Ataullah İskenderi, Hikemi Ataiyye Şerhinden Alıntılar

Duanın kabulünün gecikmesi ümitsizlik ve usanç vermemelidir. Mademki Mü’min suresi 60. ayetinde duaya icabet edeceğini vaat etmiştir, kabul eserlerinin erken veya geç ortaya çıkmasında başka hikmet bulunduğu düşünülmelidir. Hekim hastanın istediği gibi değil, hastalığın gerektirdiği şekilde tedavi eder. Cenab-ı Hak da bu hikmet şifahanesinde tabii hallerin ve nefsanî arzuların hastası olan kullarına tedavi kabilinden olan icabet eserlerini, onların istediği şeylerde değil, onların menfaatine kendi seçtiği yerde, onların dilediği vakitte değil, kendi dilediği zamanda ortaya çıkarır. Kulların acele etmesi, İlâhî takdiri çabuklaştırmaz, onların gecikmesi geciktirmez.

Ebu’-Hasan Şazelî Hazretleri:

“Sadık mürid olan kimseler, dünya işlerinden bir işi seçmemelidir. Seçmek gerekirse seçmemeyi seçmeli, bundan da Cenab-ı Hakk’a kaçmalıdır.” buyurmuştur.

—————

Halkın vermesi mahrumluk, Hakk’ın vermemesi ihsandır.

Halk tarafından bir şey verildiği zaman onun gerçek vericisi olan Hak’tan gaflet edilirse, halkın vermesi mahrumluk olur. Bu dışarıdan ihsan gibi görünürse de, aslında mâsiva gözetilmiş olması ve nefsanî hazlar bulunması bakımından mahrumluktur.

Hak Teâlâ’nm vermemesinin ihsan olması ise, insan kalbini bu men zamanında halktan gafil ve Hakk a bağlı bulunmasında dolayıdır. Bu dıştan her ne kadar vermemek ve mahrumluk olsa da, hakikatte Hak Teâlâ kulunu mahrum ederek ihsan kapısına sığınmaya mecbur kıldığından aradan perde kalkar, nur an* lir. Bu yüzden büyük nimettir.

Özetle halkın atâsı halka sevgi ve minnet doğurması ihtimali yüzünden mahrumluktur. Cenab-ı Hakk’ın men etmesi, vermemesi; gerçek sevgili olduğu için, her işi güzel olduğu için ihsandır. Hazreti Ali Efendimizin(ra) vasiyetnamesindeki şu sözler bu hikmeti yorumlar: “Ey mü’min, Allah ile kendi aranda gani-met kabul etme ve kulların bağışını kendine borç ve diyet bil.”

Bazıları şöyle demiştir: “Mahlûkun ihsanının minnet borcu, yoksunluğa sabırdan daha ağırdır.” Bazıları da: “Nezahet şerefi, menfaat neşesinden daha fazla sefa verir.” Demişlerdir

—————

Bazı arifler demiştir ki: “Pek ağır hasta oldum. Ama afiyet kazanmaktan fazla hastalığımın devam etmesini arzu ettim.”

Ashab-ı kiramdan İmran bin Hasîn Hazretleri(ra) otuz sene kadar yatalak olmuştu. Hiçbir şekilde harekete gücü yetmediğimden yattığı sedirin altı delinerek o suretle def-i hacet ettirirlerdi.

Geçmiş olsun ziyaretine tâbiînden El-Alâ bin eş-Şehîr gelip onu böyle görünce üzüntüsünden ağlamaya başladı. Hasta ona niçin ağladığını sorduğunda;

“Senin gibi seçkin bir sahabeyi bu halde görüp de ağlamamak mümkün mü?” dedi.

İmran Hazretleri şu cevabı verdi:

“Ey Alâ, benim için ağlama! Zira ben mâbudumun bana layık gördüğü hâlden memnunum. Ben sağ oldukça kimseye söylemezsen sana bir sır vereyim. Bu hastalığım sebebiyle melekler beni ziyarete geliyor, ben onlarla dostluk kuruyorum. Bana selâm veriyorlar, onları dinlemek bana çok büyük bir zevk veriyor.”

Hadis-i kudsîde şöyle buyrulmuştur: “Yokluk ve yoksunluk benim hapishanem, hastalık benim bağımdır. Ben bunlarla sevdiğim kulu izzetimin rıza evinde hapsederim.

—————

İmam Gazalî Hazretleri “Ihya’ul-Ulûm”da şöyle buyurur.

Büyüklerin övülmeyi kötü görmeleri, övülmenin ferah ve gurur vermesi korkusundandır. Çünkü halk tarafından övülen kişiler, Allah Teâlâ gazap ettiği halde halkın övgülerine boşuna sevinmiş ve kalplerini meşgul etmiş olurlar. Hâlbuki gerçekten methedilen Hakk’a yakın olandır, gerçekten kötülenen Hakk ın dergâhından kovulandır. Surette övülen biri, aslında cehennemlik olduğu halde başkasının riyakârca övmesiyle sevinirse, büyük cahillik ve gurur içindedir. Gerçekten övülmüşlerden ise ilâhı lütuflarla ferahlanmalı, insanların övmesini, vermesini kale almamalıdır.

—————

Cenab-ı Hak gökleri ve yeri İbrahim’e gösterdiği zaman bir adamın günah işlediğini görerek beddua etti. Bunun üzerine o adam derhal helâk olup kendisinden bir iz kalmadı. Birkaç günahkâr da aynı şekilde aynı akıbete uğrayınca Cenab-ı Hak buyurdu: Ey İbrahim, sen ulü’l- azm peygamberlerdensin; hiçbir duan reddedilmez, kabul olunur. Benim kullarıma beddua etme! Zira onlar üç halden birinde olurlar: Ya işledikleri günaha pişman olur, tövbe ederler veya tövbe etmezlerse de onların nesillerinden beni tevhid ve teşbih edecek çocuklar dünyaya gelir. Yahut isyan halinde ölürler de kıyamet gününde huzuruma getirildiklerinde istersem affederim, istersem acıklı azapla cezalandırırım.

Bu hadis-i şerif şu ayetin açıklamasıdır: “Böylece biz İbrahim’e kesin inanç sahiplerinden olması için göklerin ve yerin melekûtunu gösterdik.” (En’am/75)

—————

Ahmed bin Erkam Belhî Hazretleri de şöyle demiştir:

“Bana nefsim,Îsbîcab denilen yerdeki kâfirlerle çarpışmak üzere Müslim ordusu ile birlikte bir gazaya katılmamı teşvik etmeye başladı. Daima fenalığa meyilli olan nefs-i emmarenin böyle en güzel amellerden olan cihadı istemesine şaştım kaldım. Zannettim ki tek başıma halktan uzak yaşadığımdan dolayı üzülüyor ve halkın içinde bulunmak ve insanlar arasında onların saygısını kazanmak istiyor. Bu arzusunu kırmak için gazaya giderken mamur bir yere varırsam da bilinecek bir yerde durmayacağımı söyledim. Ona da razı oldu. Çarpışma sırasında zırhsız ve miğfersiz savaşacağım için ilk hücumda şehid edileceğimden buna benzer savaş sıkıntılarından bahsettim. Hepsini de memnuniyetle kabul etti. Şaşıp kaldım ve çaresiz Cenab-ı Hakk’a yalvarıp: “Yarabbi, kötülükle emrettiğini bildirdiğin nefs-i emmare bana ibadet ve güzel ameller teklif ediyor. Elbette senin sözün doğrudur. Bana bu sırrı ilham et!” diyerek dua ettim. Derhal işin iç yüzü açığa kavuştu. Nefsim hep arzusunun hilafına davrandığım mücahedeme nispetle; günde bin defa ölmek yerine bir kere ölüp şehadet mertebesine erişmek, üs kullar arasında ilelebet güzel bir namla anılmanın daha uygun bir iş olacağını düşünüyormuş. Bu yüzden o sene cihada gitmedim. İnziva halinde mücahede ile vakit geçirmeyi seçmeye mecbur oldum.”

—————

Ebubekir Vâsıtî Hazretlerinin şu sözleri kulaklara küpe yapılacak değerdedir:

“Cenab-ı Hak bir fakire yoksulluğundan ötürü yakın olmaz ve bir zenginden zenginli yüzünden uzaklaşmaz. Dünya saraylarının Allah katında değeri olmadığından bunlar vuslat ve ayrılık getirmez. Sen dünya ve ukbayı Hak yolunda serip feda etsen, bu davranışın seni ahadiyet dergâhına ulaştırmaz. Dünya ve ahiretin tümüne malik olsan bu sebeple ulûhiyet kapısından uzaklaşmazsın. Cenab-ı Hakki yakın olan illetsiz yakındır ve uzak olan da sebepsiz uzaktır.

Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’inde buyurdu:

Allah’ın nur vermediği kimsenin nuru olmaz ” (Nûr/40)

—————

Zamanında Bağdat’ın en âlimi olan İmam Cevzî Hazretleri evinden medreseye gitmekte iken birisinin şu mealde bir kıta söylediğini işitti:

“Mübarek şaban ayının yirmi günü geçti ve yemeye içmeye engel olan ramazan-ı şerifin gelmesi yaklaştı.Şimdiye kadar gecenin az bir zamanında yiyip içiyorken artık oruç gününe kadar yiyip içmeye devam et.Şarabı ufak kadehle içmeyi bırak! Zira ufak kadehlerle içmeye vakit müsait değil.”

Bu şiiri işitince vecde gelip derhal işini bıraktı, ağlayıp feryat ederek Mekke-i Mükerreme’nin yoluna düştü. Ömrünün son nefesine kadar o mübarek beldede ibadet ve taat ile zamanını geçirdi. Cevzî Hazretlerinin dünyayı terk edip ahirete yönelmesine ve ömrünün sonuna dek ibadetle meşgul olmasına bakılırsa bu kıtadan şu manayı çıkardığı anlaşılır:

“Hayat müddetin sona ermekte ve ahiretin dehşetli günleri yaklaşmaktadır.Öyleyse gecelerin az bir kısmında yaptığın ibadeti güneş doğuncaya kadar devam ettirmen lazım.Ömür sermayesi olan vakit öyle azıcık ibadetlerle saadet kazanmaya elverişli değil.”

—————

İkinci Faruk-ı Azam denilmeye değer olan Emevi halifelerinden Ömer Ibn Abdülaziz de kendisine bazı valiler tarafından- “Benim olduğum beldede nimet o kadar çoğaldı ki, idaremde bulunan ahalinin üzerine şükür zayıflığından korkuyorum.” diye sunulan bir yazıya şöyle yazarak cevap verdi:

“Ben seni Cenab-ı Hakk’ı bilirsin sanıyordum, meğer bilmiyormuşsun. Cenab-ı Hak bir kuluna bir nimeti ihsan edip de o kul hamd ü sena ederse elbette onun hamdi Hakk’ın nimetinden efdaldir. Eğer bu gerçeği bilmiyorsan Allah’ın kitabına başvur. Cenab-ı Hak Hazreti Davud ve Süleyman’ın dilinden ilim ve peygamberlik nimetine: ‘Elhamdülillah bizi mü’min kullarından çoğundan üstün kıldı.’ dediler. Cennete giren mü’minlerin dilinden: ‘Allah’a hamdolsun ki, sözünde durdu ve cennete bizi varis kıldı buyurmadı mı? Hâlbuki peygamberlikten ve cennete girmekten büyük hangi nimet vardır.

—————

Hadis-i şerifte bildirildiğine göre;Arasat meydanında her kulun gün ve gece saati olan yirmi dört saat, yirmi dört hazine şekline girecek; her biri dünyada iken işlediği güzel amellerin karşılığı olmak üzere nimet, bağış, zevk ve safa ile ağzına kadar dolu olarak görünecektir. Böyle hâzinelere kavuşanlar sevinçlere gark olurken, boşa geçirilen zaman ise nimetten boş olarak ortaya çıkarılınca fevkalade üzüntü ve umutsuzluğa sebep olacaktır.

Cennete girenler zevk ve sevinçlere boğuldukları sırada dünyada güneşin ve ayın doğması gibi, karşılıklı oturdukları yüksek makamlarına ansızın parlak bir ışık vurduğunu görecekler. Nereden geldiğini araştırdıklarında bunun üstlerinde bulunan, yeryüzünü aydınlatan ışıklı gök cisimlerine benzeyen ashab-ı kiramın yüzlerinden yansıdığını anlayacaklar. Onların yükseklerde buraklar üzerinde hızla uçup gittiklerini ve ilâhı huzurla her an nurlandıklarım görünce hallerine imrenip diyecekler ki:

“Ey din kardeşlerimiz, bu nasıl insaftır? Biz de sizin gibi taat görevlerimizi yerine getirir, Allah’ın emirlerine karşı gelmekten çekinirdik. Sizin bu yüksekliğe ve üstünlüğe ulaşmanızın sebebi nedir?”

Bunun üzerine Rab Teâlâ tarafından onlara şöyle cevap verilecek:

Ey kullarım, onlar sizin tok olduğunuzda aç, sizin suya kandığını: da susuz, siz giyinik iken çıplaktı. Siz sessiz kalırken onlar Allahı zikr derlerdi. Siz sevinçli iken, onlar anlaşırlardı. Siz rahat döşeğinizde uyuduğunuz gecelerde onlar namazdalardı. Siz güven içinde günler geçirirken, onlar Allah korkusundan titrerlerdi. Bu yüzden cennetin yüksek makamlarına eriştiler.

—————

Süfyan Sevrî Hazretleri dedi ki: “İlim ancak takva vesilesi olması için öğrenilir. İlmin diğer şeylerden üstün olması, onunla takva elde edildiği içindir. Eğer bu maksat başkalaşır lebelerinin niyeti ilmi dünyaya vesile yapmak sebebiyle bozulur sa elbette onların amelleri ve ahiret ecirleri bâtıl olur, açıkça hüsranda kalırlar. Zira Cenab-ı Hak şu ayette bildirdi. ‘Her kim ameliyle ahiret sevabını isterse, biz onun sevabını artırırız. Her kim dünya metaını murad ederse, biz ona dünyadan mukadder olanı veririz, artık onun için ahirette nasip yoktur.” (Şûra /20)

Akıllı insan bu fani dünyadan ziyade baki olan âlemle sevinir. O akıl sahibinin bu seçiminin nuru gönlünde parlat ve yüzünde onun müjdesi açıkça görünür.

Dünya dediğimiz bu ibret hayalhanesi, bölünmez cüzlerin birleşmesinden oluşmuş bir hikmet âlemidir. Bu cüzlerin (parçacıkların) her biri daima değişip dururken ve birleşik cüzlerin her an ve saat birbirinden ayrılıp dağılması mümkün iken dünyanın artık tümüyle sonradan yaratıldığında, geçici olduğunda ve her yaratığın da birbirine bağlı özelliklerle meydana geldiğinde şüphe var mıdır? Dünya mademki sebepler ve müsebbipler zincirine bağlı bir geçicilik yurdudur, elbette bu zincirler olmaksızın ileride bir kudret dairesine dönüşeceği bellidir. Bu kudret dairesi de ukba denilen ahiret yurdudur. Fena yani geçicilik dediğimiz şeyde aslında sebepler ve müsebbiplerin birbirine düzenli bağlılığının bozulması demektir. Öyleyse sebeplerin müsebbiplerle olan geçici alakası kaybolup kudret kendini gösterecek, ahiret denilen gerçek durum ortaya çıkacaktır. Bu gerçek yurdun bozulmaktan uzak, daimi bir âlem olacağı tabiîdir. O halde akıl sahibi olgun kişi fani cihanla sevinmez, tersine ondan nefret edip yüz çevirir. Çünkü geçicilikle sevinmek de geçicidir. O da sevindiği şey gibi kaybolacaktır. Bu yüzden aklıselim sahibi kimse, ona asla değer vermez.

Ataullah İskenderi –  Hikemi Ataiyye Şerhi (Ahmed Mahir Efendi)Sufi Yay.

 

Yazar: Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.