Gerçekliğin Simülatif İfşası..

Gerçekliğin Simülatif İfşası:Eğlence Programlarındaki Katarsistik Bakiye

Televizüel Dünyaya Giriş

Her şeyin televizyon ve haber düzeyinde olup bittiği bir dünya tecrübe edilmektedir (Baudrillard 2008: 82). Televizyon ayarlı zamanlarda yaşamakta­yız. Güne başlama ve günün bitişi arasında geçen sürede televizyon, zamanın tanziminde kilit bir rol oymamaktadır artık. İlişkilerin, ziyaretlerin, misafirlikle­rin zaman dilimleri, izlenen dizi yahut programın binbir emekle oluşturulmuş konforunu zedeleyecek keyfiyette olmaması icap etmektedir. Nitekim bu kon­foru bozacak’vakitsiz’ misafirlik ya da farklı pratikler, ev sahibi tarafin size karşı nefret duyması için yeterli meşruiyeti üretebilmektedir.

İlişkilerin sağlıklı yürü­tülmesi esasen biraz da bu konforun bozulmamasına dikkat etmekle mümkün olmaktadır. Ev işlerinin görülmesine dair planlanan zaman aralıklarının süresi, akşam yemeklerinin hazırlanmasına kadar hemen her pratikte ‘dizinin ya da programın’temel belirleyen olduğu bir süreç tecrübe edilmektedir. Televizyon dünyasının guruları, izleyici kitlesinin bu iştiyakını ziyadesiyle fark etmiş olacak ki ‘her güne bir dizi ya da program’ konseptiyle zamansal boşlukları tıkamak gibi bir beceri geliştirmişlerdir. Böylece, konuşarak anlaşılan bir dünyanın üret­tiği imgelemin yerini artık görerek zaman geçirmenin sağaltıcı etkisi almıştır.

Postman, on dokuzuncu yüzyılın ortasına doğru iki fikrin bir araya geldi­ğini ve bunların birbirleriyle yakınlaşarak yirminci yüzyıl Amerika’sına yeni bir kamusal söylem metaforu sağladıklarını ifade etmektedir. Onların birleşmesi,‘yorumlama çağı’nın temelini yıkmış ve’gösteri çağı’nın temelini atmıştır (2012: 77). Gösteri çağı, görerek tanımanın ve tanımlamanın merkezde olduğu bir çağı imlemektedir. Söz ile kurulan iletişimden sadır olan anlama ve yorumla­manın yerini göstererek ya da görünerek var olmanın aldığı bir çağın adıdır.

Teknolojinin başrolde oynadığı bu çağ, gündelik cari ilişkilere yansımaktadır. Bu çağ bir bakıma teknopolidir. Postman’a göre (2006: 87) -ki ütopik bir çeş­niyle sunulmuştur- teknopoli bir kültür ülkesidir. Teknopoli teknolojinin tanrı­laşmasından ibarettir. Kültürün salahiyeti teknolojide aranmaktadır. Bu durum, geleneksel inançlarla ilişkili olan birçok şeyin hızlıca çözülmesine yol açmakta yeni bir tarz toplumsal düzenin ve gereksinimin gelişmesine ihtiyaç duyulduğu telkininde bulunmaktadır.

Değiştiği söylenen ya da öyle olması murad edilen çağın en önemli re­feransı imajdır. Gerçekliğin imajlar üzerinden üretildiği bir simülasyon evreni varlığını göstermektedir. Robins, (1999:82) imajların gerçek dünyadaki anlam­lardan ve göstergelerden bağımsız olarak üretildiği bir dünyada yaşadığımızı, modern yaşamda artık gerçekliğin aracısı olmaktan çıkan imajlarla, benzeşim- lerle ilişki kurar hale geldiğimizi söylemektedir. Yine Robins’e göre (1999:22) beklenmedik ölçülerde bir “imaj devrimi” yaşadığımız söylenirken, bunun da postmodern döneme tarihsel bir geçişle bağlantılı olduğu ileri sürülmektedir. Ekran kültürünün her yeri bu kadar kuşatması, şimdi yeni bir taklit gerçeklik düzenine girilmekte olduğuna dair tahminlere yol açmaktadır.

İmaj alanı ile nesneler dünyası arasında giderek artan bir mesafe vardır. İmajların içine gömüldükçe, nesneler dünyasıyla ilişki kurmaya adeta gerek kal­mamaktadır. Sanal ortamların sunduğu manzaraya, imaj alanına girdikçe gerçek dünyaya artık ihtiyacımız olmadığını düşünmeye başlayabilmekteyiz (Robins, 1999:67). İmajın, gerçekliğin yerini alması, televizyon üzerinden kendisini en iyi şekilde göstermektedir. Televizyondaki görsellerin gerçeklikmiş gibi algılanma­sı gündelik ilişkilerdeki konumları ve beklentileri bu yönde değiştirebilmekte­dir.

Televizyonun kendisi ve televizyondaki imajlar üzerinden üretilen imgeler, gündelik yaşamda da belli noktalarda etkisini hissettirmektedir. Dolayısıyla te­levizyon salt bir nesne olmanın ötesinde imgelemi kuran ya da yıkan bir misyon yüklenmiş bulunmaktadır. Nitekim Baudrillard’a göre (2009: 40-41) bir imge yansıtıcısı, bir alıcıya seslenen bir gönderici olmadan önce televizyon belli bir imalatçının belli bir kişiye sattığı bir nesnedir.Toplumsal basamaklar düzeyinde ele alındığında televizyonun yalnızca bir nesne statüsüne sahip olmadığı; imge­lerin algılanma düzeyinde devreye çok dolaylı bir şekilde, çok sayıda karmaşık kültürel davranış biçimini soktuğu gözlemlenebilmektedir.

Gerçekliğin imajlar üzerinden kurgulandığı, inşa edildiği ve televizyon yoluyla günümüz dünyasındaki imgelem, toplumsal değerler skalasının kimi durumlarda yer değiştirdiği gibi bir sonuç doğurabilmektedir. Nesneler dün­yasına atfedilen anlamlar nispetince ilişkiler yeniden tanımlanabilmektedir. Toplumsal tabakalaşma, kendisini bu nesnenin ürettiği imgeye göre tanım­layabilmektedir. Baudrillard’a göre (2009: 41-46; 1991: 20) televizyonun kül­türel gelişme ya da salt görüntü izleme, yani bilinçli kişisel amaçlara hizmet etmesi için satın alındığı gibi bir düşünce, toplumsal basamakların alt tarafına doğru inildikçe anlamını yitirmektedir. Toplumsal çelişkinin onayladığı bir şey varsa o da televizyon sahibi olmanın’zorunlu kıldığı toplumsal uyum ve itibar endeksinin merak ya da zevkten daha belirleyici bir yere sahip olduğudur… Bir yurttaşlık beratına benzeyen televizyon, toplumla bütünleşildiğini, bir yer sahibi olunduğunu gösteren bir kanıttır.

Toplumsal düzene bu neredeyse bi­linçsizce olduğu söylenebilecek boyun eğme biçiminde söz konusu olan şey nesnenin kendisidir, yoksa nesnel işlevi değil. Burada önemli olan nesnenin bir kanıt görevi görüp görmediğidir. Televizyon adlı nesne toplumsal bir konum göstergesi olduğundan herkese gösterilecek ve herkesin görebileceği bir yere konulacaktır. Orta sınıflara ve daha alt sınıflara ait evlerde görüldüğü üzere televizyon her zaman dikkatleri üstüne çeken bir sehpanın üstüne yerleştiril­mektedir. Dolayısıyla televizyon kimileri için bir nesne, kimileri içinse kültürel bir alışkanlıktır. Bu radikal karşıtlıktan yola çıkılarak özünde toplumsal olarak nitelendirilebilecek sınırsal-kültürel ayrıcalıklardan söz edilebilmektedir.

Bourdieu, televizyonun, tuhaf bir şekilde, göstererek, yapılması gereken şeyin, yani bilgilendirme işinin yapılması için gösterilmesi gerekenden daha başka şeyler göstererek; ya da yine, gösterilmesi gerekeni gösterirken, bunu göstermeyecek ya da anlamsızlaştıracak bir tarzda yaparak, yahut onu gerçek­le hiçbir şekilde uyuşmayan bir anlam kazanacak tarzda kurarak gizleyebildiğini dile getirmektedir (Bourdieu, 1997:23). Televizyon, iki anlamıyla da dramatikleştirmeye (canlandırma) başvurur: bir olayı sahneye koyar, görüntülendirir; bu olayın önemini, vahametini, dramatik ve trajik niteliğini abartır” (Bourdieu, 1997: 24).

Yine Bourdieu’ya göre (1997: 50) televizyon, sahip olduğu yayılım gücüyle, yazılı basının evreni ve genel olarak da kültür evreni için kesinlikle korkunç bir problem yaratmaktadır. İnsanların tüylerini ürperten kitle basını bunun yanında pek önemsiz kalmaktadır. Televizyon, yaygınlığı ve tümüyle olağanüstü ağırlığıyla, ilk kez görülen türden olmasalar bile tümüyle yeni et­kiler yapmaktadır.

Baker ise (2011:58) “televizyonun nabzının atıp durduğunu”da düşünme­miz gerektiğini söylemektedir. Baker’e göre televizüel cihaz sadece yansıtma­makta, enformasyon iletmekle kalmamakta, gerçekliği biçimlendirmekte ve üretmektedir. Bu bir yeniden üretim bile değil, çünkü televizüel etkinlikle en azından Baudrillard gibi “gerçekliğin yerine gecen” bir”hiper-gerçeklik’ten bah­setmeye kalkışmazsak bile,”gerçeklikten tüketilen”bir”kısmın”olduğunu düşü­nebiliriz. Televizyonun kendi gerçekliğini yarattığını söylemek yetmez -onun “kanaatleri” işleyip yorumlarken aslında kanaatler yaratıp, ürettiğini söylemek gerekmektedir.

Baker’in dile getirdiği gibi kanaatlerin üretilmesi ve işlenmesi sürecinde televizyon ekranı bir kanaat önderi gibi işlev görmektedir.Televizüel imajların, kanaatleri üretme ve toplumsal yaşama servis etmedeki mahareti­ni Türkiye’deki televizyon programlarından çıkarsamak mümkündür. Her gün hayatımıza giren yeni tiplerin, birer ikonografiye dönüşmesi, televizyonun salt görsel bir cihaz olmasının ötesinde gerçekliği yeniden üretmeye azmetmiş ol­duğuna delil saymak gerekmektedir.

Görüntü dünyasının teşhirciliği ile artık simülasyon dünyası, gerçek dün­yaya ayak basmış, bu dünyayı önemli oranda yönlendirmektedir. Herkes artık “15 dakikalığına” da olsa meşhur olmanın tadını çıkarabilmeye bir adım daha yaklaşmıştır, özellikle folk kültürden popüler kültüre oradan da kitle kültürü­ne geçişin baş döndürücü hızıyla Atay’ın ifade ettiği gibi artık düşünmekten çok “seyretmek”; bilmekten çok “görünmek”; kafaya değil göze hitap etmek; meslek sahibi olmaktan çok şöhret sahibi olmak; çalışmaktan çok kolay para kazanmak; “emek”ten çok “eğlenmek”, toplumsal tercih olarak rağbet görmeye başlamıştır.

Televizüel ve sibernetik medya pratiği eşliğinde toplumun her ke­simine meşhurluk histerisi yayılmıştır (2017:20). Özellikle romantizm çeşnisiyle harmanlanmış televizyon dünyasında “eğlence” sektörünün bütün bileşenleri bir şekilde gündemimize girmektedir. İmajların, kimi zaman pornografik dü­zeyde teşhir edilmesi, söz konusu eğlence kültürüne yaslanmaktadır. En dra­matik konuların dahi seyirlik bir malzeme olarak sunulması eğlence kültürünün pornografisinden nasibini almaktadır. Postman’a göre (2012:101-2) eğlence, televizyondaki her türlü söylemin üst-ideolojisidir. Neyin gösterildiğinin ya da hangi bakış açısının yansıtıldığının hiçbir önemi yoktur; her şeyin üstünde tu­tulan varsayım, hepsinin bizim eğlenmemiz ve haz almamız gözetilerek sunul­masıdır.

1977 yılı başlarında öztürk Serengil’in sunuculuğunu yaptığı kısa süreli “Gülünüz Güldürünüz” adlı eğlence programı saklı tutulmak kaydıyla; eğlen­ce kültürünün bir biçimde ülke gündemine girişi 1980’ler sonrasıdır, özellikle neoliberal politikaların deruhte ettiği bir sürecin yeni aktörlerinden olmaya azmetmiş televizyon, Türkiye gündemi açısından çağ açan bir özelliği haizdir. Bu süreçte, teknolojideki gelişmelere paralel uydu yayıncılığı yaygınlaşmış ve özel kanalların sayısının artması vasıtasıyla medya endüstrisindeki rekabetçi anlayış kitlelere ulaşabilmek için ‘bilgilendirme’den çok, ‘eğlendirme’ işlevine hizmet etmeye başlamıştır, içeriklerin magazinsel boyutu ön plana çıkarılmış, ithal edilen çeşitli program formatları eğlence aracı olarak işlevselleştirilmiştir. Özellikle reality şovlar çeşitli içeriklerde hazırlanarak oldukça popüler bir tür hâline gelmiştir (Yumrukuz, 2016:109). Bu minvalde televizyon bir seyir ma­cerası olarak geçirdiği yaklaşık yüz yıllık tarihi içinde, 1980’lerden itibaren iz­leyiciler için aynı zamanda bir görünürlük mecrasına dönüşmüştür.

Yarışmalar, tartışma programları ve 90 sonrası televizyonlarının vazgeçilmezi olan reality şov türünün sayısındaki artış, televizyon ekranını izleyiciler için daha geçişken bir mecra yapmıştır (Akınerdem, 2017:149). İzleyicier artık pasif, kendisine su­nulanı alan edilgen bir kitle olmayı yeterli görmemiş, yer yer şov dünyasının aktif bir katliam olmayı ihmal etmemiştir. Seyircinin entertainment dünyasını tatması ile bambaşka bir sürece girilmiş, vitrini izlemekle yetinmeyen seyirci artık “vitrinde yaşama”nın (Gürbilek, 2001 )[3] yani görünür olmanın dayanılmaz cazibesine kendisini kaptırmıştır.

TV Programları ve Katarsistik[4] Sağaltım

90’lı yıllar eğlence ve magazin programlarının yeni yeni ekranlara taşın­dığı bir zaman dilimidir. Televole bu dönemin önemli temsillerinden biridir. Ayrıca kimi programlar eğlence vaadiyle ekrana gelmemiş olsa dahi bir süre sonra eğlence ve mizahın konusu olabilmektedir. Atay’ın dile getirdiği gibi Reha Muhtar tipi bu konuda güzel bir örnektir. TRT’nin resmi dilinin ötesinde yer yer alaycı, yer yer azarlayıcı bir üslupta haber sunması esasen haberlerin içeriğine dair folk kültürün tepkilerini sergilemekteydi. Yine Atay’ın “acunsal enerji” (Atay, 2017) olarak kavramsallaştırdığı sürecin, eğlence kültürünü tem­sil iddiası taşıyan programların palazlandığı bir dönemi imlemektedir.

2000’li yıllar sonrası, Biri Bizi Gözetliyor, Ben Evleniyorum, Popstar, Yeteneksizsiniz, O Ses Türkiye, Fear Factor, Söyle Söyleyebilirsen, Yoksa Rüya mı?, Devler Ligi, Var mm Yok musun, Yetenek Sîzsiniz, Yok Böyle Dans, Survivor vd. yarışma programlan, Batı’daki orijinalleri gibi Türkiye’de sıradan insanı şöhretle tanıştırma yolunda kitlesel bir çekim alanı olmuş durumdadır (Atay, 2017:35). Meşhur olma yolun­da çok emin olmayan adımlarla ilerleyen bireyleri cezbedecek birçok program sıralamak mümkündür.

Yukarıda zikredilen programlar, gündelik yaşam içerisinde üzerinde çok durulmayan, konuşulması istenmeyen ama bilinçaltında yer edinmiş düşünme ve eylemlerin hasılasıdır aynı zamanda, örneğin yakın tarihe kadar hiç kimse­nin izlemediği halde reyting rekorları kıran (ki katarsis tam da budur) izdivaç programlarında sıkça rastlanan bir replik: Elektrik alamıyorum… Güncel kültür­de toprak imgesiyle hemdem olmuş 80’lik dede ve ninelerin, “elektrik” akımına kapılmalarının toplumda yadırganmaması kültürel bagajda böylesi bir katarsi- sin var olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır. Eğlence programının pespayeye vülgarize dili ile teşhir edilen insanlar, salt beden olmanın ötesinde imge kırı­cı birer ajan görevi görmektedirler.

Toplumun bir bakıma, Freudyen manada, “id”leri olan bu eğlence programları, kolektif değerleri ciddi anlamda hadım etmeye azmetmektedirler. Toplumsal değerler ve toplumsallaşma süreçlerinde inşa edilen “dede” ve “nine” gibi imgelerin içleri boşaltılarak, bu imgeler kitschleştirilmektedir. Aynı süreç kadın, erkek ilişkileri, sevgi, kıskançlık, nefret vb. duygular üzerinden yürütülmektedir. Dolayısıyla toplumda bireylerin kendile­rine veya birbirlerine söylemekten imtina ve “haya” ettikleri konular, eğlence ve yarışma programlarında hoyratça tüketilebilmektedir. Bu durumun toplum nazarında çok tepkiyle karşılaşmaması bilinçaltında yatan duygulara tercüman olmasından kaynaklanmaktadır demek yanlış olmayacaktır.

Toplum normaller üzerinden işlemektedir. Toplumsal yaşamda anormaller sevilmemekte; toplumsal normlar ve değerler çok ciddi kırılmalar yaşanmadı­ğı sürece değişmemekte, değiştirilmesi teklif dahi edilmemektedir. Toplumun bunu istemedeki amacı, inşa ettiği konforun bozulmasını engellemektir. Toplumsal insanın bedeni de bu bakımdan programlıdır. Her şey her yerde ko­nuşulmaz, her istenilen eylem gerçekleştirilmez. Tavır ve davranışlar sergilenir­ken toplumsal yaşamın asgari şartları göz önünde bulundurulmaya özen gös­terilmelidir.

Ancak günümüz dünyasında teknoloji, bedenlerin nerelerde ve nasıl sergilenmesi gerektiği gibi konularda söz hakkına sahip olmaktadır artık. Okumuş’un İfade ettiği gibi teknolojinin bedene müdahalesi, günümüzün en dikkate değer olgularındandır. Teknoloji bedeni teknolojikleştirerek hem için­den hem de dışından bedeni sarsmakta, aslında yapaylaştırmaktadır (Okumuş,2016:64). Bir simüle edilmiş bedenler tanımlaması olarak da okunabilecek bu bakış açısı, TV programlarının tüketim nesnesi haline gelmiş tipler üzerinden kendisini göstermektedir. Bedenler, televizöel dünyanın karar veren aktörleri değil, her an yıkılıp kurulabilen birer set malzemesine dönüşmüştür. Burada Goffman’ın (2012) dramaturjik toplum çözümlemesinin nüvelerini görmek mümkün olsa da, ekrana hapsedilmiş plastik bedenlerden başka gösterecek pek bir şey kalmamış görünmektedir. Şov programlanndaki bedenlerin teşhi­ri ile gündelik yaşamda benliğin sunumu arasında en temelde’sahihlik’ farkı göze çarpmaktadır.

Ortada korunması gereken bir sahihlik kalmayınca, katarsistik arayışın do- mine ettiği ilişkiselliklerin meydanı dolduracağını söylemek zor olmasa gerek­tir. Dolayısıyla gerçekliğin inşası, toplumsal kabullerle kurulamamakta; simü­le edilmiş bedenlerin teşhirini gerçekleştiren televizyondan sağlanmaktadır. Gündelik ilişkilerden soyutlanmış, televizyonun mihmandarlığındaki bir dün­yada kızmalar, ağlamalar, kıskanmalar, sevmeler de paket programlar halinde önümüze konmaktadır. “Standardize edilmiş duygular* evreninde Zizek’in de kaydettiği üzere (2011:50) tek doğru cevap, televizyon cihazı içinde cisimleşmiş olan öteki’nin bizi gülme görevimizden kurtarmakta olduğu, bizim yerimi­ze güldüğüdür.

Böylece aptal işler yaptığımız yorucu bir günün sonunda bütün gece televizyon ekranına uykulu gözlerle bakmaktan başka bir şey yapmamış olsak bile, sonradan nesnel olarak, öteki aracılığıyla, gerçekten iyi vakit geçir­miş olduğumuzu söyleyebilmekteyizdir. Atay’ın ifade ettiği gibi (2017:93) jüri üyeleri karşısında elenmemek için yalvaran, ağlayan, kendini açındıran, aşa­ğılanmayı göze alan biçarelerin halinden aldığımız haz… Laf dalaşına girerek birbirlerinin en hassas, en kırılgan, en mahrem yanlarını karşılıklı ve hiç utanma sıkılma bilmeden ifşa eden genç kız ve erkekleri yüzümüz kızarmadan izlerken içimizi kaplayan tatmin… Bir adada doğaya karşı yaşam mücadelesi veriliyor yutturmacasıyla sunulan gösteride “survivor” olma yolunda birbirlerini yeme­lerine, entrika, eyyam, kuyu kazma yarışında sınır tanımamalarına ve en önem­lisi terör makinesi gibi boy gösteren “zorbalıklarına bayılıp ödüllendirdiğimiz, SMS yağdırdığımız tiplerle gelen ruhsal boşalım… Bütün bunlar katarsistik sa­ğaltımı gerçekleştirmek için biçilmiş kaftanlardır.

Sosyoloji Divanı – Teşhir Toplumu(sayı.11),syf.201-207

Öğ.Üyesi Dr. Ejder Ulutaş/  Selcuk University (Selçuk Üniversitesi),

Dipnot:

3-Gürbilek, 80 sonrasında Türkiye’yi adeta bir sisin kapladığını ve ülkede pek çok şeyin görünmez oldu­ğunu dile getirmektedir. Ancak sisin dağılmasıyla toplumsal yaşamdaki otantisitenin de kalmadığını, her şeyin seyirlik bir malzemeye dönüştüğünü kaydetmektedir. Gürbilek’e göre bu süreçte bakılanla kurulan İlişki aslen bir seyir İlişkisine, sözün kendisi bir vitrine dönüşmüştür. Birçok şeyin gösterildiği ve göründüğü kadarıyla varolduğu, sergilendiği için ve seyredildiği kadarıyla değer kazandığı bir toplum ortaya çıkmıştır. Nitekim herkes epeydir vitrinde yaşamaktadır (Gürbilek, 2001:28-29).

4-Dile getirilemeyen ya da sergilenemeyen bilinçaltına alt duygu, güdü ve dürtülerin ortak seyirlik araçlar üzerinden doyurulması olarak tanımlanabilir.

Kaynakca:

Jean Baudrillard,Simülakrlar ve Simülasyon(2008,DOĞU-bATI YAY.

‘Tayfun Atay’ın “Görünüyorum O Halde Varım

Baudrillard, J. (2009). Gösterge Ekonomi Politiği Hakkında Bir Eleştiri. (2. Baskı), (Çev: Oğuz Adanır ve Ali Bilgin),lstanbu1: Boğaziçi Üniversitesi Yayınları.

Baudrillard, J. ( 1 991). Sessiz Yiğınların Gölgesinde ya da Toplumsalın Sonu, (Çev. Oğuz Adam“ lstanbul: Ayrıntı Yayınları. ‘

Berger, P. L, Luckmann, T. (2018). Gerçekliğin Sosyal İnşası, (Çev: Vefa Saygın Öğütle) İstanbul: Atıf Yayınları. ‘

Bourdieu, P. (1997). Televizyon Üzerine, (Çev: Turhan Ilgaz), lstanbul: Yapı Kredi Yayınları. Calinescu, M. (2010). Modernliğin Beş Yüzü, (Çev: Sabri Gürses), lstanbul: Küre Yayınları,

Emu, J. (2004). Sözün Düşüşü, (2. Baskı), (Çev: Hüsamettin Arslan), Istanbul: Paradigm Yayınları.

Goffman, E. (2012). Günlük Yaşamda Benliğin Sunumu, (2. Baskı), (Çev: Barış Cezar), İstanbul: Metis Yayınları.

Gürbilek, Nurdan. (2001). Vitrinde Yaşamak, (3. Baskı), İstanbul: Metis Yayınları. Han, B-C. (20179.Şeffaflık Toplumu, (Çev: Haluk Barışcan), İstanbul: Metis Yayınları.

Karaduman, S., Adalı Aydın, G. (2017).”Hegemonik Erkekliğin Medyadaki İnşası ve Temsili: Su rvivor 201 7 Prog ram lnclemesi”; Middle Black Sea Journal of Communication Studies, C.2, 5.2, 26-40.

Kocabay Şener, N. (2016). “Eğlencenin Gözetleme Hâli ya da Eğlence Endüstrisinde ‘Görünen” ve ”Gören” Olmak”, TRTAkademi, C.1, 5.1, 50-70.

Marion, J-L (2012). Görünürün Kesişı’mi, (Çev: Murat Erşen), İstanbul: MonoKL Yayınları.

Okumuş, E. (2016). Bedene Müdahalenin Sosyolojisi, Beden Sosyolojisi, (Ed: Kadir Canatan), istanbul: Açılım Kitap Yayınları.

Paker,_K. O. (2006). ”Sıradan Düşüncenin Müzakere Alanı Olarak Medya: Kadın Programları üzerinden Bir Inceleme” Yeni Düşünceler, 5.2.

Postman, N. (2006). Teknopoli, (2. Baskı), (Çev: Mustafa Emre Yılmaz), Istanbul: Paradigma Yaymları.

Postman, N. (2012). Televizyon Öldüren Eğlence, (4. Baskı), (Çev: Osman Akınhay), lstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Robins, K. (1999). Imaj: Görmenin Kültür ve Politikası, (Çev: Nurçay Türkoğlu), Istanbul: Ayrıntı Yayınları.

Rojek, C. (2003). Şöhret, (Çev: Semra Kunt Akbaş ve Kürşad Kızıltuğ), Istanbul: AyrıntıYayınları.

Sayın, Z. (20159. Imgenin Pornografîsi, (4. Baskı), İstanbul: Metis Yayınları.

Simmel, G. (201 1). Modern Kültürde Çatışma, (7. Baskı), (Çev: Tanı| Bora vd.), Istanbul: İletişim Yayınları.

Veblen, T. B. (2016). Aylak Sınıfının Teorisi, (Çev: Eren Kırmızıaltın ve Hüsnü Bilir), Ankara: Heretik Yayınları.

Yumrukuz, 0. (2016). Jean Baudrillard’ın Simülasyon Kuramı Çerçevesinde Survivor Program, TRTAkademi, C.1, 5.1, 86-1 1 1.

Zijderveld, A C. (2007). Sahnellk Toplum. (Çev. Kadh’ Canatan), lstanbul: Pınar Yayınları. Zizek. $. (2005). Yamuk Bakmak, (2. Baskı), (Çev: Tuncay Birkan), İstanbul: Metis Yayınları.

Zizek, S. (2011). İdeolojinin Yüce Nesnesi, (4. Baskı), (Çev: Tuncay Birkan), lstanbul: Metis Yayınları. .

 

Yazar: Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.