Ahlakın Temel Şartları:İrade,Hürriyet/Özgürlük ve Niyet

Yaratılmışımızda (halk) varoluş mayamıza zerk edilmiş olan akıl, hikmet ve tabiatın bir ahlak(hulk)haline dönüşmesinin olmazsa olmaz ilk şartı, bir iradenin mevcudiyetidir. İrade, yaratılışımızda­ki bu mayayı günlük hayat içinde karşılaştığımız seçenekler ara­sında tercihte bulunmak üzere kullanma gücü ve yeteneğidir. Bu çerçevede, irade üç aşamada devreye girer: İnsan önce mayasında mevcut bir güç ile arzu duyar, sonra bu arzuyu düşünerek tahayyül eder ve nihayet bu düşünceye dayalı bir ihtiyârda, yani tercihte bu­lunur.

Dikkat edersen yine varlık-bilgi-değer etkileşimi söz konusu. Önce varoluşumuzdan gelen bir arzu konusunda hissederek iste­me yönünde bir iradede bulunuyoruz, sonra bu isteği elde etme­nin yollarını tahayyül ederken düşünerek bir irade kullanıyoruz ve nihayet bu düşünce ile ortaya çıkan seçenekler arasında bir tercihte bulunarak bir irade sergiliyoruz. Kullandığımız istek-dü- şünme-tercih iradelerinin bizi bir davranışa yöneltmesi ile ahlak alanına girmiş oluyoruz.

Bu iradeleri kullanış yöntemimiz ve her aşamada yaptığımız tercihler bizi sonunda ahlaki sorumluluk üstleneceğimiz bir eyle­me yöneltir. Bu seçme iradesinin ihtiyâr kavramı ile karşılanması dahi önemli bir mesaj içerir. İhtiyâr kavramının kökü hayrdır, do­layısıyla ihtiyâr, seçenekler arasında en iyisi, doğrusu ve hayırlısı yönünde irade kullanmak demektir. Bunun içindir ki ilk İslâm fi­lozofu kabul edilen Kindi ihtiyâri şöyle tarif ediyor: “Düşünme ve ayırt etme gücünden sonra gelen irade.”9

Bu arada dikkat edersen ihtiyar aynı zamanda yaşlı demek. Muhtemelen bu kavramla ilk kez karşılaştığında önce yaşlı aklı­na gelmiştir. Modern kültürde güç ve güzellik bedenî güç ile özdeşleştirildiği için gençlik itibar, genç görünmek ise iltifat olarak görülmüştür. Öte yandan yaşlılık bu bedenî güç ve güzelliğin kaybedilmeye başladığı bir dönem sayılıp istenmeyen bir zayıflık dönemi olarak görülmüştür. Kadim kültürde bu algı tam tersine idi. Bir Çinli dostum Çincede “genç” kelimesinin toy ile eşanlamlı olduğu için birine “Ne kadar genç görünüyorsunuz” dendiğinde bunun bir iltifat değil, aksine bir uyarı niteliği taşıdığını söylemiş­ti. İşte, bizim dilimizde de yaşlılık dönemi için kullanılan “ihtiyar” ifadesinin aslında aynı zamanda hayırlı tercih konusunda tecrü­beli anlamını vermek üzere kullanıldığını düşünebiliriz.

Her yaşın kendine özgü güzellikleri ve hikmetleri vardır. Ama bana sorarsan en kıymetli olan genç yaşta olgunlaşarak ihtiyar olabilendir; yani genç yaşında da doğru tercihte bulanabilecek olgunlukta olandır. Arzu ve dürtülerinin etkisi azalmış bir yaş­lının, tecrübesine dayanarak akıl ve hikmetle davranması doğal olandır; arzu ve dürtülerin güçlü olduğu genç yaşlarda akıl ve hik­metle hayr yönünde yapılan tercihler ise değerli olandır.

Özetle, genç dostum; genç yaşlarda, hayr yönünde irade kul­lanma anlamında, ihtiyar olmaya çalış. Bunun yolu da bellidir: akıl ve hikmete dayalı sağlam bir irade.

Bu yolu kestirmeden ve doğrudan pratikle öğrenmenin sırrını da sana söyleyeyim: Bedenî olarak yaşlı, iradi olarak ihtiyâr sahibi olan büyüklere değer vermek ve onların tecrübelerinden istifade etmek. Bir evin en büyük nimeti, bakışları ve duruşları ile gençle­re ders verebilen ihtiyarların mevcudiyetidir. Bil ki onlar en etkili eğitimciler ve en doğru rehberlerdir.

Genç dostum,

İradenin sohbetimizin değişik bölümlerinde sık sık karşımıza gelmesi de herhalde dikkatini çekmiştir. Bu konuyu daha önce ta­rih bilinci ve düşünce yöntemi konularında da ele almıştık. Şimdi istersen geriye dönüp o bölümlere tekrar bakabilirsin. İradenin sohbetimizin merkez kavramlarından biri olması, irade sahibi ol­manın inşam diğer varlıklardan ayıran ve onu düşüncede, ahlak­ta, sosyal hayatta ve tarihte özne kılan en önemli yetenek olma­sındandır. Tarih bilincini ele aldığımız bölümdeki son vurgumu­zu bir kez daha tekrarda fayda görüyorum: İradelerini kullanarak bilgi ve ahlak öznesi olamayanlar tarihin öznesi olamazlar.

İradenin davranışa ve hayata yansıması da ancak ve ancak hürriyet ile mümkün olabilir. İnsanoğlu tarih boyunca hep iki ka­dim arayışın içinde oldu: güvenlik ve hürriyet/özgürlük. Güvenlik varoluşun teminatıdır; hürriyet/özgürlük ise insan olma izzetinin korunması. Tarih işte bu arayış ile şekillendi.

Buraya kadar hürriyet ve özgürlüğü birlikte kullandığımızı fark etmişsindir. Aynı anlamda kullanılan hürriyet de özgürlük de kökleri ve anlam haritaları doğru anlaşıldığında biri diğerini yok etmeden de kullanılabilecek çok güzel iki kavram. Özgür kav­ramını özne, özgün, özgür ve özeleştiri gibi kavramlarla birlikte oluşturduğu anlam haritası içinde daha evvel düşünce yöntemi bahsinde görmüştük.

Gel istersen burada bir de hürriyet kavramı üzerinden yol alalım ve tefekkür hâzinemizi genişletmeye çalışalım. Bu kav-ram üzerinde çalıştığım dönemde Râgıb el-lsfahânı nin Kur’an kavramlarını ele aldığı klasik eseri el-Müfredât fî elfâzil-Kur ân’ını incelerken etimolojik köken ile kadim kültürdeki kullanımı ara­sında önemli bir anlam bağı dikkatimi çekmişti. Îsfahânî önce hane maddesinde bu kavramın kökünün anlamını verir ve “bir durumdan dolayı bedende ortaya çıkan sıcaklık (hararet)” der; daha sonra bu madde altında hurre/hur kelimesine gelir ve dün­yevi kazançlar için duyulan hırs, tamahkârlık ve açgözlülük gibi yerilen kuvvelere mağlup olmamış kimse olarak tanımlar.[10]

Aynı kökten gelen bu iki anlamı birleştirirsek aslında tek başı­na bir kimsenin hürriyet meselesi konusuna da açıklık getirebilir ve şu ana kadar kullandığımız kavranılan da bir araya getirerek şöyle diyebiliriz:

Tabiatımızda bulunan arzu ve dürtülerin ortaya çıkardığı ha­rareti (nefsi baskıyı) akıl ve hikmet yeteneklerini kullanarak irade­siyle kontrolü altında tutan kişi hürdür.

İşte gerçek hürriyetin başladığı yer burası. Bizi bu hürriyete gö­türecek olan gerçek mücadele de Hz. Peygamberim (s.a.s.) cihâd-ı ekber olarak tanımladığı, mayamızda mevcut olan nefsimize karşı verdiğimiz mücadele. Düşmana karşı verdiğimiz mücadele bizi özgür, nefsimize karşı verdiğimiz mücadele bizi hür kılar. Hür ol­mak öncelikle akıl ve hikmetle kendi iradesine sahip olma hâlidir. Bedenî varoluşun stres ve gerilimden kendisiyle barışık hâle geç­mesidir.

Bu kavramsal çerçeve içinde kadim hürriyet anlayışı ile mo­dern özgürlük anlayışı arasındaki farkı da ortaya koyabiliriz. Mo­dern dönemde özgürlük ilişkisel bir düzleme indirgenip toplum­sal eşitliğin bir türevi olarak görüldü. Özgürlükçü hareketler ge­nellikle eşitlik talepleri ile birlikte yükseldi. Farklı modern akımlar tarafından “özgürlükçü mücadele” olarak tanımlanan aristokra­siye karşı burjuvazinin, burjuvaziye karşı proletaryanın verdiği mücadeleler, köleciliğe karşı yürütülen insan hakları mücadelele­ri ve kadın hareketleri özgürlüğü hep eşitlikle birlikte sağlanan ve garanti altına alman bir değer olarak gördüler.[11]

Bu yaklaşımın eksikliğini bir kitabımda şu şekilde ortaya koy­maya çalışmıştım:

Fukuyama’nın ‘Liberal demokrasi, irrasyonel olan, başkalarından üstün görülme isteğinin yerine, rasyonel olan, başkalarıyla eşit görülme isteğini koyar.’ iddiası bu yaklaşımın bir yansımasıdır. Bu olgu ile ilgili iki temel mesele vardır: Anayasa ve yapılara dayalı eşitlik, özgürlüğe erişmeyi garanti edebilir mi? Acaba insanlık ger­çek bir eşitliğe ulaşmış mıdır? Köleler efendilerine eşit olmakla özgürleştiler. Ama bu eşit hâle gelmiş efendilerin özgürlüklerinin devam edip etmediği, özgürlüğün tanımına bağlı ve cevaplanma­mış bir sorudur, özgürlük ve eşitliği bir tutan yaklaşım, özgürlü­ğün tanımım sadece insanlar arası ilişkisel bir olgu şeklinde farz ederek özgürlüğün izafileşmesine neden olmaktadır. Sonuçta yalnız yaşayan bir insan için özgürlük meselesi yok sayılıyor.12

İlişkisel özgürlük ile iradi hürriyet arasındaki farkı bir örnek­le göstermeye çalışalım. İlişkisel özgürlük her düzlemde bireyler için hukuki eşitlik ve milletler için bağımsızlık ile sağlanır ve in­san onurunun ayrılmaz bir parçasıdır. Başta düşünce özgürlüğü olmak üzere anayasal teminat altına alınan özgürlükler bu çerçe­vededir. Bu, insanın kendi iradesini kullanabilmesi için gerekli bir şarttır, ama yeterli midir? Mesela bütün bu özgürlüklerin olduğu bir ülkede, son derece yüksek gelire, dolayısıyla da her istediğini yapabilme gücüne sahip ama uyuşturucu bağımlısı bir birey için bu özgürlükler ne anlam taşır? Kendi varoluşu üzerindeki kontro­lünü ve iradesini kaybetmiş biri için dışsal özgürlükler mutluluk vermeye yeter mi?

Bu söylediklerimden bu özgürlükleri önemsemediğimi dü­şünme! Başta düşünce özgürlüğü olmak üzere bu özgürlük alanlarının insan onurunun ayrılmaz parçası olduklarını önce­ki bölümlerde zaten ele almıştık, tekrar vurgulamaya gerek bile görmüyorum. Burada derinlemesine anlamanı istediğim husus, gerçek hürriyetin ilişkisel ve dışsal değil, özde ve içsel olduğudur.

Ayrıca kendi iradi hürriyetini bu derece içselleştirmiş biri­si ilişkisel özgürlüğe zaten benimseyerek saygı gösterir. Aksine, ilişkisel özgürlüğü savunan ama iradi hürriyetine malik olmayan birisi her an başkalarının özgürlük alanlarını yok etmeye çalışa­bilir.

Öyleyse sevgili kardeşim,

Hürriyeti kendi içinde ara ve inşa et; özgürlüğü diğer insanlar­la ortak bir kamu alanında karşılıklı saygı içinde yaşa! Biri olma­dan diğerinin anlamının da kalmayacağını bil!

Niyet

Şu ana kadar insanı ahlaki özne kılan potansiyel unsurlardan ve bu potansiyelin harekete geçmesini sağlayacak irade ve hürri­yetten bahsettik. Bunlar hep ahlaki eylemin öncesinde olmazsa olmaz şartlardır. Şimdi, bu şartlardan fiiliyata, düşünceden eyle­me geçişin en kritik aşaması olan niyetten bahsedeceğiz.

Ahlak, eylemden önce zihinde, hatta yürekte başlar. Yüreğine nakşetmeden yaptığın hiçbir fiil ahlakilik değeri kazanamaz. Ruh, duygu ve yürek boyutundan yoksun bir fiil, özünü kaybetmiş bir kalıptır. Hele riya ve gösteriş zehirleriyle malul olmuş bir fiil, gö­rünüşte ahlaki intibaı verse bile gerçekte ahlakilik kriterlerinin tümünü kaybetmiştir. Bütün bu unsurları barındıran tek bir ah­lakilik kriteri vermek istersen o da niyettir.

Bu yüzden bir hadis-i şerifte “Ameller niyetlere göredir”13 den­miştir. Bu hadisin Sahîh-i Buhârinin ve klasik dönemde birçok kitabın ilk hadisi olması da manidardır.

Niyet ruh, duygu ve yürek boyutlarını barındırır.

Ruhtur, çünkü ahlakiliğin yaşanılırlığı onunla kaimdir. Halis niyetten yoksun bir fiil, ahlakilik açısından ruhtan yoksun bir be­den gibidir; görünüşte vardır, ama varlığın esası olan candan ve hareketten yoksundur.

Duygudur, çünkü bir eylem mantıki izahlarla ve çıkar dür­tüsüyle yapıldığında bir beklenti ve pazarlık hissi verir. Karşılık beklenen fiil, ahlakiliğini kaybetmeye başlar. Bu, ibadetler için dahi geçerlidir. İbadet karşılığında cenneti ummak, anlamlı ve mantıklı bir beklentidir ve yanlış görülemez. Ama gerçek ibadet Allah’ın rızası için yapılandır. Allah vaadine sadıktır, rızasını ka­zanana cennet nimetini mutlaka verir. Kim ne niyetle çalışırsa onu elde eder. Yunus Emre’nin “Cennet cennet dedikleri, bir­kaç köşkle birkaç huri, isteyene ver anları, bana seni gerek seni” derken kastettiği, cennetin önemsiz olduğu değil, Zat’a muhab­betin ve O’nun rızasının her şeyden önce geldiğidir. Yunus aşkla bağlandığı Rabbine “Eğer mantıki bir pazarlık dürtüsü ile cennet Senin Zat’ın ile benim arama girecekse o cenneti dahi istemem” demek istemektedir.

İşte ahlakiliğin zirve noktası budur. Uhrevi nimet istenmezse dünyevi nimet niçin istensin? Ahlakilik, karşılığında bir şey iste­meden, insanın kendi içinden gelen doğal bir his ile yaptığı fiiller için söz konusu olabilir.

Öyle bir doğallık ki kazanılmış bir içgüdü niteliğine sahiptir ve seni yanlıştan korur. İşte burada yürek boyutu devreye girer. Hep söylediğim üzere, varoluşun esası muhabbettir ve ondan yoksun olan her şey zamanla anlamını kaybeder. Onun mekânı da bugün genelde akıl olarak kabul ettiğimiz mantıksal ratio değil, kalbî akldır, yani yürektir, gönüldür. “Yüreğinin sesini dinle” dediği­mizde aslında o kalbî “akl”ı çağırırız.

İşte niyet bir insanın bu çağrıyı kendi kendine yapmasının ve ikrar etmesinin adıdır. Bunun için niyet şahsidir, senin kendi özünle konuşmandır; ikinci bir şahıs gerektirmez. Niyet, kendinle dürüst olmanın, başka bir deyişle kendinden emin olmanın adı­dır. Bu dürüstlüğün dışa yansıması ise samimiyettir.

Genç dostum,

Niyetini hem sahih hem kavî tut. Niyetin sahih ise bu niyetle yöneldiğin amelde yardımcın Allah’tır. Niyetin sahih değilse bil ki bu niyete dayalı amellerle kısa dönemde başarı kazanıyor gö­rünsen bile uzun dönemde daha büyük sınavlar seni bekler, öte yandan sahih bir niyetle yola çıkmışsan bu niyetini kavî kıl, onda sabit ol; kısa dönemde zorluklarla karşılaşsan bile uzun dönemde mutlaka başarılı olursun.

Ahmet Davudoğlu – Duruş,syf.268,274

9  Kaya,Kindi:Fesefi Risaleler,s.186

10 lsfahâni, Müfredât, s. 379-381.

11 özgürlük ya da eşitliğin önceliği üzerine liberal ideolojinin farklı kanatları arasında ortaya çıkan ayrışma da, negatif ve pozitif özgürlük türlerinin siyasi-toplumsal ima ve imkanları üzerine süregelen tartışmalar da bu özdeşleşme karşısında gösterilen tepki ve arayışların yansımaları olarak okunabilir.

12 Davudoğlu,Civilizational Transformation and the Müslim World,s.12

13 Buhârî, Bed’ü’l-vahy, 1.

Yazar: Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.