Kur’an, çıkarımsal ve sezgisel akıl ve düşünmeyle ilgili bir dizi terim kullanır. Tefekkür yani “düşünme”, kalp,fuat yani“gönül”, literal anlamı “tohum/ çekirdek” olan lüb yani “aslî kalp” bu terimler arasındadır ve bunların her biri algılama, düşünme ve muhakeme etme eylemlerinin farklı bir yönüne karşılık gelir. Akılla aynı anlamsal alanı paylaşan başka terimler de vardır: ilim yani “bilgi”, fehm yani “anlayış”, fıkıh yani “anlama”, idrak yani “kavrama”, şuur yani “bilinç”, burhan yani “kanıt”, hüccet yani “delil”, beyyine yani “açık delil”, sultan yani “baskın delil”, fırkan yani “ayırt etme”, tedebbür yani “tefekkür”, nutuk yani “konuşma/düşünme”, hüküm yani “yargı”, hikmet yani “bilgelik” ve zikir yani “anma/ dua”. Tam izahı ayrı bir çalışma gerektiren bu terimlerin Kur andaki kullanım biçimleri, gerçeklikle yüzleşmemizde varlığın tüm realitesinin farklı yönlerini ortaya koyan bütüncül bir düşünce bağlamı oluşturur. Daha da önemlisi, deneysel gözlem, rasyonel analiz, ahlakî yargı ve manevî arınmayı birleştiren bir düşünce tarzına yol açar.
Bu zengin kelime hâzinesi, algılama ve düşünmenin birlikteliğine işaret eder. Duyusal algı ile kavramsal analiz arasındaki kategorik ayrımların aksine, varlık ile doğal yani “birinci dereceden” karşılaşmamız, tek bir deneyim olarak gerçekleşir. Eşya ve hadiseleri algılarken, duyu organlarımız ile aklımız birlikte çalışır. Fiziksel/maddî dünyaya karşılık gelen duyusal niteliklerle zihin dünyasına karşılık gelen entelektüel kavramlar arasındaki keskin ayrımlar, res extensa [maddeye ilişkin olan] ve res cogitans [zihne ilişkin olan] biçimindeki Kartezyen çatallan- manın yansımalarıdır ve bunlar bize algılama ve anlama eyleminin gerçek ve kesin tanımını vermezler. Bu kategoriler, gerçeklik hakkında, özne-nesne, bi- len-bilinen, algılayan-algılanan, zihinsel-materyal gibi ayrımlar yaptığımız, “ikinci dereceden” bir muhakeme seviyesine aittir. Gerçeklikle birinci dereceden karşılaşmamız ise farklı bir bağlamda gerçekleşir.
Eşya ve hadiselerle ilgili epistemik deneyimlerimizin bütünlüğü, varlığın bütünlüğünden kaynaklanır. Karşı karşıya gelme ve huzurunda bulunma anlamında bilme, bilgi nesnemizin önünde “hazır” olduğumuz anlamına gelir. Bu bizi varlığın gerçekliğiyle özel bir ilişkiye sokar. Söz konusu ilişkide varlığa, epistemik fakültelerimiz aracılığıyla yanıt veririz; yoksa onun anlamını, kendi kendine atıfta bulunan bir tarzda yaratarak değil. Akıl yoluyla bilmenin bu şekilde anlaşılması, akıl kelimesinin “bağlamak, bağlanmak, ilişki kurmak” şeklindeki kök anlamlarına dayanmaktadır. Akıl bizi hakikate bağlar ve böyle- ce sıradan sebepler zincirinin ötesinde yeni bir ufuk açar, insan aklı, olgular ve kavramlar arasında yatay yönde bir hareket yapar ve bunları birbirine bağlar. Dikey yönde ise aşağıda olanı yukarıdakiyle ilişkilen- dirir. Kur’an, nedenselliğin bu iki ekseninin, yani fiziksel nedenler dünyasını düzenleyen yatay eksen ile doğal dünyaya “ilahı buyruğu” {emir) getiren dikey eksenin birbirine yaklaşarak birleştiği konusunda ısrar eder. Bu ikisi arasında bir çelişki yoktur, fakat ayrı yasalara tâbidirler. Gündüz ve gece, içinde yaşadığımız doğal düzenin bir parçası olarak birbirini takip eder ve bu yasanın bir istisnası yoktur. Ama aynı zamanda “O bir şeyin olmasını istediğinde, ona ‘Ol!’ der ve o da olur.” (Yâsîn, 36:82). Her varlık âlemi farklı bir düşünce türü gerektirir.
Kuranın hissetme, akıl yürütme ve düşünme ile ilgili geniş bir kelime dağarcığı kullanmasının sebebi gerçekliğin doğasıyla yakından ilgilidir. Gerçeklik çok katmanlı ve çok boyutlu olduğu için tek bir bilişsel yöntemle idrak edilemez. Daha geniş bir kavramsal yetenek kümesi gerektirir. Kur’an, bu noktada, “görünmez dünya” olarak âlem-i ğayb’dan ve “görünür dünya” olarak âlem-i şehadetten bahseder. Görünmeyen dünya, yalnızca Tanrı tarafından bilinen varlık alanını ifade eder. Tanrı bu dünyayla ilgili imalarda bulunmuş fakat hakkında kapsamlı bir bilgi vermemiştir. Görünmeyen dünya, insan deneyimi için erişilebilir olmasa da, görünür varlık dünyasıyla karşılaşmamızda bize rehberlik eder ve bu nedenle kavramsal analiz ve ahlakî yargılarımız için bir işaret levhası işlevi görür. İçinde yaşadığımız görünür dünyanın işlerini metafizik ve ahlakî anlamda düzenler. Kur’an’m “görünür dünya” kavramının çarpıcı yanı, bu dünyanın doğru bir şekilde idrak edilmesinin, bakmak ve görmekten farklı bir şey olan “tanık olma” (müşahede) deneyimine dayanmasıdır. Tanıklık, kendini takdim eden şeyin önünde hazır olmak ve durmak demektir. Bu, o şeye bakmayı ve onu görmeyi gerektirir ama aynı zamanda onunla bir ilişkiye girmeyi de içerir. Daha çok bir manzaraya bakma ve onun bir gestalt [bütünsel] algısına sahip olma deneyimi gibidir. Zira bir manzarayı dikkatle seyrederken parçalar ve bütün arasında gider gelir ve her seferinde yeni bir ilişki keşfederiz.
Varlığın gerçekliğiyle karşılaşmamız, bu anlamda rasyonel ve kavramsal bir süreçtir ancak bu, dar mânâda mantıksal ve söylemsel düşünmenin ötesine geçen daha geniş bir akledilebilirlik ve anlam bağlamında gerçekleşir. Bir boşluk içinde yaratılmış olmayan kavramlar, gerçekliğin farklı yönlerine karşılık gelirler ve Kur’anın “hakikate şahitlik etme” şeklinde tanımladığı gerçeklikle karşılaşmamızda ortaya çıkarlar. Böylece “ışığı” görür, oduna “dokunur”, gülü “koklar”, kirazı “tadar”, boyutu “algılar”, sonsuzluğu “düşünür”, suya yakın olmanın “farkına varır”, bir şey ile gölgesini birbirinden “ayırır”, bir emri “anlar”, bir çağrıya “cevap verir”, hakikate “teslim olur”, delili “kabul eder”, yaşamın anlamını “tefekkür ederiz”. Bu epistemik eylemlerin her biri, dünyayı anladığımız zihinsel ve kavramsal yeteneklerimiz hakkında bir şeyler söyler. Ama daha da önemlisi, dışımızdaki şeylere karşılık gelirler ve kendi öznelliğimizin ötesine geçerek ufkumuzu genişletirler. Akıl yoluyla düşünme, zihnimin içinde birtakım kavramları evirip çevirmek değil, hakikatini bana her an takdim eden varlığın huzurunda durmayı ve onunla akıl ve erdeme dayalı bir ilişkiye geçmemi ifade eder. Aklımın ışığını hakikatin ışığıyla birleştirdiğimde dünya aydınlanmaya başlar. Aydınlanma, ancak bu iki ışığın birleşmesiyle mümkündür.
Bu zengin terminoloji, varlığın çok katmanlı yapısını ancak çok boyutlu bir düşünme biçimi ile idrak edebileceğimizi ifade eder. Bilgimizin konusu olan şey ile bilme aracımız arasındaki tenasüp, epistemik iddialarımızın doğruluk derecesini belirler. Bütün bu kavram ve yöntemlerin amacı, varlığı bir bütün olarak kavramamızı sağlamaktır. Bu bütünlüğün kavranması aynı zamanda “neden” sorusuna cevap aramayı da tazammun eder.
Hikmet olarak tefekkür, bir şeyin nedenini ve gerekçesini ortaya koyar. “Nasıl”dan önce “neden” sorusunu cevaplar çünkü “neden” sorusu, bütün soruların başıdır. Aristoteles’ten Kindî’ye, oradan Farabî’ye ve îbn Sina’ya uzanan dizgide “ilk felsefe”nin amacı da bu “neden” sorusunu cevaplamaktır. “Bir şey neden şöyle değil de böyledir?” sorusu, varlık (yani “Var mıdır?”) sorusunu takip eder ve en az bir şeyin varlığını ortaya koymak kadar önemlidir. Hatta gündelik tecrübelerimiz açısından ele aldığımızda “neden” sorusunun varlık sorusundan önce geldiğini söyleyebiliriz, zira hiss-i müşterek (common sense) düzeyindeki algılarımızda şeylerin varlığını zaten bir veri olarak kabul ederiz. Ancak var olduğunu kabul ettiğimiz şeyler hakkında “neden, niçin, nasıl…” sorularını sorarız.
Bu kabilden bütün soruların gelip dayandığı temel soru “Neden yokluk değil de varlık var?” sorusudur ve bu soruya verdiğimiz cevap, bizim varlık, hikmet ve tefekkür tasavvurumuzu ortaya koyar. Varlıkların neden var olduğu sorusunu yanıtlayan hikmet, arazdan cevhere, zerreden semaya, su damlasından okyanusa kadar bütün varlıklar arasında kuvvetli bir illiyet bağı kurar;zira namütanahi bir tenevvü ile arz-ı endam eden vücudun tüm halleri ve mertebeleri, tek bir kaynağa geri döner. Bu noktaya dikkat eken İbn Sina, hikmete ulaşmayı Yaratıcı’yı bilmek olarak tanımlar: “el-Evvel olan Zorunlu Varlık’ı bilmek, hikmetin ta kendisidir. Akıl, kendi zâtını bildiği gibi O’nu bilemez. Hakikatte hikmet sahibi olan da el-Ewerin ta kendisidir.”[26] Wittgenstein, “Gizemli olan, dünyanın nasıl var olduğu değil, var olmasıdır” derken haklıdır.[27] Temel mesele nasıl değil, neden meselesidir.
Farabî, Yaratıcı’nın el-Hakîm sıfatının, hikmetin mahiyeti hakkında bize önemli bir ipucu verdiğini söyler. Allah hakimdir ve hikmet sahibidir çünkü “hikmet, varlıkların en faziletli ve üstün olanını en doğru ve mükemmel bilgiyle akletmek”tir.[28] Tanrı’nın varlığından ve yine O’nun sahip olduğu bilgiden daha yüce bir şey yoktur. Tanrı’nın kendini yine kendi ilmiyle bilmesi, en yüksek hikmet ve tefekkürdür. Zira burada bilen, bilinen ve bilmek, tek bir öznede birleşir. İyi, güzel ve doğrunun bilgisi olarak hikmet, en güzel ve mükemmel olanı yine en doğru yöntemle bilmeyi işaret eder. Hikmet yolunda bilgi de yöntem de iyi, doğru ve güzel olmalıdır. Doğru bilgiye yanlış yöntemlerle ulaşamayız.
Hikmeti kavramadan hüküm vermek, aklın bir skandalidir. Bugün İslam dünyasının temel sorunlarından biri de burada yatıyor: Hayatımızda çok fazla hüküm var fakat o kadar az hikmet var. Hükümler vererek hayatı birtakım mühendislik kurallarına bağlamak ve böylece her şeyi kontrol altına almaya çalışmak bize zihnî bir konfor getirebilir fakat hakikati ve gerçekliği büsbütün ıskalamamıza da neden olabilir.
Hikmeti olmayan hüküm kör, hükmü olmayan hikmet topaldır. Tefekkür, hikmet ile hükmetmek, hüküm ile hikmeti korumak ameliyesinin bir diğer adıdır. Bunun için de yolda olmak gerekir. Yolda olmak, bize tefekkürün mahiyeti hakkında önemli ipuçları verir. Heidegger’in dediği gibi “Tefekkürün kendisi bir yoldur. Yola, ancak yolda kalarak cevap veririz.
Hikmet iyi, doğru ve güzel kavramlarını eş zamanlı olarak kavramaktır, zira bir şey doğruysa iyidir ve iyiyse güzeldir. Doğru olan bir şeyin kötü, iyi olan bir şeyin çirkin olması muhaldir. Adaletle davranmak ve haksızlığa karşı çıkmak aynı anda hem doğru, hem iyi, hem de güzel bir eylemdir. Rasyonellik adına kötü ve çirkin bir eylemde bulunmak, en basit ifadesiyle tutarsızlıktır. Örneğin verimliliği ve kârı artırmak için emeği sömürmek, kapitalist ve araçsal akıl açısından doğru bir politika olarak takdim edilir ama akıl, ahlak ve estetik kriterler açısından bir hataya, kusura, suça ve çirkinliğe tekabül eder. Dolayısıyla iyi, doğru ve güzel kavramları bir bütündür ve bunları birbirinden ayırmak mümkün değildir. Erdemli bir tefekkür ve vaşam biçiminin temel unsurlarından biri de bu bütünlüğü esas alan bir zihin ve davranış yapısına sahip olmaktır.
İbrahim Kalın – Perde ve Mana,syf.59-67
26.İbn Sina, et-Talîkât: Felsefi-Bilimsel Fragmanlar I, çev. İsmail Hanoğlu (Ankara: Elis Yayınlan, 2019), s. 35.
27.Ludwig Wittgenstein, Tractatus Logico-Philosophicus (Lon- don: 1961), 6.44.
28 Farabî, al-Madinat al-Fadilah, ed. Walzer, s. 72.
29 Martin Heidegger, What is Called Thinking? (New York: Harper Colophon Books, 1968), ss. 168-9.
0 Yorumlar