Mazhariyet-i İnsâniye

Havâss-ı insâniyeye ait sebk eden icmâlden anlaşılır ki insanlar maddiyâtı cihetiyle ne kadar küçük, ne kadar ehemmiyetsiz bir cism-i nâtuvân ise kuvâ ve evsâf-ı maneviyesi itibariyle de kâinat içinde o kadar âlî, ol kadar şâyân-ı itinâ bir vücûd-ı mukaddestir. Öyle bir vücûd-ı mu­kaddestir ki isti‘dâd-ı mahsûsu süfliyyâta zebûn oldukça ne kadar hârika-i rezalet meydana getirebilirse ulviyyâta meyelân ettikçe daha fevkalâde keramet ibraz edebilir.

Bu mazhariyet-i insâniye her insan nezdinde meşhûdâttan olduğu ci­hetle adetâ âdiyât sırasına geçmiş olmasındandır ki nazar-ı dikkati celbe- demez. Kâinatın en ufak bir hayvanıyla en küçük bir nebâtındaki ahvâl-i ‘acibeyi nazar-ı ehemmiyetle telakki eden nice hakimler, feylesoflar in­sanların ahvâl-i fevkalâdelerini o kadar iyi mülâhaza edememektedirler.

Havârik-i insâniyenin mebdei olan kııvve-i fâiliye-i idrâki, o vâdî-i perde-pûş-i hafâyâda rehberde-i kemâlât-ı beşeriye olan nûr-i aklı mut­laka malının kıymetini takdir edemeyen mirasyediler gibi ehemmiyetsiz telakki ederek havârik ve dekâik-i kâinatı bir küçük böceğin harekât-ı mahsûsasında taharri eder ve delâil-i mârifetullah için uzun uzun yollara girerler. Fakat ne hacet, insan olup da insanlığım bilenler şu kadarcık düşünüversinler, en küçük düşünce ile bulurlar ki insan herhalde bir eserdir. Bir eserdir ki vücûda gelmesi için lâzım gelecek illet-i fâiliyenin; insanın fâiliyet ve müessiriyeti için iktizâ eden evsâf-ı mahsûsadan daha ‘âlî bir­takım sıfât-ı mahsûsa ile muttasıf olması zarurîdir.

İşte evvelâ bu müessiri bulsun da kâinat içinde bunun taharrisine son­ra kıyam etsin.

Düşünelim; şerâit-i fâiliyet-i insâniye nedir? Bir insan bir eser, meselâ bir kulübe yapacak olsun. Şüphesizdir ki onun kapısını, bacasını nereye koyacağına dair -velev zihnen ve icmâlen olsun- bir plan tertip etmeksi­zin, bu hususta bir tasavvur ve mütâlâası sebk eylemeksizin o kulübeyi yapmak şöyle dursun, ona teşebbüs eylemek bile mümkün olamaz. O ku­lübeyi saray haline ifrağ edecek olursa o planı evvelâ sûret-i mahsûsada tanzîm ve tersîm etmeye mecbur olur. Hattâ fenn-i mimarîye vukufu ik­tizâ eder. Demek bir kulübe, bir saray bina edebilmek bir ilim ile mesbûk olmak lâzım geliyor. Şerâit-i fâiliye-i insâniyenin birinçisini kuvve-i ilmi­ye teşkil ediyor ki en küçük bir eser bile müessirinin mertebe-i İlmiyesiyle mütenâsib oluyor. Bu sebebe mebnîdir ki vapurların, şömendöferlerin, fabrikaların, fotoğrafların, fonografların ihtirâ’ından sarf-ı nazar, i’mâli bile büyük bir kudret-i İlmiyeye burhan oluyor.

Burhan olduğu için bugün müttefikan hükmediyoruz ki bir kavmin ihtirâ‘ât-ı fenniye ve sınâ’iyesi, terakkiyât-ı medeniyesi derecât-ı ilim ve marifetleri ile mütenâsib oluyor. Meselâ diyoruz ki biz Osmanlılarız, âlem-i medeniyette ihrâz-ı mevki’-i imtiyaz etmek için evvelâ erbâb-ı ilim ve marifet yetiştirmeye, medâris ve mekâtibimizi ihya ve tenvir eylemeye ihtiyacımız vardır. Hatîbler, edîbler, fakîhler, mütekellimler, müfessirler, muhaddisler, müverrihler, hakimler, riyaziler, kimyagerler, heyetşinâslar, tabîbler, kumandanlar, diplomatlar, tacirler, sanatkârlar, ilh. birçok ashâb-ı marifet yetiştirmeyi vâcib biliyoruz.

Bunlar neden? Neden olacak, bunlarla mütenâsib eser yetiştirmeye lüzum olduğundan değil mi?

Halbuki bir insanın ihtiva ettiği ve her birimizde bulunduğu için pek âdi görüldüğü meşhudumuz olan göz., kulak, dimağ, cihâz-ı hazin, cihaz-ı teneffüs, cihâz-ı tenasül, intisâcât-ı asabiye, teşkîlât-ı adeliye gibi mü­kemmel mükemmel makinalar, gayet zarif sanatlar meydana gelirken acaba ne olacağından müessirinin haberi yok muydu? Bir plan, bir prog­ram istemiyor muydu? Haydi bunları meydana getiren kudret, kudret-i insâniyeden büyük olduğu için uzun uzadıya düşünmeye taşınmaya muhtaç olmuyordu. Fakat ne yaptığından haberi olmayacak kadar âdî ol­maması için bütün vezâifini lemhatü’l-basarda icra ediverecek bir ilmi de olmayacak mı?

Bunlara ne hacet! Dekâik-i bâtına-i insâniyeyi bertaraf edelim de yal­nızca şekl-i zahirîsine, sâdece simasına atf-ı nazar eyleyelim.

Temâs-ı latifi fecr-i sâdık-ı bahân andıran o latif dudaklar, reng-i gülgûnu câzibe-i umûmiye-i kâinatı ihtiva eden penbe yanaklar, gamz-ı mahmûru isabet ettiği her kalb-i zî-hayatta bir cereyân-ı elektrikî ihdas eden çeşm-i dil-firîb ile iki tarafında saf-beste-i nizâm olmuş kirpikler, semâ-yı sîmâ üzerinde râyet-i fıtratın hilâl-i müzdevici şeklinde resme­dilmiş kaşlar, sahîfe-i cebinin sutûr-ı muntazama-i tabî’îsi olan hutût-i mersûme acaba düşünülmeden, bilinmeden, yerli yerine konmak için planı yapılmadan; hesaba, hendeseye, kimyaya, hikmete tatbik; fizyolo­ji esrarına tevfîk olunmadan, daha doğrusu tamâm-ı mezâyâsı edvâr-ı beşeriyette keşf olunamayacak nice fünûna ihtisas hâsıl etmeden mey­dana gelecek şeylerden midir?

Değilse bu müessir kimdir ve nerededir? Bu böyle iken ya biraz daha medd-i nazar edip de bir kere âfâk-ı âleme doğru baksak, o koca heyetin nizâm-ı bedî’ü’l-cereyânına vâkıf olsak veya dekâik-i tabiîyeyi teftiş eylesek, ecsâmı atomlara, esirlere, ültimat- lara, elektronlara kadar tefahhus eylesek; mıknatıslara, cazibelere atf-ı nazar-ı ehemmiyet eylesek, havâss-ı me’âdine, maîşet-i nebâtiyeye, harekât-ı hayvâniyeye âdî nazarlarla baksak, fünûnunu görüp, beynlerindeki tenâsüb, kendilerindeki vezâifi nazar-ı itibâra alsak, manyetizmlere, ispritizmlere her ne olursa olsun lehâza-i mülâhazayı imâle etsek, acaba insanlarda gördüğümüz kemâl-i bedî’i unutturacak, yerlerin göklerin âlimü’s-sır ve’l-hafâyâ bir müessire ihtiyaçtan vâreste olduğunu kabul ettirecek bir sırra mı agâh olacağız?

Yok, öyle değil!..

Kâinatın herhangi bir zerresine bakmış olsak onda bir tesir, bir eser-i ilim ve sanat hissedeceğiz. Âlim-i Kadir bir müessiri bulunduğuna elbette kail olacağız. Bu babda en dakik bir fikir, en basit bir nazarın hükmünü teyidden başka bir şey yapamayacak, mevcûdât-ı âlemin bir Müessir-i Allâm’a ihtiyâcını kabul edecektir. Hattâ bu hüküm insanlarda bir hiss-i tabiî gibidir. Ne çâre ki birçok insanlar hiss-i tabiîlerinden bile zühûl ederler.

Bugün bilcümle fünûn kâinattaki her zerrenin bir vazifesi, bir hassası olmak lâzım geldiğine hükmediyor da onu taharri ediyor. Lâkin bu taharri zımınnda “Her zerre îcad olunurken bir vazife icra etmek ve âlem i vücûdda bir fâidesi olmak üzere bilinerek yerine konmuştur.” diye bir hükm-i hafî i’tâ ettiğinden çoğunun haberi olmuyor.

Kurûn-i târihiyeden hiçbirinde insanlar âlemin böyle bir müessirden istiğnâsım kabul edememiş ve hâlâ âlemde keyfemettefak düşüvermiş bir vücûd-i mühmele kail olmak isteyememiştir. Harekât-ı zarûriyeye tâbi’ olanlarda bir hizmet, bir mükellefiyet-i cebriye, harekât-ı irâdiyesi kâmil olanlarda ise başka bir hizmet ve bir mükellefiyet-i ihtiyâriye gözetmiştir.

Şu kadar var ki bu müessir-i âlemin kim ve nerede olduğuna gelince merâtib-i marifet mütefâvit olmuş; kimisi dâhil-i âlemde aramış, ya cisim veya cevher veya kuvvet olmasına kadar zâhib olmuş. Kimisi vahdetini, kimisi kesretini kail olmak istemiş, bazısı ecrâm-ı ‘ulviyede nüfûs ve ‘ukül olduğunu itikad etmiş, bazısı zulmet ve nurun, bazısı mevâlîd-i selâsenin mebde’leri olmak üzere veseniyet-i isneyniyet, teslis cihetlerine gitmiş ve birçokları da bu şubelerden teşâ’ub ederek müşebbihelere, mücessimelere varıncaya kadar birçok mezhebler çıkarmıştır. Ehl-i hak ise müessirden müstağni olması zarurî olan Sâni‘-i âlemin, her noktasında müteessiriyeti derkâr olan âlem içinde olamayacağını mesâlik-i muhtelifeye ait felsefe­lerle isbât etmiştir. Biz bu felsefeleri ilm-i kelâma havale edelim de burada şu kadarcık bir şey söyleyelim:

Madem yalnız insanlarda olsun bir kuvve-i İlmiyenin de bir müessire muhtaç olduğunu biliyoruz, iki satır yazı yazmak için bir kuvve-i İlmiyeye lüzum-i kat’î olduğunu hissediyoruz da böyle bir kuvve-i İlmiyeyi ihdas eden ve bu kuvve-i İlmiyeyi ve daha birçok havâss-ı bedî’ayı hâvi bulu­nan insanı meydana getiren müessirin lâyüfhem olmasını nasıl tasavvur edebileceğiz? Bir müessirin kudret-i İlmiyesi olmayınca kemâl-i mutlak olan kudret-i İlmiyeden mahrum olan bir kuvvetin ne kadar şiddet ve sav­leti olursa olsun kudret-i külliye-i kâmile olduğuna nasıl kani’ olacağız?

Madem olamayacağız, bu kudret-i külliyeyi layetegayyer olduğu sabit bile olsa maddelere hareket ve ihtizaz kabilinden olan kuvvetlere nasıl isnad edeceğiz?

Madem her cehaleti kabul edip isnad ediyorlar. Ya maddelerin, kuv­vetlerin âlim olabilmesini nasıl akıllarına sığdırıyorlar? Madem sığdırıyor­lar, o maddelerin her kütlesinde o ilmin mevcud olması lâzım geleceğini neden bilemiyorlar?

Madem bir nev’i tekemmüle mâlik olan kütlelerde, meselâ câmidâtta o ilmin vücûduna kail olamıyorlar da ya hâl-i ibtidâîde bulunan aslında nasıl oluyor da o ilmi yâhud daha âlî bir sıfatı var farz edebiliyorlar? Her ihtimâle karşı haydi “Bir fonograf meydana getirmek iktidar ve şerefini o fonografın toz hâlindeki eczâ-i madeniyesine veya onun hâiz bulundu­ğu kuvvete vererek terkîb ve tahlîli âlim bir fâile muhtaç değildir.” demek kabilinden bütün müessir-i âlemi mevâddına, kuvvetine ircâ’ ediyorlar da muztar kalınca ona bir de ilim isnad edivermekten çekinmiyorlar. “Cenâb-ı Allah’ın sıfâtı eczâ-i asliye-i âlemde de farz ediliversin, ne olur?” gibi bir faraziyeye kadar varıyorlar da ya niçin öyle bir müessirin eserle­rinden kâbil-i hitâb olanlara emr ü nehy edebileceğine, onlara mücâzât ve mükâfat verebileceğine, talimât-ı mahsûsa gönderebileceğine, içlerin­den birini mazhariyet-i gaybiye ile inzâr ve tebşire memur edebileceği­ne inanamıyorlar? Şüphe yoktur ki insanların bile mâlik olduğu bu gibi sıfât-ı ‘âliyeyi âlemde layetegayyer zannettikleri mevâdda isnâd etmeği bilbedâhe cehalet addediyorlar.

Onlara âlim demekten büyük cehalet olmadığını biliyorlar da ilim ve idrâki olmayan mevâddın eserini müessirinden mükemmel tanımak istiyorlar. Ne için? Kayd-ı teklif altına girmek, mukteziyyât-ı insâniye ile yaşamak güçlerine geliyor. Sokaktaki kelbler, dağdaki hayvanlar gi­bi alabildiğine şehevât-ı nefsâniyelerini icra etmek, ihrâcât ve idhâlât-ı cismâniyeden mâ’ada bir şey düşünmemek, kendilerinden başka büyük tanımamak istiyorlar da onun için.
öyle değil, öyle değil…

İnsan, ne kadar büyük, ne kadar ‘âlî olursa olsun kendisinden büyük bir müessirin, kendisinde mahdûdiyet ve noksanıyla beraber mevcud olan sıfâtın ekmeline mâlik bir Kudret-i Fâtıra’nm kabza-i teshîrindedir. İnsanın kemâli O’nun hitabına, in’âmına müsta’id olabilmekten ibarettir.

أَيَحْسَبُ الْإِنسَانُ أَن يُتْرَكَ سُدًى

“Her zerresi bir vazife ile mükellef olan kâinat içinde insan mühmel bırakılıvereceğini ümid mi ediyor?” (Kıyamet, 36)

Etmesin, harekât-ı tabî’iyesinin bir mükellefiyet-i cebriyesi olduğu gi­bi harekât-ı ihtiyâriyesinin de bir mükellefîyet-i mahsûsası olması lâzım gelir.

Madem insan düşünür, bilir, işler, kâbü-i hitâb bir mevcûd-i mahluk­tur. Hâlıkını, aklıyla, ilmiyle arayıp bulacak, sonra ilm-i kasırını bir ilm-i muhît-i layetegayyerle mevsûf olan Allâm-i guyûb’un bizzat veya bi’l- vâsıta mazhar-ı hitabı olup ahz ve telakki edeceği talimât ve telkinât-ı esâsiye ile vüs‘-i ictihâdı kadar tevsî’ ve tekmil edecek, mukabilinde de hareketine göre nâil-i ni’am veya dûçâr-ı nikam olacaktır. İşte kuvve-i il­miye, bu veçhile iki menba’-ı feyzden istifâza eyleyecektir.

Birisi kâinattır ki onun üzerindeki sa‘y-i İnsanî bir tâlibin dershanesin­de kendi kendine çalışması kabilindendir. Bundan ulûm ve fünûn-i akliye hâsıl olur. Diğeri kitâb-ı hitâb olan esrâr ve ahkâm-ı nübüvvettir ki o ilm-i muhît-i ezelî cânibinden ihsan olunan telkinât ve teklîfât-ı ilmiye ve ameliyeden ibaret olup insanların bundan olan istifâzaları, tâlib-i mezkûrun zamân-ı tedrîsde mualliminden aldığı ders ve vazifeleri mesabesinde olarak bundan da ulûm-i nakliye kesb olunup ulûm-i akliyenin pürüzleri ayıklanır ve her ikisinin birbirine olan te‘âvün-i mahsûsuyla makâsıd-ı hayat-ı insâniye tayin olunur.

Bu hikmete mebnî kâinatta وَعَلَّمَ آدَمَ الأَسْمَاء كُلَّهَا [Ve Adem’e bütün esma­yı ta’lîm eyledi.] (Bakara, 31) medlûlünce talim ve ta’allüm kanun olmuş ve ezmine-i târihiyeden hiçbirinde insanların talim ve ta’allümden müs­tağni oldukları görülmemiş ve dâima ilim ve marifet ve medeniyette bir kavim bir kavme, bir ferd bir ferde üstad olagelmiştir. Binaenaleyh ulûm-i Islâmiye dahî işte bu iki noktadan teessüs eylemiştir.

* Beyânü’l-Hak,sy. 7,21 Şevval 1326 (16 Kasım 1908), s. 130-134.

Elmalılı M.Hamdi Yazır – Meşruiyetten Cumhuriyete Makaleler,Klasik yay.,syf:52-57

Yazar: Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.