Hayat ve Ubûdiyet

 

 

 

يَا أَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُواْ رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ وَالَّذِينَ مِن قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ

[Ey insanlar! O sizi ve sizden evvelkileri yaratmış olan Rabbinize kulluk ve ibâdet ediniz ki korunur müttekilerden olasınız.] (Bakara, 21)

Şu âlemde insanlık elem ve cefâdan, ibtilâ ve ızdırabdan başka şey görmese idi, lezzet, saadet, hayır mefhumlarını bilemez, insanlar içinde hiçbir nikbin bulunamazdı. Aynı zamanda insanlar zevk ü safâdan, mu­vaffakiyet ve muzafferiyetten başka bir şey görmeselerdi; elem, bedbaht­lık, şer mefhumları tekevvün etmez ve hiçbir bedbin görülemezdi.

Demek ki hayat-ı beşerde beşâret lezâ’izini uyandıran tatlı tatlı câzibeler bulunduğu gibi, inzâr elemlerini kaynatan sûzişli nâ’ireler de var. Bu câzibelerle, bu nâ’irelerin sâha-i hükümleri bu âlemde birbirlerinden büsbütün ayn ve müstakil de değil. Elem ve lezzet, bütün zî-hayatta müş­tereken icrâ-yı tesir ediyorlar. Diğerlerinden fazla olarak insanlarda yalnız hâdisâtm kendileri değil, tasavvurları da müessir oluyor; tasavvur-i elem bir elem, tasavvur-i lezzet de bir lezzet oluyor.

Bu suretle insanlar ezvâk için­de müte’ellim, âlâm içinde mütelezziz bile olabiliyorlar. Eğer hayır ve şer, lezzet ve elem böyle müşterek bir zemin üzerinde ıcrâ-yı faaliyet etmeyip de her birinin sâha-i hükmü müstakil olsa idi ve birinden diğerine geçmek imkânı bulunmasa idi, doğrusu hayır ve şer kanunlarını ve mebde’lerini taharri ederek ona göre vazifelerimizi tayin ve icrâ etmek lüzumuna kâni* olmazdık. O zaman belki vücudda iki mâbud bulunduğuna ve her birinin kullan kendi memleket-i ‘ubûdiyetinde diğeriyle ihtilât ve iştirakten külli- yen âzâde olarak devam edebildiğine ihtimal verirdik.

O zaman ma‘bûd-i hayrın kulları âlem-i lezâ’izde yaşayan mes’udlar, ma‘bûd-i şerrin kulla­rı da âlem-i âlâmda yaşayan bedbahtlar olur ve bunların birbirlerinden haberdâr olmalarına da imkân bulunamazdı. O zaman mes’udlar ‘alel­ıtlak nikbin, bedbahtlar da ‘ale’l-ıtlak bedbin olurlar, aralarında mu‘ârefe ve münâza’a da cereyan etmezdi. O zaman her biri bi’l-mecbûriye yalnız bir mâbud tanıyarak yine muvahhid olmaktan çıkamazdı. Ta‘addüd-i ilah başka, şirk başka olurdu. Çünki hayır mâbudunun kulları değil, kendisi bile şer mabudundan haberdâr olamazdı. Çünki ondan haberdâr olmak bileb&l münâsebet olacağından istiklâl-i mutlaklarına münâkız olurdu.

Fakat vücud ve hayat böyle görünmüyor. Biz bu âlemde ağlayanların] güldüklerini gördüğümüz gibi, gülenlerin ağladıklarını da görüyoruz. İn­san hayatında bunlardan birinin içinde bulunurken diğerine geçebilmek mazhariyetine de mâlik bulunuyor.

Evet, ağlamak ve gülmek varak-ı hayâtın birer sahîfeleridir. Hayat bir tarafta zulmet-i leyi gibi karanlık bir zemin üzerinde hûn-i ciğerle yazıl­mış, gözyaşlarıyla harekelenmiş sutûr-i âlâmdan mürekkeb bir sahife-i âh u vahi, diğer tarafında da vech-i nehâr gibi tâbdâr bir sîmâ üzerinde neşve-i ruh ile muharrer, yed-i kudretle müzehheb bir sahîfe-i garrâyı hâmil, ağlar, güler, yanar döner, muhtezz bir yapraktır.

Acaba bu yaprak, hangi kitaba ait olduğu belli olmayan ve sarsar-ı za­man içinde dönüp yanarken günün birinde dürülüp bükülerek herhan­gi bir süprüntüye karışıp gidecek olan kopuk ve serseri, kuru bir yaprak mıdır? Yoksa, altı küre-i zemin, üstü kubbe-i semâ olan şu kütübhâne-i cihan içinde millet denilen mücelled bir kitaba şirâzesiyle merbut, sıra numarasıyla mazbut, yeri yurdu, evvel ve âhiri belli, okunmak ve istinsah edilmek için esrâr-ı sanatla açılır, kapanır bir varaka-i giranbahâ mıdır?

Sahîfenin biri evvelki, o biri de ikinci ihtimâli teyid eder gibi görünür. Ve filhakika ikisine misal veren insanlar mevcuddur. Evvelki ihtimâle göre bedbinlik mukarrer olduğunda şüphe yoktur, ikinci ihtimâl ise ki­tabın kıymet-i hakîkiyesine göre tahavvül edebilecektir. Buna şimdiden kat’iyetle bir cevap vermek arzu edilirse deriz ki, bu iki ihtimalden birinin tayini ferdin kendi elindedir. O muhtezz varaka isterse kopuk bir serseri olarak süprüntülere kanşır, isterse bir kitâb-ı milletin şirâzesine bağlana­rak inzibat altına girer.

‘Ale’l-‘umûm insanlar asırlardan beri az çok bunu derk etmiş ve ken­dilerini birer milletin şirâze-i içtimâisine gönülden bağlamışlar veya dil­den bağlar gibi görünmüşlerdir.

İşte bu bağlanış, ‘ubûdiyet denilen kânun-i vazifenin tecellisidir. Ve her milletin şirâzesindeki kıymet, ihtiyar ettiği mâbudun sâha-i hükmü ve mertebe-i kudretiyle mütenâsibdir. Çünki ‘ubûdiyet ve vazifeden gâye, şer ve elemden halâs ve hayr-ı lezzete vusuldür. Ta‘bîr-i âharla âkıbet-i hayâtın hayr-ı mahza rücû’unu temindir. Binâenaleyh ihtiyar olunan mâbudun hayırlar ve şerler üzerindeki hâkimiyeti ne kadar vâsi’, ne kadar kavi olursa, ‘ubûdiyet o nisbette semeredâr olabilecektir.

Bunun içindir ki beşeriyet hayatta elem ve lezzet hâdiselerinin ka­nunlarını, mebde’lerini ve kıymetlerini mütemâdiyen arayagelmiştir. Bu meyânda nice lezzetler görmüşlerdir ki şiddetlerine rağmen neticede güldürmemiş, devamlı elemlere sebebiyet vererek uzun müddet ağlat­mış durmuştur. Aynı zamanda nice elemler görmüşlerdir ki büyük büyük lezâ’izin mukaddime-i zuhuru olmuşlardır. Filhakika lezâ’iz-i ‘âliye âlâm-ı muvakkate ile muhât olduğu gibi, bütün âlâm-ı dâime de lezâ’iz-i muvakkate ile muhâttır. Hayâtın sahîfe-i âlâmı hâşiye-i lezâ’iz ile, sahîfe-i lezâ’izi de hâşiye-i âlâm ile donatılmıştır. Çünki vicdan-ı beşerde vâsıta-i lezâ’iz olan âlâm, sahîfe-i lezâ’ize; vâsıta-i âlâm olan lezâ’iz, sahîfe-i âlâma kaydedilegelmiştir.

Buna binâen mîzân-ı vazife ‘ale’l-ıtlak elem ve lezzet değil, hayır ve şer olmuştur. Ve binâenaleyh hayır lezzet değil, sebeb-i lez­zet; şer de elem değil, sebeb-i elem diye tefsir edilmiştir. Bu ilimden ve tecrübeden gâfıl olanlar, her lezzeti hayır zanneder, koşarlar ve her elemi şer zannedip ictinâb ederler. Bir hey’et-i ictimâiyede vazife kanunlarını mütemâdiyen ihlâl edip duranlar bunlar olurlar.

Böyle her lezzeti hayır, her elemi şer addederek hayr ü şerri bizzat vicdân-ı ferdîlerinin ânî tesirleriyle ölçenlerin nazarlarında o lezâ’iz ve âlâmdan başka mâbud yoktur. Onlar, hayatlarının her lahzasında bir mâbud değiştirirler. Bunların hayatı hakikatte tamamen o kopuk, serseri yaprağı temsil eder. Bunlar putperestler kadar bile kabiliyet-i ictimâiyeyi hâiz değildirler. Putperestler, hiç olmazsa âlâm ve lezâ’izin envâ’ını ta­kip ederek onları mümessil olan putları, heykelleri mâbud ittihâz etmişler ve bu suretle biraz teşettüt içinde olmakla beraber onların etrafında bir müddet afakî bir ictimâiyet ‘akdedebilmişlerdir.

‘Ubûdiyetin, kânûn-i vazifenin menâtı hayr ü şer mefhumları oldu­ğunu biraz sezen milletlerin bazısı hayr ü şerri vücudun mebde’-i evve­li gibi telakki etmişler ve bu suretle bir separation yapmak için esaslı bir tefrîk-i kuvâ nazariyesine saplanmışlar; biri menba‘-ı hayr veya nur, di­ğeri menba’-ı şer veya zulmet olmak üzere mütekâbil iki mâbuda arz-ı ‘ubûdiyet eylemişlerdir. İşte Mâneviye veya Seneviye denilen şirkin ednâ derecesi olan ikilik böyle zuhur etmiştir. Bu tefrik ilk nazarda bir şirk ol­maktan ziyâde bir ta‘addüd-i mahz gibi görünür. Çünki bâlâda arz edil­diği vechile hayr ü şerden herbiri mâbud tanınacak birer mebde’-i evvel olmak için birbirlerinden ez-her cihet müstakil bulunmak iktizâ eder ve o halde aralarında hiçbir vech-i iştirak bulunamamak lâzım gelir.

Lâkin garibi odur ki bütün hayırları, nurları bir mebde’-i evvele; bütün şerleri, zulmetleri de diğer bir mebde’-i evvele rabteden bu tefrîk-i kuvâ taraftar­ları, bu dualit6 erbabı bu iki mebde’-i evvel arasında bir münâsebet ta­savvur etmek gibi bir tenakuza düşmüşlerdir.

Bir taraftan bunlar arasında daimî bir cidal gözetmişler, diğer taraftan müşterek eserlerin vücuduna zâhib olmuşlar ve bu müşterek eserlerden birisini de kendileri addeyle- mişlerdir. Ve bunun içindir ki ikisini de mâbud tanımışlar, ikisine de ‘arz-ı ubûdiyet ve ibâdet eylemişlerdir. Çünki vazifeden gaye, şerden halâs ve hayra vuslat olduğu için kendilerini ve âlemi bunların bir eser-i müşterekli telakki etmeksizin bu gâyeye vusûl mümkün olamayacağı gibi aralarında bir cidâl, bir gâlibiyet ve mağlûbiyet tasavvur etmeden de o ihlas mümkün olamayacaktı. Halbuki cidal tasavvuru bile bir münâsebet tasavvurudur. Çünki beynlerinde bir hadd-i müşterek, bir cihet-i ittisal bulunmayan iki mevcud arasında cidal ve münâza’a nâ-kâbil-i tasavvurdur.

Birbirlerine hiçbir noktada hem-hudûd bulunmayan iki devletin muharebesi nasıl tasavvur edilir? Semâda iki sâbite veya mahreklerinde hiç­bir nokta-i telâki bulunmayan iki seyyare arasında müsademe vukü’una imkân var mıdır?

Sonra bir insan nasıl olur da müstakil iki mâbudun kulu olabilir? Hayır mâbudunun kulları hep melek, şer mâbudunun kullan da hep şeytan olmak iktizâ etmez mi? Nasıl olur da yan melek yan şeytan olan mahluklar bulunur ve insan denilen bu mahluklar her iki mâbuda ibâdetine göre hayr ü şerden hisseyâb olur?

Şu içinde bulunduğumuz âleme ve bilhassa âlem-i beşere nazaran ta­mamen müstakil iki mâbud tasavvuru bu suretle gayn mümkün olduğun­dan dolayı ta‘addüd-i ilah akidelerinin hepsi mâbudların beyninde bir cihet-i iştirak dahî kabul etmek mecburiyetinde bulunmuş ve kendilerini bunların bir eser-i müşterekleri tanıyarak hepsine perestiş etmeye lüzum görmüşlerdir. Böyle olmasa idi, hayır ile şer arasında birinden diğerine geçmek için bir tarîk-i münâkale bulamayacaklardı.

Fakat en son emeller, ümidler veya mehâfetler, haşyetler kendilerine tevcih olunmak için mâbud ittihâz edilen ve böyle mâbud ittihâz oluna- bilmek için birer mebde’-i evvel addolunmak zaruri bulunan ilâhlar bey­ninde herhangi bir münâsebet, bir cihet-i şirket tasavvur etmek, aynı za­manda bunların ikisine birden şâmil bir mebde’-i hâkime tâbiiyetlerini tasdik demektir. Bu ise o iki mâbudun birer mebde’-i evvel değil, birer mebde’-i tâlî olduğunu itirâf eylemektir.

İşte bu noktada ikilik akidesi bırakılmış ve fakat bunların fevkinde bir reis, bir ilâh-ı ekber tanımak ve bunları onun ma’iyyetine koymak sure­tiyle ekânîm-i selâseli bir teslîs akidesi zuhur etmiştir. Ekânım-i selâsenin müsâvâtı suretindeki teslîs dahî tesniye gibi ayn-ı tenâkuz ve şikâk ise de, bu ilâh-ı ekber riyasetindeki teslîsde az-çok bir hakikat sezilmiş ve bir mebde’-i vahdetin vücudu zarureti hissolunmuştur. Fakat bu ilâh-ı ekberi, bu mebde’-i vahdeti tasdik ettikten sonra diğerlerinin hâlâ makâm-ı ma’bûdiyetinde ezelen ve ebeden idâmeleri de diğer bir tenâkuz olmuş­tur.

Çünki mâbud demek emellerin, endişelerin son merci’-i tahakkuku, ta’bîr-i âharla vücudun mebde’-i evveli olan mevcuddur. Bütün vücudun yegâne bir mebde’-i evveli ve binâenaleyh bütün âmâl ve metâlibin son merci’-i hâkimi olan bir ilâh-ı ekberin mevcudiyeti bi’z-zarûre idrâk edildikten sonra dahî mebâdî-i tâliyeyi hâlâ makâm-ı ma’bûdiyette tanımak, hem o ilâh-ı ekberin hakkını vermemek, hem hukük-i beşere tecâvüz et­mek gibi a‘zam-ı şer olan iki zulümdür.

İşte din-i İslâm bu zâlim ve mütenâkız müşriklerin zulüm ve iftirâlarından beşeriyeti tahlîs için, “La ilâhe illallah” düstur-i tevhidiyle gelmiş ve makâm-ı ulûhiyetin yalnız “Allahu Ekber”e mahsus olduğu­nu ve hayır ve şer bütün tecelliyât-ı vücudda mebde’-i evvel olarak Hak Teâlâ’nın hâkim bulunduğunu tebliğ ve isbât etmek üzereيَا أَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُواْ رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ وَالَّذِينَ مِن قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ[Ey insanlar! O sizi ve sizden evvelkileri yaratmış olan rabbinize kulluk ve ibâdet ediniz ki korunur müttekilerden olasınız.] (Bakara, 21) hitâb-ı kibriyâsıyla insanları ‘ubûdiyet ve ibâdetin hedef-i hakîkîsine tevcih et­miştir. İnşâallah bu mevzû’a bir daha rücû‘ ederiz.

* Sebîlürreşad, sy. 634, 19 Cemâziyelâhir 1343 (15 Ocak 1925), s, 145-147.

Elmalılı M.Hamdi Yazır – Meşruiyetten Cumhuriyete Makaleler,Klasik yay.,syf:355-359

Yazar: Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.