Gerçek İyilik

Bakara 177. İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin yaptığıdır ki, Allah’a, âhıret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. (Allah’ın rızâsını gözeterek) yakınlara, yetîmlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekât verir.Antlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Müttakîler ancak onlardır!

Asıl iyilik âhıret gününe, yâni öldükten sonra tekrar dirilip amellerin karşılığının verileceği bir günün muhakkak geleceğine ve o günde vuku bulacak hâdiselere inanan kimselerin iyiliğidir. Yahûdî ve Hıristiyanlar kıyâmet günü, sayılı birkaç gün hâriç kendilerine ateş dokunmayacağını ve peygamber olan babalarının kendilerine şefâat
edeceklerini sanıyorlardı. Onların bu itikadları doğru değildir. Asıl iyilik, gerçek doğu ve batı demek olan, mebde ve meâda yönelmek ve bunların ne olduğunu bilebilmektir.

Âhıret gününe îmân, Allah’a îmândan bir parçadır. Çünkü bizim, Allah’ın ulûhiyyetini ve bütün mümkinâta olan kudretini bilmeden haşrin ve neşrin ne olduğunu bilmemiz ve bunların sıhhatine inanmamız mümkün değildir. Bu sebeple Allah’a îmân, bütün emirlerinde ve nehiylerinde havf ve recâ ile O’na inkıyad ve itâata çağırır ve teşvik eder. Binâenaleyh âhırete îmân, Allah’a îmândan sonra zikredilmiştir.

Gerçek iyilik, meleklerin, vahyin getirilmesi ve kitapların indirilmesi husûsunda Allah ile peygamberi arasında aracılık eden Allah yanında şerefli bir yere sahip olan kullar olduklarına ve bunların Allah’ın çocukları olmayıp erkeklik ve dişiliklerinin bulunmadığına inanan kimselerin iyiliğidir. Yahûdîler, Cebrâîl (a.s.)’e düşmanlık duyarak meleklere îmân konusunu da ihlâl etmişlerdir.

Asıl iyilik sahibleri, Allah’ın indirdiği ilâhî kitaplara inanırlar. Meselâ, Kur’ân onlardan birisidir. Yahûdîler bu hususta da vartaya düşmüşlerdir. Çünkü onlar Kur’ân’ın Allah’ın kitabı olduğu hakkında deliller varken onu reddetmişlerdir.

Asıl iyilik sahibleri bütün peygamberlere, onların Hak tarafından halka gönderilip Allah’ın emir ve tehdidlerini, vâd ve vaîdlerini ve kendilerine vahyedilen bütün haberleri doğru olarak insanlara tebliğ ettiklerine inanırlar. Yahûdîler, peygamberlerini öldürmek ve Hz. Muhammed (a.s.)’ın peygamberliğini yalanlamak sûretiyle peygamberlere îmân konusunda doğru olanı yakalayamayarak inkâra sapmışlardır.

Aslında meleklere ve kitaplara îmân, peygamberlere îmândan sonra gelmektedir.Yalnız âyette, ilimdeki tertîbe bakılmaksızın vücûd-i hâricîdeki tertîbe riâyet edilerek önce meleklere ve kitaplara îmân, sonra da peygamberlere îmân zikredilmiştir. Vücûd-i hâricîye göre önce melek sözkonusudur. Sonra meleğin aracılığı ile peygamberlere
kitaplar indirilir. Daha sonra da peygamberler, insanları o kitaplarda bulunan ahkâmı tatbike dâvet ederler.

Zikredilen bu beş şeye inanmak, dînin usûlünü ve îmânın esaslarını teşkil etmektedir.

Yine asıl iyilik o kimsenin iyiliğidir ki, sevdiği maldan Allah rızası için yakın akrabaya harcar. Rasûlullah (s.a.): “Hangi sadaka daha faziletlidir?” sorusuna şöyle cevap vermiştir: “Sağlıklı ve ihtiyaçlı olduğun, geçim sıkıntısı çekip fakirlikten korktuğun halde verdiğin sadakadır. Sakın can boğaza gelinceye kadar geciktirme!Sonra o zaman: “Şunu falana, şunu da falana verin. Şu da falanın hakkıydı.” dersin.[62]

Sa’dî der ki:

Bugün hazineyi çabuk dağıt,
Zira yarın onun anahtarı elinde olmayacak.
Şimdi neyin varsa avucunun içine koy.
Ki yarın dişinle elinin arkasını ısırırsın.

Âyette “yakın akraba”, sadakaya en lâyık kimseler oldukları için ilk olarak zikredilmiştir. Bu hususta Rasûlullah (s.a.): “Herhangi bir müslümana verdiğin sadaka tek sadakadır. Fakat yakın akrabana verdiğin bir sadaka iki sadaka yerine geçer.

Bunlardan birisi sadaka, diğeri ise sıla-i rahîmdir.”[63] buyurmuştur.

Başka bir hadis-i şerifte de: “En fazîletli sadaka, kindar, geçimsiz ve yakın akrabaya verilen sadakadır.”[64] buyurarak sadakanın ilk önce akrabalık bağı olan yakınlara verilmesi gerektiğini belirtmiştir.

Yine asıl iyilik yetîmlere harcayanın iyiliğidir. Husûsiyle onların fakirlerine verenin iyiliğidir. Harcama yerlerinden ikincisi olarak yetîmler zikredilmiştir. Çünkü ne babası,ne de geçimini sağlayacak birisi olmadığından yetîmler; yâni babasız, fakir küçük çocuklar miskînlerden ve ondan sonra zikredilenlerden sadakaya daha çok lâyıktırlar.

Gerçek iyilik miskinlere harcayanın iyiliğidir. Miskînler iki kısımdır.

Birincisi dilencilik yapmayanlar. Buradaki miskînlerden kasdedilen bunlardır. İkincisi ellerini açarak insanlardan yardım isteyenler. Bunlar, sailîn (dilenciler) gurubuna dâhildirler.

Miskîn, “sâkin”in mübâlağalı şeklidir. Çünkü muhtaç olan kişinin ihtiyacı arttıkça,insanlara karşı olan zelilliği ve hakirliği de o nisbette artar.

Gerçek iyilik malından uzak kalmış yolculara harcayanın iyiliğidir. Yolcu, “İbnü’s- sebîl” diye isimlendirilmiştir. Çünkü onun bütün meşgûliyeti yol iledir. Nitekim yol kesiciye “İbnü’t-tarîk”, uzun ömürlü kimseye “İbnu’l-leyâlî” ve su kuşuna da “İbnü’l-mâ” denilir. Yoldan geldiği için misâfire “dayf” de denilir. Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Allah’a ve âhıret gününe inanan, misâfirine ikrâm etsin.”[65] Yine

Rasûlullah (s.a.): “Kâfir bile olsa misâfire ikramda bulunun.”[66] şeklinde emrederek yolcuya ve misâfire yardımda bulunmanın gerekliliğini belirtmiştir.

Gerçek iyilik eden dilencilere harcayanın iyiliğidir. Çünkü zarûret ve ihtiyaç bunları dilenmeye mecbûr etmiştir. Hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: “At üzerinde gelse bile, dilenciye vermek gerekir.” [67]

Sa’dî (k.s.) der ki:

Haktan başkasının kapısında isteyici değilsin.
Öyleyse hâline şükrederek kapına geleni geri çevirme!

Gerçek iyilik eden köleleri âzâd etmek için harcayanın iyiliğidir. Böyleleri mükâteb kölelerin, hürriyetlerine kavuşmak için efendilerine ödemeleri gereken paranın veya malın tedarikine yardım eder. “Rikab”, boynun son tarafı mânâsına gelen “rakabeh” kelimesinin çoğulu olup “murâkabe” babından türetilmiştir. Çünkü boyun veya ense,bir topluluğun önündeki liderin, arkadakiler tarafından gözetlendiği yerdir. “Allah filânın boynunu azad etsin.” denildiğinde bundan “Allah onu azâbtan kurtarsın.” mânâsı anlaşılır.

“Rikab”dan maksadın, zenginlerin satın alarak serbest bıraktıkları köleler olduğu söylenmiştir. Başka bir mânâya göre “rikab”dan maksad, esirlerdir. Çünkü zenginler para vermek sûretiyle onların kurtulmalarını sağlarlar.

İşte sayılan bu yerlere, Allah’ın isteği doğrultusunda para ve mal dağıtmak iyiliğin ta kendisidir. Yahûdîler bu iyiliği yapamamışlardır. Çünkü onlar, halkın kendilerine tâbi olmaları için İslâm’ın hak din olduğunu gösteren delilleri gizleyerek, kendilerine tâbi olan insanların paralarını hakları olmadan yemişler ve Allah’ın âyetlerini az bir dünyâ menfaatine satmışlardır. Bu menfaat, sefil kimselerden kendilerine gelen bir kısım hediyelerdir.

Yine gerçek iyilik, o farz olan namazları dosdoğru kılanların iyiliğidir. Yahûdîler, insanları namazdan ve zekâttan alıkoyuyorlardı. İyilik sahibi zekâtını da tastamam verir.

Âyetin ilk kısmında geçen “mal vermek”ten maksad, nâfile sadakadır. Böylece sadaka,farz olan zekâta takdîm edilerek bunun güzelce ifa edilmesine teşvik edilmiştir. Bir başka görüşe göre birincisi masraf yerlerini, ikincisi ise edânın vücûbiyetini açıklamak için getirilmiştir.

Gerçek iyilik sahipleri emirleri yapma, yasaklardan kaçınma ve adakları yerine getirme husûsunda Allah Teâlâ ile aralarındaki ahidleri îfâ ederler. İnsanlara karşı da gerektiği şekilde davranırlar: “Söz verince yerine getirirler. Yemin edince veya adak adayınca gereğini yaparlar. Konuştuklarında doğruyu söylerler. Kendilerine verilen emâneti yerine teslim ederler. Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Allah için söz verip yerine getirmeyen kişiye Allah nazar etmez.”[68]

Yâni Allah’ın lütuf ve kereminden mahrûm kalır ve gazabına uğrar. Yine Rasûlullah (s.a.): “Rasûlullah adına söz verip de sözünde durmayana, Peygamber (a.s.) kıyâmet günü düşmandır.”buyurmuştur. Yahûdîler ise ahidlerini bozmuşlardır. Allah Teâlâ onlar hakkında: “Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki, ben de size vâd ettiklerimi vereyim.” (el-Bakara: 2/40) buyurmuştur. Nitekim Mesnevî’de şöyle gelir:

İnsan ağaç gibidir, kökü de ahiddir.
Gayretle bu ağacın kökünü tımar gerekir.
Ahid fâsid ise kök çürümüş demektir.
Bu sebeble ağacın meyvesi kesilmiştir.
Dalları, hurma yaprakları gibi yeşil olsa da,
Kökün bozulmasından sonraki yeşillik fayda vermez.
Ağacın yaprağı yeşil olmasa da, kökü olsa,
Sonuçta o ağaçtan yüz yaprak ve meyve hâsıl olur.
Sen ilimle yolunu aydınlatıp ahdini ara.
İlim kabuktur, ahid ise onun özüdür.

Gerçek iyilik sahipleri, fakirlik ve şiddet anlarında, hastalık ve belâ karşısında ve savaş zamanlarında sabrederler. “Be’s”, özellikle savaş zorlukları için kullanılan bir ifâde olmakla birlikte, aslında bütün zorlukları ve güçlükleri kapsamaktadır. “Be’s” in başına, zaman mânâsı ifâde eden “hîn” kelimesinin getirilmesi, bunun zaman zaman vuku bulduğunu ve sür’atli bir şekilde gelip geçtiğini belirtmek içindir.

Yahûdî ve Hıristiyanlar son derece korkak olmaları sebebiyle bu hususta da kusurlu olmuşlardır. Kıblenin değişimine îtirâz edip iyilik ve tâatin sadece belli bir istikamete yönelmek olduğunu sanan ehl-i kitâb hakkında Allah Teâlâ bu âyeti indirerek şöyle demek istemiştir: Dînin bütün rükün ve gereklerinden yüz çevirdiğiniz halde kıble
meselesi üzerinde neden bu kadar çok duruyorsunuz? Halbuki iyilik, sadece mücerred olarak doğu veya batı yönüne dönmekle değil, zikredilen bu şartları yerine getirmekle olur.

İşte âyet-i kerîmede belirtilen sıfatlarla muttasıf olanlar dinde, Hakk’a uymada ve iyiliği araştırmada doğruluk sâhibi kimselerdir. Çünkü hiçbir durum onları sarsamamış ve değiştirememiştir. Ve onlar, küfürden ve her türlü rezâletten sakınanların tâ kendileridir.

İsmail Hakkı Bursevi – Ruhu’l Beyan Tefsiri,cild.2,syf.123,126

[62]. Müslim, Zekât, 93; Nesâî, Zekât, 60; İbn Mâce, Vesâyâ, 4; Müsned; II, 231,
250, 415.
[63]. Tirmizî, Zekât, 26; Nesâî, Zekât, 82; İbn Mâce, Zekât, 28, Müsned, IV, 214.
[64]. Dârimî, Zekât, 38; Müsned, III, 402, V, 416.
[65]. Buhârî, Edeb, 31; Müslim, Îmân, 75, Lukata, 14.
[66]. Aclûnî, I, 195.
[67]. Ebû Dâvud, Zekât, 33.
[68]. Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, I, 417 (Ebu’l-Âliye’den).

Yazar: Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.