Helâl, Harâm ve Şüpheliler

1496/1265 «Nu’man b. Beşir radıyallâhü anhümâ’dan rivâyet edilmiştir. Demiştir ki: Resûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem’i:Muhakkak helâl apaçık ve (yine) muhakkak haram apaçıktır. Fakat bunların arasında bir takım şüpheli şeyler vardır ki onları insanlardan bir çoğu bilmez. İmdi bu şüphelerden sakınan dînini ve ırzını korumuş olur. Şüphelere düşen ise harama düştü demektir. Tıpkı yasak yerin etrafında hayvan güden çobanın onun içine düşmesi yakıncacık olduğu gibi. Dikkat edin, her bir hükümdarın bir yasak yeri vardır. Şüphesiz ki Allâh’ın yasak yeri de haram kıldığı şeylerdir. Dikkat edin! Vücûddâ bir lokma (et) vardır ki, bu lokma iyi olursa bütün vücut iyi olur; bozulursa bütün vücut bozulur.

Dikkat edin, bu lokma kalptir; buyururken işittim; Nu‘mân bunu söylerken iki parmağını kulaklarına kaldırmıştır.»Hadîs müttefekun aleyhdir.

«Harama düştü» cümlesinin mânası; harama düşmesi yakındır; demektir. Hadîsin geri kalan kısmının delâleti ile bu cümle hazf edilmiştir. Zîrâ şüpheye düşmek harama düşmekle bir hükümde olsa beyân edilmiş bulunan haramın bir nevi olmak lâzım gelirdi; hâlbuki şüpheli şeyler hadîsde ayrı bir kısım olarak gösterilmiştir. Nitekim çobana benzetilmesi de buna delâlet eder.Ulemâ-i Kirâm bu hadîsin pek büyük bir ehemmiyeti hâiz bulunduğuna ve İslâm kâidelerinin mihveri sayılan dört hadîsden biri olduğuna ittifâk etmişlerdir.

Bazılarına göre bu hadîs İslâm’ın üçte biridir. İmâm Ebû Dâvud’a, göre mihver hadîsler dörttür. Bunları az yukarıda görmüştük.

«Helâl apaçıktır» cümlesinden murâd: onu Allâh ve Resûlü beyân etmiştir; demektir. Harâmın açıklığı dahi öyledir. Bunların ihbâr sîgaları ile ifâde buyurulması helalden istifade, haramdan ise kaçınmak lâzım geldiğini bildirmek içindir.

«Bunların arasında bir takım şüpheli şeyler vardır» cümlesinden murâd: haram veya helâl olduğu bir çok insanlar yani câhiller tarafından kestirilmeyip mütereddid kalınan şeylerdir. Bunların hükümlerini yalnız âlimler bilirler. Haklarında kitap veya sünnet vârid olanların delîli nassdır.

Bulunmayanların hükümlerini kıyâs veya istishâb yolu ile istinbât ederler. Eğer mes’elenin delîli ulemâya da âşikâr değilse artık verâ ve takvâ ile hareket gerekir ve mes’ele: «Bu şüphelerden sakınan dinini ve ırzını korumuş olur» cümlesinin hükmüne girer. Haram veya helâl olduğuna hiç bir delîl yoksa, şerîat gelmezden önceki şeyler hükmünü alır. Bazılarına göre bu gibi husûsâta hiç bir hüküm verilemez. Diğer bazılarına göre burada berâet-i asliyye yani «eşyada asıl olan, tahârettir» kâidesi ile amel olunur.

Şüpheli görülen şeylerde ihtilâf, o şeyin haram olup olmadığı yâhud harama benzeyip benzemediği husûsundadır. Muhakkik ulemâ ikinci şıkkı tercîh etmişler; ve buna Ukbetü’bnü Hâris (r.a.) hadîsi ile hurma hadîsini misal göstermişlerdir.

Ukbe hadîsinin hulâsası şudur:Siyah bir câriye Ukbe ile karısını emzirdiğini iddiâ etmiş. Ukbe (r.a.) bu mes eleyi Resûlullâh (s.a.v.)’e sorduğunda Peygamber (s.a.v.): Nasıl olur; söylendi ya; buyurmuşlar. Bu sûretle Ukbe de hakîkati anlamış. Daha evvel karısının bu şekilde haram olup olmadığında şüphesi varmış.

Hurma hadîsine gelince: Resûlullâh (s.a.v.) yolda giderken bir hurma bulmuş ve: Bunun zekât veya sadakadan olduğundan korkmasam yerdim; buyurmuşlardı.

Zekât ve sadaka almak kendilerine kat‘î sûrette haramdı; ancak bulduğu hurmanın bu cinsten olup olmadığında şüphe etmişti.Allâh’ ın harâm kılıp kılmadığında şüphe edilen şeylerin helâl olduğunu ifade eden hadîsler vardır: «Eğer bir şey hakkında Allâh hüküm beyân etmemişse o şey Allâh’m affettiklerindendir» hadîsi ile Sa‘d b. Ebî Vakkâs (r.a.)’ın rivâyet ettiği şu hadîs onlardandır:»«Müslümanlar arasında en büyük günahkâr kimse henüz haram kılınmayan bir şeyi sorarak onun haram kılınmasına sebep olandır.»İbn-i Abdilberr: «Gerçek helâl, temiz pâk olan kazançtır. Hâlis helâl da budur. Şüpheli olan şey, başka bir yerde zikrettiğimiz delîllerden dolayı bizce helâl mevkiindedir» demiştir. Hattâbî dahî şunları söylemektedir:

«Eğer bir şeyde şüphe edersen, evlâ olan ondan kaçınmandır. Bu kaçınmanın üç hâli vardır : vâcib, müstehâb ve mekrûh. Kaçınması vâcib olan şüphe, haramı istilzâm edendir. Malının ekserisi haram olan bir kimse ile muâmeleden kaçınmak mendûbdur. Meşrû olan ruhsattan kaçınmak da mekrûhdur.»

İmâm Gazâlî verâı bir kaç kısma ayırır:

1- Sıddîkların verâı: Bu, helâl olduğunu isbât edecek açık bir delîl bulunmayan şeyi terketmektir.

2- Takvâ sâhiblerinin verâı: hakkında hiç bir şüphe bulunmayan, fakat harama götüreceğinden korkulan şeyi terketmektir.

3- Sâlihlerin verâı: ihtimâlli olan bir şeyi terketmektir. Ancak bu ihtimâlin yerinde olması şarttır. İhtimal yersiz olursa verâa «müvesvisler verâı» denilir. İmâm Buhârî vesveseliler için bir bâb tahsîs etmiştir. Bir insanın elinden kaçmıştır zannı ile av etini yememek; malının haramdan kazandığını gösteren hiç bir delîl bulunmadığı halde sırf hâlini bilmediği için bir müslümandan alışveriş yapmamak birer müvesvis verâıdır.Hadîsdeki «her hükümdarın yasak yeri vardır» cümlesi eski hükümdarların âdetlerini haber vermektedir. Filvaki eskiden her hükümdarın himâye ettiği bir yeri bulunur; oraya kimse giremezdi, girenlere şiddetli cezâlar verilirdi. Binâenaleyh cezâdan korkanlar o yere yaklaşamazlardı.

Hadîsde bu cihet muhâtablara bir misal gibi zikredilmiş; sonra Allâh’ın yasak yeri mesâbesinde olan haram kıldığı şeyler beyân olunmuştur.Şüpheli şeylerle meşgûl olan bir kimsenin hâli gerçekten korunan bir yerin etrafında koyun güden çobanın haline benzer. Çobanın en ufak bir gafletinden bilistifâde koyunlar o yere nasıl giriverirlerse aynı şekilde şüpheli şeylerle meşgûl olan da az sonra işi harama vardırıverir. Bundan dolayı, Resûlullâh (s.a.v.) harama götüren yollardan uzak kalmaya irşâdda bulunmuştur. Ondan sonra insan vücudunda bir lokmacık bir et parçası bulunduğunu, bununla beraber vücudun salâh ve fesad mihverliği vazifesini gördüğünü bi’t-te’kîd ifâde buyurmuş; nihayet bu parçanın kalp olduğunu açıklamıştır.

İmâm Gazâlî’ye göre kalpten murâd göğüs boşluğundaki et parçası değildir. Çünkü bu parça hayvanlarda da vardır. Ona göre kalp latîf, rabbânî ve ruhânî bir varlık olup vücuttaki et parçasına tealluku vardır. İşte insanın hakîkati bu rûhânî kalbdir. İnsanın, anlayan ve bilen, muhâtab olan tarafı budur. Yine Gazâlî’ye göre insanın bütün âzâ ve hisleri kalbin emrine verilmiş birer hizmetçi ve yardımcı mesâbesindedirler. Bunların hakim ve mutasarrıfı kalbdir. Bütün uzuvlar kalbe itâat mecbûriyetinde yaratılmışlardır; hiç biri ona muhalefet edemez. Göze açılmasını emrederse, açılır; ayağa hareket emri verirse, hareket eder; dilin konuşmasını irâde ederse dil konuşur.

Diğer uzuvlar da böyledir. Bütün his ve âzânın kalp emrine verilmesi bir cihetle meleklerin Allâh’a olan inkiyâd ve teslimiyetlerine benzer; şu farkla ki, melekler Rablanna yaptıkları tâati bilirler, halbuki meselâ, kirpikler açılıp kapanma husûsunda kalbe teshîr yolu ile itâat ederler. Kalbin bu yardımcılara ihtiyâcı vardır. Zîrâ Allâh yolunda kendisine binecek ve yiyecek gibi şeyler lâzımdır. Kalpler ancak bu yolda menziller kat‘etmek için yaratılmışlardır. Nitekim Teâlâ hazretleri:«» «Ben cin ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.»134 buyurmuştur. Kalbin binek vâsıtası beden, yiyeceği de ilimdir. Şâir sebebler de sâlih amellerdir…»Gazâlî’nin uzun olan beyânâtından bir kısmının burada zikredilmesi, kelâm-ı Nebevî’nin nasıl bir dipsiz deryâ olduğunu göstermek içindir.Aklın kalpte mi, yoksa dimâğda mı olduğu meselesine gelince: Bu mes’elenin hadîs ilmi ile bir alâkası olmadığından o bâbdaki ihtilâflara burada yer verilmemiştir.

Ahmed Davudoğlu – Buluğul Meram(Selamet Yolları,cild.1,syf.332,335

Yazar: Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.