Avrupa’nın Ortaçağ’ı

 

Avrupa’nın Aydınlanma döneminden sonra elde ettiği ve ondoku- zuncu yüzyıldan itibaren perçinlediği maddî üstünlük avantajından yararlanarak kendini dünyanın merkezine yerleştirmesi, bütün bir insanlığın tarih boyunca meydana getirdiği birikimleri yok sayması ve her şeyi kendi buluşuymuş gibi göstermeye çalışması, onu, tarih çağlarını da kendini merkez alarak dönemlenlendirmeye götürmüştür. Irkları, dinleri, dilleri ve coğrafyayı kategorilere ayırmadan edemeyen Batinın, tarihi de böyle bir ayrıma tabi tutmaması düşünülemezdi Bu bakımdan tarihin belirli “çağalara ayrılması ve onlara belirli anlamlar yüklenmesi, Batımerkezcilik ya da Batinın biricikliği düşüncesi açısın­dan stratejik bir anlam taşır. Burada ele alacağımız “Ortaçağ” kavramı­nın anlamı ise, Batı için daha çok ideolojiktir.

Kendisinden önceki “İlkçağ”ın, neyin “ilk”i olduğu sorusunu akla getirmesi gibi, Ortaçağ da neyin “orta”sı olduğu sorusunu akla geti­riyor. Adı üzerinde, çağların ilkı ya da ortası” denilirse, buna kimse ikna olmaz. Çünkü İlkçağ veya eşanlamlısı olan Antikçağ, Batı için Yu­nan ve Roma uygarlığını ifade eder. Çin, Hint, İran ve Mısır gibi diğer uygarlıkların adları bile anılmaz. Tarih gerçekten Yunanla mı başla­mıştır ki ilk çağ olarak bu kabul edilsin? Ya Ortaçağ neyin ortasıdır? İlk kez Rönesans döneminde kullanıldığı için, Batı’nın köklerini oluşturan Yunan-Roma dönemi ile Rönesans döneminin ortası mı? Yoksa burada “orta”, yeri yurdu olmayan, bir kategoriye sokulamayan “ortada kal­mış, kimse tarafından sahiplenilmeyen” anlamını mı taşıyor?

Ortaçağ, 476 yılında Batı Roma İmparatorluğunun yıkılışından (Fred C. Robinson, başlangıç için Theodosius’un ölüm yılı olan 395/in ve Roma İmparatorluğu’nun kuzeyli Cermen kabilelerin göçü sonu­cunda nitelik değiştirmesi veya Roma’nın yağmalandığı 410 yılının da ileri sürüldüğünü belirtir), kimilerine göre İstanbul’un Türkler tara­fından 1453 yılında fethine, kimilerine göre 1492 yılında Amerika’nın keşfine, ya da kuzey Avrupa’da Rönesans’ın başlangıcı olarak kabul edi­len 1500lere kadar yaklaşık bin yıllık oldukça uzun bir dönemi kapsar. Bu adı ona uygun gören, daha sonraki dönemler, yani Rönesans ve arkasından gelen Aydınlanma dönemleri olmuştur. Bu isimlendirme ve tanımın, Avrupalılar için ve Avrupa’daki koşulları tanımlamak için Avrupalılar tarafından yapıldığını akıldan çıkarmadan, yine Avrupa tarihi için önemli olan iki çağın arasında kaldığına dikkat edelim: “Örnek alman ve yoğun bir şekilde incelenen Klasik Çağ ve yine bu anlamda klasiklere dönüş ve hümanizma çağı olarak tanımlanan Rönesans dönemi…”81

Klasik Avrupamerkezci tarih anlayışları Rönesans hareketini, klasik Yunan-Roma düşüncesine yöneliş, sanat, edebiyat ve bilimlere karşı ilginin canlanması, hümanist felsefenin ve modern siyaset anlayışının doğuşu olarak görür. Dolayısıyla Ortaçağ diye adlandırılan kendisin­den önceki uzun yüzyıllara damgasını vuran sosyal, dinî, siyasal ve ekonomik kurumlar sorgulanır, “Yeniden-uyanma anlamına gelen Rö­nesans’la birlikte gözlerini açtığı düşünülen insan, bu dönemden son­ra kendi bireyselliğinin farkında olan aktif bir özne olarak tasavvur edilmeye başlanmıştır. Kendi bireyselliği dolayısıyla dünyayı anlama­ya çalışan Rönesans inşam, kendisine biçilmiş sosyal, siyasal ve dinî rolleri yaklaşık bin yıldır yerine getirmesi dolayısıyla dünyevî iktidar­larını sürdüren geleneksel kurumlarla, atalardan miras aldığı her şeyi acımasız bir eleştirinin konusu haline getirmiştir”[82]

Peter Burke Rönesans’ın, antikiteye duyulan heves ve klasik gelene­ğin yeniden canlandırılması, alımlanması (iktibas edilmesi) ve dönüş­türülmesi olduğunu söyledikten sonra şunları ekler: “Çağdaş kültür yeniliğe neredeyse her şeyin üstünde bir değer biçerken, Rönesans’ın büyük kaşifleri bile icat ve keşiflerini, ilk kez kendilerinin adlandırdık­ları ‘Orta’ Çağ’ın uzun parantezinden sonra antik geleneklere bir geri dönüş olarak takdim ettiler ve çoklukla da öyle alımladılar. ”83

Ortaçağ, delikleri tıkanmış bir süzgeç olarak, Ilkçağ’ın Avrupa’ya sızmasını en­gellemiş gibidir. Rönesans, bu yüzden, bin yıllık bir Ortaçağ dönemini ışığı sızdırmayan karanlık bir çağ olarak nitelemiş, bir özlem çağı olarak Antikçağ ile onu yeniden dirilten kendi çağı arasına girmiş ol­ması nedeniyle, geriye dönüşü göze alarak bu şekilde adlandırmıştır. Tıkanan gözeneklerin açılması, tarihten bin yıllık bir dönemin atılması pahasına mümkün olmuştur. Rönesans’ın “yeniden canlandırma” an­lamı da, şu halde, on yüzyıl geriye dönüşü ifade eden bir paradokstur.

Böylece Ortaçağ, “ortada kalma”nın günlük dilde de kullandığı­mız şekliyle, sahipsiz bırakılma, terk edilme anlamım pekiştirerek boş ve karanlık bir dönem olarak ortaya çıkıyor. Ancak Batı, bu terkedil­mişliğe bile işlevsellik kazandırmayı becermiştir. Çünkü Avrupalılar, geçmişle ilişkilerinde “Ortaçağ”ı bir sürçme, bir boşluk olarak değer­lendirmişler, onu eleştirmek konusunda herkesten daha aceleci dav­ranmışlar ve bu çağla aralarındaki bağı koparmak istemişler, dolayı­sıyla onunla birlikte anılmaktan kurtulmaya çalışmışlardır. Böylece, aslında aynı zamanda kendileri için bir tükenişin ifadesi olan uzun bir tarihsel utanç döneminden kurtulmayı düşünüyorlardı.

Batı’nın, bir ur gibi gördüğü Ortaçağ’ı tarihten kesip atması kolay mıdır? Elinden gelse yapardı da bunu; onu bütün insanlığa unuttur­mayı isterdi. Bunun mümkün olmamasına karşılık mümkün olan baş­ka şeyler vardı: Onu kendi eseri olmaktan çıkarmak ve dönüştürerek bütün insanlığa mal etmek. Ne de olsa, tarihini küreselleştirmek, Batı’nın yabancısı olmadığı bir haslet.

Böyle bir “Ortaçağ” anlayışı, Batı’nın kendi tarihini global tarih haline getirmesinin tipik örneklerinden birini oluşturur. Her şeyden önce “orta”, hesaplanabilir bir ölçüdür. Başlangıcı ve sonu bilinen bir zamanın ya da mekânın ortasını tesbit etmek mümkündür. “Aslında ‘mekân’a ilişkin olarak da, ‘hangi’ sınırlar içinde konuştuğumuzu bili­yorsak, sorun yok. Sorun, uçlar açık olduğu zaman başlıyor. Örneğin tari­hin ucu yok ya da henüz bilmiyoruz. O halde ‘orta neresi’? Biz, zaman içinde bir aşamaya varmışız ve buna göre bir öncesini ‘orta’ olmalı diye değerlendirmişiz; acaba iki yüz yıl daha geçince orası insanlara ‘orta’ gibi görünecek mi?”[84]

Aslında tarih kesintiye uğramıyor. Kesintiye uğrayan, Batı’nın Rönesans’la birlikte yeniden çizmeye başladığı kendi tarihinin yönü ve seyridir. Tarih, kendi doğal yönünde ilerlerken, onu seyrinden saptıran yine Batı olmuştu. Daha doğrusu tarihin ilerlemesi hep olumlu yönde olmaz; Ortaçağ örneğinde olduğu gibi, bazen de geriye gidiş yönünde bir ilerleme olur. Burada ilerleyen zamanla, içinde yer alan kültür ve uygarlığın gerilemesi her ne kadar bir tezat teşkil ediyor görünse de, gerçekte durum farklıdır. Eğer tarihi yalnızca bir ırkın, bir milletin ya da bir coğrafyanın tarihi olarak ele alırsak, bu görüş aldatıcı bir şe­kilde doğru gibi gelebilir.

Ama genel olarak tarihten söz ediyorsak, o zaman bunun yanlışlığı kendiliğinden ortaya çıkar. Batı’nın “Ortaçağ” olarak adlandırdığı bu çağın başlamasından yaklaşık iki yüzyıl sonra ortaya çıkan ve Rönesans’tan sonra da devam eden parlak bir İslâm uygarlığını nasıl ifade edeceğiz? Bu bakımdan “Ortaçağ” ideolojik bir anlam taşır. Yani, Batı’nın daha sonra değişen anlayışına göre tarihin böyle bir kesintiye uğradığını düşünmek, onun Avrupamerkezci yoru­munu kabul etmek olur. Avrupa merkez alındığında, onun Ortaçağ’ının kabul edilemez olduğu, hele hele Avrupalıların bunu böyle kabul etmesi olağandır.

Batı, böyle söylemiyor. O, Ortaçağ’ı, sanki kendi dışındaki kül- Kirlerce de ortak bir yargıyla kabul edilmiş bütün insanlığın bir çağ olarak ortaya koyuyor. Sonra da “orta” adlandırmasıyla, insanlık tarihinde “bir çeşit kesinti ima ediyor; tarih bir türlü akarken bir kaza­ya uğramış, durmuş veya sapmış, ama sonradan gene olması gereken yere gelmiş” ve “bu iki noktanın arasında da bir “orta çağ’ var”mış[85] gibi. Murat Belge, bunun Yunan tarihçilerinin (onların ‘resmî’ tarihi­nin) dönemlendirilişini hatırlattığını söylüyor: “Onların da bir ‘en er­ken’, sonra bir ‘klasik’ çağları vardır; bunu Bizans ve Hıristiyanlık izler; derken ‘Turkokrotia’ (‘Türk idaresi’) gelir ve sanki tarih buzdolabına girer, orada yaklaşık dört yüzyıl dondurulmuş olarak bekler. Sonra ‘Bağımsızlıkla bu süre biter ve Yunan tarihi yeniden başlar. “[86]

Ortaçağ insanlığın değil, o kadar Batı’nın malı olan bir çağdır ki, sonuçta “Roma İmparatorluğunun batı kanadının kuzeyde yaşayan göçebe komşuları tarafından IV. yüzyıldan itibaren parsellenmesiy­le”[87] başlatılması bunun inkâr edilemez kanıtıdır. Roma’yı yıkarak Batı’nın kendi tarihinin kaynağını devreden çıkaran ve onu Ortaçağ gibi bir karanlığa iten de yine Batı’dır. Rönesans ve Aydınlanma’nın aklı ön plana çıkararak Ortaçağ’ı, “en fazla, kilisenin egemen olduğu negatif bir dönem olarak zihinlere” kazıması da[88] üzerinde durulması gere­ken bir diğer husustur. Çünkü kilise de, hiç kuşkusuz Avrupa’ya ait en önemli kurumlardan biridir. Kısacası, Ortaçağla hesaplaşan Batı, kendi kendisiyle hesaplaşmakta, bunu gizlemeye çalışmadan açıkça yapmakla da bir başka ideolojik amaç gütmektedir. Bu amaç, kendini eleştirdiği şeyin dışında gösterme çabasıdır.

Ortaçağ adlandırmasının ideolojik anlamlarından biri de hiç kuş­kusuz, bin yıllık bir tarih döneminin insanlık tarihi olarak genelleşti­rilmesiyle, Doğu’nun ve en başta da İslâm’ın tarihsizleştirilmesi veya tarih-dışı bırakılmasıdır. Eski, Orta, Yeni (modern) ve hattâ Postmo­dern Çağ dönemlendirmesi Batı’nın kendi tarihine içkin dönüşümle­ri ve deneyimleri esas aldığına göre, bunu genel tarihe uyarlamanın sakıncaları ortadadır. “Tarihî dönemlendirmelerin çeşitli Batılı ulusal tarih yazımı gelenekleri içinde dahi farklı imâları bulunduğunu göz önüne alırsak, kronolojik zamanı bugün bile farklı bir takvim anlayı­şına göre tasnif eden Çin ve İslâm medeniyet kuşaklarının 1500 yıllık geçmişlerini bu tasnifler yoluyla anlamak mümkün değildir.”[89] Ay­rıca, Islâm’ın ve onun getirdiği parlak uygarlığın Avrupa’nın içinde bulunduğu karanlık Ortaçağ ile birlikte yokluğa mahkûm edilmesi söz konusudur. Taze, dinamik, genç ve diri bir din böylece, yaşlanmış, enerjisini tüketmiş, bütün hayatiyetini yitirmiş Batı’yla birlikte yoklu­ğa gömülmek istenmektedir.

Fred C. Robinson’un da isabetle kaydettiği gibi, Ortaçağ’ın Avrupa’daki her ülkede bile aynı dönemde başlayıp bitmediği, baş­langıç ve bitiş tarihlerinde görüş birliği olmadığı, İtalya’nın Rönesans’ı yaşadığı dönemde Avrupa’nın birçok bölgesinde Rönesans yazarları­nın tarif ettikleri Ortaçağ’ın hala devam etmekte olduğu ortadayken,[90] nasıl olur da bütün dünya aynı kategori içine konulabilir?

Sözün burasında Nazım İrem’in şu sorusu haklılık kazanıyor: “XXI. yüzyılın başından yaklaşık bin beş yüz yıl önce başlayan ve bin yıl kadar devam eden bir dönemin karanlığı veya aydınlığından söz eden tarih anlatıları geçmişi olduğu gibi nakleden nesnel birer bilgi edinme/ üretme faaliyetleri olarak değerlendirilebilirler mı? Yoksa, bu anlatılar dünden ziyade bugün hakkında söyledikleriyle mi önemlidirler?”[91]

Bu sorunun cevabı için Robinson’un, günümüzde Ortaçağ’ın kötü imâları olan bir kavram olarak nasıl kullanıldığı konusundaki örnek­lemesine bakalım: “Robinson, rahatsız bir çalışma masasının ‘Ortaçağ işkence âleti’ olarak tanımlandığını veya kimi ülkelerde tutuklulara yapılan kötü muamelelerin ‘Ortaçağ işkenceleri’ olarak görüldüğünü veya hijyen koşullarına uymayan bir lokantanın ‘Ortaçağ şartlarında çalıştığının’ düşünüldüğünü belirtmektedir.

Ortaçağ’ın demokratik ol­mayan siyasal rejimlerin tanımlanmasında kullanılan olumsuz bir kav­ram haline geldiğine de işaret eden Robinson, Birinci Dünya Savaşı’nda Alman İmparatoru olan Kaiser ve müttefiklerinin Merriam-Webster dosyalarında ‘Ortaçağ yöneticileri’ olarak tanımlandırıldıklarının altı­nı çizerken, Theodor Adorno’nun ileri sürdüğü, modernitenin bir dönem olduğu kadar bir nitelik olduğu tezini çağrıştırmaktadır. Bu tez ve tespitlerden ilham alarak, günümüzde Ortaçağ’ın da niteliksel betimleyici bir kavram olarak kullanıldığı düşünülebilir. Bir nitelik olarak Ortaçağ, modern-olmayan ve/veya modernite öncesini işaretliyorsa, karanlık/aydınlık Ortaçağ gibi betimlemeler çerçevesinde geçmiş in­sanı deneyimleri anlamak girişimlerinin sorunlarını ortaya çıkarmak, tarih disiplinine özgü metodolojik tartışmalar kadar bu betimleyici ka­tegorik nitelemeleri mümkün ve anlamlı kılan felsefî-siyasal kozmolo­jilerin sorgulanmasını da gerektirmektedir. “92

Elbette bütün bunların bizimle ilgisi yoktur. Karanlık Avrupa’nın karanlığı, bununla savaş da yine onun savaşı. Zaten “Yaklaşık 600 yıl önce İtalya’da Rönesans’ı yaşayan hümanist düşünür ve sanatçılar, ka­ranlık Ortaçağ metaforunu ilk defa kullanmaya başladıklarında gün/ hâl içindeki kendi konumlarını anlamaya çalışıyorlardı. “[93Peki, bizi ilgilendiren nedir öyleyse?

Ülkemizde, Oryantalizmin etkisi ve Batı’nın egemen uygarlığı do­layısıyla aşağılık duygusuna kapılanlar, ayrıca inanç olarak Islâm’a karşı olanlar, “karanlık Ortaçağ” benzetmesini hiçbir eleştiriye tabi tutmadan, tarihî, sosyolojik ve düşünsel arka planına bakmadan Islâm için de kullanmaktadırlar. Bunlar, İslâm’ı çağrıştıran her şeyi Ortaçağ karanlığı söylemiyle boğmaya çalışan “slogan aydınları”dır. Ne genel insanlık tarihi ve ne de kendi tarihimiz açısından hiçbir önem taşıma­yan, sadece Batı’nın Özel tarihi için bir anlamı olan bu söylem, yalnızca İslâm’a karşı karmaşık duyguların tatmini için kullanılmaktadır. Hatta bunun zaman zaman savaş çığlıkları şekline dönüştüğü de olmaktadır.

Batı’ya karanlığını fark ettiren şey, İslâm’ın göz kamaştırıcı aydınlığı olduğu halde, onu Avrupa Ortaçağı gibi kendisine en yabana olan bir kavram içine yerleştirmek kadar anlamsız bir davranış olamaz. Ama Oryantalist Batı düşüncesinin etkisiyle kendi kültürünü hor görmeye alıştırılmış insanlardan farklı bir davranış beklemek de mümkün değil­dir. İşte Ortaçağ’ın işlenişindeki ideolojik yanı gösteren tipik örnekler­den biri de budur. İçinde ırkçılığı da barındıran Avrupamerkezci tarih ve kültür şablonunu aynen kabul eden Avrupa-dışı dünya insanının, kendini küçük gören şartlanmış davranışıdır bu. Çünkü Batı ne kadar küçümsese, hatta insan sınıfı dışına da atsa, o kendini bir Batılı olarak hayal etmekten vazgeçmemektedir.

Bu insanlar öylesine Batıcıdırlar ki, onun sorunlarını bile kendi sorunu olarak kabul etmekte, onunla birlikte kendi inanç ve kültürüne karşı çıkmaktadır. Hatta bazıları işi, İslâm’a karşı Protestanlığı tercih etmeye kadar vardırmaktadır’. Örneği, İlhan Arsel’e göre “İslâm’da ve diğer Doğu dinlerinde kişi için kendi kendini inkâr, yoksulluk içerisinde yaşamak, mahviyet asıldır.” Oysa “Protestan din adamlarının getirdikleri dinsel inanç sayesinde kişi için nefse egemen olmak, çalışma’yı Tanrı’ya hizmet olarak kabul etmek ve bu nedenle verimli-sistematik ve rasyonel bir çalışmada bulunmak (…) fazilet sayılmıştır. ”94

Theodore E. Mommsen, karanlık Ortaçağ metaforunun ilk defa 1330’lu yıllarda Petrarch tarafından kullanıldığını belirtir. Skolastik düşüncenin altın çağı olarak görülen XI. ve XII. yüzyıllar ise, Rönesans yazımında Ortaçağ’ın en karanlık dönemi olarak kabul edilir.95 Bu tarihlerde Batı’nın, İslâm karşısında düştüğü aczi ve çıkmazı kitabımızın birinci bölümünde ele almıştık. Dolayısıyla Ortaçağ’ın Avrupa için gerçekten bir karanlık olduğu, ancak İslâm dünyasının ilerleyişi karşısında fark edilmiştir. Eğer İslâm kültür ve uygarlığı olmasaydı, Batı bu karanlık içinde daha kimbilir ne zamana kadar boğulacaktı. Bu yüzden Ortaçağ karanlığını, Batı dışında diğer coğrafya ve kültürlere maletmenin gerçekle hiçbir ilgisi yoktur: ”Ortaçağ, umumiyetle, antik medeniyetle Rönesans arasında bir yıkılma olarak dikkati çeker. Halbuki, insanlığın büyük bir kısmının oturduğu ve hayatın asırlardan beri normal seyrini takip ettiği Suriye’den Çin’e kadar bütün Asya, Mısır ve Şarkî Avrupa göz önüne alınacak olursa bu anlayışın vakıalara uymadığı görülür. ”96

Yüksel Kanar – Batı’nın Doğusu,syf.184-191

Dipnotlar.

81-Burcin Erol,”Ortacağ Avrupası ve Üniversiteler,s.81

.[82]Nazım İrem, “Karanlık/Aydınlık Anlatısı Olarak Ortaçağ… , s. 139.

[83] Peter Burke, Avrupa’da Rönesans, s. 2.

|84] Murat Belge, “Ortaçağ”, s. 77,

[85] Agm., s. 77.

[86] Agm., s. 77.

[87] Turhan Kaçar, “Ortaçağ Dinsel Fermantasyonu”, s. 97.

[88] Bkz. agm., s. 97.

89] Nazım İrem, agm., s. 135-136.

|90] Bkz. agm., s. 136.

[91] Agm., s. 135.

[92] Agm., s. 136-137.

[93] Agm., 8.137.

94] İlhan Arsel, Taplumsal Geriliklerımizin Sorumluları, s. 166.

95] Bkz. Nazım İrem, Karanlık/Aydınlık Anlatısı Olarak Ortaçağ, s. 140.

[96] Fernand Grenard, Asyanın Yükselişi ve Düşüşü, s. 28.

Yazar: Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.