince insan, varlık talebine iltifât etmez olur, varlığı yaratanı ister.Nitekim Hz. Peygamber (s.a.) de böyleydi: “Sidre’yi kaplayan kaplamıştır. Muhammed’in gözü şaşmadı ve sınırı aşmadı. Andolsun Rabbının âyetlerinden en
büyüğünü gördü.” (en-Necm, 53/16-18)

Kul, tekebbürden kurtulunca insânî kıyâmdan sonra tevâzu ile hayvanların duruşuna
benzer tarzda (rükûa) döner. Rükû sâyesinde hayvânî sıfatın zarar ve hüsrânından
kurtulur ve eziyete tahammül ve hilm kazancıyla necâta erer. Rükûdan sonra da nebâtî sücûda; yâni bitkilerin yere kapanışı gibi secdeye döner. Secde sâyesinde nebâtî zilletin hüsrânından ve süflî denâetin zararından kurtularak ebedî kurtuluş vesilesi olan huşûu elde etmek sûretiyle başarıya ulaşır. Çünkü ebedî ve büyük kurtuluş huşûdadır. Nitekim Allah Teâlâ: “Namazlarını huşû ile kılan mü’minler kurtuluşa erdi.” (el-Mü’minûn,23/1-2) buyurur.

Huşû, kullukta yükselmede en mükemmel araçtır. Huşû rûhun nârî olan cesede taalluku sûretiyle meydana gelir. İnsandan başka âlemlerdeki diğer varlıkların huşûdan nasîbi yoktur. Bu incelik sebebiyledir ki melekler ve diğerleri ilâhî emâneti yüklenmekten kaçınmışlardı. (bk. el-Ahzâb, 33/72)

“İbâ” kelimesi huşûun zıddıdır. İnsanın emâneti yüklenmesi huşûa olan kabiliyeti
sebebiyledir. Kulun huşûu secde ile kemâle erer. Çünkü secde, namazın şeklinde ve
insanın zâhirinde tevâzu ve alçak gönüllülüğün en ileri noktasıdır. Rûhun süflî âlemle
bağının kesilişinin son halkası ve insanın nebâtî, hayvânî ve insânî mertebelerden
dönmek sûretiyle süflî âlemden, ulvî ve rûhânî âlemlere yükselişidir. Hakk’ın lütuf
esintilerini talebin kemâl noktasıdır. Varlık ve enâniyet libâsından sıyrılmada ve
mevcûdu infâkta âzamî gayrettir. Nitekim Allah Teâlâ: “Namazı dosdoğru kılarlar.”
(Bakara: 3) buyurmaktadır. Yine aynı âyette: “Kendilerine rızık olarak
verdiklerimizden infâk ederler.” buyurulur.

İsmail Haķkı Bursevi – Ruhu’l Béyan Tefsiri.cild.1,syf.122,125

Yazar: Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.