İslâm kelimesi neyi ifade eder?

*

Hazret-i Peygamber’in tebliğ ve talim buyurduğu usûl ve fürû‘-ı dini izah edebilmek için evvel emirde ünvân-ı aslîsi olan “İslâm” kelimesinin delâlet eylediği mânaları tesbit edelim.

İslâm, esas-ı lügat-ı Arabda harb ve münazaranın zıddı olan silm ve istislâm kelimeleri gibi müsâlemet, mutâva’at, inkıyâd, ihlâs mânalarını ifade eylediği gibi silme koymak veya girmek, selâm vermek mânalarını ifhâm eder ve dâima selâm ve selâmet maddesinin mânasıyla alâkadar olur.

Bu mânaya göre İslâm ‘ale’l-ıtlak mutâva’at, inkıyad ve ihlâs ve sa­mimiyet,müsâlemet demek olacağı cihetle, herhangi şeye olursa olsun inkıyad ve samimiyet hakkında kullanılabilir. Şu halde bir bâtıla, bir fe­nalığa, bir zâlime inkıyad ve ihlâsta dahî kullanıldığı olabilir. Fakat lisân-l Kur’ân’da, örf-i dinde İslâm inkıyad-ı mutlak değil, inkıyad-ı hak, inkıyad-ı Allah’tır. Allah’tan, haktan mâ’adaya inkıyad ise İslâm’a münâfîdir. Çünki hakka muhalif olan şeye inkıyad, Hakk’a inkıyad değil, isyandır. Ve bu husus Kur’ân’da birçok kereler tasrîh edilmiştir. Bâlâda zikr olunan إِنَّ الدِّينَ عِندَ اللّهِ الإِسْلاَمُ [Doğrusu Allah indinde din İslâm’dır!] (Âl-i İmran, 19) âyet-i kerîmesi, mâkablindeki:

شَهِدَ اللّهُ أَنَّهُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ وَالْمَلاَئِكَةُ وَأُوْلُواْ الْعِلْمِ قَآئِمَاً بِالْقِسْطِ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

[Şehâdet eyledi Allah şu hakikate; «Lâ ilâhe illâ hû: Başka tanrı yok ancak O!» Bütün meleklerle ilim uluları da adi ü hakkaniyetle durarak şâhid; baş­ka tanrı yok, ancak O! Azîz O! Hakîm O!] (Âl-i İmran, 18) âyetinin maz­mununu te’kîd eylediğinden Islâm, Cenâb-ı Allah’ın ve melâikenin ve ifrat ve tefritten müctenib, mutedil ehl-i ilmin şehâdet eyledikleri vahdâniyet-i ilâhiyeye inkıyad mânasını vâzıhan ifade ediyor. Ve tabir-i İlmîsiyle “el- îslâm”daki elif-lâm bir mâna-yı ‘ahdîyi iş’âr eyliyor. Takyîd-i mezkûru âyet-i sabıkanın mâba‘dindeki âyet, فَإنْ حَآجُّوكَ فَقُلْ أَسْلَمْتُ وَجْهِيَ لِلّهِ وَمَنِ اتَّبَعَنِ [Buna karşı seninle münakaşaya kalkışanlara de ki: «Ben yüzümü İslâm ile tertemiz Allah’a tuttum, bana tâbi’ olanlar da…] (Âl-i İmran, 20) nazm-ı celîli daha ziyade tasrîh etmiştir. Burada gerek Hazret-i Peygamber’in ve gerek etbâ’ının islâmı, Cenâb-ı Allah’a İslâm, yani ihlâs ve inkıyad olduğu ve binaenaleyh mutlak değil, mukayyed bulunduğu vâzıhan ifade ediliyor.

Sonra Kur’ân-ı Azîmüşşân; hevâdan, yani temâyülât-ı mahza-i nefsâni- yeye, şurûr ve bâtıla, hâsılı hak olmayan herşeye muhalefet ve münker olan şeyleri nehy eden, hâsılı tâğût ve şeytana ittibâ’ ve inkıyaddan men’ eyleyen birçok âyât üe doludur.

Ezcümle Sûre-i Bakara’daki:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ ادْخُلُواْ فِي السِّلْمِ كَآفَّةً وَلاَ تَتَّبِعُواْ خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ

[Ey o bütün îman edenler! Kâffeten süm’e girin de şeytanın adımlarına uy­mayın…] (Bakara, 208) âyet-i kerîmesi İslâm’ın muhtevi bulunduğu müs- bet ve menfî kayıtlan birlikte göstermiştir. Bundan başka bu âyet سَلِمَ الْمُسْلِمُونَ مِنْ لِسَانِهِ وَيَدِهِ [Müslüman, dilinden ve elinden Müslümanların selâmette kaldığı kimsedir.] (Buhârî, îmân 4, Rikak 26; Müslim, îmân 64) hadîs-i şerifi gibi İslâm’ın inkıyad-ı hakka müteferri’ olan müsâlemet-i ‘âmme mânasına delâletten vâreste olmadığını da ifhâm ediyor. Kezâlik وَلَا تَتَّبِعِ [Hevâya (keyfe) tâbi’ olma.] (Sâd, 26), [Onların ar-zularının arkasından gitme!(Mâide, 48) gibi âyât-ı celîle ileلَا طَاعَةَ لِمَخْلُوقٍ فِي مَعْصِيَةِ الْخَالِقِ (Allah’a isyan hususunda hiçbir mahluka itaat edilmez.(Tirmizî, Cihâd, 29/1707; Müslim, imâre, 39) gibi ehâdîs-i şerife göste­riyor ki Islâm’ın inkıyadı, İslâm’ın sevdâ-yı müsâlemeti ancak Cenâb-ı Hakk’a ve Cenâb-ı Hakk’a isyan mânasını mutazammın bulunmayan hu­suslara münhasırdır.

Hülâsa ‘indallah din-i marzî olan İslâm, herçi-bâd-â-bâd inkıyad ve körükörüne itaat demek olmayıp ancak Cenâb-ı Hak -celle ve ‘alâ-‘ya inkıyad mânasına râci‘ olduğundan nezd-i İlâhîde hak olan şeylere inkıyad ederek ehl-i hak ile kemâl-i musâfât ve müsâlemet üzere yaşamak ve ehvâ ve teşehhiyât-ı bâtıleden ictinâb ederek erbâb-ı ehvâ ve teşehhiyâta karşı mücâhedede bulunmak vicdanına müncer olur.

Bu vicdanı tabîr-i âharla hakperestlik diye telhis edebiliriz. Hakk-ı Mutlak olan Cenâb-ı Allah’ın vahdaniyetine îmân ile münkâd olan bir vicdan hakâyıka kendi nokta-i nazarına göre değil, nazar-ı İlâhîye göre bir kıymet verir ve bu kıymeti hâiz herhangi bir emr-i hakkı inkâr ve ihmal­den haya eder. Ve binaenaleyh hubb-ı hak ve hakikat birleşmiş olan kalb- lerde taassuba yer de kalmaz.

هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ

[O Allah’tır ki O, Resûlü’nü hidayet kanunu ve hak din ile gönderdi…] (Tevbe, 33; Fetih, 28; Saff, 9) âyetinde dinin hakka izafeti bu nokta-i nazarı da müş’irdir. Buna binâendir ki Kur’ân-ı Azîmüşşân:

يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَلْبِسُونَ الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ

[Ey Ehl-i Kitab! Niçin hakkı bâtılla bulayorsunuz da hakkı ketmediyorsu- nuz? Halbuki bilip duruyorsunuz!] (Âl-i İmran, 71),

يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لاَ تَغْلُواْ فِي دِينِكُمْ وَلاَ تَقُولُواْ عَلَى اللّهِ إِلاَّ الْحَقِّ

[Ey ehl-i kitab! Dininizde gulüvv etmeyin, Allah’a karşı hak olmayanı söy­lemeyin!…] (Nisa, 171),

قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لاَ تَغْلُواْ فِي دِينِكُمْ غَيْرَ الْحَقِّ

[De ki: “Ey ehl-i kitab! Dininizde haksız ifrata dalmayın!”…] (Mâide, 77) ve emsali âyâtında gulüvv ü taassubu zemm ü men‘ eylemiş ve yalnız hakta ısrarı tavsiye eylemiştir. İslâm hayr-ı mahzı dâima hakta tanımıştır. Hak olmayan şeyde hayır gözetmemiştir. Kezâlik İslâm hak ve hayra müste- nid olmayan menfaatleri menfaat değil, mazarrat bilmiştir. Bu noktaları âtîdeki mebâhisde daha iyi anlayabiliriz.

Din-i İslâm’ın ma‘nâ-yı hâssı ve fâidesi ile tarifi

Bâlâda İslâm’ın ma‘nâ-yı lügavîsi ile edyân-ı sâlifeye dahî şâmil olan mebâdîsi, yani ma‘nâ-yı ‘âmmı itibariyle hakikatini gördük. Şimdi de en mâruf ve en hâs mânası ve fâidesi nokta-i nazarından tarifini anlayalım.

Asl-ı din-i Islâm, ni’am-, ilahiyeye isâl eyleyen tarik-i müstakimdir. Bu tarif Sûre-i Fatiha’dan bi’s-sarâha anlaşılmaktadır. Kur’ân-ı Azîınüşşân’ın irşad ve tebliğ buyuracağı dinin en mühim esasları, ümmü’l-kitâb olan Sûre-i Fâtiha’da birer mebâdî-i ilmiye tarzında irâ’e buyurulmuş ve bu meyanda tarifine de işaret edilmiştir.

Şu meşhûdumuz olan ve her biri bir müddet-i mu’ayyene içinde ibrâz-ı vücûd ettikten sonra bir nizam altında tedricen tekemmül etmekte ve bilâhare münhedim olmakta bulunan ve yine her biri bu tahavvulâtıyla bizim için birer vâsıta-i ilim teşkil eyleyen âlemlerin, yani mevcûdât-ı mahsüsenin ve bunlar meyanında bilhassa zevi’l-‘ukül olan insanların mebde’ ve merci’-i vücûdu, hâlıkı, mâlik ve mürebbîsi olan bir Allah vardır. Bütün bu ‘avâlim kendiliklerinden değil, O’nun halk ve icadıyla vücûda gelir ve O’nun terbiyesiyle kemâle yetişir ve yine O’nun tasarrufuyla zâil olur gider. Ve hiçbir şey O’nun mülkünden huruç edemez. Böyle Rabbü’l- âlemîn olan Cenâb-ı Allah’ın esmâ ve sıfât-ı kemâliyesi vardır. Ezcümle Allah “Rahman”dır.

Bütün mahlûkâtını ibtidâen in’âm ve ihsan eyler, hiç­birini tefrik eylemez. Cenâb-ı Allah “Rahîm”dir. Akıl ve fikir ve irâde ile muhtar ve hür olarak yarattığı insanlara vereceği nimetleri sa‘y ü kesbleri kanunlarına rabt eylemiş olmakla intihâen bunlara ihtiyar ve iradelerini sarfettikleri îmân-ı kâmile, âmâl-i haseneye göre mükâfâten inâm ve ih­san eyler. Hem de Cenâb-ı Allah “Mâlik-i yevm-i din”dir. O’nun istikbâlde bir yevm-i mükâfat ve mücâzâtı vardır. Ve o günün yegâne mâliki ken­disidir. Orada insanları mes’ûl eder. Kesb ve amelleriyle ibrâz-ı liyâkat edenlere in’âm ettiği gibi, edemeyenleri de mu’âkabe ve tecziye eyler. İşte bütün ta‘zîmât-ı kâmile ve takdîsât-ı tâmme, hamd ü şükr ü senâ ancak O’na mahsustur. İnsanlar hiçbir şeye arz-ı zillet ve iftikar etmemeli, bütün tazim ve tahmîdi Cenâb-ı Allah’a kasr etmelidir.

“Yâ Rab! Ubûdiyet ve ibâdet denilen huzû‘-ı tam ve ta‘zîm-i kâmili ancak Sana yaparız. Ancak Senden isti’âne ederiz.” demeli ve bunu hem fiilen, hem kavlen icrâ ve işâ’a eylemelidir. Vicdanlara bu ruh-i aslîyi gars ettikten ve bu yolda bütün tezâhürâtını temin eyledikten sonra rahmet-i ilâhiyeye nâil ve ni‘am-ı gayri mütenâhiyeye vâsıl edecek tarîk-ı müstaki­me hidâyeti Cenâb-ı Allah’tan istemeli. “Yâ Rab! Bizi gazaba uğrayanla­rın, dalâlette kalanların değil, nâil-i nimet olanların tarikına, tarîk-ı müs­takime hidâyet eyle, duasını arz etmelidir.” meâlini talim buyuran Sûre-i Fâtiha’daki:

اهدِنَا الصِّرَاطَ المُستَقِيمَ

صِرَاطَ الَّذِينَ أَنعَمتَ عَلَيهِمْ

(Fatiha, 6-7) âyetleri zikr olunan tarifi sarahaten göstermiş ve din-i şeriat-, lslâmiyeden ibaret bulunan bu tarîk-, müstakim, bütün Kur’ân-ı Azımüşşan da, ba’dehû ehâdîs-i nebeviyede tafsil edilmiştir.

** Sebîlürreşad, sy. 425-426,27 Ramazan 1337 (26 Haziran 1919), s. 65-66.

Elmalılı M.Hamdi Yazır – Meşruiyetten Cumhuriyete Makaleler,Klasik yay.,syf:218-221

Yazar: Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.