Latife Tesellisi

Organlarımızdan herhangi biri zarar görse hayatı idame ettirmek oldukça zorlaşabilir. Ayaksız yolculuk etmek, elsiz yemek yemek hayli meşakkatli… Bedenin nispeten daha latif organları olan beş duyudaki hastalıklarsa, hayatı daha da zorlu kılar. Görme, işitme veya dokunma hislerimizin bir anda yok olup gittiğini hayal edelim. Ne büyük felaket!

Sobaya dokununca aynı, buza dokununca aynı his elde edilseydi, hayat ne kadar karmaşıklaşırdı. Suya dokununca ne hissediyorsak, kapı koluna dokununca da onu hissetseydik, işler birbirine girerdi. Daha da ötesi, neye dokunursak dokunalım hiçbir şey hissetmeseydik, bundan daha korkunç ne olabilirdi? Bu durumda kainat görüntüsü olan ama somut varlığı olmayan bir rüyaya dönerdi.

Beş duyu organımız, yok olmaması karşılığında elde olsa bütün dünyayı feda edebileceğimiz kadar kıymetli duyularımızdır.Beş duyu organımızdan başka, onlardan daha latif, daha fonksiyonel ve daha kıymetli birtakım manevi duyularımız vardır; onlar maddi organlardan daha kuşatıcı, daha güçlü ve daha gereklidir… İnsanın binlerce gözü ve kulağı olsa karşılığında hepsini hiç düşünmeden feda edebileceği kıymette küfelerdir bunlar. Dokunma hissini, lafı mı olur diyerek, uğrunda bir hamlede terk edebileceği derinlerde bir takım hissetme yeteneklerimiz… Latifeler, ince duyularımız, manevi algılarımız…

Birçok manevi organa sahip olduğunu herkes fark ede- mese de, onlardan birinin öldüğünü, kalbe çöken karanlıktan her insan çıkarabilir. Latifelerin en önemli yaratılış gayesi Allah’ı müşahede (şahit olma) edebilmektir. Latifelerden her ne kadar bu dünyada da kısmen istifade ediliyor olsa da onların asıl kullanım yeri âhiret hayatıdır.Cennetin özelliklerinden biri de latifelerin tamamını doyuran bir yer olmasıdır. Latifelerin veriliş gayelerinden biri de bu dünyada manevi nimetlerin hissedilmesi, tattırılması ve dolayısıyla şükre vesile olmaktır.

Vicdan, âsab, his, akıl, hevâ, nefis, kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye, kalb, ruh, sır, saika, şâika, hafi, ahfâ, hayal kavramları latifelerden sayılmaktadır. Her latifeye ait değişik bir gıda türü vardır. Bu gıdaların başında ‘iman’ gelmektedir. Ayrıca başta namaz olmak üzere ibadetler de latifelerin teneffüsüne ve beslenmesine sebebiyet vermektedir. Kuryân kelimelerinin ve orucun da latifeleri gıdalandırdığı, nurlandırdığı ve feyizlendirdiği ifade edilir. Zikrullah da latifelerin temel gıdalarından biridir.

Latifelerimizin mühim gıda kaynaklarından biri de musibetlerdir. Musibetlerin sarsıcılığı ve acı vericiliğinin rağmına, onlardan gıdalanan birçok latife vardır. Latifeler musibetlerle beslenir, dirilir ve canlanırlar. Musibetlerde akıl kendi vazifesi olan sebep ve sonuç arayışıyla meşgulken, latifeler musibetin kendisine değil musibeti gönderene odaklanıp Rabbiyle bir tür iletişim haline geçerler. Nefs ve akıl keder içerisindeyken birçok latife, süt emen bir bebek gibi, musibetlerin akıl üstü ve nefs dışı yanlarından kana kana içerler.

Musibetin başlaması o latifeler için manevi bir yağmur, bitişi ise kuraklığın başladığı dönemlerdir.Sahip olduğu bir varlığı yitirmek, nefs için keder sebebiyken, latifelerde bir doygunluğa, bir itminana vesile olur. Kayıptan dolayı nefsin çektiği acıya ‘hüzün dense de, dünyevi zararların, uhrevi kazançlara dönüştüğünü bilen latifelere göre bunun anlamı ‘sevinç’tir, ‘itminan’dır. Başa bir musibet geldiğinde, nefsin çektiği kederi bir yana bırakırsak, ruh o an ne hissediyor, kalp ne algılıyor, latifelerimiz neler solukluyor? Onlar bu tür durumlardan güzellik devşiriyor ve lezzet alıyorlar. Ama insan genellikle hadiselerin nefse ve diyalektik akla bakan taraflarıyla ilgilenir.

Cenap Şehabettin’in “Gariptir; yükü çeken manda ses çıkarmaz da kağnı inler” dediği gibi insan musibet karşısında yaşadığı kalp itminanını görmezden gelmekte ve nefsin feryadına kulak vermektedir. Çünkü itminan sessiz, feryat gürültülüdür.

– Dervişin Teselli Koleksiyonu,syf.121-123

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir