İslam  Nazarında  Ahlak-Anlama İlişkisi

Anlamanın,  derin  düşüncenin  ve  en  genelde  bilmenin  kişinin  ahlakıyla ilişkili  olduğu  kadim  zamanlardan  beri  bütün ulemamızın  farkında  olduğu  bir  husustur.  İmamı Azam’ın  fıkhı  “kişinin kendi  lehine  ve  aleyhine olan  meseleleri  bilmesi” diye  tarif  ettiği  malumdur. Sadru’ş-Şeria ,  bu  tarifin  itikadı  ve  amelı  meselelerin  yanı  sıra  zühd, kalp  huzuru  gibi  ahlak/ tasavvuf  meselelerini  de bilmek  manasına  geldiğini kaydeder.89 Yani  kişi  ahlâkı bilmiyorsa  daha  doğrusu ahlaklı  değilse  fıkıh  ehli değildir.  Ebu’l-Ferec , hevanın tasallutundaki aklın  doğruyu  bulamayacağını,  aklın  hevaya  galib kılınması  gerektiği  hususunda  müstakil  bir  risale kaleme almıştır.

Şöyle der Ebu’l-Ferec: “İnsanı  Allah’ın  varlığına,  peygamberlerin peygamberliğine  ve  onlara  itaate  ve  akabinde  nice  faziletlere  sevk  eden  aklı,  düşmanı  olan  hevânın  tasallutundan  korumak lazımdır.  Akıl,  işlerin  akıbetini  hesab ederken  heva  önünde  hazır  olan  sevdiği şeyin peşine düşer ve bu hususta nice günahı irtikab  eder.  Heva,  insanı  nice  faziletlerden mahrum  etmiş,  nice  rezilliklerin  içine düşürmüş,  kendi  peşine  takılan  nicelerini  zelil  etmiş  ve  taklidçilerini  cehenneme taşımıştır.”90

Burada  ‘faziletlere  sevk  eden akıl’  derken  başka  bir  akıldan  bahsedildiği ortadadır.  Ebu  Hilâl  Askeri:  “Akıl,  kişiyi  kabih  olana  düşmekten  men  eden  ilk  bilgidir. Bu  manada  bunun  zıddı  ahmaklıktır.  (…) Cennet  ehli  akıllılardır.  Zira  onlar  kabih  olana  şehvet  duymazlar”  diyerek91  bilmenin  ve akletmenin  iyi  ve  güzeli  ayırmanın  onun  peşinden gitmek manasına geldiğini işaretler.

İşte bu tarifte ele alındığı üzere kişinin elindeki  verilerle  kendini sınırlaması  cehaletinden değil hamâkatindendir yani anlayamamasındandır. Lehine  olanı  takdir  edemeyecek  bir  hamakat. ‘İlim  kişinin  cehaletini  giderir  ahmaklığını  değil’ sözü  işte  tam  da  bu  manaya  işaret  eder.  Malumat biriktirmek  ilim  ise,  onu anlamak fıkıh/fehmdir.  İlimsize  câhil  denir  ama anlayamayana ahmak. Yani doğrunun  karşıtı yanlış  değil,  ‘anlama’nın karşıtı  olan  körlük  ya  da ahmaklık  olarak  nitelenmelidir.  ‘Anlamak  ahlaksızların  mahrum  olduğu bir  şeydir’  derken  hevanın tasallutunda  olan  aklın anladığı  şeyi  ifade  etmek istemiştik.  Daha  doğrusu anlayamadığı şeyi.

Ahlakın  öğrenme  sürecinin  olmazsa olmazı olduğu kadim  zamanlardan  beri  bilinmekte,  malul zihinlerce  bile  itiraf  edilmektedir:  “Bazıları ilmi  hikmete  başlamadan  önce  ahlak  öğrenilmeli  demiştir.  Çünkü  kendi  ahlâkını  düzeltmeyen  birinin  bir  ilmi  doğru  olarak  öğrenmesi  mümkün değildir.  Eflatun’un  ‘tertemiz  olmayan  tertemiz  olmayana  yaklaşmasın’  sözü  ile  Hipokrat’ın  ‘içi  temiz  olmayan bedenleri  besledikçe  onların  kötülüğünü arttırırsın’  sözleri  bu  görüşü  destekler.  (…)

Bu  doğrudur  zira  ilm-i  hikmete  başlamadan önce  arzu  ve  isteklerin  sadece  fazilete  yönelmesi  için  nefsin  şehevi  arzularını  iyileştirerek  ahlâkı  iyileştirmek  gerekir.  Fazilet, maddi  hazlar  ve  üstün  gelmenin  zevki  değildir.  Fazilet,  ahlakı  iyileştirmekle  kazanılır.  Bu  hem  sözde  hem  davranışta  kendini göstermelidir.”92

Evet,  herkes  ahlak  ve  anlamak  arasındaki alâkaya  değinmiştir.  Ancak  bu  alâka  belli belirsiz  bırakılmış,  ilim  ve  ahlâkın  birbirine kerte  içkin  olduğuna  bugün  ihtiyacımız olduğu  kadar  değinilmemiştir.  Zira  ulema, bir  şeye,  ihtiyaç  duyulduğu  kadar  değinirdi.  Ö  zamanda  zaten  malum  olan  şeyi  ilam etmeye  hacet  yok  idi.  Bu  hususu  tafsil  etme vazifesi  bu  ihtiyacı  ve  meselenin  ehemmiyetini  fark  eden  marifet  deryasının  dalgıçları olan  Sufilere  kalmıştır.  Önların  ızâhâtından ahlâkın  tesirinin  nerelere  kadar  uzandığını göreceğiz.  Evvela,  içeriği  hakkında  bir  değerlendirme  yapmadan  tasavvuf  yolunun  imamlarının  mevzu  ile  alakalı  değerlendirmelerini buraya alıyoruz. Sonra üzerinde duracağız.

Sufilerde Ahlak-Anlama İlişkisi; Ahlaksız, Anlamaktan Mahrumdur 

Tûsı,  “Kuran’ı  ince  bir  şekilde düşünmezler  mi  yoksa  kalplerinde  kilit  mi var?”  (Muhammed  24)  âyetindeki  kilidin günahlar  sebebiyle  kalplerde  oluşan  pas,hevâ,  dünya  sevgisi,  hırs,  rahat  düşkünlük, övülmekten  hoşlanmak,  gaflet  vb.  sebebiyle oluşan  perde  olduğunu  söyler.  Zikir  amel  ve manevı halleri  sebebiyle  kulların  kalplerine âyet  ve  hadislerdeki  sır hikmet  ve  inceliklerin  açıldığını  ve  buna  ‘işaret  ilmi’  dendiğini de  ekler.93  O’nun  tasavvuf  ve  fıkıh/anlama ilişkisine  değinirken:  “Tasavvuf  Allah’ın kelamını  anlamak  ve  hitabından  hüküm çıkarmak  üzere  dostlarının  kalbine  açtığı bir  keşif  ve  ilhâm  ilmidir  ve  bunun  nihâyeti yoktur”  demesi  de  bu  bakışın  neticesidir.94  Sûfılere  göre  bilmek/ anlamak,  ahlâkın  kemâline  ermiş kimselerin nasibidir:

Seri  Sakati :“Marifet  uçan  bir kuş  gibi  yukarıdan  aşağıya  iner  hicap  ve  hayâ  dolu  bir  gönül  görünce de iner ona konar.”95

Mümşad  Dıneverı :  “Marifet Hak  Teâlâ’ya  samimi  bir  şekilde  ve tümüyle muhtaç olma halidir.”96

Hâris  el-  Muhâsibı  aklın  ve anlamanın  mâhiyetini  izah  ettiği eşsiz  eserlerinde  çok  mühim  hususların  altını  çizer:  “Anlamayı  engelleyen  şey  Hakk’a  boyun  eğmeyi engelleyen  kibir,  tartışmaya  sevk eden  üstün  gelme  arzusu,  doğruyu  teslim ve  kabule  engel  olan  hataya  nispet  edilme kaygısıdır.”97

“İşlerin  sonunu  düşünen  kimse  aklının lezzetini  hevasının  lezzetine  tercih  eder. Alimlerin  lezzeti  akıllarında,  cahillerin  lezzeti şehvetlerindedir.”98

“Eğer  sıdk  ile  Kuran’ı  anlamayı  istiyorsan Hakk’ın  sana  yöneldiğini  göreceksin.  Ö’nun kelamını  anlamak  sadece  işitmemek  için özel  gayret  gösteren  kimseye  ağır  gelir. Rabbimiz  haber  verir  “Eğer  Allah  onlarda bir  hayır  bilseydi  elbette  onlara  bildirirdi. Eğer  işittirseydi  onlar  da  elbette  yüz  çevirirlerdi.”  (Enfal,  23).  Önlar  sağır  değillerdi.  Ancak  Nebi ’in  kıraatini  duymalarına rağmen  anlamayı/fehmi  zayi  etmişlerdir.  O yüzden  onlarda  bir  hayır  olaydı  Allah  onların  anlamasını  temin  ederdi.  Duymaz  mısın, Allah  ne  buyuruyor:  “Onların  kalpleri  var anlamaz,  kulakları  var  işitmez,  gözleri  var görmezler.  Onlar  hayvanlar  gibidirler  belki daha  da  aşağıdırlar.  Onlar  gafillerdir”  (Araf, 179)  “İşitmeye  güç  yetiremiyorlar  ve  göremiyorlar.”  (Hud,  20)  Evet  onlar  sağır  değillerdi  ancak  kulaklarıyla  duyduklarını  anlamamaktadırlar.  “Onlar  seni  görüyorlar  ama sana  bakmıyorlar.”  (Araf,  197)

Yani  onun nübüvvet  delillerini  görmüyorlar.  Eğer kalplerinde  bir  sıdk,  inayet  ve  anlamak  için himmetlerini  toplamaya  gayret  olsa  Allah onların  anlamasını  sağlardı.  Eğer  sadece sıdkı  niyet  ve  rağbet  ile  himmetini  toplayarak  anlayışı  açanın  o  olduğuna  inanarak, kendine  değil  ona  tevekkül  edersen  ihtiyacın  olan  anlayış  ve  akıldan  seni  mahrum  etmeyecektir.”99

Amelsiz Akletmek, Düşünmek ve Anlamak Yoktur

“Bu,  ayetlerimizi  düşünsünler  (tedebbür)  ve akıl  (lüb)  sahipleri  öğüt  alsınlar  (tezekkür) diye  sana  indirdiğimiz  mübarek  bir  kitaptır.” (Sad  29)  ayetindeki ‘tedebbür’ü Hasan Basri , ‘Aklı  ile  ahlâkına  ve  ameline  yansıyacak şekilde  âyetlere  ittiba’  olarak  tefsir  eder.”100 “’Şüphe  yok  ki  bundan  evvel  kendilerine ilim  verilmiş  olanlar  kendilerine  karşı tilavet  edilince  secde  eder  oldukları  halde çeneleri  üstüne  (yüzükoyun)  kapanırlar’ (İsra  107)  ayetinde  bahsedilen  ‘ilim  verilenlerdeki  Allah  korkusu’  ayetleri  fehmetmeleri ve tedebbür etmelerinden dolayıdır.”101

Akletmenin/anlamanın  mertebeleri:  Sözü anlamak,  sözü  bile  anlayamamak,  manayı anlamak,  takva  ehli  kalbin  anlaması  olan ‘Allah’tan anlama’.

“Akıl,  Allah’ın  kalplere  yerleştirdiği  bir  nurdur  ki  kul  onunla,  kalbine  vârid  olan  havâtır, düşmanının  saldırıları  nefsin  vesveseleri hususunda  hak  ile  batılı  ayırır.  O,  kendisine riayet  ile  kulun  hakkıyla  ibadet  ettiği  şeydir.”102

“Fehm  ve  beyan  akıldan  sayıldıkları  için  akıl diye  de  adlandırılır.  Araplar  fehme  akıl  demişlerdir.  ‘Aklettin  mi?’  dendiğinde  ‘evet  anladım’ diye cevap verilir.”103

“Hidayet  ve  dalalet  ehli  de  aklın  bir  hasleti olan  sözü/beyanı  [kendisine  tebeyyün  eden manayı]  ve  manayı  anlamak  hususunda müşterektir.

“Allah’ın  kelamını  işitiyorlar  sonra  da  onu aklettikten  sonra  tahrif  ediyorlar.”  (Bakara 75)

“Onu  çocuklarını  tanıdıkları  gibi  tanıyorlar” (Bakara 75) 104

“Onun  rablerinden  gelen  bir  hak  olduğunu biliyorlar”  (Bakara 26)105

“Bildikleri  halde  hakkı  gizliyorlar.”  (Bakara 416)

“Nefisleri  yakinen  bildikleri  halde  onu  zulüm ve inad ile inkâr ettiler.”  (Neml 14)”106

“Aklın  bir  de  ‘beyanın  manalarının  hakikatlerini  anlamaya  yarayan’  basiret  ve  marifet  manası  vardır.  Kişi  bunu  anladığında Allah’ın  azametini  de  akleder.  Bu,  ‘Allah’tan akıl’dır.  “Anlayan  kulak”  (Hakka  12)  âyeti Allah’tan  anlayan  kulak  yani  kulakların  işittiğini  Allah’tan  akleden  manasındadır.”107

“Bu  akla  sahip  olmayan  kişiler,  sadece  akıllı ile  deliyi  birbirinden  ayıran  beyânı  akletmeye  yarayan  akla  sahiptir.  İşte  “Onların kalpleri  vardır  ama  akletmezler”  (Hac  46) ayeti  buna  delalet  eder.  Bu,  ‘onlar  Allah’tan akletmezler,  Allah’ın  kadrinin  yüceliğini takdir  etmezler  [beyânı  anlasalar  da  beyan ile]  anlatılan  manayı  (el-mübeyyen  anhu) anlamazlar’  demektir.  “Aklettikten  sonra  tahrif  ediyorlar”  (Bakara  75)  ayeti  kerimesi de  ‘beyânı  aklettikten  sonra  onu  tahrif  ediyorlar’ demektir.

Müşrik  Araplar  gibi  bazıları  da  ne  anlatılan manayı  ne  de  beyânı  anlamazlar.  Onlar  kendi  görüşlerini  çok  beğendikleri  kibrettikleri ve  atalarının  izinden  gittikleri  için  akledemezler.  “Onlar  hayvanlar  gibidir  belki  daha da  aşağı”  (Furkan  44)  ayeti  de  bunlardan bahseder.  Bunlarda  akıl  hasleti  varsa  da  yalnız  dünya  işlerini  akletmeye  yaramaktadır. Onlar  aklettikten  sonra  tahrif  edenler  kadar  dahi  anlayamazlar.”108““Kalpleri  var ama fıkhetmez/anlamazlar  gözleri  var  onlarla görmez  kulakları  var  onlarla  duymazlar” (Ali  İmran  179)  Onlar  dünya  işlerini  anlarlar  ama  Allah’tan  anlayamazlar.”109“Mümin, o’ndan  aklettiğinde  Allah  ona  her  manada tevhidini  tahsis  eder.  Kalbine  emânet  edilen ilim,  aklıyla  gözüyle  görüyormuş  gibi  müşahedeye  bitişir.  Tıpkı  ‘Sanki  Rabbimin  arşına bakıyorum’  diyen  Harise  gibi.”110  “Sonra kişi  Rabbini  daha  fazla  bilme  arzusuyla  gayret  eder. Neticede  O’ndan  daha  fazla  anlayış kalbini sarar.”111  (هبلق فى ىلع هنع هقفلا فى دّيزتلا)

“Allah’ın  bir  sınırı  olmadığı  için  Allah’tan  akletmenin  de  bir  sınırı  yoktur.  Zira  onun  sıfatlarının  hakikatini  bilgiyle  sınırlamak  mümkün  değildir.  Kişi,  Allah’tan  anlayarak  (bi’lfıkhi  anhu),  dinine  hüsnü  riâyet  eder,  Ö’ndan korkar  vadine  yakın  ile  iman  eder,  sevdiği  ve sevmediği  şeylerde  dinine  riâyet  ederse  aklının kuvvetini kemâle erdirebilir.”112

Hidâyet  ve  İlim  Efendimiz’den  Anlayış Sahiplerine İstidadınca Dağılır

İmam  Sühreverdi ’ın  Avarif’in  başında ele  aldığı  iki  mevzunun  hulâsasını  buraya alıyoruz: “Efendimiz  buyurur:  “Allah’ın  benimle gönderdiği  ilim  ve  hidâyet  yeryüzüne  yağan bol  bir  yağmura  benzer.  Toprağın  bir  kısmı suyu  emer  yeşillikler  bitirir  herkes  faydalanır,  bir  kısmı  suyu  toplar  insanları  faydalandırır.  Bir  kısmı  da  kaygandır;  ne  suyu  emer ne  de  toplar.  İşte  ‘Allah’ın  dininde  derin  anlayış/fıkıh  sahibi  olan  ve  Mevlâ’nın  benimle gönderdiği  ilimle  faydalanıp  bu  ilmi  öğreten kimsenin’  misali  bu  [yeşillikler  bitiren  ve herkesin faydalandığı] toprak gibidir.”

Mesruk,  Rasulullah ’in  ashabının  kalplerinin  ince  anlayış  ve  kavrayışları  sebebiyle ilimler  için  bir  kap  menzilesine  geldiklerini  söyler.  “Anlayışlı  kulaklar  duyup  anlasın diye”  (Hakka,  12)  ayetindeki  kulaklardan maksat,  sırları  Allah’tan  alan  kimselerdir. “Allah  gökten  bir  su  indirdi  ve  her  vadi  kendi  miktarlarınca  akmış,  böylece  [o  vadilerde  akan  su]  üstte  çıkan  köpüğü  taşımıştır…” (Rad,  17)  ayetindeki  köpükle  işaret  edilen kalplerdeki nefsan  kir ve zulmetlerdir.

İşte zühd ehli âlimlerin nefisleri temizlenmiş kalpleri  sâfıleşmiştir. Sûfılerin  kalpleri büyük  bir  anlayış  gücüne  sahiptir.  Onlar işlerini  takva  üzerine  kurmuş, gönüllerini dünyadan  uzaklaştırmış,  nefislerini  tezkiye, kalplerini  tasfiye  etmiştir.  Kalpleri  dünya meşgalesinden  kurtulunca  batındaki  manevi  gözleri  açılmış  kalp  kulakları  ilâhı sırları duymaya başlamıştır.

Her  kalp  istidadınca  kendi  payını  alır;  zühd ve  takva  ehli  kalpler  de  böyledir,  makam  ve itibar  görme,  mal  biriktirme  gayreti,  dünya sevgisi  ile  dolu  olan  kirli  kalpler  de.  Evet, bu  kirli  kalpler  de  ilimden  bir  şeyler  alırlar ancak  ilmin  hakikatine  ve  lezzetine  asla  ulaşamazlar.  Kendini  dünya  boyunduruğundan kurtaran  kimsenin  kalp  yolları  açılır,  genişler  ve  ilim  pınarları  fışkırarak  kalbe  dolarlar.  Sûfıler,  zâhirı ilimlerden  kendilerine lazım  olanı  öğrenip  amel  ettiler.  Bu,  onlara manevi  bir  miras  olan  ilmi  de  kazandırdı. İşte,  sûfılerin  zâhir  âlimlerinden  ayrıldıkları  bu  ilim,  dini  gerçek  manasıyla  anlamaya sebep  olur.  Allah  Resulü’nün,  ilim  denizi olan  kalbinden  âlimlerin  kalbine  akan  payları,  ‘dini  tam  bir  şekilde  yaşamak’  olarak tarif ettiğimiz ilim fıkıh ilmidir.

Allah Resulü  buyurur: “Her  şeyin  bir  direği  vardır  bu  dinin  direği de fıkıhtır.”

“Allah  kime  hayır  vermek  isterse  onu  dinde fakih  kılar.  Ben  bana  geleni  taksim  ederim asıl veren Allah’tır.”

Abdullah  ibn  Abbas   söyler:  “İbadetin  en faziletlisi  dini  hakkıyla  anlamak  ve  yaşamaktır.”

Anlamak,  Ahlâk  ve  Yakîn  Sahiplerinin Husûsiyetidir.

Allah  fıkhı  kalbin  bir  sıfatı  olarak  belirtmiş ve  şöyle  buyurmuştur  “Onların  kalpleri  vardır  ama  gerçeği  anlamazlar”  (Araf,  179).  O yüzden  Hasan  Basri :  “Sen  hiç  gerçek fakih/anlayan  kimse  gördün  mü?  Gerçek fakih,  dünyaya  değer  vermeyen  gönlünü  ondan kurtaran kimsedir” demektedir.

Cenab-ı  Allah,  Resulullah  (sallallahu  aleyhi ve  sellem)’i  ilim  ve  hidâyetle  göndermiş,  bu ilim  ve  hidâyet  O’nun  kalbinden  diğerlerine intikal  etmiştir.  Selim  fıtrat  ve  yakinlerinden  ötürü  Sûfılerin  kalpleri  bu  ilimden  en büyük  nasibi  almışlardır.  Resulullah   buyurmuştur:

“Allah,  bizden  bir  söz  işitip  taşıyanın  yüzünü  nurlandırsın.  Nice  fıkıh  taşıyan  kimse vardır  ki  onu  kendinden  daha  anlayışlı  kimselere  taşır.  Nice  fıkıh  taşıyanlar  da  vardır ki  kendisi  ondan  istifade  edemez.”  Cenab-ı Allah  buyurur:  “Allah  onlarda  iyilik  görseydi  elbette  onlara  duyururdu.”  (Enfal,  23).  Bu âyetten  anlaşılmaktadır  ki;  Allah  onların dinlemeye  layık  olduğunu  görseydi  kalp kulaklarını  dinleyip  anlamaları  için  açardı. Nefsanı  arzuların  vesveseleriyle  dolu  olan kimse  iyi  duyma  özelliğine  sahip  değildir. Kalpler,  nefsin  ateşini  harlayan  şeyler  kesilip  harareti  bittiğinde,  zulmet  ortadan  kalktığında  ancak  ilmin  kaynağını  müşahede edebilirler.

Şibli ,  ‘Kuran’dan  Allah  ile  dâima  beraber  olup  bir  an  dahi  ondan  gafil  olmayan kimse  öğüt  alabilir’  demektedir.  Vasitı , ‘Kuran  ancak  uyanık  kalpler  için  öğüt  olur’ demiştir.  Yani  “Ölü  iken  kalbini  dirilttiğimiz kimseler”  (Enam,  122)  buyrulan  kimseler. Muhammed  İbnü  Ali  Bakır ,  ‘Hakk’ı  Hak olarak  ancak  kalbi  diriler duyup  anlayabilir. Kalbi  ölmüş  kimse  bir  şey  işitemez  ve  anlayamaz’  demiştir.  Hasan  Basri  ‘Anlamak, Hakk’a  tam  yönelmiş  bir  kulağı  olan  kimseye  nasip  olur.  Kalbi  gaflette  ölü  kimseler hakikati  anlayamazlar.’  Hayırlı  bir  söz  işitse bile  onu  dinlemek  istemeyen  kimse  buğdayın  toprağa  değil  de  bitmeyeceği  yere  düşmesine  benzer.  Böyle  kimselerin  duyduğu bu  ilmi  şeytan  illa  kalbinden  kapıp  kaçırır ve sonuçta kişi onu aklında tutamaz.

Allah’ın  emrine  icabet  onu  dinlemekteki  ayıklığa  bağlıdır.  Bu,  anlayışa  bağlıdır. Anlayış,  kelamın  kıymetini  bilmeye,  kelamın  kıymetini  bilmek  de  kelamın  sahibini bilmeye  bağlıdır.  Dolayısıyla  anlayışın  sınırı yoktur.  Zira  ilâhı kelamın  mana  ve  işaretleri  sonsuzdur.  O yüzden  arifler  her  Kuran okuduğunda  onlara  yeni  bilgiler  ve  taze  anlayışlar  gelir.  Bunlarla  da  amel  ettiklerinde yeni  bir  ilim  ve  anlayış  gelir.  Durum  böylece devam  eder.  Tevhid  nurunu  müşahede  eden sufiler  Allah  ve  Resulünün  kelamını  hakkıyla duyar ve anlarlar.  113

Mana, Ehil Olana Allah Tarafından Verilir.

Şeyh-i  Ekber  (Kuddise  sirruhû),  sûfılerin anlamaktan  ne  anladığını  şu  satırlarla izah  eder:  “Kitaplar  peygamberlere  Allah katından  indirildiği  gibi  manaları  da  bazı müminlerin  kalplerine  Allah  katından  indirilmiştir.  (…)  Bu  durumda,  onun  açıklaması  da  aslı  gibi  Allah  ehlinin  kalplerine  Allah katından  indirilmiş  olur.  Nitekim  Ali  b.  Ebı Talib   bu  manada  şöyle  demiştir:  ‘Bu  [bizdeki  kabiliyet],  sadece  Allah’ın  dilediği  kullarına  Kur’an  hakkında  verdiği  bir  anlayıştır.’  (الله  هيطعي  مهف  لاإ  وه  ام)  Hazreti  Ali,  Kuran’ı  anlamayı  Allah’ın  bir  ihsânı  saymış,  bu  ihsânı da  ‘Allah’tan  anlamak’  olarak  ifâde  etmiştir. Bu  demektir  ki  Allah  ehli,  Kur’an’ı  başkalarından  daha  iyi  anlar.  (…)  Zâhirci  âlimler, Dirâyet Ali  b.  Eb  Talib’in  söylediği  şu  ifade  karşısında  ne  diyeceklerdir:  ‘Eğer  Fâtiha  suresi hakkında  konuşsaydım,  yetmiş  deve  yükü [kitap]  yüklerdim.’

Bu,  Allah’ın  Kur’an  hakkında  vermiş olduğu  anlayış değil  de nedir?

Fakih  ismi,  şekli,  bilgi  sahibinden  daha  çok bu  [vera  ehli  sufi]  taifesine  yaraşır.  Allah  onların  hakkında  şöyle  buyurur:  ‘Dinde  fakih olmaları  ve  geriye  döndüklerinde  kavimlerini  uyarmaları  için…’  Allah  onları  dini  anlama  ve  insanları  uyarmada  peygamberlerin yerine  koymuştur.  Fakih,  basiretle  Allah’a davet  eden  kimsedir.  Nitekim  Allah’ın  peygamberi  de  zâhirci  âlimlerin  hüküm  verdiği gibi  zannı  galip  değil  basiret  üzere  Allah’a davet eder.”114

Devamı:https://ilimcephesi.com/ahlakin-merkeziligi-neden-yeteri-kadar-gorulmez/

Hasan Yaşar – Mana’nın Manası ve Anlama’nın Mertebeleri adlı makalesinden alnmıştır.

Dirayet Dergisi,sayı.2,syf.145-150

Dipnotlar:

89  Sadru’ş-Şeria  Mahbubi,  et-Tevdıh  Şerhu’t-Tenkıh, Haz:  Muhammed  Adnan  Derviş,  Daru’l-Erkam, 1998, c. 1 s. 34

90  Ebu’l-Ferec  İbnü’l-Cevzi,  Savletü’l-Akli  ale’l-Hevâ, Tahkik:  Hamza  Abdülkerim  Hammad,  Daru  İbni Hazm, 2012, s. 28

91  el-Askerı,  el-Furûku’l-Luğaviyye, s. 83-4.

92  Ebu’n-Nasr  el-  Fârâbi,  Risâle  Fımâ  Yenbağı  en Yu’alleme  Kable  Teallumi’l-Felsefe,  ‘el-Mecmu’  içinde, Mısır, 1907, s. 62-3

93  Ebu  Nasr  Serrac  et-Tûsı,  el-Luma,  Tahkik:  Abdülhalim  Mahmud,  Abdülbaki  Sürur,  Darü’l-Kütübi’lHadise, Mektebetü’l-Mesna,  1960, s. 147

94  Et-Tûsı,  el-Luma  s. 37.

95  Abdurrahman  Cami,  Nefehâtü’l-Üns,  Ter:  Lamii  Çelebi,  Haz:  Süleyman  Uludağ,  Mustafa  Kara,  Pinhan, 2011, s. 172

96  Cami,  Nefehâtü’l-Üns, s. 216.

97  Haris  el-Muhâsibı,  Mahiyyetü’l-Akli  ve  Ma’nâhu,  ‘elAklü  ve  Fehmü’l-Kuran’  içinde,  s.  234,  Darü’l-Fikr Tahkik: Hüseyin el-Kuvvetli, 1971.

98  Muhâsibı,  Maiyetü’l-Akli ve Manahu, s. 236.

99  Haris  el-  Muhâsibı,  Fehmü’l-Kuran ve Meanihi,  ‘elAklü ve Fehmü’l-Kuran’ içinde, s. 323-4.

100 Haris  el-  Muhâsibı,  Fehmü’l-Kuran ve Meanihi, 276.

101  Haris  el-  Muhasibı,  Fehmü’l-Kuran ve Meanihi, 280.

102  Haris  el-  Muhâsibı,  el-Vasaya,  s.  251,  Haz:  Abdülkadir Ahmed Ata, Darü’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1986

103 el-Muhasibı,  Mahiyyetü’l-Akli  ve  Manahu,  s.  208-9.

104 e-Muhâsibı,  Mahiyyetü’l-Akli  ve  Ma’nâhu,  s.  208-9.

105 el- Muhâsibı,  Mahiyyetü’l-Akli ve Ma’nâhu, s. 211.

106  el- Muhâsibı,  Mahiyyetü’l-Akli ve Ma’nâhu, s. 215.

107  el-Muhâsibı,  Mahiyyetü’l-Akli ve Ma’nâhu, s. 211.

108  el-Muhâsibı,  Mahiyyetü’l-Akli  ve  Ma’nâhu,  s.  2123.

109 el-Muhâsibı,  Mahiyyetü’l-Akli ve Ma’nâhu, s. 217.

110  el-Muhâsibı,  Mahiyyetü’l-Akli ve Ma’nâhu, s. 223.

111  el-Muhâsibı,  Mahiyyetü’l-Akli ve Ma’nâhu, s. 226.

112  el-Muhâsibı,  Mahiyyetü’l-Akli ve Ma’nâhu, s. 220.

113  Şihabeddin  Sühreverdi,  Avarifü’l-Mearif,  c.  1  s. 215-257  ‘İhyau  Ulumi’d-Din’  kenarında,  Mektebetü Keryate Futra, Endonezya.

114    İbnü’l-Arabi,  el-Fütühatu’l-Mekkiyye,  Haz:  Abdülkadir  Cezairi  işrafında  ulema  heyeti,  c.  1,  s.  279280, Darü’l-Kütübi’l-Garbiyyeti’l-Kübra.

115  İbnü’l-Arabi,  el-Fütühatu’l-Mekkiyye,  c.  1,  s.  245-6.

116 İbnü’l-Arabi,  el-Fütühatu’l-Mekkiyye,  c. 4, s. 25.

117  İbnü’l-Arabi,  el-Fütühatu’l-Mekkiyye,  c. 3, s. 128.

118  İbnü’l-Arabi,  el-Fütühatu’l-Mekkiyye,  c. 4, s. 401.

119  Ali  ibni  Ösman  Hucvuri,  Keşfü’l-Mahcup,  Çev:  Süleyman Uludağ, s. 331, Dergâh Yay. 2010.

Yazar: Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.