İslam Kaderci Değildir

İslam Kaderci Değildir

“..İslam,kaderci değildir.bu ifadeyi aynen ve üstüne basa basa tekrarlıyorum:İslam kaderci değildir.Müslümanların kadercilikleri konusunda bütün yazılıp çizilenlere ve söylenenlere rağmen,İslam kelimenin genel olarak kabul edilen anlamıyla,asla kaderci bir din değildir.İslam insanları(Hristiyanlığın yaptığı gibi) mevcud şartları zorunlu olarak kötü şartlar olarak kabul etmeye zorlamaz,;aksine,insanın kötülükleri aşma ve iyiye ulaşma konutunda sürekli olarak gayret göstermesini, mücâhede etmesini emreder.

İslâm, özellikle insanın gelişmesini, kendini geliştirmesini amaçlayan ve imanın günlük hayatını, sosval hayatını, siyasî hayatını, kısacası hayatının her alanını ihata eden sansa emir ve yasakla insanın kendini nasıl geliştirebileceğinin uygun yollarını gösteren ve bunların yanısıra da, insanın zihninin / aklının ve ruhunun gelişmesi için her tür yolu sonuna kadar açık tutan bir dindir. Bu emirler ve yasaklar,bütüncül bir sosyal ve siyasî sistem içinde şifrelenmiştir / kodifiye edilmiştir. İsiâm’ın sunduğu sosyal ve siyasî sistem tatbik edilebilir bir sistemdir, ara bu sistem, tarihin muazzam, muhteşem ve harıkulâde tanıklığıyla da sabit olduğu  üzere yüzyıllardır başarıyla tatbik edilegelmiştir.

Pek çok yazar, Islâmın tarih boyunca gösterdiği bu gözkamaştırıcı başarıyı, dış / hâricî nedenlere -örneğin, civar halkların [ve medeniyetlerin) zayıflığına, kılıcın gelişigüzel, keyfi şekillerde kullanılmasına, zamanın zâlimliğine, elverişsizliğine ve talihsizliğine vesaire- atfederek açıklamaya kalkışmıştır. Ne var ki, bu yazarlar, tarihçiler, Müslümanların Kutsal Yasa’nın [Şeriat’ın] emirlerine harfiyyen uydukları ve bu emirleri titizlikle uyguladıkları sürece, bu emirlerin ve ilkelerin tatbik edilmesi surecinde muvaffak oldukları; ama bu emirlere uymayı ve itaat etmeyi ihmal etikleri sürece de muvaffak olamadıkları gerçeğini nasıl izah edeceklerdir?

Yine bu yazarlar ve tarihçiler, gayr-i müslimlerin Müslümanların kendilerine tanıdıkları geniş hakları ve özgürlükleri, bu emirler doğrultusunda hayatlarına tatbik ettikleri sürece başarılı olduklarını ve bütün insanlığın yegâne kurtuluş yasalarını, tabiî yasaları ve ilkeleri olan Kur’ân’ın ve Hz. Peygamber’in emirlerine aykırı hareket ettikleri kendi yok oluşlarını ya da daha açık ve doğru bir ifadeyle insan türünün yok oluşunu hazırladıkları gerçeğini nasıl izah edeceklerdir?

Bu yasalar, bu emirler ve bu ilkeler, münferit tecrübelerle tam olarak keşfedilemeyeceği, ulaşılamayacağı ve yalnızca uzun bir tarihî süreçte, orada veya buradaki araştırmacının, düşünürün zorlu çabalarıyla kısmen keşfedilebileceği için, bütün bu yasaların, emirlerin ve ilkelerin bir Peygamber vasıtasıyla vahyedilmesi, insanlığa iletilmesi gerekiyordu. Zira bunlar, apaşikâr bir şekilde hayatımızı yönlendiren ve hiç kimsenin tartışmayı, karşı çıkmayı bile tahayyül edemeyeceği fizîkî yasalar kadar tabiî olan yasalar, emirler ve ilkelerdir.

Diğer dinler, bu dünya hayatında gösterdikleri özel çaba, çile ve mücadeleler sonrasında hak ettikleri öte dünya hayatında muvaffakiyeti vaat ederler müntesiplerine. Oysa İslâm, eğer insanlar, belli yasalara ve davranış kurallarına tastamam itaat ederlerse, bütün insanlara, -öte dünyada olduğu kadar- bu dünyada da muvaffak olmayı ve mücahede, mücadele ve gayretlerinin meyvelerini, yemişlerini bu dünyada da toplayabilmeyi vaat eder.

Hakîkî ve samîmî bir Müslüman için bu dünya ile öte dünya arasındaki ayırım ortadan kalkar; çünkü Allah, hem Göklerin, hem de Yerin Rabb’idir; bu âlemin olduğu kadar bütün diğer âlemlerin de yegâne Hükümrânıdır. Öte dünya / âhiret hayatı, ölümle birlikte başlamaz; bilakis, şimdi, bu dünyada başlar. Zira Hz. Peygamber’in “mutu kable en temûtû” Ölmeden önce ölünüz” buyururken kastettiği şey, bütün Müslümanların “İslâm olma” fiilini gerçekleştirmeleri, yani, Allah’ın İradesine Teslim Olmaları gerekir.

Bu dünyada İslâm tarafından vaat edilen muvaffakiyet, diğerlerine, diğer dinlere mensup insanlara ya da diğer halkların veya milletlerin zararına ve sefaletine rağmen elde edilecek bir muvaffakiyet değil, aksine, bir bütün olarak bütün insanlığın ulaşması arzulanan bir muvaffakiyettir.

Günde beş kez, dünyanın her bir köşesindeki camiden “Hayye ale’l-felâh! Hayye ale’l-felâh / Haydin Kurtuluşa! Haydin Kurtuluşa!” diye seslenilir bütün insanlığa. Arapça “felâh / kurtuluş” sözcüğü, özel çaba, gayret, mücadele, mücahede, nefis terbiyesi ve tezkiyesi vasıtasıyla muvaffakiyete erişmek demektir.

Yine bütün Müslümanlar arasında sıklıkla kullanılan ama teknik uygulamada orijinal anlamı zaman zaman kaybolan, unutulan bir başka Arapça sözcük daha vardır: “Zekât” sözcüğü. Bu sözcük, “arınma, temizlenme yoluyla gelişme, yetişme, olgunlaşma”, “dosdoğru bir istikamete yönelme” anlamlarına gelir. Zekât, Kur’ân’da sıklıkla ibadetle / namazla eşit(!)ve yan yana zikredilen ve emredilen, toplumun maddî ve manevî kirlerden arınarak kemâle ulaşmasının nedeni olan İslâm’da yoksullara karşı yerine getirilmesi farz olan bir görevin, bir ibadetin adıdır.

Pitckhall,İslam Medeniyetinin Dinamikleri,syf.11-13

Yazar: Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.