Din ve bilim münasebeti üzerinde konuşurken, özellikle birçok meselede maruz kaldığımız mühim bir bilinçaltı kaymasına dikkat çekmek isteriz: , Biz Müslümanlar, çoğu zaman muarızlarımızla bir meseleyi tartışırken kabullerimizin çerçevesini kendimiz belirlemiyoruz. Yani münazara diliyle, müsellemâtımızı çok net çizgilerle belirlemiş değiliz zihinlerimizde. Bu durum da bizi, tartışacağımız konuları haşinimizin kabulleriyle savunma garabetine düşürüyor. Hal böyle olunca kendi inanç ve aidiyetlerimizle başkalarının kabulleri çerçevesinde izah etmekte bir hayli zorlanıyoruz. Oysa yapmamız gereken şey, neyi kabul edip etmediğimizi ve bu kabuller çerçevesinde neye nasıl inanıp inanmadığımızı, tartışacağımız konunun bizim kabullerimiz ve inançlarımızla bağlantısını meselenin başında belirlememizdir.
Bu girişten sonra konu bağlamında şunu ifade etmemiz gerekir: Din-bilim münasebeti konusu, esasen Orta Çağda kilise ve bilim arasında var olan çatışmanın tedavüle soktuğu bir konudur. Hegemonyayı elinde tutmak isteyen kilisenin bilimsel faaliyetleri kısıtlaması sonucu ortaya çıkan despotik tutum, din ile bilim arasında uzlaşması mümkün olmayan bir çatışmanın var olduğu zannını ortaya çıkarmıştır. Meselenin daha iyi anlaşılabilmesi için bahsettiğimiz tarihsel süreci özetlememizde fayda vardır.
Batı Orta Çağında Din-Bilim Çatışması
Din-bilim münasebeti bağlamında dinin, bilimsel faaliyetlerin önünde kayıtsız şartsız bir engel teşkil ettiği şeklindeki savununun bizim tarihimiz ve medeniyetimizle bağdaştırılabilecek bir yanı yoktur. Nitekim bu tür kavgaların tarihçesini incelediğimizde bu çatışmanın daha çok Orta Çağda Katolik kiliseyle bilim arasında var olan hegemonya savaşının ve sultasını kaybetmek istemeyen kilisenin gayr-ı aklî anlatılarını örtebilmek için bilime açtığı savaşın bir sonucu olduğunu görüyoruz. Oysa İslâm tarihinde din-bilim savaşmın var olması şöyle dursun tüm bilim adamlarının tarihe damga vuran icatlarının arka planlarında İslâm’dan aldıkları ilhâmın var olduğu inkâr edilemez bir gerçektir. Meselenin daha çok hangi zemine dayandığını açıklayabilmek için o çağdaki atmosfere dair yaptığımız farklı okumalardaki birtakım kesitleri burada alıntılamamız faydalı olacaktır.
Din-bilim çatışmasının yoğun şekilde yaşandığı çağ olarak niteleyebileceğimiz batı Orta Çağında Hristiyanlar, kendi inanç ve dinlerini Yunan felsefesi ve bilimi karşısında temellendirme sıkıntısı yaşayınca bunları doğrudan bir tehdit unsuru olarak algılamışlardır. Yunan astronomisini yerip yerine ilkel kozmolojiyi yerleştirmeye kalkmışlardır. Bu bağlamda, yerin yuvarlak olduğunu kabul edenleri dinsizlikle suçlamışlardır. Fikir planında önleyemedikleri felsefe ve bilimi, kaba kuvvet kullanarak yasakçı politikalarla engellemeye çalışmışlardır. İskenderiye’de Hypatya adında bir Matematikçiyi öldürmeleri ve İskenderiye Kütüphanesfni ateşe vermeleri, sonraki yüzyılda ise Yunan bilim ve felsefesinin ışığı mesabesinde kabul edilen akademiyi kapatmaları, bu despotik tutumun tezahürü olan birkaç olaydır.80
“Batı Orta Çağı din-bilim ilişkisi açısından, gerilimden daha çok bir iktidar savaşının bütün şiddetiyle yaşandığı yüzyılları ifade etmektedir. Politik, ideolojik ve sınıfsal bir iktidarın meşrulaştırma aracı olarak din, hakikatin tek ölçüsü durumundadır. Akıl ve doğanın işleyiş kuralları farklı şeyler söylese de Tanrı’yı temsil ettiğini iddia eden kilisenin resmi söylemi hakikatin yegâne ölçüsüdür. Çünkü bu hakikatin gücü, eşyanın doğasından gelmektedir. Papanın yetkisi, Tanrı’dan transfer edilmiş bir yetki olarak bağımsız bir gerçekliği temsil etmektedir.”81
Buna benzer bir temâyüle Viktorya Kilisesinde de rastlıyoruz. Frank Turner gibilerinin tespitiyle o dönemde var olan dine mesafeli yaklaşımın nedeni bilimsel verilere değil Anglikan kilisesinin toplum üzerinde oluşturduğu baskıya dayanmaktadır. Bu baskıdan kaçan dönemin insanları zihinlerindeki suallere daha rasyonel cevaplar bulabilecekleri tek adres olarak bilimi görmüşlerdir. Dolayısıyla o dönemde ivme kazanan bilime yöneliş, kilisenin despotik davranışına karşı bir reaksiyondur.
Ortaçağ döneminde akıl ve düşünce engellenip bilgi alanında ilerlemenin kaydedilmediği söylenir.[82] Hristiyan- hk ilk dönemlerinde yasaklı bir inanç sistemi şeklinde değerlendirilip hoşgörüye ihtiyaç duyarken kendisi egemen inanç haline dönüştüğünde, kendi düşünce sistemi ve inancının dışındakilere baskı uygulamıştır. Kilise, kurtuluşun yalnız Hristiyanlıkta ve kilisede olduğunu, kilisenin görüşlerine uymayanların ebedi cezaya uğrayacaklarını ve Tanrı tarafından cezalandıracaklarını savunmuştur. Zorla da olsa insanların yanlıştan korunması gerektiğine inanıyorlardı. Tanrı’nın düşmanları erdemli kişiler olsa da onların ortadan kaldırılması Hristiyanlar için görevdi.”
“Kilise hem kendi görüşlerini destekleyen görüşleri barındıran hem de din dışı yazıların okunmasını yasaklamıştı. Bu yasak; sözü edilen din dışı eserlerin rağbet görmesi sonucunda, yeni düşünce sentezleri meydana gelip geleneksel Hristiyan kültürünün dengesinin bozulacağı korkusundan kaynaklanan bir davranıştır.[83]” Okuma yazmanın rahiplerin tekelinde olduğu bu dönemde papa kilise mensuplarına önce fizik eğitimini, sonra da tıp eğitimini yasaklamıştı.
“Bilim ile din arasındaki çatışmanın en yoğun yaşandığı dönem Orta Çağ’dır. Bilindiği üzere Orta Çağ’da din hâkimiyetinde bir devlet yapısı vardı ve kilise egemen güç konumundaydı. Bu nedenle din adamları da ayrıcalıklı bir statüye sahiplerdi. Kilisenin koyduğu kurallar ve din adam- İdi inin sözü otorite kabul ediliyordu. Bu dönem içerisinde yapılan birçok bilimsel çalışma kilise tarafından yasaklanmış ve bilim adamları da cezalandırılmıştır. Bilim ve kilise arasındaki çatışmayı en net gösteren olaylardan biri Galile- o’nin cezalandırılmasıdır. Görüşlerinin kutsal kitaba aykırı olduğu iddia edilerek, 1633 yılında Galileo kilise tarafından yargılanmış ve ömür boyu hapis cezasına çarptırılmıştır. Bu çalışmada da Galileo ve Katolik kilisesinin üyeleri arasında 1615 ve 1633 yılları arasında yaşanan yargılanma olayının hikayesini anlatmaya çalışacağız.
“Ptoleme’nin Almagest’i ve Aristoteles’in astronomi ve fizikle ilgili yazıları Orta Çağ’da oldukça yaygın ve kabul görmüş düşüncelerdi. Bu dönemde astronominin amacı görüngüleri kurtarmaktan ibaretti. Ptolemeci sistem ve Aristoteles fiziği bu çağa hakim iki önemli görüştü. Ptolemeci sisteme göre, dünya evrenin merkeziydi ve sabitti. Güneşin de içinde bulunduğu diğer gezegenler dünyanın etrafında dönüyorlardı. Yer merkezli (geocentric) görüş olarak da adlandırılan bu sistem din ve bilim adamlarının oluşturduğu büyük bir çoğunluk tarafından kabul edilmişti. Ptoleme’nin sistemine karşıt olarak Kopernik tarafından güneşin merkezde olduğu yeni bir teori ileri sürüldü. Güneş merkezli (heliocentric) görüş olarak da adlandırılan bu teoriye göre, güneş evrenin merkezidir ve dünya diğer gezegenlerle birlikte onun etrafında döner. Diğer gezegenler de güneşin etrafında dönerler. Dünya evrenin merkezi değildir ve üç eş zamanlı dairesel hareket yapar: Günlük hareket, yıllık hareket ve -Kopernik’in ortaya koyduğu- düzeltme hareketi. Aristoteles kozmolojisine karşı ilk büyük darbe Kopernik tarafından yapılmıştır. Bu teori Aristoteles fiziğiyle uyuşmuyordu ve doğal olarak da kabul görmemişti. Bu sistem kutsal kitabın doğrularına aykırı olarak görüldü ve Kopernik’in önerilerinin Hristiyanlık için birçok problem ortaya çıkardığına inanıldı. Bu sistemin Hristiyanlığın kutsal kitabı Incil’e ters düşen fikirler içerdiği iddia edildi ve bunun sonucunda 1616’da Kopernik’in kitapları kilise tarafından yasaklandı.”[84]
“Batı’da Orta Çağ’a egemen olan Hıristiyanlık ve onun dünya görüşü, o dönemdeki her şeyi kendi rengine boyamış ve gücü sonsuza kadar sürecekmiş izlenimi uyandırmış olsa da, o da deformasyona uğramış ve değişip dönüşmek zorunda kalmış, Rönesans döneminin yaşanmasına ve dinde reformasyona engel olamamıştır. Hıristiyanlığın gücünü yitirmeye başladığı dönem olan Rönesans döneminde, Katolik kilisesi yine de Engizisyonlar eliyle, bağımsız ve özgür bir biçimde bilimsel ve felsefi konularda çalışan bilim insanlarını ve filozofları susturmaya çalışmış, insanlık dışı muameleler ile cezalandırmış, işkencelere maruz bırakmış, insanların gözü önünde diri diri yakmış, idam etmiştir. Hıristiyanlığın Batı’daki bu yıkıcı etkisi maalesef ki 19. yüzyılın ortalarına kadar devam etmiştir.”[85]
Günümüz Müslümanlarının Bilime Bakışını Olumsuz Yönde Şekillendiren Noktalar
Buraya kadar yaptığımız özetten de anlaşılacağı üzere din-bilim münasebeti bağlamında bugünlerde gündeme gelen çatışma konusu İslâm tarihi ve medeniyetiyle alakalı bir konu değildir. Zira İslâm tarihinde bilimi kutsayıcı akıllılar ve bu akımların aşılamaya çalıştığı anlayışlar baş gösterinceye dek İslâmî referansların bilimsel faaliyetleri engellediği veya Müslümanların bilime mesafeli yaklaştığı görülmemiştin Aksine tarihte nice Müslüman bilim adamını, yaşadığı çağa damgasını vuracak kadar büyük buluşlar yapmaya sevk eden ufuğun ardında, inandığı İslâm’ın bu faaliyetlere yönelik teşvikleri yatmaktadır. Bu anlamda Müslüman bilginler tarih boyu yaşamış gayr-ı müslim bilim adamları ve filozoflara daima ışık olmuştur.
Örneğin, “Bugünkü Avrupa biliminin ve düşüncesinin gelişmesinde, bu gelişimin sürekliliğinde etkisi olan, asıl itibariyle bu tür gelişmelere öncülük eden Descartes, analitik/cebir sel geometriyi kurarken temelde Müslümanların ortaya koyduğu cebirden ve yine Müslümanlar aracılığıyla öğrenilmiş olan eski Yunan geometrisinden yararlanmıştır. Leibniz ve Newton’un çalışmalarıyla oluşan türev ve integ- ral hesaplamaları da yine benzer yollarla oluşturulan kaynaklardan yararlanılarak yapılmıştır. Bunun bir tesadüf olduğunu söylemek ise hiçbir zaman kabul görecek bir iddia olamayacaktır. ”[86]
Ne var ki bilimden ziyade bilimciliğin adeta kutsandığı ve ideolojik[87] bir saplantı haline getirildiği bir vasatta Müslümanların karşı olduğu şey, felsefesinin sınırlarını aşmayan bilim değil, adeta ilahlaştırılan “bilimciliktir. Bu iki hususu birbirinden ayırt etmek gerekmektedir. Öyleyse bilim adı altında dinsizliği aşılama propagandaları yapanların ve bilimsellik sloganıyla ateizm güzellemeleri yapanların argümanlarına karşı çıkmak haddi zatında bilime karşı çıkmak değil, bilimin istismar edilmesi anlamındaki “bilimciliğe’ karşı çıkmaktır. O halde bugün Müslümanlar cenahından bilimcilik akımına yönelik yapılan eleştirilerin ana noktaları üzerinde durmamız gerekmektedir. Bu noktalar iyiden iyiye kavrandığında, İslâm’ın ve Müslümanların salt anlamda bilimsel faaliyetlere karşı olması şöyle dursun, teşvik dahi ettikleri, fakat batıl ideolojileri meşrulaştırma aracı olarak kullanılması anlamındaki “bilimciliğe’ hayır dedikleri görülmüş olacaktır. O halde başlayalım.
a.Tekniğe İndirgenen Bilim ve Din Üzerindeki Şaşkınlaştırılan Rolü
Hepimizin bildiği üzere bilim daha çok somut olanla meşgul olup yaşadığımız hayatta insan açısından belirgin olan bir alanla iştiğal etmektedir. Bu da insanoğlu nazarında bilimin dine nispetle daha aktif olduğu ve sonuçlarının daha kesin olduğu gibi bir algı oluşturulmasına zemin hazırlamaktadır. Pozitivist ve materyalist felsefeye odaklı bilim anlayışının empoze etmeye çalıştığı bu algının ne bilimin mahiyetiyle ne de hedef ve gayesiyle bir ilintisi yoktur. Ne var ki, yaşadığı çağa görüşleriyle galebe çalan bu tarz anlayışların dini her türlü demode olmuş bir olgu olarak yansıtma çabaları için ‘bilim’ kavramı adeta araçsal bir hale getirilmiştir. Esasen bu anlayışın kendisi bilim felsefesiyle taban tabana zıtlık teşkil etmektedir. Nitekim, tabiattaki olguları deneylemek suretiyle ortaya çıkan sonuçları bize arz etme faaliyetinin adına bilim denmesi gerekirken, bunun çok daha fazlası olarak bilim insanlığın her alandaki kurtarıcısı ve hakikatlere götüren yegâne yol olarak lanse edilmektedir. Ne bilim felsefesiyle bağdaşabilecek ne de mantıksal bir örgü çerçevesinde ele alınabilecek bir yanı olmayan bu anlayışın bir Müslüman tarafından kabul görmesi düşünülebilir mi? Veya şöyle soralım: Böylesi bir bilim anlayışına -aslında “istismarına” demeliydik- karşı çıkmak bilimin kendisine karşı çıkmak mıdır?
Bu durum öylesi bir yanlı vaziyet haline gelmiştir ki, birçok dallan olan bilim belli bir zaman sonra sadece ‘tekniğe’ indirgenmiştir. Esasen bununla da amaçlanan şey belli güç ve ideolojilerin erkini elinde tuttukları bilimi dünya üzerinde kurmak istedikleri hegemonyada bir araç olarak kullanma düşüncesinden ibarettir. Günümüzde bilim dendiğinde aklımıza arkeoloji veya tarihsel faaliyetlerden çok teknolojinin akla geliyor olması da bilim üzerinden dine yönelik oluşturulmak istenen baskının bir sonucudur. Zira insan hayatının hemen her anında ‘ihtiyaç’ duyulabilecek olan araç-gereçleri üretenler, yaptıkları bu faaliyetler üzerinden kendilerine bir karizma katarak bu tarz faaliyetlerin ancak dinden uzak durmakla yapılabileceğini ima etmektedirler. Bilim adamlarının genellikle ateist olması konusunun sürekli gündemde tutulması ve onları başarıya götüren şeyin ateizmin kendisi olduğu, ateizme götüren şeyin de dinin kendisi olduğu şeklindeki algının ardında yatan sinsi algı yönetimi de bunun bir örneğidir.
b.Her Sorunu Bilimin Halledeceği İnancı
Son yıllarda gittikçe ivme kazanan ve adına yeni ateizm dediğimiz akımın temel iddialarından biri de yaşadığımız dünyadaki hemen her sorunun altından kalkmamızın yegane adresinin ‘bilim’ olduğudur. Yani bu anlayışa göre, bin bir problemle boğuşup duran insanoğlunu bu cenderenin içinden çekip alacak olan yegâne çare bilimdir. Elbette ki bu düşünce bunlara has olmadığı gibi yeni de değildir. Nitekim pozitivist, materyalist ve natüralişt felsefeyle yapılan bilimin insana aşıladığı anlayış tam olarak budur ve birkaç asırdır bu tarz düşünceler farklı isimler tarafından en üst perdeden dillendirilmiştir.[88]
Amerika’da 2008 yılında yayınlanan, Nathan Frankows- ki’nin yönettiği ve Ben Stein’in sunduğu “Expelled: No In- tellegence Allowed” adlı belgesel film, akademik camianın düşünce özgürlüğüne olan bakış açısını, yine akademik camianın içindeki kişilerle yaptığı görüşmelerle anlatmaya çalışır. Bu filmin en önemli özelliği bilimsel camianın farklı fikirlere yer vermeyerek, kendisi gibi düşünmeyen bilim insanlarının akademilerde gördüğü baskı, ifşa ve işten kovulmaya kadar giden süreçleri gözler önüne sermeye çalışıyor olmasıdır.
19.yüzyıldan sonra önemli bir ivme kazanan bilim, toplumun neredeyse tüm alanlarında etkili olurken bilimin bu durumunu sarsılmaz, kesin ve kutsal bir durum olarak yorumlayan bilimcilik, filmde neredeyse dönemin Katolik kilisesi gibi görünmektedir. Filmde evrim teorisinin genel bir kabul ve bilimsel bir gerçek olduğunu düşünen bilim insanlarının, akıllı tasarımcı olarak bilinen ve evrim teorisini temelde kabul edip, bunun kör tesadüfler ve doğal seçilimle oluşmak yerine akıllı bir tasarımcı tarafından yaratılan bir süreç olarak görülmesi gerektiğini düşünenlere karşı olan katı tutum anlatılmaktadır. Filmin asıl anlatmak istediği şey ise hâkim bilim camiasının tanrı fikrine karşı ne kadar tutucu olduğudur. Bu da bir zamanlar kilisenin bilime karşı olan tutumunu anımsatan bir durumdur.
Bilindiği gibi, özellikle 17. yüzyıla kadar olan süreçte, bilim insanlarının faaliyetlerini yürütmesi oldukça güç bir durumdu. Kilise tüm yetkiyi elinde bulundurmakta ve her şeyin tek açıklayıcı gücü olarak kendini görmekteydi. İnsanı, doğayı ve evreni araştırmak için bir neden yoktu. Çünkü kutsal kitap her şeyi açıklıyordu. Buna karşı çıkanlar ya aforoz ediliyor ya da ölüm cezasına çarptırılıyordu. Bu, kilisenin kendi iktidarını koruma savaşıydı. Ancak 19. yüzyıla gelindiğinde, bu alanda artık neredeyse hiçbir gücü kalmayan kilise, iktidarı bilime kaptırmıştı.
Bilimin bu iktidar koltuğuna oturduğundaki tutum ise kilisenin durumundan daha tuhaftır. Bilimin, özgür bir ortam ve sürekli desteklenen fikirlerin yardımıyla daha iyi yol alabildiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Ve buna ilaveten, farklı düşüncelere yer vermemenin ne gibi sonuçlar doğurduğu da bilinmektedir. Ancak bilim camiası, neredeyse kilisenin tutunduğu tavrın aynısını sergilemiştir. Bu konudaki en bilindik örnek Antony Flew’dir. Flew ateizmden dönüşü sonrası başına gelenleri şöyle açıklar:
“Engizisyon ve cadıların kazığa bağlanarak yakılmasından şikayet edenler, şimdi aykırılık yapan kendi avlarıyla eğleniyorlar dır. Hoşgörü savunucularının kendileri depek hoşgörülü sayılmazlar. Ayrıca dînîfanatiklerin, dogmatizm, kabalık, fanatiklik veparanoya alanlarının tek sahibi olmadığı görülüyordu”89
c.Bilimin Dini Ortadan Kaldıracak Bir Faaliyet Olarak Görülmesi
Bilimden ziyade bilimci akım, zaman geçtikte din kavramının toplumda yerini yokluğa bırakacağı düşüncesini benimsemektedir. Bunun da bilimin ilerleyişiyle meydana geleceğini savunarak bilimi dinin yok oluşunun yegâne vesilesi olarak görüp göstermektedirler. Arnold J. Toynbee’nin de tespitiyle modern dünyada teknolojik boyutuyla ilerleme kesbeden bilim, bu zamanın insanları tarafından adeta putlaştırılmış; dinin yerine konulmuştur.[89] Oysa bunun ne denli beyhude bir çaba olduğu son derece aşikârdır. Zira, bilimin dine alternatif teşkil edebilmesi ve onu ortadan kaldırabilmesi için dinin işlevini üstlenebilecek bir mahiyet ve vizyona sahip olması gerekir. Bilimin hiçbir zaman bu şekilde tarif edilmediği gerçeği hepimizin bildiği bir husustur.
Nitekim Aristo’ya göre “bir nesneyi var eden sebebi bilmek”; Einstein’a göre, “her türlü düzenden yoksun olan algılar ile mantıksal açıdan düzenli düşünebilme arasında uygunluk sağlama çabası”; Russell’e göre, “gözleme dayalı akıl yürütme önce dünyaya ilişkin olguları sonra da bu olguları birbirine bağlayan yasaları bulma çabası” olarak tarif edilen bilimin[90] bu mahiyet ile dine alternatif olması zinhar mümkün değildir. Zira din, alanını sadece gözleme dayalı şeylerle ilgilenmek ve birtakım olguların sebeplerini keşfetmekle sınırlamaz. Aksine din, “akıl sahiplerini kendi iradeleriyle güzel olanı tercih etmeleri sebebiyle bizzat hayır olana ulaştıran İlâhî bir kanun”dur. Dinin tarifi budur.
Bilim, “kendine has araştırma alanı, kavramları, yöntemleri, teknikleri olan ve kendi içerisinde tutarlılık arz eden bilgilerden oluşan özel bir alandır. Bu manada bilim, kendine özgü konusu, ilkeleri, terminolojisi, problemleri ve literatürü olan araştırma alanı veya “bir varlık alanına dair olgu ve olayları önceden belirlenmiş bir yönteme göre tutarlı olarak bilme” ve “geçerliliği kabul edilmiş sistemli bilgiler bütünü” şeklinde tarif edilebilir.
Mantıksallık, nesnellik ve eleştirel bir yapıya sahip olan bilim, ortaya koyduğu ilkeler konusunda da genelleyici bir yapı arz eder. Ortaya koymuş olduğu ilkeler, aksi ispatla- nıncaya kadar bilimsel birer yasa olarak geçerliliğini korur. Tabiatta, hatta evrende, bilime konu teşkil edecek olgular ve olaylar sınırsızdır. Bu nedenle bilim, araştıracağı konular hususunda seçici davranmak mecburiyetindedir. Zira bilim, araştırma sahası içerisine giren konular bilimsel ilerlemeler nedeniyle her geçen gün artsa ve bizleri aydınlatabileceği sınırlar git gide genişlese de kendisine konu teşkil eden her konuyu inceleyebilme kudretine sahip değildir.”[91]
Öyleyse bilimi dinin yerine ikame etmek isteyenlerin bu düşüncesi her şeyden önce bilimin hedef ve gayesini ıskalamalarından kaynaklanmaktadır. Zira bilim gayesi açısından, fiziksel alemdeki olayları sebep sonuç irtibatıyla ele almayı, zuhura gelme sebeplerini keşfederek ortaya çıkartmayı gaye edinmiş olan bir faaliyet alanıdır. Bunu yaparken de büyük oranda duyu organlarıyla algılayabildiğimiz araçlardan yardım almaktadır. Yani bilim, bir olayın ve olgunun daha çok ‘nasıl’lığı üzerinde durmayı hedeflemektedir. Bunu dışında bilim, mevcut dünyadaki olayların nasıllığını bırakıp ‘niçinliği’ boyutuna sarkamaz. Bu, bilimin var oluş felsefesine ve amacına aykırı bir düşünce ve davranıştır.
Bunun yanı sıra bilimin elinde var olan imkânlar onu varlığın hikmetleri ve gayelerini keşfetmeye götüremez; zira imkânları, duyularla algılanan şeylerle sınırlıdır. Binaen aleyh, şayet biz bilimi deney alanından çıkarıp adeta mahiyet değişikliğine götürürsek metafiziksel şeyleri tespit etme; doğruluklarına dair sağlama yapma mekanizması haline getirmiş oluruz ki bunun adına hiç kimse ‘bilim’ diyemez. Aksine bu yapılan şey, bilim felsefesi pahasına bilime takla attırmak ve onu pozitivizm, materyalizm gibi akımların propagandasını yapmak için araçsallaştırmaktan başka bir şey değildir. Müslümanların buna karşı çıkması ise aklı başında hiç kimse tarafından ‘bilim’e karşı çıkmakla ifade edilemez.
Bir başka açıdan baktığımızda, dinin tarifinde bulunan ^bizzat hayır olana sevk etme’ gibi bir hedefin de bilimin amacıyla bağdaştırılması mümkün değildir. Zira din gerek mahiyeti ve gerekse hedefleri itibarıyla insanoğlu ile tabi- atüstü ve namütenâhî olan arasında köprü olma vazifesi görür. Böylelikle insan, yaşadığı hayatta ruhsal anlamda ihtiyâcı olan ve asla bilimin dolduramayacağı boşluklarını doldurmuş olur. Bu anlamda din, yaşadığımız âlemi sadece görünen kısmıyla sınırlayıp ele almaz bilakis bilimin varlık alemi olarak telakki ettiği sahanın dışındaki âlemlerle ilgili de bilgiler verir. Bunun yanında insanin bu âlemdeki varlık amacı gibi soruların da cevaplarını verir.
Oysa bilim, tabiatta var olan olguların nedenselliği üzerinde durarak oluşların ‘nasıllığı’na dair cevaplar verir. İnsamn bu alemde nasıl yaşadığı; oksijen alımından organların çalışmasına tüm soruların cevabını vermek bilime düşer. Fakat aym insanın bu dünyada niçin var olduğu, bu hayattan sonra bir hayatla karşılaşıp karşılaşmayacağı, burada yaptıklarından sorgu suale tabi tutulup tutulmayacağı, filan işin ahlâkî olup olmadığı gibi can alıcı soruların cevabı bilimde yoktur. Bu yönüyle de bakıldığında dinin yerine ikame edilmeye çalı- şılan ve insanlığı ahlâken de ıslah edeceği iddia edilen bilimin alanının ne denli kısıtlı olduğu anlaşılmış olmaktadır.
Bir başka yönden meseleyi ele aldığımızda, bilimin neticeye varabilmek için kullandığı metot ‘tecrübe’ ile sınırlıdır. Yani sizin bir şeyin bilimselliğini iddia ediyor olabilmeniz için oluşlar arasındaki düzenin birkaç kez aynı seyirde cereyan ettiğini gözlemlemeniz ve her defasında aynı sonuca varmış olmanız bilimsel bir metottur. Peki, yaşadığımız alemde var olan her şeyin; hakikat olarak nitelenebilecek olan her ne varsa tamamının ‘deneysel’ yollarla bulunmuş olma zorunluluğu var mıdır? Bu zorunluluğun ispat edilebilecek hiçbir yanı yokken bilimi dinin makamına koymaya çalışmak ve buna karşı çıkan Müslümanları da bilim karşıtıymış gibi göstermek, profesyonel bir manipülasyondur.
Tüm bunların yanında dini bilimden ayıran önemli noktalardan biri de dinin insana verdiği bilginin kesin ve değişmez olmasıdır. Bilimin sunduğu sonuçlar ise yanlışlanabilir, değişmesi muhtemel bilgilerdir. Bu gerçek, zaten bilimi bilim yapan hâssadır. Bu durumda; mevcudatı aşkın bir güçten gelen; insanı yönlendirip ahiretini de düzenleyen, yaşadığı bu hayattaki hemen her davranışına şekil veren dini, ona varlık aleminin belli dengeleriyle ilgili sebep-sonuç ilişkisini öğreten bilimle kıyaslamak son derece absürttür. Hele hele bilime dinin misyonunu da yüklemeye kalkışmak tam bir akıl tutulmasıdır.
Detayına girdiğimizde çok daha fazla uzayıp gidecek olan bu nokta üzerinden de anladığımız gibi, İslâm ve Müs- lümanlar salt bilimsel faaliyetlere asla karşı çıkmazlar ve tarih boyu da çıkmamışlardır. Bu sebepledir ki İslâm tarihi, Müslüman bilim adamları tarafından yapılan nice bilimsel faaliyetler ve icatlarla doludur. Ne var ki son birkaç asırdır ortaya çıkan pozitivizm, materyalizm ve natüralizm gibi akımların yön tayin etmeye çalıştıkları ve adeta özdeşleştikleri, dine karşı silah olarak kullanılan bir ‘bilimcilik’ anlayışı ortaya çıkmıştır.[93] Son derece sübjektif, yanlı ve ideolojik yaklaşımlarla dinin ortaya koyduğu birçok hakikati buharlaştırmayı hedefleyen bu anlayışın karşısında durmak, asla ‘bilim’e karşı olmak şeklinde lanse edilemez. Edilirse burada da bir kasıt var demektir. Öyleyse Müslümanlar bilime değil, hedef ve gayesini aşıp da kurtarıcı bir ilah olarak lanse edilen ve bu çerçevede dini demode etme projesinde araç- sallaştırılmaya çalışılan ‘bilimcilik’ akımına karşıdırlar.
d.Bilimin Bir Manipülasyon Aracı Olarak Kullanılması
Bugün bilim başlığı altındaki handikaplardan biri de bilimsel verilerin mutlak hakikat ve bilim adamlarının da beşer üstü dâhi kabul edilmesi yanılsamasıdır. Hakikat odur ki ne bilim mutlak hakikatin membaı ne de bilim adamı beşer üstü bir varlıktır. Bu sebeple de birçok alan gibi bilim de bu faaliyeti yürütenler veya erkini elinde tutanlar tarafından kolaylıkla belli algı yönetimlerine ve manipülasyonlara malzeme yapılabilmektedir. Bunu yapanlar, kendi hedefleri ve ideolojileri doğrultusunda önce medya aracılığı ve müspet propaganda ile bilime ve bilim adamına itiraz edilemez bir karizma katmakta» ardından da bu karizmayı bunlar üzerinden varacağı hedefte tepe tepe kullanmaktadır, öyleyse yine aynı noktaya varıyoruz: Müslümanlar salt anlamda bilimsel faaliyetin kendisine değil, bugünkü bilimin erkini elinde tutan şeytanî odakların manipülasyonlarına karşı çıkmaktadırlar.
Bunu söylerken bilim adı altında yapılan tüm faaliyetlerin manipülasyondan ibaret olduğunu ve tüm bilim adamlarının bilimi aldatma aracı olarak kullandıklarım söylemiyoruz elbette. Ne var ki bahsini yaptığımız bilimsel sahtekârlık hususu da bu çağın bariz bir gerçeğidir.
“Bilimsel sahtekârlığın ne kadar yaygın olduğu konusunda bilim insanları arasında iki farklı görüş var: ‘Çürük elmalar’ ve ‘buzdağının görünen kısmı’. Adından da anlaşılacağı üzere ilk görüşte olanlar, bilimsel sahtekârlığın çok yaygın olmadığını, bilim camiasında ciddiye alınmayacak kadar az sayıdaki kişinin çürük elma olarak görülmesi gerektiğini söylerken, ikinci görüşün taraftarları bilimsel sahteciliğin zannedilenden fazla olduğunu ve ortaya çıkarılan örneklerin sadece buzdağının görünen kısmı olduğunu savunuyor. Bilimsel sahtecilik sayısını kesin olarak ölçmek çok zor, çünkü bu alandaki verilerin büyük kısmı kişilerin kendilerinin yaptığı veya çevrelerinde gözlemlediği sahtecilikleri bildirdiği raporlara ve anketlere dayanıyor. Bu araştırmaların nicel sonuçlarını sınamak her ne kadar güç olsa da bu tip araştırmalar yine de bilimsel sahteciliğin yaygınlığı açısından bize bir fikir verebilir.
2009’da yayımlanan makalesinde Daniele Fanelli’nin yaptığı meta-analiz (yapılan birçok araştırmanın verilerinin bir araya getirilerek tekrar beraber analiz edilmesi) çalışmasına göre bilim insanlarının % 2’si en az bir kez bulgularını iyileştirmek için veriler üzerinde uydurma, tahrifat ve değişiklik gibi ciddi sahtecilikler yaptıklarını kabul etmiş. Gene aynı çalışmadan bilim insanlarının % 34’ünün, önceki çalışmalarıyla ters düştüğü veya bir dayanak olmadığı halde sadece yanlış olduğunu hissettiği için, verilerin bir kısmını göz ardı etmek gibi şüpheli araştırma uygulamalarına başvurduğu da anlaşılıyor. Bu verilere ek olarak, bilim insanlarının yüzde 14 u çevrelerinde ciddi sahtecilik yapan birileri olduğunu, yüzde 72’si de şüpheli araştırma uygulamaları yapan akranları olduğunu düşünüyor.
Burada bilim insanlarının kendilerine gösterdikleri hoşgörüyü akranlarına göstermediğini görebiliyoruz. Bu rakamların kesinliği tartışılabilir olsa bile verdikleri mesaj çok açık: Yapılan anketler ve araştırmalar ne yazık ki “buzdağının görünen kısmı” yaklaşımının doğruya daha yakın olduğunu gösteriyor. Dünyanın en iyi eğitimli kişilerinin de aralarında bulunduğu bilim insanları niçin bu yola sapıyor? Bilim insanları ne dünyayı kıyamet günü makineleriyle ele geçirmeye çalışan deli dâhiler, ne de gerçeğe sadakat yemini etmiş rahipler. Onlar da çoğunlukla duygularının, zaaflarının ve çevrelerinin etkisine açık, sıradan insanlar.
Diğer meslek sahipleri arasında olduğu gibi bilim insanları arasında da sahtecilik ve hile yapanlar var. Bilim insanlarının niçin etik dışı davrandığı konusunda farklı açıklamalar var. Bunlardan en ilginci “patolojik kendini kandırma” Yani bir bilim insanı kendi sonuç ve çıkarımlarına o kadar inanır ve güvenir ki kuramına veya hipotezine uymayan deney ve araştırma sonuçlarını ya yok sayar ya da uyanlarını bulur! Akranlarının saygısını çok önemseyen bilim insanlarının geçerli ve güvenilir yollarla kazanamadıkları saygıyı, sahteciliğe başvurarak kazanmaya çalıştığı da bir başka varsayım. Sistemdeki kusurlar veya boşluklar da bilim insanlarını sahtekârlık için cesaretlendirebilir. Hakemli dergilerde makale yayımlatma, araştırma için fon bulma baskısı, disiplinler arası çalışmalarda farklı dallardaki çalışmaları kontrol edememe, beraber çalışılan diğer insanların çalışmalarını kontrol edecek zaman bulamama gibi sebepler bunlar arasında sayılabilir. Deneysel bulgulara göre, sisteme ait sebepler birçok bilimsel sahtecilik olayında en etkili sebep. Örneğin kendini ispatlama kaygısı duyan ve baskı altında hisseden bilim insanlarının etik dışına çıkmaya çok daha yatkın olduğu görülüyor. Etik dışı davranışların genelde kişiye özel sebepleri olduğu için, bu konularda yeterince güvenilir bulgu elde etmek zor.”[94]
Çağın bariz bir gerçeği haline gelen bu duruma yakın zamanlarda meydana gelen bazı sözüm ona bilimsel raporların örnek teşkil ettiğini de görmüş oluyoruz. Adeta masa başı hazırlanan bazı raporların dünyanın en ciddi bilimsel dergilerinde yayınlatılması ve çok geniş bir saha araştırması sonucuymuş gibi gösterilmiş olması konuya vâkıf olanların bildiği bir husustur. Bu noktaya temas ederken aklımıza ilk gereken örnek elbette ki Piltdown Vakası’dır. Olay şöyledir:
“18 Aralık 1912 tarihi İngiliz gazeteleri ‘Kayıp Halka Bulundu” manşetini atıyor ve insanlık tarihinin en büyük buluşlarından birisinin yapıldığı müjdesini veriyordu. Amatör bir arkeolog olan Charles Dawson’un Doğu Sussex e bağlı
Piltdown bölgesinde bulduğu insan kafatası ve maymun çenesine ait olan kemik parçalarının, Geological Society of London’da yapılan sükseli bir toplantıyla, “aynı canlıya ait olduğu’ duyurulmuştu. Gerçekte duyurulan, tarihin en büyük sahtekarlıklarından biriydi. Piltdown Adam vakası bugün hala en büyük bilimsel sahtekarlıklar arasında gösterilmektedir. Woodward ve Dawson’ın kurguladığı bu bilimsel sahtekarlığın önemi, araştırma bulgularının sahte olmasından kaynaklanmıyor. Asıl önemli olan bu sahtekarlığın bilim camiası tarafından 40 yıl boyunca anlaşılamamış olmasıdır.”[95]
Tıpkı bunun gibi Cyril Burt Vakası,[96] Alan Sokal Vakası[97] ve Kinsey Raporu gibi birçok sözüm ona dünyaya bilimsel bulgu olarak -tabir yerindeyse- yutturulan raporlar bilimin de manipülatif yönünün olabileceğini gözler önüne sermektedir. Bahusus zamanımızda ideolojik saplantılara, siyâsî emellere, stratejik hedeflere hizmet edebilecek ‘bilimsel’ bulguların kesinmiş gibi algılanmasına karşı ihtiyatlı yaklaşan kesimi mutlak anlamda bilime karşıymış gibi lanse etmeye çalışmak art niyetli bir davranıştır.
Sonuç
Bilim adına işlenen onca aldatmaca ve ideoloji pazarlama faaliyetine yönelik Müslümanlarda oluşan aksülameli ‘bilim karşıtlığı’ olarak nitelemek art niyetli bir karalama kampanyasıdır. Zira buraya kadar yaptığımız izahtan da anlaşıldığı üzere İslâm ve Müslümanlar, salt anlamda insanlığa fayda sağlayan ve Allah âSfe’nin yarattığı mahlukatın acayipliklerini keşfederek yaratanı bulma ve bilmeye vesile kılınan bir bilim anlayışını benimsemiş ve tarih boyu da bu gayeye hizmet eden nice bilimsel icatlara imza atmışlardır. Ne var ki bugün bilimsel çalışmalar alanında gelinen durum, bilimin Allah sfenin mülkünde, onun koyduğu kuralları keşfederek onu inkâr etmeye aracı kılınmasıdır.
Bunun yanı sıra bilimin dünyayı hegemonyası altına almaya çalışan belli güçlerin elinde adeta bir güç ispatı aracı haline getirildiği de bir hakikattir. Bilimi hedef ve gayesinin dışına çıkarıp dine alternatif bir sistem gibi sunmaya çalışmak, bilimin ilerleyişiyle insanlığın dine olan ihtiyacının kalmayacağı gibi söylemler.bilimden ziyade ‘bilimcilik’ olarak tabir edilmekte ye Müslüjnanlar tarafından da reddedilmektedir. Bu reddetme de hiçbir şekilde Müslümanların bilime karşı oldukları şeklinde yorumlanamaz.
Ömer Faruk Korkmaz – Sorun Kalmasın 2,syf:69-90
80.Sevim Tekeli, Hüseyin Gazi Topdemir, Esin Kahya, Melek Dosay, Remzi Demir, Yavuz Unat, Bilim tarihi, Doruk Yayınları, 1997, 88 vd.
81.Cemile Zehra Köroğlu-Muhammet Ali Köroğlu, “Bilim Kavramının Gelişimi ve Günümüz Sosyal Bilimleri Üzerine”, Pamuk- kale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı, 25,2016, s, 3»
[82] Bury J,, Düşünce özgürlüğünün tarihi (D. Bartu, Çev.), (1978), s. 45, Erdini Yayınevi, [Ceyhun Akın Cengiz, Bilimin Karanlık Çağı: Ortadoğu’da Bilimsel Düşüncenin Durumu, Edebiyat Fakültesi Dergisi, Cilt: 11, Sayı: I, $.236.]
[83] E. Jeauneau, Ortaçağ Felsefesi (B. Çotuksöken, Çev.), (1998), İletişim Yayınları, s.22; [Cengiz, a.g.m, s.237.1
[84] Nur Yeliz Gülcan, Tarihsel Süreçte Dinin Bilimsel Alandaki Etkileri Açısından Din-Bilim İlişkisi, Yayın ve Trh: Yok, s.185-188.
[85] Mustafa Yıldırım, “Rönesans ve Reformasyon”, ÇAKÜ Edebiyat Fakültesi Dergisi, Cilt/Volume: 8, Sayı/ Number: 1, (Nisan/April 2020) s. 188-189.
[86] Ömer Ali Keskin, “Batı’nın Karanlık, Doğunun Altın Çağında Bilim: İslâm Bilim Tarihi Açısından Bir Karşılaştırma”, Kırıkkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi (KÜSBD) Cilt 9, Özel Sayı Aralık 2019, s. 145.
[87] Bu arada ideolojinin hayatın birçok sahasıyla etkileşim içerisinde olduğu gerçeğini iyi kavramamız gerektiği gibi düşünsel bazda da bir hayli yönlendirici olduğunu ıskalamamamız gerekmektedir. Bilincin mi sosyal yaşam biçimini etkilediği yoksa sosyal yaşam biçiminin mi bilinci etkisi altına aldığı tartışılmıştır. Şöyle ki, ideoloji, insan beyninde oluşan bir düşünce ve bilinç olarak eşyaya yönelmektedir. Bu olgu, Marks’ın ‘sosyal yaşam, bilinci belirler’ görüşüne karşıtlık oluşturmaktadır. George Lukacs, ‘gerçeklik, olan bir şey değil oluşan bir şeydir ve oluşması için düşüncenin katılımı gerekir’ demek suretiyle, Marks’ın görüşünü revize etmiştir. Bkz. Ali Rıza Saklı, İnsana ve Topluma Etkisi Bakımından İdeolojiyi Anlamak, Uluslararası Ekonomi, İşletme ve Politika Dergisi, 2019, s. 111.
[88] Bilim ve ideoloji ilişkisinde sosyal disiplinlerin de bilime yön vermesi esasen hep problem doğurmuştur. Nitekim Fransız rasyonalist görüşüne göre bu disiplinlerin bilim olarak adlandırılabilmesi için doğa bilimleri gibi pozitivizm çatısı altında toplanması gerekmektedir. Buna karşın geliştirilen ve Hegel ve Habermas gibilerinin takip ettiği çizgi olan Alman anlayışına göre doğa bilimleriyle gerçeğe ulaşılamaz. Zira toplumsal gerçeğe yaklaşmanın yolu asla nesnel olamaz. Bkz. Burak Atamtürk, “İdeoloji, Bilim Ve İktisat”, İstanbul Üniversitesi İktisat fakültesi Maliye Araştırma Merkezi Konferansları, 50. seri, 2007, s. 5.
89 Antony Flew, Yanılmışım Tanrı Varmış, çev. Haşan Haya-Zeynep Ertan, Profil Kitap, İstanbul, 2014, s.6; [Bilal Bekalp, Bilim-Din İlişkisi Açısından Bilimin Kutsallığı Problemi, Sivas, Aralık, 2017, s.1-
[90] Arnold J. Toynbee, Tarihçi Açısından Din, İstanbul, 1978, s.251.
[91] https://www.siirt.edu.tr/dosya/personel/bilim-tarihine-giris-2-siirt-2017330153315437.pdf
[92] Mustafa Memiş, Hüseyin Certel, “Dindarlık İle Bilimsel Tutum Arasındaki İlişki: Yükseköğrenim Mezunları Üzerine Bir Saha Araştırması” The Journal ofAcademic Social Science Studies, Yıl: 15, Sayı: 93, s. 84.
[93] “20. yüzyılın neo-pozitivist akımına atlarsak, bilimsel dünya görüşünün egemen olduğunu görüyoruz. Metafiziğe yer bırakmayan ve materyalist görüşe yer açan bir anlayış. 1929’da Viyana Çevresi tarafından formüle edilen bilimsel dünya görüşünün iki özelliği vardır: İlkin emprist ve pozitivisttir . Onlara göre bilgi yalnızca deneyden/tecrübeden gelir. İkincisi mantıksal analiz metodunu kullanır. Bilimsel çabanın hedefi birleşik bir bilim idealidir. Ve bu değerden bağımsız bilim anlayışı, bir rasyona- lite, Batı rasyonalitesi ile eşitlenmektedir. Bu da modernitenin rasyonalitesidir. Yani bilimci ideoloji.” Bkz. Adviye Erbay, Bilim ve Teknoloji: Tekniğin İktidarı, Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt: 11, Sayı: 2, 2009, s. 7.
[94] Murat Yıldırım, “Bilimde Sahtekârlık”, TÜBİTAK Bilim ve Teknik Dergisi, Nisan, 2012, s. 61.
[95] https://suffagah.com/biliin-tarihi-sahtekarliklari-l-piltdown-vakasi
[96] https://suffagah.com/bilim-tarihi-sahtekarliklari-2-cyril-burt-vakasi
[97] https://suffagah.com/bilim-tarihi-sahtekarliklari-32alan-sokal-vakasi
[98] Elaine Hovvard Ecklund, Science vs. Religion What Scientists Really Think, Oxford University Press, New York-ABD, 2010, s. 5.
0 Yorumlar