Mükemmellik İrade Terbiyesine Bağlıdır

Bir insanın başkaları üzerine tercih olunması, ancak işi iledir. Nasıl ki Peygamber Efendimiz (s.a.v) de: “Bir kimsenin diğer biri üzerine fazileti ve üstünlüğü ancak fiilleri ve amelleri iledir.” buyurmuşlardır.

Binaenaleyh insanın ölçüsü işidir. İş denilen şey, iradeye tâbîdir, irade ile olur. İrade sayesindedir ki, insan daima kendisine sahip, nefsine o nispette hâkim olur, insana bir karakter ve seciye veren de iradedir. O halde irade, “şahsiyetin esası”dır. Öyle ise irademizin terbiyesine daha çok önem vermemiz gerekir. İrade kuvvetinin terbiyesi, ahlâkî faziletleri bilfiil elde etmekle olur. Esasen ahlâkî terbiyeden maksat; irade ve kalbimizin ahlâkî faziletlerle vasıflanmasını temin etmek değil midir? Zira bir insanı insan yapan, ne zekâsıdır, ne de sadece ilmidir. Çünkü ilim, iki tarafı keskin silâhtan başka bir şey değildir. Eğer insan ahlâkî faziletleri bilmezse, -ne kadar ilmi olursa olsun yeryüzünde pek çok kötülülder yapılabilir. Onun içindir ki; insanın ahlâken mükemmel olabilmesi, irâdenin ahlâki vazifelerle terbiye edilmiş olmasına bağlıdır. Ahlâk ilminden, ahlâk derslerinden beklenilen hizmet, irade kuvvetine metânet ve güç vererek, ruhumuz üzerinde olumlu tesir yaptırmak,kalbimizdeki duyguları geliştirmek ve faziletleri elde etmeye meylimizi kuvvetlendirmektir.

İradenin Hastalıkları

Ruhi kuvvetlerimizin muhim bir rüknü olan “İrâde”nin hastalıklarını tanımak, tedavi çarelerini aramak ve onlara başvurmak lâzımdır. İrademizin hasta olup olmadıgını birkaç noktadan anlayabiliriz:

İradenin hasta olduguna birinci alâmet, içinden kopup gelen herhangi bir arzuya, bir fikre hâkim olamaması. bir arzuya bir telkine karşı direnç gösterememesi. iradesinin hastalıgına büyük bir delildir. Zapdetme, frenleme gücü olmayan bir insan. bazen içinden gelen bir arzuya habersiz ve şuursuz olarak tâbî olur ve onun gereğini derhal yapar. Bazen de kendi mevkiini dikkate alarak, 0 main geregini yapmamak için mümkün olan her vasıtaya başvurmaya mecbur olur.

2. İkinci alâmeti de; bir Hile karar vermek hususundaki “Mutlâk ehliyetsizlik“tir. Zihin ve muhakeme mükemmel. maksat ve gaye pek açık, vasıtalar da öyle oldugu halde, fiile geçebilmek âdeta imkânsız olur. Maksada varmak için lâzım gelen tedbirleri gayet güzel ve tam olarak düşünebiliyor, fakat bir türlü fiil sahasına geçemiyor. İşte böyle olan bir kimsenin iradesi gevşek. bilgisi felce uğramıştır. “İrade yokluğu” dedikleri işte budur.

İrade yoksunlugunun bu nevine müptelâ olan bir insan, dikkat etmek için nefsini zorlayamaz. Şiddetli eza ve sıkıntı çeker. Gerçi bir kitap okuyabilir; fakat Fikir silsilesini tanzim ve takip edebilmek için zarurî olan dikkatin yokluğu sebebiyle okuduklarından bir şey anlayamam.Bu hastalık halini doktorlar, bütün sinir sisteminin merkezinden zaafa mamasını ve manevîyâtın tamamen bozulmuş olmasına bağlıyorlar?”

İradenin Noksanları

Bu saymış olduğumuz şeyler, irade için birer hastalık halleridir. Bununla beraber, onların dışında, irade için bazı noksanlar daha vardır. Meselâ, bir şeye karar vermeyi üzerine almaya cesaret edememek; fiiliyât sahasına geçmek için hiçbir vakit yeteri kadar sebep bulamamak yahut pek fazla ve pek farklı sebepler bularak, karardan karara geçmek; tereddüt etmek, hiçbirini yapamamak gibi haller, “Karar yokluğu, kararsızlık” denilen bir noksandır. Karar yokluğuna maruz kalan bir insan ise, fiiliyât sahasında asla başarılı olamaz. İrade yokluğu gibi, kararsızlık da, insan için ruhî bir hastalıktır. Bu hastalığa mübtelâ olan insanlardan iş beklemek doğru bir şey olamaz.

“…Kararını verdiğin zaman da artık Allah’a dayanıp güven..” (Al-i İmrân, 2/ 159)

Nazm-i celîli, bir kere karar verdikten sonra, dönmeyerek, Allah’a tevekkül edip, O’na dayanarak yürümek lâzım geldiğini beyan etmekle, bu gibi ruhî hastalıklara tutulmaktan bizi uzaklaştırıyor.

Bir de “Düşünce yokluğu” vardır. Meselâ, bir insanın düşünüp taşınmaması yahut ciddiyetle düşünmemesi, bir fiilin kıymeti hakkında bilgi edinmeye çalışmayarak yalnız kendi nazarında o fiili haklı gösterecek sebep ve delilleri araştırmakla yetinmesi, “Düşünce yokluğu”ndan ileri gelir. Böyle bir insan gerçeği incelemeyerek, yalnız kendi kabul ettiklerini isbata çalışacaktır ki; bu, gayet kötü ve kınanacak bir şeydir. Böyle bir kimse kendini hakka değil, hakkı kendisine tâbi kılmaya savaşır. Teemmül ve düşünceden yoksun olan bir insan, hakkı incelemez, kendi yaptıklarını hakka uydurmak için çareler araştırır.

Bir de “Metanet yokluğu” vardır. Verilen bir kararda sebat olunmaması, o kararın unutulması yahut reddolunarak ona büsbütün aykırı bir karar alınması. Diğer bir tabirle; fiillerimizde çelişki olması, “metanet yoklugu”ndan ileri gelen bir noksandır. Azmolunan, yapılması tasarlanan, bir işi sonuna kadar yapmaya cesaret edemeyerek ufak bir engel ile durup vazgeçivermek, en küçük bir zorluk nedeniyle kuvvetten düşmek de,iradenin izzet ve gücündeki noksanından dogan marazi bir hal demektir. Binaenaleyh mükemmel bir şahsiyet ve karaktere sahip olmak için, irademizin bu hastalık ve noksanlardan kurtulmasını saglamak lâzımdır. Bunun için de “rezâil-i ahlâk” denilen ‘kötü ahlâk” ve hallerden ve ruhî hastalıklardan kaçmak, faziletlerle, güzel ve üstün ahlâk ile vasıflanmaya çalışmak gerekir.

Esasen ahlâkî faziletler, ruhî kuvvetlerin terbiye edilip kemal derecesine çıkarılmasına hizmet eder. His, zihin, irade, hep bunlar, ahlâkî faziletler sayesinde kuvvet kazandıkları gibi, “rezâil-i ahlâkiye’ denilen “kötü huylar” ile de zayıflar; hastalanırlar. 176

174-Ahmed Hamdi Akseki – Ahlak İlmi ve İslam Ahlakı,Ankara 1991,s.144
175-a.g.e,s.144
176-a.g.e,s.145

Aldığım yer:Ali Can – Medeniyet Öncülerimizden 365 Fikir,s.167-170

Yazar: Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.