Bir Varoluş Boyutu Olarak Zaman

Bu çerçevede, zaman bilincini, birisi varoluş alanımıza diğeri ise ahlaki davranışlarımıza zemin teşkil eden iki boyutta ele alma­mız gerekir. Evvela zamanın varoluşsal anlamı. Öncelikle bilmeli­sin ki Allah’ın “kün/ol emri ile canlılardan, eşyadan, hareketten ve zamandan mürekkep varoluşlar âlemi ortaya çıktı ve sen bir zaman içre yaratıldın. Dolayısıyla zaman bu varoluşun bir ayeti, delili ve işaretidir: “Hâlbuki biz geceyi ve gündüzü (kudretimizi gösteren) birer alamet olarak yarattık” (îsrâ 17/12).

Bir şeyin ayet, delil ve işaret olarak yaratıldığının vurgulan­ması, aynen Kur’an ayetleri gibi, onun da varoluşa anlam ka­tan bir Öze sahip olduğunu gösterir. Aşk ve aile bahsinde de ele alacağımız gibi, Rum suresinde eşler arasındaki yaratılan mu­habbetin Allah’ın ayeti olarak zikredilmesi de buna çarpıcı bir örnektir.

Düşünce tarihi boyunca mekân, zaman ve hareket birbirleriyle irtibatlandırılarak insanın varoluş alanı tanımlanmaya çalışıl­mıştır. Mekân olmadan hareket, hareket olmadan zaman ortaya çıkamaz; bir mekân olarak evren olmadan gök cisimleri, gök ci­simlerinin hareketleri olmadan da algıladığımız şekliyle zaman boyutu gelişemez. Bu nedenlerdir ki zaman boyutu insanlık tarihi boyunca mitolojiden teolojiye, efsanelerden bilimsel çalışmalara kadar uzanan bütün insanlık birikimi için en temel meselelerden birisi olagelmiştir.

Bugün dahi bu çerçevede kullandığımız kavramların dilsel kökleri olan kaos, kronos ve kozmos Yunan mitolojisinden neşet etmiştir. Sözün ve bahsin odağım kaydırmadan yeri gelmişken bir parantez açıp bu kavramların kökenine bakalım istersen. Khaos Yunan mitolojisinde kozmos’tan, yani evrenden önceki, ilk tan­rının adıdır. Doktora çalışmam esnasında ontolojik yakınlaşma kavramı ve tevhid inancından farkı üzerinde yoğunlaştığımda en fazla dikkatimi çeken metinlerden birisi Eflatun’un Timaios risa­lesi olmuştu. Medeniyetler arası etkileşim bağlamında önem ta­şıyan bu gizemli metin Yunan mitolojisinin yaratılış ile ilgili yak­laşımını en sofistike bir şekilde ortaya koyarak Khaos’un babası Kronos’un (zaman) varolan şeylere biçim vermekle birlikte onları yaratmadığını, yaratılışın boşluk tanrısı Khaos ile başladığını anlatıyor. Aristo ise fizik ile metafizik arasındaki bağlantıyı, zamanı da belirleyen hareket kavramı üzerinden kurmuştur.4

İslâm düşüncesini de etkileyen bu kadim tartışma, düşünce tarihinin en karmaşık ve zengin alanlarından birini oluşturur,İlgi duyarsan bu külliyatı inceleyebilirsin; ancak burada amacımız tartışmayı bütün boyutları ile ele almak değil, zaman ile ilgili bilinç sapmasına dikkatini çekmek.

Birincisi, zamanın ezelîliği iddiasıdır ki zamana mutlaklık kazandıran bu yaklaşım günümüz bilimsel gelişmeleri ile de eleştiriye tâbi tutulmaktadır. İslâm düşüncesinde de varolan ve “Dehriyyûn” olarak isimlendirilen bu akımların iddia ettiğinin aksine zaman mutlak değil göreceli bir varoluş boyutudur. Za­man, Kur’an-ı Kerim’de ifade edildiği şekliyle Mutlak’ın bir ayeti ve işaretidir; ancak kendisi değildir. Âlem bir düzen üzere yara­tılmıştır ve zaman bu düzenin göreceli süreklilik boyutunu ihtiva eder. Bu düzende bir iç diyalektiğin olduğu doğrudur, ancak bu iç diyalektik varoluşun farklı düzlemlerine ve boyutlarına mutlaklık kazandırmaz. Bu nedenledir ki zaman, oluşların sebebi olan bir özne olarak görülemez! Hz. Peygamber’in zamana sövülmemesi gerektiği uyarısı bunun içindir: “Allah buyurdu ki âdemoğlu za­mana söver. Hâlbuki zaman(ı var eden) benim! Gece de gündüz de benim elimdedir.”5

Zaman sürekliliğin daha alt ölçüm birimlerine ayrılarak haya­tın varoluşsal kesitlerini tanımlamak bakımından da önem taşır. Saniye, dakika, saat, gün, hafta, ay, mevsim, yıl ve asır gibi tanım­lamalar zamanın bir hayat akışı olarak idrak edilmesini sağlar, ancak bu birimler de mutlaklık ihtiva etmez. Işık yılı örneğinde olduğu gibi, zamanın dilimleri farklı düzlemlerde farklı sürekli­likleri ifade edebilir.

Zamanın akış göreceliliği Necip Fazıl’ın Muhasebe şiirindeki şu dizelerinde çok güzel anlatılıyor:

Zamankorkunç daireilk ve son nokta nerde?

Bazı geriden gelen, yüzbin devir ilerde!

Değişik dönemlerde ve hatta aynı dönemlerdeki farklı şartlar­da zaman akışının farklı algılanması da göreceliliğin bir yansıma­sıdır. Sağlıklı bir kişi için bir gecenin uzunluğu bir uyku dönemini ifade ederken ağrı çeken bir hasta için bunun ötesinde bir uzun­luğu ifade edebilir. Bu anlamda zamanın bereketlenmesi anla­mında uzaması veya aksine kısalması da söz konusudur. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) âhir zamanı anlatma sadedinde “İlim kay­bolmadıkça. depremler çoğalmadıkça, zaman kısalmadıkça, ci­nayetler artmadıkça ve elinizde mal çoğalıp taşmadıkça kıyamet kopmaz”7 derken zamanın kısalmasından bahsederek zamanın göreceliliğine dikkatimizi çekmektedir.

İkinci sapmaya gelince, zamanı mutlak bir özne olarak gör­mek ne kadar yanlışsa tüketilecek bir nesne olarak görmek de o kadar yanlıştır. Birincisi varoluş idrakinde, İkincisi ahlaki davra­nışlarda sapmalara yol açar.

Bilmelisin ki tıpkı doğa ve doğadaki eşyalar gibi, zaman da tü­ketilecek ve harcanılacak bir nesne değil, kendisine anlam katıl­ması gereken potansiyel bir hazinedir. Onun için Allah Kur’an-ı Kerim’de onu kendisinin bir ayeti olarak zikrediyor ve ona kasem 8 ediyor ki değerini anlayabilelim. Onu anlamlı ve değerli kılacak olan da sıradanlaştıracak ve değersizleştirecek olan da biziz: “İki nimet vardır ki insanların çoğu (onları değerlendirme hususun­da) aldanmıştır; sağlık ve boş zaman.”9

Zamanın süreklilik içinde akıyor olması seni yanıltmasın. O, geçtiği anda bir daha geri gelmeyen ve gelmeyecek olan dinamik bir süreçtir. O, malik olunarak elde tutulan bir şey değil, herkesin gözü önünde elden kayıp giden bir değerdir. O, kendisine malik olarak kendisini tükettiğini zannedenleri kendisiyle birlikte tüke­ten bir boyuttur.

Onun için “Zaman geçiriyoruz”, “Zaman tüketiyoruz” diyen­lere “Kim kimi tüketiyor; sen mi zamanı, zaman mı seni?” diye sor ve Rabbimizin kendisine kasem ettiği ve bir ayet olarak ya­rattığı zamanı tüketilecek bir nesne gibi görmekten Allah’a sığın, felekten bir gece çaldık” diyenlere “Felek kim, çalman gecenin sahibi kim?” diye sor. Gecenin ve gündüzün, sabahın ve akşamın, duhânın ve asrın sahibine saygısızlık etmekten kaçın ve her anın hesabının sorulacağını bil.

Aslında zamanın her ânı sana varoluş dersi veren bir hoca­dır. Kibirlenme ve hiç yılmadan her gün sana ders veren bu ho­cadan dersini almaya çalış. Zaman kendi varoluşuyla ve akışıyla bize mutlaklığı değil göreceliliği, kalıcılığı değil geçiciliği öğretir. Vahdet içre kesret, kesret içre vahdet gibi; süreklilik içre geçicilik, geçicilik içre süreklilik.

Zaman ve Günlük Ritim

Gel seninle bir “gün yolculuğu”na çıkalım ve bu dersleri anla­maya çalışalım. Ayrıca şunu da unutma: Bu derslerin doğru tefek­kür edilmesi ve anlaşılması için de gün içindeki vakitlerin her biri bir namazla taçlandırılmıştır ki bu vakitlerde kendimize dönebi­lelim ve her vaktin hesabını verebilelim.

Önce fecr, yani gece karardığından çıkışı haber veren nurun gökyüzüne düşmeye başladığı süreç ve sabah güneşin doğuş ânı. Bu an bize bu güneşle birlikte âlemin bir düzen içinde her gün yeniden yaratıldığını söyler ve geride kalana değil, önündeki güne bakmanı tavsiye eder. Mevlânâ ne güzel ifade ediyor:

Her gün bir yerden göçmek

Ne iyi

Her gün bir yere Konmak ne güzel

Bulanmadan, donmadan Akmak ne hoş

Dünle beraber Gitti cancağızım

Ne kadar söz varsa Düne ait

Şimdi yeni şeyler Söylemek lazım(Mevlana,Rubailer,nr.CXXVII.

Güneşin doğuş an, sana yeni ümitleri, yeni başlanılan müjdeler; yeni imtihanlar, yeni sınamalar ve yeni meydan okumalar konusunda da seni uyarır. Bunları tefekkür edebilmek için fecr ve seller vakitleri uyanık olmaya çalış. Sadece bedenî gözlerinle de­ğil, gönül gözünle de uyanık olmaya çalış. Zaten bilmelisin ki bu vakitlerde beden gözün uyanık değilse gönül gözün zaten uyanık değildir.

Seher vakitlerini belli aralıklarla doğa içinde geçirmeye gayret et. Bunu yaparsan görürsün ki güneşi karşılayan dağlar ve deniz­ler, bu karşılamayı muştulayan kuşlar ve böcekler seheri ve zama­nı selamlamakta; onları ve onlarla birlikte yeni başlangıçtan, yeni oluşları lütfeden Rabbini zikretmekte ve O’na hamd etmektedir.

Bu hem zamanı aşan bir varoluş zikridir hem de zaman ve mekân içre bir başlangıçtır.

Madem zaman boyutunu şiirlerle süsleyerek ilerliyoruz, mekân ve zaman bilincini içkin bir şekilde barındıran bu varo­luş zikri için de Erdem Bayazıt’ın Tabiat Risalesi şiirine kulak verelim:

Bir kurtuluş kandili gibi idrak ettiğimiz

Tan yıldızı da doğmuştu

Bir dirilişi muştulayan horozlar

Kuzular kuşlar böcekler acıkan ve acıkmayan diğer yaratıklar

Doğan güne gülümseyen çocuklar

Ve sonra

Hepsini kuşatan

Ve kıyama duran

Kalbim

‘Tabiatın içinde tabiatla birlikte(Sebep Ey,s.75)

Sabah namazı evrenin bu zikrine katılmaktır. Gün gibi, ha­yat gibi, kısadır, ama günün tohumudur, onun özünü barındırır. Sabah namazının en kısa, yatsı namazının en uzun namaz olu­şunu ben hep buna bağlarım. Tohum küçüktür, ağaç büyüktür, ama ağaç ondan neşet etmiştir. Tohumun küçüklüğü önemsizli­ğini değil, özündeki kudreti gösterir. Sabah namazında tohumu zaman tarlasına ne kadar sağlam atarsan, yatsı namazında hasadı o kadar bereketli toplarsın. Elmalılı Hamdı Yazır, Fecr suresinin tefsirinde “Fecr, cihanın zulmetten nura geçmek üzere gülümse­diği en neşeli, mes’ud bir demidir“12 der. Sen de mekânın, zama­nın ve hayatın sana gülümsemesini istiyorsan, fecre gülümseme­yi unutma.

Şeytan bu yüzden sana en fazla sabah namazında musallat olur: önce tohumun atılmaması için seni uykuyla aldatır; “Na­maz uykudan hayırlıdır” sadasını duyamazsın. Eğer bunda başa­rılı olamazsa ve sen onu yenersen bıkmaz ve taktik değiştirir, bu kez de seni namazı alelacele kılıp sorumluluk yükleyen bir sabah­tan sorumsuz uykuya dönmeye teşvik eder ki güne tohum atılsa bile zayıf kalsın. O da olmazsa, gün içinde uykunun en az hayırlı olduğu iki vakitten biri olan güneşin doğması ile işrak vakti13 ara­sında uyumanı sağlamaya çalışır.

Sana tavsiyem, sabah tohumunu güne sağlam at! Namazını kıl, zikrini ve muhasebeni yap, gününü planla, zihnî olarak feyz gerektiren işlerini bu vakitte yap; eğer vaktin varsa nafile namaz­lardan olan işrak namazını eda ettikten sonra bir müddet daha istirahat et. Gününün bereketlendiğini göreceksin.

Ben de bu satırları böyle bir seher vaktinde, dağların ve de­nizin doğmakta olan güneşi selamladığı bir anda ve kuş sesleri arasında kaleme alıyorum. Şimdi seher vakti için yazılan şiirleri, ilahileri, türküleri çok daha iyi anlıyorum.

Seher ve fecr vakti zihniyet ve gönül dünyamızı öylesine et­kilemiştir ki bu konuda çok geniş bir külliyat oluşmuştur. Tarih içindeki kültürel süreklilik unsurlarını gösteren bu külliyattan biri kadim geleneğimizi, diğeri modern edebiyatımızı yansıtan iki metni paylaşmak istiyorum: iki Ahmed ve iki fecr zihniyeti.

Önce Anadolu irfanının zihniyet kökenlerinin kaynağı Hoca Ahmed Yesevî’den:

Ne huş tatlık Hak yâdı seher vakti bolğanda
Baldın suçuk Hû atı seher vakti bolğanda
Seher vakti turğanlar cânnı fedâ kılğanlar
Işk otıda küygenler seher vakti bolğanda

Seher vakti huş sâat turganğa bolğay râhat
Açılur devlet saâdet seher vakti bolğand

Seher vakti kalkanlar, canı feda eyleyenler,

Aşk ateşinde yananlar seher vakti olanda.

Seher vakti hoş saat, kalkana olur rahat,

Açılır devlet, saadet seher vakti olanda.[Ahmet Yesevi,Divanı Hikmet,s.119

İkincisi ise, bu dizelerin Türkistan’dan Anadolu’ya, dilden dile, gönülden gönüle yayılarak bir zihniyet ve hayat tarzı oluş­turmasının üzerinden asırlar sonra yazdığı makalede modernite ile birlikte kaybedilen fecir ve seher bilincinin hüznünü kaleme döken Ahmed Haşim’den:

Hâlbuki fecir saati, müslüman için rüyasız bir uykunun nihayeti ve yıkanma, ibadet, neşe ve ümidin başlangıcıdır. Müslüman yüzü, kuş sesleri ve çiçek kokuları gibi fecrin en güzel tecellilerin- dendir. Kubbe ve minareleri o alaca saatte görmemiş olan gözler, taşa en İlâhî mânâyı veren o muhayyirül-ukul (akılları durduran) mimârîyi anlamış değillerdir. (…) Şimdi heyhat eski “saat’le bera­ber akşam da, fecir de bitti. Birçoklarımız için fecir, artık gecedir ve birçoklarımızı güneş, yeni ve acayip bir uykunun ateşlerinden, eller kilitli, ağız çarpılmış, bacaklar bozuk çarşaflara dolanmış, kıvranırken buluyor. Artık geç uyanıyoruz. Çünkü hayatımıza sokulan yeni ve fena günün eşiğinde çömelmiş, kin, arzu, hırs ve haset sürülerinin bizi ateş saçan gözlerle beklediğini biliyoruz. Artık fecri yalnız kümeslerimizdeki dargın ve mağrur horozlara bıraktık. Şimdi müslüman evindeki saat, başka bir âlemin vakitle­rini gösterir gibi, bizim için gece olan saatleri gündüz ve gündüz olan saatleri gece gösteriyor. Çölde yolunu şaşıranlar gibi biz şimdi zaman içinde kaybolmuş kimseleriz.[Ahmet Haşim,Müslüman Saati,s.16,17

Ahmet Haşim’in, farklı zaman idraklerini karşılaştırdığı ‘Müslüman Saati ’ başlıklı bu kısa ama son derece anlamlı çer­çevesi ile klasikleşmiş yazısını, istiklal mücadelesi verdiğimiz 1921 de yayınlamış ve modernleşme tecrübesinin tümüyle eski­nin terki anlamına geldiği 1928 yılında Gurebâhâne-i Laklakan başlıklı kitabına almış olması da son derece manidardır. Zaman idraki anlamında kaybettiğimiz bir hâzinenin farkına varabilmek için bu makaleyi okumanı tavsiye ederim.

Sevgili genç dostum,

Lise yıllarında ilk okuduğumda Ahmed Haşim’in Sakarya muharebesinin hemen öncesinde yazdığı bu makale ile bana şöyle seslendiğini duyar gibi olmuştum: “Ey oğul, biz şimdi İs­tiklal mücadelesi veriyoruz, ama zihniyetimizin istiklali için senin fecri yeniden keşfederek zamanı yeniden inşa etmen ge­rekir.” Şimdi ben de sana seslenerek diyorum ki geceyi gündüz mesaisine çeviren teknolojik aygıtlardan yüzünü çevir ve fecrin doğallığını keşfet;hayat ve onu kuşatan zaman sana yeni ufuklar açacak.

Unutma, fecri ve seheri kaybetmiş bir neslin, onu tekrar keş­fetmeden, günü ve zamanı o temel üzerinde yeniden inşa etme­den, büyük medeniyet söylemleri ile yeni bir dünya inşa etme kudreti kazanması da çok zordur.

Kur’an-ı Kerim’in kendisine yemin ettiği duhâ vakti, halk ara­sındaki deyişle “kuşluk vakti”, takriben bu çağda bizim mesaiye başladığımız vakitlerdir. Eskiler güne seherle başlarlar, sabah na­mazının bereketi kaybolmasın diyerek tarlasına ya da dükkanına giderlerdi. Biz modern dönem insanları güne en erken duhâ ile başlar, çoğu zaman onun dahi farkına varamayız. Duhâ, günün ilerlemekte olduğunu bildiren bir uyarıcıdır. Günün ilerleyen sa­atlerinde hüsrana uğramamak için yapılması gerekeni yapmaya başlamalı, alınması gereken yol alınmalıdır.

Zuhr yani öğle vakti, güneşin en tepede, zirvede olduğu, gü­nün bitmeyecekmiş gibi aydınlandığı bir vakittir; zuhr vaktinde her şey zahirdir, görünür. Ama sakın gafil olma; zaman bir yan­dan sessizce akarken bir yandan da o günü zevale döndürecektir. Günün bu vaktinin verdiği ders; hiçbir aydınlığın mutlak, hiçbir zirvenin kalıcı olmadığıdır.Günün yarılandığı bu vakit insan nefsinin muhasebe ihtiyacının yoğunlaştığı bir vakittir.Bütün günün muhasabesinin yapıldığı yatsıdan sonra en uzun namazın öğle olması da bir tesadüf değildir. Öğle namazının farzı öncesinde ve sonrasın­da kılman sünnet-i müekkedelerle16 Resulullah (s.a.s.) sanki bize “Günün bu vaktinde kendinize dönün ve bir müddet günün akışının dışında kalarak hayatın anlamını tefekkür edin” mesajı ver­mektedir. Bu namazı eda ederken şeytanın vereceği vesvese ise bir an önce yarım bırakıldığı düşünülen işlere dönebilmek için namazın aceleye getirilmesidir. Aksine, tefekkür ederek ve kendi­ne hakkıyla dönerek kılacağın bir öğle namazı, sana yeni bir güne başlıyormuşcasına heyecan verecektir.

Uyarıcı Asr suresi ile bize özellikle tanıtılan ikindi vakti ise el­den kaymakta olan bir hâzineyi ve eğer zamanın hakkı verilmezse yaklaşmakta olan bir hüsranı hatırlatır.

Akşam vakti sana her doğuşun bir batışının, her başlangıcın bir sonunun olduğunun hatırlatır ve hayatın devriliğini öğretir. Gurub vakitlerinde yüzünü garba çevir, bulunduğun mekâna göre bir dağın ya da denizin arkasından kaybolmakta olan güneş­le dertleş. O sana sünnetullahı, yani doğadaki zaman bağımlı dü­zeni anlatacak, ama sonra da “Yarın doğmasını beklediğin güne­şin doğacağından ya da senin o doğuşu göreceğinden emin olma diyecektir. O zaman, bütün hüzün şiirlerinin ve şarkılarının niçin günbatımı ile ilgili olduğunu da anlayacaksın.

Onun içindir ki kadim saatimiz olan ezânî saatin gün bitimi ve başlangıcı, akşama ayarlıydı. 24 saatlik gün, akşam gün batımının saat 12’ye ayarlanması ile başlar, diğer bütün vakitler bu eksende tanımlanırdı. Modern saatte ise gün muhayyel bir vakit olan gece saat 00.00’a ayarlandı. Günbatımı objektif bir fiziki gerçeklik iken şimdi bizim yeni günün başlangıcı olarak kabul ettiğimiz 00.00’ın bir önceki ânı ile bir sonraki ânı arasında fark yoktur. Onun için şimdi yeni nesle biz mübarek “cuma gecesi”nin niçin modern tanımlama ile “perşembe gecesi” olduğunu anlatmakta zorluk çekeriz.

Kadim ve modern zaman idrakleri arasında sadece tespit an­lamında değil, felsefi anlamda da bir fark olduğu kanaatindeyim. Kadim zaman tasavvuru günün başlangıcı olan akşamı da gün­düzün başlangıcı olan fecri de objektif, herkes tarafından algıla­nabilir olan günbatımı ve gündoğumu ile başlatmıştı. Günbatımı hem günün hem gündüzün bitişi olmak yanında aynı zamanda 24 saatlik günün başlangıcı idi. Böylece zaman idraki anlamın­da doğa düzeni ile zaman düzeni arasında bir anlamlılık ilişkisi kuruluyordu. Ayrıca bu düzende gündüzün başlangıcı olan fecr, akan gün içinde karanlıklardan aydınlığa çıkış ya da yeniden do­ğuş olarak idrak edilebiliyordu.

Modern zaman tasavvuru ise günün başlangıcını öncesi ve sonrası belli olmayan muhayyel bir âna, yani 00.00’a, gündüzün başlangıcını ise doğa düzeninin değil sosyal düzenin muhayyel başlangıcı olan mesai saatine ayarlı kıldı. Ahmed Haşim bahsi ge­çen makalesinde kaybettiğimiz akşamı ne güzel anlatıyor:

Unutulan eski saatler içinde eksikliği en ziyade hasretle tahattur edilen (hatırlanan) saat akşamın on ikisidir. Artık “on iki” solgun yeşil sema altında, ilk yıldıza karşı müezzinin müslümanlara hitap ettiği, sokakların lâcivert bir sisle kaplandığı, ışıkların yan­dığı, simlerin kurulduğu ve yarasaların mahzenlerden çıkıp uçuş­tuğu o müessir ve titrek saat değildir. Akşam telâkkisinden kopa­rak, gâh öğlenin hararetinde ve gâh geceyarılarının karanlığında mevhûm bir zamanı bildiren bu saat, şimdi hayatımızda renksiz ve şaşkın bir noktadır. Yeni saat, müslüman akşamının mahzun ve muşaşa (şaşaalı) dakikasını dağıttığı gibi, yirmi dört saatlik yabancı “gün”ün getirdiği maişet şekli de bizi fecr âleminden mehcûr (uzak) bıraktı.[17]

Kadim zaman tasavvuru içinde doğal düzenin durakları olan akşam ve fecr vakitleri hayat ve varlık muhasebesinin nirengi noktalarıdır. Bu anları doyasıya yaşamaya gayret et, bu anlar se­nin varoluş idrakini pekiştirir, ufkunu açar, sana hayata yeni bo­yutlarla bakmayı öğretir. Bu iki vakit arasındaki yatsı namazını bu idrak ile eda et; o sadece bir günün son namazı değil, gece başla­yacak olan bir ruhi serüvenin ilk namazıdır.

Seninle biraz da bu iki nirengi noktası arasındaki zaman dili­mi, yani gece üzerine biraz tefekkür edelim. Sakın ola ki zaman bilincinde geceyi ve bedenen âtıl olduğun için edilgen olduğunu düşünebileceğin uykuyu ihmal etme, çünkü o ömrünün yaklaşık üçte birini oluşturmak yanında gece-gündüz ile, uyku hâli-uyanık olma hâli ile ayrılmaz bir bütünlük ve süreklilik tesis ederler.

Öncelikle belirtelim ki karanlıklarla anıldığı için ürkütücü bu­lunan gece bizim zaman idrakimizde ürkütücü değildir; aksine bağrında nuru barındıran ve o nura beşiklik eden bir istirahat, te­fekkür ve kendine dönüş vaktidir. Kalp gözüyle bakanlar için uyku ise bedenin istirahati, ruhun yeni bir varoluşa hazırlık sürecidir.

Daha önce mekân bilinci bahsinde zikrettiğimiz köşeyazısının karanlıklarla ilgili bölümünü tam da bu bilinci yansıtmak için ka­leme almıştım:

Sonra karanlıklar. Ah, o derinleştirici ve öğretici gece karanlığı. Gözleme dayalı ampirik düşünce aydınlıkların, felsefi derinliği haiz üstün düşünceler ve ufuklar gece karanlıklarının eseridir. Hz. Musa’yı bir gece karanlığında Tûr-i Sînâ’da, Hz. Isa’yı bir gece yoğunluğunda Zeytin Dağı’nda, Hz. Muhammedi (s.a.s.)’ bir gece kıyamında Hira’da düşününüz. Daha da ileri gidebiliriz. Konfüçyüs’ün, Buda’nın, hatta Hegel, Tolstoy ve Nietzsche’nin gecelerini ellerinden aldığınızda geriye fazla da bir şey kalmaz. Görebilen ve hissedebilenler için karanlıklar, bir nimet ve feyz kaynağıdır.[18]

Evet, bugün geceden feyz almam engelleyen iki tehlike var. Bi­risi gecenin ürkütücü bir karanlık zaman dilimi olarak görülmesi, diğeri ise gecenin salt eğlence zamanı olarak değerlendirilmesi. İkisinden de kaçın. Gece, anlayana ve kendisini dinleyene, aynı gündüz ışıklarının en yoğun olduğu öğle vakti gibi, konuşur ve “Bu karanlıkların içinden doğacak aydınlığa hazırlan” der. Bunun da Ötesine geçer ve der ki “Bağrımda barındırdığım uyku nasıl yeni bir güne hazırlık ise bu hayat da haşre hazırlıktır”.

Rabbimizin Zümer suresinde uyku ile ölüm arasında kurduğu irtibat seni geceden korkutmak için değil, ölümün de uyku gibi bir sonraki evreye geçiş olduğunu idrak etmen içindir:

Ölen kişinin ruhunu ölümü sırasında, henüz ölmeyenin ruhunu da uykusunda alan Allah’tır, Sonra Allah, hakkında ölümü hük­mettiği ruhu tutar, diğerini muayyen bir vakte (eceli gelinceye) kadar salıverir. Şüphe yok ki bunda iyi düşünecek bir kavim için kati ibretler vardır (Zümer 39/42).

Uyku konusunu sağlık bölümünde de ele alacağız, ancak bu aşamada sana her uykuya yöneldiğinde ve uykudan uyandığında ölümün her an yanı başında olduğu konusunda seni uyaran bu ayeti hatırlamanı tavsiye ederim. Her günün başlangıcında uyku­dan kalkarak yeni bir güne başladığın gibi bir gün de ölümden yeni bir hayata geçeceğini tefekkür ederek hamd et ve niyazda bulun. O zaman göreceksin, uykun da uyanman da yeni bir an­lam kazanacaktır.

Bu anlama daha da nüfuz etmek istersen teheccüdü ihmal etme. O sana gecenin ardındaki varoluş sırlarım açacaktır. Kala­balıkların geçici teveccühünden ve ışıkların geçici aydınlığından gerçek varoluş idrakine ulaşmak istersen en doğru vakit gecenin karanlığında bir teheccüd vaktidir; en doğru yöntem ise bu vakit­te küçük ölüm olan uykudan uyanarak Rabbini ve ona vuslatın aracı olan ölümü tefekkür etmendir.

Ölümü düşünmekten korkma ve bu seni hayattan koparma­sın. Mevlânâ gibi ölümü doğallaştırdığın zaman varoluşunun gerçek anlamına da vasıl olursun; nihayet “O’ndan geldik; 0 na döneceğiz” (Bakara 2/156). Bilmelisin ki bu ayet, en iyi, gece ka­ranlığında yalnızken idrak edilebilir.

Modern hayatın geceyi bir eğlence vakti olarak görmesi seni yanıltmasın. O eğlence gecelerinin sabahına huzurla uyananlar çok azdır. Sakın eğlenmenin yanlış olduğunu söylediğimi düşün­me. Ama her şeyin ve her ânın hakkını vermen gerekir. Geceleri yalnız eğlenceye tahsis eder ve ailenin, tefekkürün ve istirahatin payını unutursan, hayatından nice kıymetli vakitlerin heba ol­muş olduğunu anladığında vakit çok geç olmuş olabilir. Gecenin ve uykunun hakkını verenler gündüzün ve gerçek uyanıklığın da bilincine ulaşırlar.

Ahmet Davudoğlu – Duruş,syf.96,106

4 Eflafun ve Aristo’nun bu konudaki yaklaşımlarının tahlili için bkz. Davutoğlu, Alternative paradigma 12-15.

5 Buhârî, edeb, 101; Hadislerle İslâm, I, 323.

6 Necip Fazıl, Çile, 405.

7Buhâri, istiska, 27; Hadislerle İslâm, 1, 325.

8Asr 103/1-3.

9Buhari, Rikâk, 1; Hadislerle İslâm, 1,325.

12 Yazır, Hak Dini Kuran Dili, VIII, 5791.

13 Güneşin doğmasından takriben 30-45 dakika sonrasıdır.

16 Hz.Peygamber’in devamlı yaptığı ve sırf bağlayıcı olmadığını göstermek icin terk ettiği fiillere “sünnet-i müekkede” adı verilir,bkz.”Sünnet’,XXXVIII,155

Yazar: Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.