Bir Avrasya Düşünürü: Cemil Meriç

70 yıllık ömrünün 1938’den 1987’ye kadar uzanan 50 yılını İstanbul se­maları altında geçiren ve “muhteşem bir maziyi daha muhteşem bir istik­bale bağlayan” kelime ve sevgi köprüsü olmak isteyen Cemil Meriç’e, Boğaz’ın üstündeki köprüler veya altındaki müstakbel tüp-geçit kadar önem verdiğini ispatlayan İstanbul Belediyesi yetkililerine, ülkemin, “Bu Ülke”nin geleceği adına teşekkür ederek sözlerime başlıyorum. Cemil Meriç, “düşüncenin gökkuşağını bütün renkleriyle” seven adamdır.

10 yılda 15 milyon olmayı, 6 okun demiryollarından geçerek başaran dedele­rin, bugünkü torunlara, sadece İstanbul’un değil, bütün Türkiye’nin üs­tünde oluşan rengârenk bir düşünce gökkuşağını sevdirmesini bilen usta bir büyücüdür Cemil Meriç. “Edebiyat sümüklü böceğin, duvardaki ayak izleri’dir demiştir. Ama ölümünden 10 yıl doğumundan 80 yıl sonra, üniversite Hân dolaplarından, metro istasyonlarına kadar asılan afişlerle İstanbullular’a duyurulan, bu toplantıya gösterilen şu ilgi, artık onun is­minin gönüllere altın yaldızlı harflerle kazındığının” resmidir.

Cemil Meriç resmî baskıları 200.000’e, korsan baskı ve fotokopi baskıları ile veya daha ötelere ulaşan okuyucular cemaati ile, Türkiye’de bir düşünce aristokrasisi yaratmış olan bir düşünce ve kelime imparatorudur. Bazen şimşeklerin ardından boşanan bir sağnağa, bazen mermer bir selsebilden dökülüveren billûr bir suya benzeyen üslûbu, tekilci ve sö­mürgeci olmayan umrandan Batı merkezci uygarlığa koşan ve fakat sonra tek boyutlu kültürden çok katmanlı irfana geri dönen yorgun nesilleri serinletmiş, ferahlatmış, kendilerine gelmelerine yardımcı olmuştur.

“Mağaradan çıkanlar”ın gözleri güneşin battığı değil, doğduğu yerden gelen ışık’la kamaşmış; Zeynep Sayın’ın tespitiyle, Batı’nın bakan fakat görmeyen kör noktasını sürekli eleştiren” Jurnalleri ile insanımızın, hem Cemil Meriç’le, hem kendi kendileriyle tanışmalarını ve önce kendilerini sonra birbirlerini sevmesini sağlamıştır. Cemil Meriç’in fatihi olduğu bu düşünce serdengeçtilerinin en fazla 20 yıl sonra Türkiye’nin fikir ve aksi­yon zirvelerinde buluşacak olan halis bir ruh ve fikir eliti oluşturacağına olan inancım tamdır.

Benim indimde bu toplantı sadece Asya ile Av­rupa’nın, insan beyninin bu iki yarımküresinin nikâhını kendi düşünce dünyasında kıymış olan Cemil Meriç’i tanımak için değil, en az onun kadar önemli olan Cemil Meriççiler’i tanımak açısından da büyük önem taşımaktadır. “Kendine biçtiği görev “bir devrin şuuru” olmaktır, “bütün hakikatleri yoklamak, bütün yalanların maskesini sıyırmak, kalabalığa doğru yolu göstermektir”. Gerçek entelektüel, ülkesinin bütününü, bütün ülkelere karşı müdafaa edecek, sınıflar üstü hakikatleri araştıracaktır. Her düşün­ceye saygılı ve tarafsız olacaktır.

İşte bu yüzden Cemil Meriç, “Kürtlü­ğümü onunla aştım” diyen Galatasaray Üniversitesi’nin öğrencisiyle, “Ben hafız-ı Cemil olmak istiyorum” diyen 15 yaşındaki İmam Hatipli kızın ortak paydasıdır. Bu yüzbinlerce payın, ortak paydasını tanımak, sadece bugünün Tür­kiye’sinin değil, yarının Türkiye’sini de aydınlatmak olacaktır. Konuşmamın birinci kısmında bir fani olarak Cemil Meriç’in serencâmını, 3-5 fırça darbesiyle verip, onun “kendi semalarında münzevi yıl­dızlar” olarak selâmladığı gerçek dostlarıyla, yani beşeriyetin büyük zir­veleriyle nasıl, benzeşmenin ötesinde özdeşleştiğini, kendisinden yapa­cağım birkaç alıntıyla sizlerin takdirine sunacağım.

İkinci kısımda, yine Cemil Meriç’in bazı cümlelerini, Umberto Econun “Yorum ya da aşırı yorumu’nun ışığında okuyarak, Cemil Meriç’in hâlesinde oluşan epistemik cemaati, ışınlamağa çalışacağım. Üçüncü ve son bölümde ise, Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun veya bir başka siyasal grubun değil, onların hepsinin dışında, ötesinde ve üs­tünde, oluşan, oluşması gereken ve şu anda sadece hayâl! olan “Avrasya Düşünce Topluluğu’nun kurucusu, neferi, kumandanı, işçisi, dervişi ve fahri başkanı olarak Cemil Meriç’i yalnız düşünen Türkiye’ye değil, dü­şünen dünyaya takdim etmek cesaretini göstereceğim.

Münzevi Yıldızlar Birbirine Bu Kadar da Benzer mi? Önce hayatı. Cemil Meriç tam bir XX. yüzyıl insanıdır. Hobsbawm’ın felâket çağı, altın çağ ve toprak kayması çağı diye ayırdığı XX.yüzyılın her üç çağını da içinden geçerek yaşamıştır. Bundan 80 yıl önceki 12 Aralık sabahı, 1. Dünya Harbi sürer, Rus İhtilâli doğum sancıları çeker­ken, Hatay’ın Reyhanlı kazasındaki bir evde bir erkek çocuk dünyaya geldi. Damarlarında, belki de Çin, Hint ve kan kültürlerini kendi hamu­runa katan, edebiyatla felsefeyi, felsefe ile dini harmanlayan, Budizm’den geçip İslâm’da karar kılan Uygur Sarayı’nın bir Has Hacib’inin kanı do­laşmaktadır. Ecdadı, muhtemelen Himalaya’nın Kuzey yamaçlarından kalkıp, Çelebi Mehmed’le Çanakkale’yi geçip, Rumeli’nin Meriç kıyıla­rında karar kılmıştır.

Meriç nehri Doğu ile Batı’yı, Asya ile Avrupa’yı, Türkiye ile Yunanistan’ı ayıran kıvrak hattın nakkaşıdır. Kesinlikle bildi­ğimiz odur ki, dedesinin babası, Dimetoka şehrinin müftüsüdür ve Cemil Meriç’in çehresi, fena hâlde Asyalı’dır. Rumeli’de şahlanan sonra duru­lan, Meriç ve Tuna’nın hatıralarını genetik kodunda gizleyen Meriç, ilk gençlik yıllarını geçirdiği Hatay’da Fransız sömürgeciliğinin ihtişamını da, sefaletini de bizzat onun içinde yaşayarak tanır. İmparatorluktan Cumhuriyete geçişin bozbulanık dünyasında, bir kuruluş öncesinin kao­sunda yaşar. Sorular çoktur, ortak doğru yoktur.

Kitaplarla yaşayan, ki­taplarda yaşayan Meriç, kitapların ortasında ölür. Ecdadı Himalayalardan Olemp’e gelmiştir. O İskender misali, Olemp’ten yola çıkar ve Himalayalar’a varır. Meriç’in coğrafyasında tek kıta, sadece Avrasya vardır. Ona ne sadece Avrupalı, ne sadece Asyalı demek mümkündür. O bir Avrasyalı’dır. Az konuşan babasıyla, az konuşan oğlu arasındaki konumunu şu cümle ile özetler. “Ben iki sükût arasında sesten bir köprüyüm”. Düşünür, konuşur ve yazar. En yakın dostları önce Marks ile Kerim Sadi’dir. (1935’1erden itiba­ren), sonra Balzac, Hugo, Saint-Simon, Proudhon ve Kemal Tahir (1945’lerden itibaren) sonra Gandhi, Celâl Sılay ve Ali Şeriati (1955’ler- den itibaren). Ölümümden üç gün önce, ömründe ilk ve son defa “Muhammed sev­gilim” demiş ve ondan sonra da ağzından anlamı olan başka hiçbir söz çıkmamıştır.

İki kadını sevmiştir. Fevziye ile Lamia. Birinin ölümüne kendi ağla­mış, öbürünü ise kendisi öldüğü için ağlatmıştır. Oğlu Mahmut Ali’den iki erkek torunu var; Cem ve Sinan. Kızı Ümit’ten tek bir kız torunu: Fevziye Hazal. Otuz beş yılını görerek, otuz beş yılını da âmâ olarak geçirdiği, “kör­lüğün cefasında, ilmin sefasını sürdüğü” ömründen, ömrünün ikinci yan­sından, okutup söyleyerek yazdırdığı 12 telif, 8 tercüme ve 12.000 ciltlik bir kütüphane kalmıştır. Bundan sonraki adresi, kıyamete kadar “Karacaahmet Mezarlığı, 8 No’lu ada, Üsküdar, İstanbul”dur. Ölümü sevmez, lâfının edilmesinden hiç hoşlanmaz. “Saçlarından yakalayamıyorsun zamanı, mısraa, şarkıya kalbedemiyorsun” diye çıkışmıştır kendine ve devam etmiştir. “Yuvarlanırken tır­naklarını kağıda geçirmek istiyorsun, kağıda yani ebediyete”.

Sonra Gutenberg’e kızmıştır: “Işığı paçavraya hapseden şuursuz bir büyücüdür”, Gutenberg, ama “her kitap denize atılan bir şişe’dir ve kum­salda oynayan birer çocuk olan asırlar, daha bir asır bile olmadan; onun içine gönlünü boşalttığı şişeyi buluvermişlerdir. Evet Meriç, “senin türben kelimeler”, türben ya da Süleymaniyen. Bizler de bugün sana “Nurol Şair” demek için burdayız, bir aradayız. Bu kısa veya uzun hayat hikâyesinden sonra şimdi, Cemil Meriç’in başkaları için söylediklerini bir bumerang gibi geri göndererek sevgilileri ile, yani bütün çağların büyükleri ile nasıl özdeşleştiğini, birLeştiğini kendisinden yapacağımız birkaç alıntı ile okumaya çalışalım (Cemil Meriç’i bumerang yöntemi ile okuyan Alev Alatlı, ona daha hayatta iken Tagore’un arkasına kendini sakladığı için serzenişte bulunmuştu). Lütfen siz özel isimleri Meriç’e tercüme edin.

1.DANTE: Rüyalarından biri Machiavelli oldu. Mısralarından biri Michel Angelo. İtalya’ya bir dil armağan etti, DANTE İtalya’yı yarattı ve sefalet içinde öldü. Ve elli yıl sonra bir tanrı olarak kalktı mezarından, bir bayrak oldu. İtalyan birliğinin bayrağı. DANTE tek başına yürüyen, adam: Mağrur ve münzevî. Onun eseri çöken bir çağın mezarı, doğacak bir dünyanın beşiği. Sevgileri de, kinleri de kendinin. Hem ölülerin yar­gıcı, hem dirilerin. Oysa ne bir tarikatı temsil ediyor, ne bir devleti. Kay­bolan bir davanın son mücahidi, bir vicdan. Fikir adamının müdahale hakkını idrak eden ilk şair. Gönlüyle muhafazakâr, dehasıyla devrimci.

2.KEMAL TAHİR: Her kitabı bir bombadır. Kemal Tahir’in, hıyanet kalesinde kapanmaz gedikler açan bir bomba. Her sözü bir tokattır, hamakatin çehresinde şaklayan bir tokat. Kemal’in romanları hiçbir kili­senin sözcülüğünü yapmaz, herhangi bir tarikatın değil, hakikatın emrin­dedir. Kemal, bu ülkenin yani hepimizindir. Mahalle kavgaları, tefekkü­rün zirvelerine ulaşmamalı.

3.TAGORE: Avrupa’yı seviyordu şair, Shakespeare’lerin, Goethe’lerin, Hugo’ların Avrupası’nı. Ama gözü bağlı bir aşk değildi bu. Çağdaş Avrupa şatafatlı adlar takmıştı bencilliğine, ipek eldivenler ge­çirmişti pencerelerine. Kıtaları yiyerek semiren bir medeniyet. Ama altın buzağıya tapan sömürücü Avrupa’nın yanında bir başka Avrupa daha vardı. Barışçı Avrupa, düşünen Avrupa. Maddenin karanlık zindanında mahpustu insan ruhu, onu Batı’nın tekniği kurtaracaktı. Doğu, sonsuzu kucaklayan düşüncesini armağan edecekti, insanlığa. İki medeniyetin kucaklaşması, Asyalı şairin en büyük emeliydi. Tanyerinin ağarmaya başladığı bir çağdaydı artık.

Todorov, “Bir metin, yazarın sözcükleri; okurların ise anlamı getir­dikleri bir pikniktir”diyor. Ben tam da bu noktada okur hakkımı kullan­dıktan sonra Umberto Eco ile Cemil Meriç’in karşılıklı geçiş taksimi eş­liğinde Cemil Meriç paydasının, başının üstüne topladığı payların ko­numuna geçmek istiyorum.

UMBERTO ECO VE CEMÎL MERÎÇ’TEN KARŞILIKLI GEÇÎŞ TAKSÎMÎ

Umberto Eco, malûmunuz yahut değil, 1932 yılında Pimento doğumlu bir İtalyan’dır. Felsefe Profesörüdür. “Gülün Adı”, “Foucault Sarkacı”, “Or­taçağı Düşlemek” eserlerinden başka “Yorum ve Aşırı Yorum”un da yazarıdır (Can Yayınları, 1996). Eco, anlam “üretme” sürecinde, okurun rolüne 1960’1ardan beri dikkati çekmekte, metinlerin hakları ile, yorum­cularının hakları arasındaki diyalektiği incelemektedir. Eco’ya göre, me­tinlere hermetik yaklaşımın (Hermes’in simgelediği sürekli değişim, bir- birleriyle çelişseler bile, birçok şeyin aynı anda doğru ve gerçek olabil­mesinin mümkün olduğu yaklaşımının) ana özelliklerini sıralarsak, Antikçağ hermetizmiyle birçok çağdaş yaklaşımda insanı rahatsız edecek ölçüde benzer fikirlerle karşılaşıyoruz. Yorumcu ve aşırı yorumcular için:

1.Bir metin, yorumcunun sonsuz iç-bağlantılar keşfedebileceği açık- uçlu bir evrendir.

2.Tek anlamlı bir şey belirtme iddiasında olan herhangi bir metin, ba­şarılı olamamış bir evrendir.

3.Makul, ölçülü yoruma oranla, aşırı yorum daha ilginç ve entelektüel açıdan daha değerlidir.

Şimdi Eco’dan Cemil Meriç’e, yani paylarının bolluğundan hiç de ra­hatsız olmayan paydaya geçiyoruz. “Ruh yazının icadından beri ölümsüz. Kaya homurdanır, mermer gü­lümser, konuşan yalnız kitap. Logos Spermaticos, diyor bir yazar, gebe bırakan söz. Kimi?” Şimdi ise söz sırası Cemil Meriç’in epistemik cemaatindedir. Hepsi bir ağızdan, ama hepsi farklı bir açıdan bağırır: “Beni, beni, beni”. Kayserling’e göre, gerçek söz, Spermadır. Ruhları gebe bırakır. Öyle bir ifade yaratmak istiyorum ki, Türk insanının uyuşan şuuruna bir alev mızrak gibi saplansın. İsrafıl’in suru kadar, heybetli bir dil”.

Bu yüzden Cemil Meriç üzerinde daha fazla söz söylemek hakkını, onun fizikî evlâdı olan kendimden alıp, onun fikrinin evlâdı olan sizlere ve benden sonraki konuşmacılara veriyorum. 13 Haziran’da Ümrani­ye’deki “Cemil Meriç Halk Kütüphanesi”nin açılışı vesilesiyle yapılan toplantıda “Artık Meriç’ler sussun, söz sırası Meriççiler’de” demiştim. Çok iyi biliyorum ki, her okurun bir Meriç’i var. Daha doğru bir ifade ile, ne kadar Cemil Meriç okuru varsa, o kadar da Cemil Meriç oluşuyor.

“Kelimeler benim sudaki gölgem. Okşayamam onları öpemem. Bir davet olarak güzel kelime, gönülden gönüle köprü, asırdan asıra merdi­ven. Kelime kendimi seyrettiğim dere. Kelime sonsuz, kelime adem.”İşte o yüzden Kürt Galatasaray öğrencisi ile 15 yaşındaki mesture Hafız-ı Cemil, burada bir araya gelip, heterojenlikleri içinde homojenleşebili­yorlar. Hepsi ayrı bir denizde seyreden ama kutup yıldızının nerde oldu­ğunu çok iyi bilen belki 200.000 belki 2.000.000 kaptan. Kimi Batıcı, kimi İslâmcı, kimi Hintçi, kimi âşık, kimi Osmanlıca, kimi sosyolog, kimi Marksist: Ama hepsi Cemil Meriç tutkunu.

Bizce 1997 Türkiyesi’nde Cemil Meriç’in itibarı bu çok katmanlığı tek bir kimlikte buluşturmuş olmasından geliyor. Yani asansör, binanın hangi katında durursa dursun, kapılar hep O’na, hep Cemil Meriç’e açılı­yor. Eco’cu bir yorumla söylersek, o kaleme aldığı her metinde, asıl çö­zülmesi gereken bir büyük metin olarak karşımızda duran doğal dünya ile diyalogunu kurmuş olmanın sıhhati içindedir. “Metin bir dünyadır ve dünya da bir metin olarak çözümlenebilir”.

İşte Meriç, ister Hindistan’ın cangıllarında, ister geçen asrın Paris’inin arka sokaklarında dolaşsın, ister Tanzimat sonrası Türk aydınını tahlil etsin, ister sevdiğine mektup yazsın her yerde kendisi olarak vardır. O gittiği her yerde, kendi dünyasını kurar ve bütün dünyayı, o dünyanın içine taşır. Cemil Meriç doğa gibi, farklı şekillerin, farklı renklerin bir arada var olduğu bir pota, daha doğrusu her okuyucunun bakışına göre farklı bir şekil ve renk cümbüşüne bürünen bir kaleydeskop, bir çiçek dürbünüdür. Şimdi, bu felsefeye benzeyen ama aslında çok somut olan tespitten sonra, sonuç bölümümüze gelelim.

SONUÇ

Valery “bir metnin tek bir anlamı yoktur” diyordu. Cemil Meriç’in de tek bir anlamı yoktur. Hint Edebiyatında yazdığı gibi “gökteki ay tek, ama testilerdeki aksi sonsuz”. Konya yolculuğunda ona “sen bizden değilsin” diyen üniversiteli gence, aradan 25 yıl geçtikten sonra, artık hep beraber cevap verebiliriz. “Hayır, o artık bizden biridir”. O yalnız Asya ile Avru­pa’yı birbirine bağlayan bir Meriç köprüsü değil, muhteşem bir maziyi, daha muhteşem bir istikbale bağlayan ve üzerinden nerdeyse ismi genetik koduna kazınan birçok kuşağın geçtiği bir kelime, bir sevgi köprüsüdür.

Bu vesileyle çıkarlar üzerine kurulu bir Avrasya hayâlini hiçbir zaman gerçekleştiremeyecek olan Avrupa topluluğuna karşı, ilgisi Manş Denizi’nden Hint Okyanusu kıyılarına kadar uzanan Cemil Meriç’i, odak noktasında insan saygısı, insan sevgisi olan bir “Avrasya Düşünce Top­luluğunun kurucusu ve fahri başkanı ve siz Meriççiler’i de bu birliğin doğal üyeleri ve savunucuları olarak takdim etmeme izin vermenizi rica ediyor; Cemil Meriç’i, sizleri, sizleri yaratan Cemil Meriç’i ve sizlerin yarattığınız Cemil Meriç’leri sevgiyle selâmlıyorum.

Kaynak:

Doğu Batı Dergisi-Sayı 2

Yazar: hrnslck

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.