Evrim Teorisi Hakkinda

EVRİM TEORİSİ HAKKINDAKİ YANLIŞ ANLAMA

Hikmetli bir yaratıcının yüce varlığını inkâr etmeye bahane arayan birtakım alçaklar; evrim teorisinden istifade ederek bütün yaratıkların ve özellikle canlı varlıkların bir diğerinden meydana geldiğini, evrim yoluyla kademeli olarak varlık alanına çıktığını iddia ediyor ve bu şekilde dilediğini yapan bir hâkim ve kadir yaratıcının var olduğu inancını inkâra cüret ediyorlar. Ne saçma bir tasavvur, imkânsız bir hayal!

Gerçekte kâinatta bir tekâmül kanununun varlığı kabul edilebilir. Fakat sorgulanması gereken husus bu kanunun yanlış anlaşılması, yanlış yorumlanması; yaratanın varlığını ispat etmeye delalet eden böyle bir kanunun O’nun inkârına delil edinilmesidir.

Evet, şüphe yoktur ki âlemde her şey değişiyor ve halden hale geçiyor; her şeyde günden güne tezahürler ve tecelliler görülüyor, birçok şeyde birer yüce parıltı tecelli ediyor, insanlığın bir kısmı vahşetten bedevîliğe, bedevîlikten medenîliğe geçiyor. İnsanların bilgileri, icatları zaman geçtikçe çok parlak bir ilerlemeye erişiyor. Bunlar birer tekâmül sonucudur. Fakat bu tekâmülün varlığı, bütün hayvanların ve bitkilerin bir zincirleme olarak bir diğerinden doğmuş olmasını neden gerektirsin?

Tekâmül (evrim) teorisine dayanarak yaratılmışların türleri arasında bir evrim neticesinde bir canlının oluşması ve bugünkü haline gelmesine nasıl hükmedilebilir? Hele böyle bir teoriye dayanarak olaylara çeşitli varlık evrelerini bahşeden hikmet sahibi bir yaratıcının varlığı nasıl inkâr edilebilir?

Bu takdirde şu muazzam varlıklar âlemi ve bilhassa insanlığın elde ettiği maddi ve manevi özellikler ve güçler nasıl açıklanacak? Bunların bu sanatkârane varlığı tesadüf olarak mı yorumlanacak? Yoksa mahiyeti henüz tam olarak anlaşılamamış meçhul şuursuz maddeye mi?

İşte bunun içindir ki evrim teorisi-birtakım materyalistlerin kabul ettikleri şekliyle- bugün geçmişteki anlamını kaybetmiş, bunun soyut bir teoriden ibaret olduğu anlaşılmıştır.

Şunu da söyleyelim ki bitkiler ve hayvanların ve hatta insanların evrim yoluyla var olmaları aklen mümkündür. Kâinatı yaratan Allah Teâlâ dilediği yaratığını bir anda müstakil olarak yaratabileceği gibi,tedriç yoluyla kademe kademe de var edebilir.

Bunda akla aykırı bir durum yoktur. Ancak bu konuda kesin bir delil bulunmadıkça şer’î naslarımızin (âyet ve hadislerin) zâhirine aykırı bir inançta bulunamayız.

Bitkilerin, hayvanların ve özellikle insan türünün evrim sonucunda meydana geldiğini iddia edenlerin bu konudaki düşünce ve etütleri bütünüyle teorilere ve hayallere dayalıdır; bir tecrübeye dayalı değildir ve bilimsel bir değeri yoktur. Bundan dolayı bunun gibi zayıf,  hayalî delillere dayanarak dinî metinleri yorumlamaya imkân yoktur.

DARWİN ÖĞRETİSİNE BİR BAKIŞ

İngiliz filozoflarından Charles Darwin (v. 1882) ve onun takipçileri diyorlar ki:

Bitkiler ve hayvanlar evrim yoluyla birbirinden zincirleme yoluyla çıkmıştır. Bunların arasındaki benzerlik buna delalet ediyor.İnsanlar da hayvanlar arasında bugün var olan kuyruksuz maymunlara çok fazla benziyorlar.

Bundan dolayı bu maymunlardan ortaya çıkmış olmalıdırlar. Bununla birlikte insan ile maymun arasında, insana maymundan daha çok benzeyen bir hayvan varsa da bu hayvanın nesli tükenmiştir.

Darwin teorisini kabul edenlerin bu konudaki başlıca delilleri şunlardır:

1. Mikropların bile kendiliğinden cansız varlıklardan doğdukları sabit olmuyor; artık son derece mükemmelliğe sahip olan insanın cansız varlıklardan oluşmuş olmasını nasıl kabul edebiliriz?

2. Jeoloji ilmi gösteriyor ki önce bitkilerin ve hayvanların en alt tabaksı var olmuş; sonra sırasıyla bunların üst sınıfları ortaya çıkmıştır. Demek ki hayvanların aslı eksik olup bunlar asırların geçmesiyle dönüşüp gelişerek şimdiki evrim seviyesine ulaşmıştır.

3. Bazı hayvanlarda birtakım eksik organlar, mesela tam oluşmamış ayaklar görülüyor. Bunlar ya çok eski bir türün gerekli olan organlarının eseridir ki sonraları değişimler sonucunda bu organlar yok olmaya başlamıştır. Yahut bunlar daha sonra görülen gereklilik sonucu oluşmaya başlayan organların henüz başlangıç durumudur. Bu sebeple eğer her tür bağımsız olarak varlık alanına çıkıp da bir gelişim olmasaydı bu organların fazladan olup faydasız olması gerekirdi.

4. İnsan ceninleri anne rahminde geçirdikleri dönemlerin bazılarında diğer hayvanlar gibi tüylü ve kuyruklu bulunuyorlar, maymun ve köpek gibi hayvanlardan ayırt edilemiyorlar.

5. İnsan hikmet sahibi bir yaratıcının eseri olup müstakil olarak yaratılmış olsaydı, organları gerçek bir şekilde mükemmel bulunurdu. Kendisinde ne fazla ne de eksik bir organ bulunmaması gerekirdi.

Ve sahip olduğu organlara, özellikle ihtiyarlığı döneminde, bir acizlik gelmezdi.Halbuki erkek insanda meme gibi fazla bir organ vardır. Hiçbir insanın, arkasından gelen düşmanı görebilmesi için başının arkasında gözleri bulunmuyor. İnsan ihtiyarladıkça gözleri, kulakları, dişleri zayıflıyor.

6. İnsanlar diğer hayvanlar ile birçok organda, hayatî durumlarda ortaktırlar. Artık insan kendisini nasıl tek başına oluşmuş müstakil bir varlık sayabilir?…

DARWİN EKOLÜNÜ TENKİT ve RET

Şimdi bu ekol hakkindaki söz konusu delilleri araştıralım:

1. Mikropların bile bugün tek başına cansız varlıklardan doğduğunun sabit olmaması ilk devirlerden beri hiçbir hayat sahibi varlığın
cansız varlıklardan doğmadığını ve böyle bir doğuşun imkânsızlığını göstermez.Hayat sahibi ilk varlığın başka bir hayat sahibi varlıktan derece derece varlık alanına çıkmadığının kesin olduğunu ortaya koymaya bile gerek yok.

Bu yaratılmış olan varlığın, varlığı ve devamını gerektiren hareketleri sırf fıtratı gereğince yapmış olduğu ve kendisine kalıtımsal özellikler türünden hiçbir şey geçmemiş olduğu evrim teorisince de apaçık bir gerçek sayılıyor; demek ki hayat sahibi bir varlığın  tek başına kendiliğinden var olması sadece mümkün değil, vuku da bulmuştur. O halde insanın bağımsız olarak, başka varlıkların varlığına dayalı olmaksızın yaratılması neden mümkün olmasın?

Evet… Materyalistler bir yaratıcı varlığın kudretini inkâr ettikleri için bir şeyin evrim kanununa tâbi olmadan mükemmel bir şekilde var olmasını akla aykırı görüyorlar. Fakat Allah inancına sahip olanlara göre böyle bir düşünceyi akla aykırı kabul etmeye gerek yoktur. Tabiat âleminde hayatın basitten ileriye doğru ilerlemiş olduğunu kabul edenler, varlığın basit halinden önce nasıl var olduğunu araştırmalıdırlar.Hayatın eski dönemlerden birinde her nasılsa kendi kendine meydana geldiğine veya diğer gezegenlerden dünyaya geçtiğine dair düşünceler sadece vehim ve hayale dayanmaktadır.

Bunlar zihinlere bir kanaat bahşedemezler. Hayatın kendi başına cansız varlıklardan meydana gelmesi, kendi kendine ortaya çıkması Pasteur’ün meşhur deneyine göre bâtıl olunca, kudret sahibi bir yaratıcının eseri olduğu açıkça ortaya çıkar.

Bitkilerin ve hayvanların ortaya çıkışını hikmetli bir düşünce ile müşahede edenler için hayat sahibi bir varlığın bağımsız olarak yaratılabilmesini inkâr etmeye imkân yoktur. Toprağa atılan bir tohum tanesinden az bir zaman sonra ne kadar hoş yaprakların, ne kadar renkli, gönül açıcı çiçeklerin çıkması, anne rahmine atılan bir nutfeden insan
denilen bir varlığın doğması eşsiz bir tekâmül sanatı değil midir? Bu alanda geçerli olan ilâhî kanunu alıştığımız ve sıradanlaştırdığımız içindir ki bunlardaki acayipliği hakkıyla takdir edemiyoruz. Yoksa bu  tür doğuş ve ortaya çıkış ile başlı başına varlık alanına geliş arasında çok fazla bir fark yoktur. Tohumlar ile nutfelerin sıradan bir sebep olmaktan başka nesi vardır?

2. Diyebiliriz ki kâinatta bir tekâmül ve çekişme kanunu vardır; her şey tekâmüle çalışıyor; devamlı zayıflar güçlülerle hayat mücadelesinde bulunarak yok olmaya yüz tutuyor. Fakat bu durum, bitkiler ve hayvanların birbirlerinden türemelerini neden gerektirmiş olsun?

Mümkündür ki başlangıçta bütün bitki ve hayvanların en aşağı tabakaları yaratılmış, sonra da diğer hayvan ve bitki çeşitleri gelişerek müstakil olarak tabiat alanma çıkarılmıştır.

Evet… Zayıf olan türler ilâhî kudretin yarattığı gelişme kanunu gereğince yok olmaya yakın olup, yerlerine güçlü, gelişmiş türler doğrudan doğruya var edilmiş olması da mümkündür. İşte bunun gibi ihtimaller dururken artık bir-takım boş teorilere, eksik tecrübelere dayanarak yaratıkların en şereflisi olan insanların hayvanlardan türeyip geliştiğine nasıl inanılabilir?

“Bitkilerin ve canlı varlıkların ortaya çıkışı, varlıklarının devamı evrim kanununa bağlıdır” deniliyor. Bu durumda bitkiler ve canlılar zincirini oluşturan türlerin daima gelişmeye müsait olmayanları yok olup onların yerine gelişebilenlerin var olması gerekmez mi?

Bu zincirin en gelişmiş olan türleri ise tabii olarak insana en yakın, en benzer olmaları gerekir.Halbuki insan türünün en eski ecdadı olduğu iddia edilen hayvanların birçok gelişmemiş çeşitleri bugün mevcut olduğu halde gelişmiş türleri yok olmuştur. Nitekim insan ile maymun arasındaki halkayı oluşturup insana daha çok benzeyen bir çeşit canlının yok olduğu, hatta bunun iskeletlerinin bile pek nadir bulunduğu iddia ediliyor.

İşte bu da gösteriyor ki canlı ve cansız varlıklardaki gelişme ve tekâmül, zannedildiği gibi mutlaka birbirinden türemek yoluyla değildir. Bununla birlikte bazı hayvanlar ve ağaç fosilleri keşfediliyor ki bunların aynı türe ait olan bugünkü hayvanlardan, ağaçlardan daha gelişmiş bir durumda bulundukları anlaşılıyor.

Şu da düşünülmelidir ki eğer bitki ve hayvan türlerinin birbirinden zincirleme olarak meydana gelmeleri ve gelişmeleri hakkında değişmeyen bir kanun varsa neden zamanımızdaki bitkiler ve hayvanlarda böyle bir doğuş ve gelişme görülmüyor? Niçin insanlık tarihinin başlangıcından bugüne kadar hiçbir bitki ve hayvanın değişmesi, başka bir şekle dönüşmesi görülmüyor?

Bitki ve hayvanlardan birinin değişmesi, yüz binlerce senede yavaş yavaş gerçekleşeceği iddia edilse de bizim itirazımızın değerini düşürmez. Çünkü bir kere bu iddia tecrübe ve gözleme dayalı değildir. İkinci olarak bu iddia doğru olsaydı eski asırlardan beri tedricen değişmeye başlamış olan birtakım bitkiler ve hayvanlar bulunurdu da bunlardan hiç olmazsa bazılarının tekâmül derecesine varması beşer asırlarından birine rastlardı. Halbuki insanlık tarihi böyle bir olay kaydetmiyor.

3. Bazı hayvanlarda görülen eksik organların tür değişimine delil olması çok zayıftır. Muhtemelen bu organların büyük faydaları vardır da biz keşfedemiyoruz. Nitekim birçok şeyin henüz yaratılış gayesini bilmiyoruz. Bununla birlikte bazı hayvanlarda görülen bir kısım eksik organlara bakıp da bununla bütün hayvanlarda geçerli olacak bir evrim olduğu sonucuna varmak doğru değildir. Zira bu durum eksik bir tümevarımdır ki genel hakkında hüküm vermeye dayanak olamaz.

Muhtemelen bazı yaratıklar hakkında evrim kanununa bir dönüşüm geçerli olduğu halde bir kısmı hakkında geçerli değildir.

4. Ceninin bazı evrelerinde tüylü kuyruklu görülmesi, hayvanlar ile insanın soy yakınlığını ispat edemez.Cenin,kendisindeki eksik yaratılış dolayısıyla hayvanlara benzeyebilir; fakat bu durumdaki benzerliğin ne önemi vardır? Özellikle insanın mahiyeti, sadece bedenî şekillerden ibaret değildir ki bu husustaki benzerlik insanı hayvanlar zincirine soksun.

5. Aslında insan çok mükemmel bir varlıktır. İnsan bir kudret harikası, bir incelik örneğidir. İnsanda görülen fikir kaynakları, ilim mertebeleri ve gelişmişliği insanın ne kadar müstesna bir yaratık olduğunu ispat etmeye yeter. Böyleyken insanda bazı organların fazla veya eksik olduğunun görülmesi insanın şu doğuştan getirdiği (fıtrî) yüceliğini nasıl eksiltebilir? Anatomi ilmi bunca ilerlemesine rağmen hâlâ insanın bedenî organlarının hakkıyla tahlil edemediğini itiraf etmiyor mu?

Artık hikmetini anlamadığımız bir organın varlığı ve yokluğu sebebiyle insanın yaratılılışmdaki tamlığını ve güzelliklerini inkâra kalkışmak ve  bunu yaratıcıyı inkâr etmeye delil edinmek ne kadar tuhaf bir şeydir.

Ne garip bir ruh halidir ki insanlardaki akıl ve zekânın, binlerce fıtrî güzelliklerin bulunması, akıl ve hikmetten yoksun olan tabiatın gerçek bir var edici olamayacağına delil olarak kabul etmek gerekirken, henüz hikmeti keşfedilemeyen bir organın varlığı veya yokluğu, yüce yaratıcıyı inkâra delil olarak kabul ediliyor!

Ya insanın bedenine, kuvvetine gelen zaaf ve eksiklikten dolayı, değişim yoluyla var olması ve bir hikmet sahibi yaratıcının kudret ese­ ri bulunmaması neden gereksin?

İnsan bu geçici dünyada ebedî olarak, arızalardan korunmuş bir şekilde kalmak üzere yaratılmamıştır.İnsanların arızalardan korunmuş olması yaratılıştaki hikmete terstir.İnsanlar, daima değişime maruz kalan bir varlıkların cisim olarak en zayıf bir kısmı olduğu halde kendilerinin değişmelerden korunmuş olmaları nasıl düşünülebilir?

Yaratılış gayesinden haberdar olanlar bü-
tün âlemde geçerli olan değişimlerin hikmetini çok iyi anlar, çok mükemmel bir şekilde açıklayabilirler.

6. İnsanlarla bazı canlılar arasında açık bir benzerliğin bulunması,bunlar arasında ırksal bir yakınlığın bulunmasını asla ispat etmez. Zaten insanlar hayat sahibi olması açısından diğer canlılarla, cisim sahibi olması itibariyle de cansız varlıklarla aynı cins kabul edilirler; fakat bundan ne çıkar? Bu nitelikler insanlarla hayvanlar ve cansız varlıkların aynı aile fertlerinden olup birinin diğerinden türemiş olmasını mı gerektirir? İnsanın hakikatini hayvanlardan ayıran asıl şey, akıl ve idraktir. Varlığın fiziksel görünümleri ise ikinci derecede kalır.

Netice itibariyle anatomi ilmiyle psikoloji ilmi de insanların hayvanlardan meydana geldikleri şeklindeki teorinin bâtıl olduğunu ispat ediyor.Şüphesiz insanla hayvanlar arasında bedensel oluşum itibariyle ne kadar benzerlik bulunursa bulunsun, yine aralarında hem bedensel hem de zihinsel ve akıl yönüyle çok büyük farklar vardır.

Bir kere insanlar beden itibariyle hayvanlardan çok farklıdırlar. En kaba vahşilerin bile kaşlarının yayı en gelişmiş maymunlarınkinden çok daha az açıktır.Çenelerinin uzunluğu da daha azdır.İnsana en yakın görülen bir maymun fosilinin çenesi üzerinde yapılan inceleme sonucunda bu hayvanda konuşmanın olmadığı tesbit edilmiştir.

İkinci olarak hayvanlarda şuur,his, hayal gibi şeylerin bulunması, onlarda bir çeşit zihnin bulunduğunu gösterirse de bu asla insanın zihni gibi bir olgunluğa sahip değildir.

Hatta Descartes, hayvanlarda zihnin varlığıni bütünüyle inkâr etmiştir.Bununla beraber insan akla sahiptir. Bu sayede kâinatın yüceliklerini ve alçaklıklarını idrak etmeye, genel işleri (küllî durumları)  düşünmeye güç yetirir. Hayatın zorluklarına karşı koyacak çareleri bulur. Hem kendim bilir hem de kendini çevreleyen âlemi keşfeder.

İlimleri sınıflamayı başarır, diyanet ve medeniyet düşüncesine sahip olur; hayvanlar ise bu gibi üstün yeteneklerden ebediyen mahrumdurlar. Hayvanların bütün eylemlerini açıklamak için “psikolojik refleks” (ilmü’n-nefs-i infiali) ilmi yeterlidir. Çünkü hayvanların bütün eylem ve hareketleri şuursal tepki durumları türündendir. Halbuki insanın eylemlerini, şahsî tecrübeleriyle ortaya çıkan durumları açıklayıp temellendirmek için “düşünsel psikoloji”ye de (ilmü’n-nefs-i teemmüli) ihtiyaç vardır. Zira insanların eylem ve hareketlerinin bir kısmı tepkisel durumlardan olduğu halde, diğer bir kısmı düşünerek yapılan durumlardan ibarettir.76

Sonuç olarak, insan ile hayvanlar arasında şekil açısından, ahlâk ve karakter bakımından birçok fark vardır ki bu durum bunların başka başka çeşitlerden ibaret olup insanların müstakil olarak yaratılmış olduğu-lna şahitlik eder. Aksine bir inanca sahip olmak, beşer cinsinin yaratıklar arasındaki yüksek konumundan habersiz olmayı, insanların yükseldikleri maddi ve manevi olgunlukları görmezlikten gelmeyi gerektirir.

DARWİN TEORİSİNE TARAFTAR OLANLARIN HAKİKATLERİ DEĞİŞTİRMEYE KALKIŞMALARI

Çok eski dönemlerden beri birtakım zararlı şahıslar ortaya çıkmış ve çıkmaktadır ki bunlar ilim ve hikmet kisvesine bürünerek insanlığın yüceliğe meyilli olan ruhunu öldürmek isterler. Kendileri ruhî yücelikten, İnsanî özelliklerden mahrum oldukları için başkalarının da öyle olmasını isterler. Bunlar kendi bâtıl fikirlerini kabul ettirmek için her türlü yola başvururlar. Gerektiğinde değişmez gerçekleri, bilimsel kanunları değiştirmeye bile cesaret ederler. İşte Alman filozof Ernest Hegel de (v. 1925) bu gruptandır.

Hegel, Darwin teorisine sağlam bilimsel gerçeklerdenmiş gibi bir kesinlik vermek istemiş, canlıların oluşumu hakkında öyle açıklamalarda bulunmuştur ki bu durum bütün bilim adamlarının hayret ve  tepkisini çekmiştir. Bu filozofa göre canlıların hepsinin aslı, “batiliyüs” denilen gözle görülemeyecek kadar küçük canlıdır. Bütün bitkiler ve hayvanlar bu ilkel canlının evriminden doğmuştur.

Bundan dolayı, insan da aynı canlının en mükemmel bir neticesidir. Darwin, hiç olmazsa  ilk canlı hücrenin Allah tarafından yaratıldığını kabul ediyordu.

Hegel ise bunu da kabul etmemiş, hayatın kaynağının mekanik bir şekilde kendi kendine oluştuğunu açıklamaya cüret etmiştir.Hegel, bu felsefî teorisine bilimsel bir hakikat rengini verdikten sonra insanlar hakkında bir soy kütüğü oluşturuyor; insanı, asıl dedesi olan ilkel canlıya (hüveyne) ulaştırmak için birçok ara vasıtalar sıralıyor.

Birçok kuyruklu ve kuyruksuz maymunları gündeme getiriyor,insan ile ilk hayvani hücre arasında yirmi iki nesle ait kademe bulunduğunu söylüyor. Fakat bu zinciri oluşturan canlılardan bir kısmının tabiat eliyle bozulmuş ve yok edilmiş olduğunu da itiraf etmekten çekinmiyor. Bununla beraber bu zinciri yine de kesintiye uğratmıyor.

Hiçbir iz bırakmayan bu canlıları hayal yoluyla icat ederek meydana çıkarıyor. Bu şekilde de canlılar silsile, arada boşluk bulunmaksızın ilk  ilkel canlıya ulaşmış oluyor.Hegel, insanın soy kütüğündeki araçları tamamlamak için hayal evinde icat ettiği hayvanlardan bahsediyor; bunların bulundukları devirleri çok mükemmel bir şekilde tasvir etmeye çalışıyor. Öyle bir
halde ki sanki, bu hayvanları görmüş, onlarla beraber yaşamış, onlarla beraber yemiş içmiş!…

Bu husus, insanın yakın dedesi addedip “antropoid” ismini verdiği kuyruksuz hayal ürünü maymunun alışkanlıkları ve geçim tarzı hakkında o derece kesin bilgiler veriyor ki sanki senelerce bu hayvan ile beraber yaşamış!…

Halbuki yeryüzü, eski kozmoloji ilmi böyle bir hayvam kaydetmemiştir. Acaba Hegel, bu hakikatleri nasıl bilebilmiş? Bu konudaki kesin açıklamalarını ispat etmeye mecbur değil mi? Evet, mecburdur. Fakat bu, mümkün mü? Asla!

Bir kere bu hayvanlardan birçoğunun kalıntı-
ları, geçmiş zamanlarda bile bulunmuyor. Bunu kendisi de itiraf ediyor. Haydi, bulunmuş olsun, bununla bu hayvanların diğerlerinden zincirleme bir şekilde doğmuş olduğu nasıl kestirilebilir? Ancak Hegel gibi güçlü bir biyoloji öğretmeni bunda aciz kalır mı hiç! Hayal gücü  sağ olsun!…

Bir kere kendi teorisini, bilimsel tecrübelere dayandırmış gibi gösteriyor ya! İşte bu yeter! Artık bir taraftan bilimsel gerçekleri değiştirmeye çalışıyor, bir taraftan da kuyruklu maymunlardan bir kısmının embriyosunu, insana benziyen Jibon maymunu embriyosu diye kitabına sokuyor.

Diğer hayvan resimlerinin birçok tarafını bile, kendi teorisine hizmet edecek şekilde değiştirmeye kalkışıyor. Fakat böyle yapıyor da cezasız mı kalıyor? Hayır!…

Her taraftan materyalistlerin, bilim adamlarının sorgulamasına ve hücumlarına maruz kalıyor; her taraftan yediği ilim yumruğunun karşısında suçunu itirafa mecbur kalıyor; bâtıl fikrini yaymak için bilimsel gerçekleri ve birçok embriyo resimlerini değiştirdiğini, bu şekilde yalancılık ve sahtekârlık yaptığını
açıkça kabul ediyor.

Hegel, bu sahtekârlığı yüzünden kendi konumunu kaybettiği gibi,Darwin ekolüne de öldürücü bir darbe indirmiştir…

İşte görülüyor ya!… Çağımızın filozoflarından, biyoloji bilginlerinden sayılan, binlerce ilim ve irfan oğrencisinin düşünce eğitimine hizmet etmek iddiasında bulunan -günümüzde hayatta olmayan- bir filozof, bilim ve fen adına çok sayıda çirkinlikler işliyor! Sonra da kalkıyor insanlığın ahlâkı, vicdanî, dinî düşünceleri aleyhinde söz söylüyor.

Bu gibi şahıslar hakkında, “Eğer utanmazsan dilediğini yap!” demekten başka çare yoktur.

Omer Nasuhi Bilmen – Aciklamali Ilm-i Kelam Dersleri,syf.200-209

76 Bu iki durum arasındaki farkı güzelce anlamak için psikoloji ilmine müracaat etmek gerekir. Ancak şunu arzedelim ki biz elimize aldığımız bir kitabı kendimizde var olan yeteneğe dayanarak hemen okuyuveririz. İşte bu şuursal ve tepkisel durumdur. Bununla beraber okuduğumuz şeylerin bütününü tefekkür etmek ve bu konuda zihinsel tetkiklerde bulunuruz ki bu da düşünsel (teemmülî) durum demektir.

Yazar: Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.