Eşcinselliğin doğuştan gelen bir yönelim olduğunu savunanlar, İslâm’ın suç olarak görüp cezalandırdığı eşcinsellik cürmünün aslında insanoğlunun engel olamayacağı bir dürtüden ibaret olduğunu ve böylesi bir temayüle ceza vermenin de mantıksız olduğunu iddia etmektedirler. Eşcinselliği masumlaştırma ve normalleştirmeyi hedefleyen bu tutum, bazı bilimsel bulguları da referans olarak kullanmaktadır. 20. yüzyılda başlayan cinselliğe yönelik bilimsel araştırmalar eşcinselliğin nedeni üzerine de yoğunlaşmıştır. Ne var ki bu araştırmaların, belli ideolojilerin ve yaşam tarzlarının çağa hâkimiyet kuran baskın propagandalarından bağımsız; tamamen objektif çalışmalar olduğunu söylemek bir hayli güç olacaktır. Bu kısmı müstakil bir yan başlıkla birazdan özet şekilde anlatacağız.
Gelelim iddiaya: Eşcinselliğin doğuştan gelen kalıtımsal faktörün rol oynadığı bir yönelim olduğunu söyleyenler Almanya doğumlu Amerikalı psikiyatrisi Franz Kallman’ın 85 ikiz çift yumurta üzerinde yaptığı incelemeyi delil olarak öne sürmektedirler. Kallman’m incelemesine göre, çift yy. murta ikizlerinde homoseksüel konkardans genel yaygın- lıktakinin üstünde çıkmıştır. Tek yumurta ikizlerinde ise eşcinsellik uyumu çok daha yüksek görülmüştür. Kallman’m saptadığı bu bilgi, eşcinselliğin kalıtımsal olduğuna delil olarak gösteriliyor olsa da araştırmaya katılan ikizlerin aynı çevrede yaşıyor olmalarından dolayı etkilendikleri faktörlerin de aynı olması durumu göz önüne alınmadan böylesi bir sonuca varmak son derece isabetsiz olacaktır. Nitekim farklı çevrelerde yaşayan tek yumurta ikizlerinin eşcinsel davranış uyumlarının normal yaygınlıktakiyle aynı çıkması da bu noktada bir not olarak eklenmelidir.[165] Bundan ayrı olarak bazı araştırmacılar, yaptıkları sitogenetik çalışmalarda homoseksüellerin hormonlarında bir anormallik saptanmamışlardır.[166]
Psikanaliz bilimin kurucusu olarak bilinen Sigmund Freud bu bağlamda gelişmemiştik teorisini ortaya atmıştır. Ona göre genital olmayan tüm ilişkiler gelişmemiş olarak kabul edilmelidir. Buna göre eşcinsel birlikteliklerde de genital bir ilişki söz konusu olmadığı için bu tür münasebetler gelişmemiş olarak nitelendirilmelidir. Freud’a göre eşcinsellik psikonevrotik bir hastalık değildir. Fakat Freud’un bu tespiti sadece eşcinselliğin hastalık olmadığını ispat etmektedir. Normal bir durum olduğunu saptama manası taşımamaktadır. Bu sebeple Drescer, gellşmemişlik teorisinin eşcinselliğin sağlıklı bir durum olduğunu yeterince göster- mediğini söylemiştir.[167]
Demek ki eşcinselliğin doğuştan gelen bir yönelim olduğu görüşü belli isimlerin ileriye sürdükleri teorilerden ibarettir. Ortada ispatlanmış herhangi bir kesin bulgu yoktur. Aksine çocukluk yıllarında yaşanan travmalar, ebeveynin çocukla iletişimindeki problemler, çocuğun yetişmesine etki eden çevresel faktörler, yaşadığı hayatta karşılaştığı travmatik olaylar, bahusus erkek çocuklarının belli bir yaşa kadar kadınlarla daha fazla hemhal olan bir yaşam tarzına sahip olması gibi durumların böylesi bir yönelimde ciddi rol oynadığı belirtilmiştir. Söz gelimi babanın pasif annenin daha aktif olduğu bir ailede büyüyen, küçük yaşlarda karşıt cins oyuncaklarıyla oynayan bireylerin maruz kaldıkları bu durumların eşcinsel olmalarında rol oynadığı ifade edilmektedir.[168]
Ayrıca eşcinselliği patolojikleştiren Sondor Rodo ise, insanın psikolojik olarak üremeye yönelik bir yaşam sürdürdüğüne dair var olan Neo-Darwinyen fikri sürdürmüş ve üreme amacı dışında yapılan cinsel aktiviteleri adap- tif olmayan” şeklinde tanımlamıştır, Rodo bu görüşü ile Freud’un içsel biseksüellik teorisini de reddetmiş görünmektedir. Eşcinsel ilişkinin erkek-kadın deseninden bir sapma olduğunu söyleyen Rodo eşcinsellerin heteroseksüel ilişkiyi taklit ettiği fikrini öne sürmektedir.169 Ayrıca şunları dile getirmiştir:
“Beni her eşcinsel ilişkinin kadın-erkek deseninin bir ifadesi olduğu düşüncesine iten delil nedir? Eğer erkek erkekten hoşlanıyorsa neden kadını taklit eden bir erkeği seçmektedir? Eğer bir kadın bir kadına yöneliyorsa, neden erkeksi bir kadını tercih etmektedir?… Erkek-kadın eşleşmesini taklit etmektedirler. Erkek kadın deseni anatomi tarafından dikta edilmektedir”170
Bunlara ilaveten kaydetmiş olalım: “Scientific American Mind dergisinin Nisan 2010 tarihli sayısında ‘The Third Gender’ yani ‘üçüncü cinsiyet’ başlıklı makalede Jesse Be- ring biyolojik cinsiyetinden ve cinsel kimliğinden rahatsız olan transseksüelleri incelemiştir. Üçüncü cinsel kimlik olan transseksüelleri ikiye ayırmıştır: Açık transseksüeller, gizli transseksüeller. Her iki transseksüel durumla ilgili bilimsel çalışmalarda genetik veri bulunamadığı vurgulanmıştır. Biyolojik cinsiyet, cinsel kimlik ve cinsel yönelim alanlarının farklı farklı değerlendirilmesi gerektiği belirtilmiştir. Kültürel sosyal normların ve öğrenmelerin transseksüel cinsel kimlik ve cinsel yönelim oluşmasındaki ana rolünden söz edilmiştir. “171
Kendisi de homoseksüel olan aktivist Camille Paglie’nin şu tespiti de bu meyanda gözden kaçırılmamalıdır: “Homoseksüellik normal değildir, aksine normlara bir meydan okumadır. Akademisyenler beğensin ya da beğenmesin doğa vardır. Üreme, doğadaki en amansız kuraldır. Bu normdur. Cinsel bedenlerimiz üreme için tasarlanmıştır. Kimse gey doğmaz. Bu gülünç bir fikirdir. Eşcinsellik bir adaptasyondur, doğuştan gelen bir durum değildir.”[172]
Buraya kadar yaptığımız izahattan da anlaşıldığı üzere, eşcinselliğin dışsal faktörlere bağlı bir perversion olduğu gerçeği; konunun uzmanı, ilgilisi birçok isim tarafından dillendirilen bir hakikattir. Ne var ki, dünyanın değişen çehresi, ivme kazanan seküler yaşam ve sapkın ideolojilerin dünya üzerinde kurmaya çalıştıkları hâkimiyet peşi sıra zihniyet dejenerasyonunu da getirmiş ve zamanla tüm bunlar önü alınamaz bir ahlâkî yozlaşmayla sonuçlanmıştır. Halen devam edegelen bu süreci iyi okuyabilmemiz ve eşcinselliğin doğuştan gelen kalıtımsal bir yönelim olduğu savunusunun ardındaki ‘normalleştirme’ gayesini iyi kavra- yabilmemiz için asıl odaklanmamız gereken nokta meselenin ideolojik boyutudur. Dilerseniz ne demek istediğimizi şöyle özetleyelim:
İdeolojik Boyut Ve Asıl Gaye
Eşcinselliğin toplumda normalleştirilmesi ve ardından da yaygınlaştırılması organizelerinin işleyiş sürecine baktığımızda bazı noktalar gözümüze çarpmaktadır. Bunlardan biri de hiç şüphesiz Alfred Kinsey ve arkadaşlarının sözüm ona bilimsel bir araştırma iddiasıyla sundukları rapordur. Kinsey ve arkadaşlarına göre eşcinsellik doğuştan gelen bir şeydir ve evrimleşme sürecinin bir sonucudur. Binaen aleyh doğal karşılanmalıdır. (!) 5 Ocak 1948 yılında ABD’de yayınlanan rapor bir anda ülkenin gündemine yerleşmişti. Gazetelerin “ABD’ye atom bombası düştü” manşetiyle yer verdiği bu raporun tüm dünyadaki kadın-erkek ve çocuk anlayışını baştan sona değiştireceği vurgulanıyordu. İlgili raporun İkincisi ise 1953 yılında yayınlanmıştı. Hiç şüphesiz bu normal bir rapor değildi. Bugüne dek yeryüzünde en çok okunan raporlardan biri olarak tarihe geçmişti, öyle ki 1948 araştırması 1 ay içinde beşinci baskıya gitmiş, 750 bin satmış ve 20 dile çevirisi yapılmıştı. Kuşkusuz, rapora duyulan bu ilginin ardında bugüne dek insanoğlunun ahlâk adına bildiği neredeyse her şeyi yıkıyor olması yatıyordu.
Kinsey raporu, bunun yanı sıra o güne dek Amerikan ceza sisteminde suç olarak kabul edilen zina, çocuk erotizmi, evlilik öncesi ilişkiler, karı-kocanın birbirlerini aldatması gibi fiilleri de suç olmaktan çıkartan bir niteliğe sahipti. Daha sonraları bilimsel olmadığı; masa başı hazırlanan raporlardan biri olduğu deşifre edilen bu rapor öylesine etkili olmuştu (kılınmıştı desek daha yerinde olur) ki Amerikan Baro Birliği (ABB) bu çalışmanın sonuçlarına dayanarak Amerikan ceza sistemini değiştirmişti. Hem Kinsey’in araştırmalarım hem de ABB’nin faaliyetlerini finanse eden isim bilin bakalım kimdi: Rockefeller Vakfı… Zannediyoruz, akıllı insanlar için mesele artık anlaşılmıştır. Eşcinselliğin ideolojik bilim anlayışıyla normalleştirilmesi sürecini, bu sürecin hedeflediği ahlâkî dejenerasyonu ve günümüzde gelinen noktayı gayet net şekilde ortaya koyan bu kareler çok uzun tafsillere ihtiyaç bırakmayacak niteliktedir.
«İşin ilginç tarafı Kinsey bir zoologtur. Zihinleri açabilecek soru ise şudur: İnsanların cinsel davranışlarına ilişkin böylesi bir araştırma için niçin bir zoolog tercih edilmiştir?
Sue Ellin Brovvder (2012) bu sorunun cevabını şöyle veriyor:
“İnsan cinselliği çalışmasına başlamadan önce Kinsey, mazı arısı üzerine dünyanın önde ge-len uzmanlarındandı. Zoolog olarak çalışmış biri olarak o, cinselliği tamamen fiziksel bir ‘hayvan’ tepkisi olarak gördü. Kitaplarında baştanbaşa sürekli olarak ‘insan hayvan’a (humananimal) atıfta bulunur. Aslında Kinsey’e göre, bir cinsel sonuçla bir diğeri arasında ahlaki olarak birfark yoktur. Ahlaki rölativizme dayanan seküler dünyamızda Kinsey, radikal cinsel bir rölativistti. Özgürlükçü antropolog Margeret Mead doğru olarak gözlemlediği gibi Kinsey’in görüşünde bir erkeğin bir kadınla cinsel ilişkiye girmesiyle bir koyunla cinsel ilişki-ye girmesi arasında ahlaki açıdan bir fark yoktu.”[173]
“Kinsey raporundan sonra LGBT hareketler Amerika da örgütlenmeye başlamış ve giderek de güçlenmişlerdir. 1973 yılında Amerikan Psikiyatristler Birliği (APA), eşcinselliği, psikiyatrik hastalıkların sınıflandırıldığı DSMden (Diag- nostic and Statistical Manual of Mental Disorder) çıkardı. Bugün kimsenin sözünü etmek istemediği bir gerçek de, eşcinselliğin DSM’den nasıl çıkarıldığıdır. LGBT hareketler, APA kongresini basmışlar ve eşcinselliği hastalık olmaktan zorla çıkarttırmışlardı. Bu eyleme ise “kültürel gerilla hareketi” adı verilecekti.
Fakat bundan daha önemli olan bir gerçek daha vardır ki, o da pedofilik hareketlerin uzun yıllar LGBT organizasyonlarını truva atı olarak kullanmasıdır:
Kinsey Raporu’yla birlikte sadece LGBT hareketler değil, pedofilik hareketler de meşrulaşma fırsatı elde etmişlerdi. Gerçek şuydu ki, LGBT hareketlerin pedofilik hareketlerle bir kader birliği vardı. Bu ilişkinin anlaşılması oldukça önem taşır.
Kinsey’in ilk raporundan sonra önemli bir gelişme olmuştu. 1950 yılında LGBT hareketlerin öncüsü olan Mat- tachine Society kuruldu. LGBT hareketler yer altından çıkmaya başlamıştı, örgütün kurucusu Harry Hay eşcinselleri açıktan savunan ilk manifestosunu Kinsey’in raporunun yayınlandığı yıl, 1948’de yapmıştı.
LGBT hareketin tarihi açısından oldukça önemli bir isim olan Harry Hay aynı zamanda bir pedofilikti ve pedofilik bir organizasyon olan NAMBLA’nın (North American Man-Boy Love Association) destekçisiydi. Onlar LGBT ve pedofilik hareketlerin mücadeleye birlikte başladığını ama sonrasında LGBT hareketlerin sosyal baskıya boyun eğerek pedofilikleri yarı yolda bıraktıklarını düşünüyorlardı. Gerçekte bu düşünce tam doğru değildi.
Doğru değildi, çünkü LGBT hareketlerin uluslararası çatı örgütü olan ILGA (International Lesbian and Gay Association) 1993 yılına kadar çatısı altında NAMBLA gibi pedofilik örgütleri de barındırıyordu. ILGA BM’den danışmanlık statüsü almıştı ve bütün dünyada özgürce örgütlenebiliyordu. Fakat Amerikalı Senatör Jesse Helms ILGA’nın çatısı altında pedofilik örgütlerin olduğunu açığa çıkardı. Bunun üzerine BM ILGAnın danışmanlık statüsünü askıya aldı. ILGA danışmanlık statüsünü yeniden alabilmek için, daha sonraları birkaç kez BM’ye başvurdu. 2006’daki başvurusunda 9 ülke red oyu verirken, çekimser kalan iki ülkeden birinin Türkiye olması ilginçtir.”[174]
Tamamen ideolojik bir propagandanın parçası olarak ABD’de yürütülen süreç; yayımlanan sahte raporlar ve bilimsellik adı altındaki aldatıcı deklarasyonlar, çağdaş normlara; yasalara uyum adı altında zamanla ülkemizde de karşılık bulmuştur. Nitekim Türkiye Psikiyatri Derneğinin konuyla ilgili açıklamasının bir kısmım burada alıntılayalım:
”Her ne kadar geçmiş dönemlerde ‘sapkın’, ‘hasta’ veya ‘anormal’ olarak görülmüş olan eşcinsel, biseksüel ve trans bireyler çeşitli insanlık dışı yöntemlerle “cezalandırılmış” veyahut “tedavi edilmeye” çalışılmışsa da, özellikle son 50 yıllık süreçte bu yaklaşımlar terk edilmiş ve uzun çabalar sonunda günümüz bilim dünyası eşcinselliğin ve biseksüelliğin tıpkı heteroseksüellik gibi birer cinsel yönelim olduklarını kabul etmiştir. Öyle ki Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve uzunca bir süre eşcinselliği “hastalık” olarak değerlendiren geleneksel psikoloji/psikiyatri örgütleri bile eşcinselliğin bir hastalık olmadığını ilan etmişler ve kullandıkları hastalık sınıflandırma/tanılama listelerinden eşcinselliği ve biseksüelliği çıkarmışlardır. Örneğin, Amerikan Psikiyatri Birliği (APA) 1973’te eşcinselliğin hastalık olmadığını ilan etmiş ve ardından 1987’de de “eşcinsel bireyin kendi cinsel yöneliminden rahatsızlık duyması” anlamına gelen ve yukarıda bahsi geçen “tedaviler” aracılığıyla son zamanlarda karşımıza yeniden çıkan “egodistonik eşcinsellik” kavramını esas itibariyle toplumdaki baskı ve ayrımcılıktan kaynaklanan bir durum olması nedeniyle hastalık listesinden çıkarmıştır. Dünyadaki duruma paralel olarak ülkemizde de ruh sağlığı örgütleri, eşcinselliği ve biseksüelliği, heteroseksüellik gibi birer cinsel yönelim olarak tanımlamakta ve aksi tutumun bilimsel/mesleki etiğin ihlali olduğunu bildirmektedirler. Böylece gelinen noktada gerek dünyada gerek ülkemizde ruh sağlığı otoriteleri, kendi kültürel ahlaki değerlerini dayatmak yerine, kişilerin öznelliğini ve çeşitliliğini dikkate alan bir tutum sergilemeyi nihayet başarmışlardır.
Aynı şekilde trans varoluşlar da artık bir tür “hastalık” veya “cinsel kimlik bozukluğu” olarak değil, tam aksine insanlardaki cinsiyet çeşitliliğinin bir parçası olarak görülmelidir. Bu görüşün desteklenmesi yönünde geniş bir kamuoyu oluşmakta ve trans varoluşu bir hastalık olarak kabul eden tanı sistemlerini değişmeye zorlamaktadır. Bu anlamda, trans bireyleri “hasta” veya “sorunlu” olarak lanse eden yayınlar ve uygulamalar, insan hakları açısından sakıncalı, bireylerin ruh sağlığıyla ilgilenenler açısından etik dışı kabul edilmelidir.
Buna karşın gerek dünyanın çeşitli yerlerinde gerekse ülkemizde eşcinselliği, biseksüelliği ve trans varoluşları “hastalık/ bozukluk” olarak görmekte ısrarcı olan homofobik/transfobik kişi ve kurumlar, ne yazık ki mevcuttur. Ve bu kişiler/kurumlar yazdıkları/yayımladıkları kitaplar ve yaptıkları uygulamalar ile hem bilimsel/mesleki etiği ihlal etmekte hem de LGBTİ (lezbiyen, gey, biseksüel, trans, interseks) bireylere doğrudan ya da dolaylı olarak zarar vermektedirler.
(…) Bu çerçevede;
- Herhangi bir şekilde LGBTİ bireylere yönelik önyargı ve ayrımcılık içeren ve/veya eşcinselliğe/biseksüelliğe yönelik “tedaviler” öneren kitapların basımı ve satışı derhal durdurulmalıdır, kitapevlerinde raflarda bulunan bu tür kitaplar raflardan indirilmelidir.
- Ruh sağlığı alanında “onarım terapisi” adıyla veya başka adlarla yapılan ve eşcinselliği “tedavi ettiğini” iddia eden, ayrıca trans bireylere “hasta” muamelesi yapan tüm homofobik/transfobik uygulamalar ve terapilerden vazgeçilmelidir.’‘[175]
Sonuç Yerine
Eşcinsellik üzerinden yapılan müspet propagandalar, mitingler ve reklamlar meselenin sadece bir cinsel yönelimden ibaret olmadığını çok net şekilde ortaya koymaktadır. Zira bugüne bugün LGBT dernekleri eşcinselliği toplumda normalize etmek ve yaygınlaştırmak için -politik kanadın da aktif şekilde kullanıldığı- bir süreç yürütmektedirler. Yukarıda özetlemeye çalıştığımız tarihî vakalar da bunu göstermektedir. Yürütülen bu sapkın faaliyetler normalmiş gibi gösterilerek eşcinselliğin, kişinin elinde olmayan bir yönelim olduğu da günümüzde trend olan ‘bilimsellik’ başlığıyla kamuoyuna sunulmaktadır. Bunun bilimsellikle ilgisi olmayan ve daha çok ideolojik saiklerle yaygınlaştırılmaya çalışılan bir teori olduğu gün yüzü gibi aşikardır. Ne var ki, birçok meselede yaptıkları gibi manipüle edebilecekleri belli argümanlar bularak eşcinselliğin tartışmasız şekilde doğuştan gelen bir yönelim olduğu havasını estirmektedirler.
Oysa böyle bir iddianın varsayım olarak kabul edilmesi durumunda bile eşcinselliğin bir sapkınlık olduğu gerçeği değişmeyecektir. Bir anlık eşcinselliğin doğuştan gelen zorunlu bir içgüdü olduğunu kabul edelim: Bu durumda da insan böyle bir iç güdüye karşı mücadele etmek zorundadır. Zira dünyanın imtihan olmasının gereğidir bu. Değil midir ki bizler alıkoyamadığımız şehevî arzularımızı yönetmekle mükellefiz. Buna göre bir insanın işlediği zina günahına karşın, “ne yapayım iç duygularını galeyana geldi, karşı koyamadım, canım çok istedi” gibi bahaneler üretmesi bu cürmü masum bir hale getirmez. Tıpkı bunun gibi eşcinselliğin de -farz-ı muhal- doğuştan gelen bir yönelim olduğu kabul bile edilse bu çirkin fiilin meşru, işleyenin de masum kabul edilmesine gerekçe olamaz. Kaldı ki bu yönelimin dış faktörlerle oluştuğunu ve bugün yapılan eşcinselliğe yönelik müspet propagandaların bütünüyle ideolojik ve politik süreçlerin bir parçası olduğunu geride izah ettik. Gayrı söze hacet olmasa gerektir.
Ömer Faruk Korkmaz – Sorun Kalmasın 2,syf:135-146
————————————-
[165] Özuğurlu Kurban, “Psikoseksüel Bozukluklar” Psikiyatri (Düz: Prof. Dr. Selim özaydın). I.Ü. Tıp Fak. Yayınları, Isı. 1984, Sh. 337; [Halime İnceler, Cinsiyet Sapmaları Ve Sosyal Sosyal Yapımızdaki Etkileri, s. 109.]
[166] John D, Rainer MD: Genetics and psyhiatry. In: Harold I (ed). Text- book of Psychiatry. Williams&Wilkins, London 1:25-42, 1985; [Hakan Polat, Yasemin Polat, Duran Çakmak, Cinsel Sapma Gösteren Bireylerde Dermatoglifik Özellikler, s. 49.]
[167] Ferdi Kıraç,”Eşcinsellikle İlgili Dini-Psikolojik Algılar ve Maneviyat”Ankara üni. Sosyal Bilimler Fakültesi,2013,s.20
168.Nevzat Tarhan – Kadın Psikolojisi,Nesil Yayınları,İstanbul,s.5
169.Ferdi Kıraç, Eşcinsellikle İlgili Dini-Psikolojik Algılar ve Maneviyat, 22 [Kevser ölmez, Kitâb-ı Mukaddes ve Kur’an-ı Kerîm’de Eş Cinsellik, Bursa, 2011, s.9-10.]
170.Kevser ölmez, Kitâb-ı Mukaddes ve Kur’an-ı Kerîm’de Eş Cinsellik, Bursa, 2011, s. 10
[172] “R/IAMA LiberalFeminist – Camille Paglia: Homosexuality Is Not Normal”, Reddit, (24.04.2020), https://www.reddit.eom/r/ IAMALiberalFeminist/comments/c5cbci/camille paglia ho- mosexuahty.ısjıot.normal/. [ölmez. Kitâb-ı Mukaddes” ve Kur an-ı Kerîmde Eş Cinsellik, s. 13.]
173. Bkz. Mücahit Gültekin, Cinsel İstismar Ve Hukukun ManipüLasyonu: Amerika, https://islamianaliz.com/makale/7466017/mucahit-gultekin/cinsel-istismar-ve-hukukun-manipulasyonu-amerika
[174] Mücahit Gültekin, a.g.m.
175.https://psikiyatri.org.tr/1355/homofobik-ve-transfobik-psikoloji-psikiyatri-kitaplari-ve-uygulamalari-hakkinda
0 Yorumlar