Küçük Yaştaki Kızların Evlendirilmesi Meselesi

Küçük yaştaki kızların evlendirilmesi meselesi üzerinden Diyanet’e karşı başlatılan kampanyayı üzülerek takip ettim. Kanaatim odur ki, tartışmanın tarafı olan birçok kimse için amaç, hiçbir şekilde, bir yanlışı düzeltmek veya yanlışlık tespiti değil.

Bilmeden, gelişi güzel, ortama uyarak mesele hakkında yorum yapanların dışında iki grup var. Biri altın bir fırsat bulmuş, Diyanet üzerinden hükümetle hesabını görüyor, diğeri bu durumu bahane ederek dini, insanların gözünde dinî olan ne varsa onu itibarsızlaştırıyor.

Bütün bu çarpıklıklar, “sapkınlıklar” dinle irtibatlı, dindarlar arasında var, diyor. Böylece bir taraftan muhafazakârlık iddia ve söylemindeki iktidarı vururken bir taraftan da dinî değerleri, kurumları, kavramları aşındırıyor, dindarları yıpratıyor, dini hedef alıyor.

Hâlbuki din, Kur’an veya Hadis, hatta İslam Hukuku (fıkıh) kimseye kızını on, on iki, on beş yaşında evlendir demiyor, bu hususta herhangi bir teşvik veya özendirme de kesinlikle söz konusu değil.

Ama fıkıh/fetva kitapları, yazıldıkları zaman, çevre ve örfü yani o günkü mevcut durumu esas aldıkları için bu konulara giriyor, bu yaşlardaki kızların evlenebilirlik yahut evlenemezliği, buna uygun olarak yaş tespitleri bu kitaplarda yer alıyor.

Problem, bu kitaplardaki bilgi, olduğu gibi, bugüne uyarlanmadan, bugüne/bu yeni duruma dair tespitler, teklifler, düzenlemeler yapılmadan doğrudan günümüze taşındığı zaman ortaya çıkıyor.

Bir kısım insanlarımız bunu bilmiyor. Belli ki, bilenler de meseleyi yeterince izah etme, belirgin kılma noktasında problemler yaşıyor. Arkadaşlar, bu, dinin, Kur’ân’ın, Sünnet’in emri değil; kültür, demiyor, diyemiyor.

“Din ile tedeyyünü”, “din ile kültürü” birbirinden ayırmak lazım. Bu fıkıh/fetva kitaplarında görülen yaşla ilgili tespitler de doğrudan dinin değil, o dönem, çevre, şartlar, coğrafyanın, o dönemin sosyoloji ve kültürünün belirlediği şeyler, diyemiyor.

Buna benzer durum/uygulamalar başka kültürlerde de var. Bizim eski kültürümüzde, şiirlerde, türkülerde, şarkılarda da var. Ayrıca, serinkanlılıkla bakıldığında meselenin sadece küçük yaştaki kızlar üzerinden konuşulmasının doğru olmadığı, erkeklerle de ilgili olduğu görülüyor.

İşte bazı örnekler: “Henüz girmiş on üç on dört yaşına / Küçücükten bir yar sevdim yar/oy nenni (aslı, “ermeni” imiş, sansüre uğramış?). Bu da Karacaoğlan’dan o günün havasını, gerçeğini yansıtan “anlamak için” okunması gereken bir şiir.

On birinde bir yâr sevdim,
Taze açmış güle benzer.
On ikide şeker, şerbet,
Oğul vermiş bala benzer.

On üçünde gözün süzer,
Zülfünü gerdana dizer,
Kargı, kamış gibi uzar,
Boyu selvi dala benzer.

On dördünde bedir bedir,
Dostunun ikrarın güder,
Nere çeksen ora gider,
Boynu toklu kula benzer.

On beşinde yaşar yaşın,
Her örnekten bağlar başın,
Tenhalarda arar eşin,
Tez alışkın tele benzer.

On altıda kurt bilekli,
Ünler de Hakk’a dilekli,
Sağrısı yeşil örekli,
Esen poyraz yele benzer.(tamamı için bkn.https://karacaoglansiirleri.blogspot.com.tr/2008/01/on-birinde-bir-yr-sevdim_21.html?m=1)

Bu da bir delikanlının dilinden: “Ahlat’ın başındayım. On altı yaşındayım. Kınamayın vay dostlar. Gül kızın peşindeyim” şeklinde devam edip gidiyor. Hepsini buraya taşımanın hoş olmayacağı bunlardan başka örnekler de var.

Erken yaşlarda evlenme yakın zamanlara kadar Anadolu’da yok muydu? Adanalı bir arkadaşımızın annesi on iki, babası on üç yaşındayken evlenmiş. Doğu veya Batıdaki bazı istismar örneklerini bir tarafa koyacak olursak bu, yakın zamanlara kadar bilinen bir şey.

Bunun o günkü şartlarda makul sayılabilecek sebepleri de var. “Efendim, kız on beş yaşında o zihnî olgunluğa erişmiyor. Bir eve çıkıp evliliğin sorumluluğunu taşıyacak durumda değil” deniyor. Doğru. Bugün için, kesinlikle böyle.

Ama o gün tamamen böyle değil. İnsanlar en küçük yaşlarından itibaren zor hayat şartlarıyla yüz yüze ve çalışmak zorunda oldukları için daha erken olgunlaşıyorlar. Bugün ise medenî hukukta evlilik için tespit edilen “on sekiz yaş” bile birçok aile tarafından erken sayılıyor.

Sonra, bu yaşlarda bir kız çocuğunun yeni bir eve çıkıp o evin sorumluluğunu yüklenemeyeceği iddiası da o gün için çok geçerli değil. Çünkü içerisinde kayınpeder-kayınvalide, kardeşler, hatta yengeler ve çocukların olduğu büyük evlere gelin gidiyorlar.

Bunun yanında, kız iyi bir kız, aile iyi bir aileyse veya kız gösterişli güzel bir kızsa başkasına gitmesin; varlıklı bir aileden ve akraba ise mal bölüşülmesin; kimi zaman da evde, bağ-bahçede, tarlada çalışmak için yardımcıya ihtiyaç olduğu için bu kızlar isteniyor.

Söylemek istediğim, bu, o dönemlerin kültür ve sosyolojisiyle ilgili bir şey; dinin emrettiği, dayattığı bir şey değil. Dönem, çevre, şartlar değişince, bunlara bağlı olarak yapılan tespit ve uygulamaların da tabii olarak kendiliğinden değişmesi gerekiyor.

Nitekim 1917 yılında yayımlanan Hukûk-ı Aile Kararnamesi’nde bu yeni durum ve şartlar esas alınarak evlilik yaşı on yedi-on sekiz olarak düzenleniyor. Bunu öğrenmek, anlamaya çalışmak yerine sövgüyü tercih eden, düşmanlık yapanlar hiçbir takdir veya tebriği hak etmiyor.

Bütün bu tartışma devam ederken, bu camiadan birileri de çıkıp sanki matah bir şey yapıyormuşçasına, “kıvırmayın, gelenekte bu var” diyor. Evet, gelenekte bu var ama niye var diye sormuyor. Örf, kültür, mevcut şartlar esas alındığı için gelenekte bu var.

Bugün kendilerini geleneğe bağlı sayan insanlar o geleneği bugüne taşıyorlar, kızlarını on beş, on altı yaşlarında evlendiriyorlar mı? Hayır! Demek ki onlar da bu yeni durumun farkındalar, en azından bu noktada geleneği günümüze taşımıyorlar.

Koca profesör konuyla ilgili Diyanet’i itham eden ağır bir tweet yazıyor, birileri tarafından samimice haberin kaynağına dikkat etmesi noktasında uyarılınca “üç saat oldu, Diyanet bir açıklama yapmadı” diyor. Geldiğimiz seviye, maalesef budur.

Toparlayacak olursam, burada belirleyici olan din değil, insanların yaşadıkları dönem, çevre ve şartlar. Müslüman bir toplumda böyle bir şey konuşuluyor diye, faturayı hemen dine, dindarlara kesmenin iyi niyet taşıdığına dair cidden kuşku duyuyorum.

Ayrıca, bunu bahane ederek Diyanet’i yıpratmanın bu çevrelere de bir faydası yok. Böyle bir kurumun olmaması, dinî-toplumsal alanda kaos ve keşmekeşi artıracağı gibi, toplumun farklı kesimleri arasındaki mesafeyi daha da derinleştirecektir.

Meselelerimizi sükûnetle, birbirimizi dinleyerek, itham etmeden, anlamaya çalışarak çözmek için bir yol bulmaya çalışmazsak, iyi bir geleceğin bizi beklemediğini söylemek için de ayrıca kâhin olmak gerekmiyor.

Bu da, yukarıda yazılanları teyit eder mahiyette bir istatistik. Paylaşan @glzmnb kardeşime teşekkür ediyorum. 1940’lardan bugüne evlilik yaşıyla ilgili nasıl bir değişim olduğunu gösteren açıklayıcı bir tablo.

@lazamani hocamın konuyla ilgili yazdıklarını da buraya ekliyorum:

Dört mezhebin de kabul ettiği küçük yaşta nikahlama (ki bir nevi beşik kertmesi demektir), İslam hukukuna göre hazırlanan 1917 tarihli Hukuk-ı Aile Kararnamesi ile yasaklanmıştır. Zira evliliğin Sanayi Devrimi öncesi sosyal fonksiyonları büyük şehirlerde artık ortadan kalkmıştır.

Konuyla ilgili söz söyleyecek olanların, evlilik hayatının fiilen başlaması ile nikah akdi arasındaki farkı mülahaza etmeleri, Sanayi Devrimi öncesi ile sonrasındaki sosyal hayat arasındaki farklılıkları dikkate almaları gerekir.(Asım Cüneyd Köksal)

@Nail_Okuyucu hocamın konu etrafında yazdığı uzunca ve faydalı zinciri de buraya ekliyorum:

Fakihlerimiz nikâhın meşrû kılınışının sebebini, Allah’ın takdir ettiği kıyâmet vaktine dek nev’-i beşerin yeryüzünde bekâsını temin olarak tespit etmişlerdir. Bunun yolu da insanların soylarını devam ettirmeleridir (tenâsül ve tevâlüd).

Bu gayeyi temin için erkek ve kadının bir araya gelmesi gerekir ki bunun da dinen meşru kabul edilen yolu nikâhtır. Zira nikâha başvurulmadığı takdirde ilişkilere zorbalık (teğâlüb) hâkim olacak ve bu da hem insanlığın hem de yeryüzünün fesâda uğramasına yol açacaktır.

Ayrıca meşrû nikâh dâiresinde kayıt altına alınmayan ilişkiler neseblerin kaybolmasına sebebiyet verecek ve dinin korumayı hedeflediği beş temel esastan biri olan nesil zâyi olacaktır (Bu kısmı, Serahsî’nin el-Mebsût’undan ihtisâr ederek naklettim).

Küçüklerin evlendirilmesine meselesine bu açıdan bakıldığında, İmam Gazzâlî’nin şu cümlelerini de hatırda tutarak hem âlimlerimize hem de bu vâkıanın yaygın olduğu bizden önceki nesillere karşı haksızlık yapmamış oluruz;

Özetle Gazzâlî şunları söylüyor: “Küçüklerin evlendirilmesine verilen cevâzın arkasında, evliliğin kendisinden beklenen amaçlar değil, aşiretler arasındaki ilişkilerin ve aileler arasındaki dayanışmanın güçlendirilmesi düşüncesi yatar.”

Meseleye İslâm hukuku açısından baktığımızda, evlenmeyi yalnızca iki kişi arasında akdedilen bir sözleşme olarak değil, Gazzâli’nin de işaret ettiği üzere aileler arası kurulan bir bağ olarak görmek daha isabetli olur.

Bu yüzden nikâhta ehliyet denince yalnızca evlenme ehliyeti değil, evlendirme ehliyeti de (velâyetü’n-nikâh) anlaşılır. Bir şahsın evlenme ehliyeti kazanması için büluğ/rüşd çağına erişmesi gerekirken fıtraten ve ahlâken çocuklarının daima iyiliğini düşünecekleri varsayılan velilerin çocuklarını evlendirmeleri için belli bir yaş sınırı öngörülmemiştir. Bir çocuğun evlendirilmesi, onun evlilik hayatına fiilen başlaması anlamına da gelmemektedir. Kız çocuğunu evlendiren veli, çocuğunu evliliği fiilen yürütebileceği bedenî ve zihnî olgunluk çağına kadar kocasından alıkoyma hakkına sahiptir. Bu meseleye hep kız çocukları açısından bakılması ve meselenin peşinen bir sapkınlık zeminine çekilmesi de bir modern saplantı olarak tezahür ediyor. Oysa ilgili cevaz hükümlerinde kız-erkek ayrımı yapılmamaktadır.

Konuya bakışımızın değişmeye başladığı 19. yy. ve sonrası, İslâm toplumlarının siyasi ve sosyal sahalarda ciddi değişikliklere maruz kalmaya başladığı bir döneme karşılık geliyor. Nikâh, önceleri yalnızca şahısları ve ilgili tarafları ilgilendiren bir mesele iken modernleşme ile yani “modern devlet”in ortaya çıkmasıyla birlikte, siyasi erkin nüfuz ve düzenleme sahası genişledi. Önceleri çok daha sivil bir görünüm arz eden İslâm toplumları artık devletin her alandaki düzenlemeleri ile farklı bir eşiğe atlamış oldu.

1850’li yıllardan itibaren İslâm dünyasında devletler bu yolda attıkları adımlarla ahvâl-i şahsiyyeye daha fazla müdâhil olmaya başladılar. 1916 yılında çıkarılan bazı irâdeler ile 1917 tarihli Hukuk-ı Aile Kararnâmesi bunun en bariz örnekleridir.

Nitekim o dönemde bu kararnâmeye yöneltilen eleştiriler arasında, devletin öncelikle şahısların hak ve yetkisinde olması gereken ahvâl-i şahsiyye sahasına bu denli müdâhil olma yetkisini kendisinde nereden ve nasıl gördüğü önem arz eder. (Sadrettin Efendi’nin tenkitleri gibi) (Nail Okuyucu)

 

Mehmet Fatih Kaya Hoca

https://mobile.twitter.com/mfkaya08/status/950077072399044610?s=04

Yazar: Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.