Zorlu Bir İmtihan Süreci

…moderniteyi bir şeylere indirgeyerek tanımlamak asla mümkün değil. Buna rağmen çok kaba bir tanım getirmeye çalışırsak; Modernite, merkezinde “Tanrı”nın Kitab’ın olduğu bir zihniyet bilgi ve hayat nizamından, kendi dışında herhangi bir referans kaynağı kabul etmeyen merkezinde aklın / insanın olduğu yeni bir zihniyet, bilgi ve hayat nizamına geçiş sayılır. Bu geçişte değişen ne olmuştur; her şeyden önce bilginin, düşüncenin hayat ve insanın anlamı değişmiştir. Dünya ve hayata yeni bir açıklama modeli getirilmiş, yeni hedefler çizilmiş ve yeniden anlamlandırılmıştır. Bunun neticesi olarak “ahiret” ve “dünya hayatı” birbirlerinden bağımsız iki “küre” haline gelmiştir. Din “vicdan meselesi” olarak iki yere, yani “ev” ile “mabed”e hapsedilmiş, hayatın cereyan ettiği, bugün bizim moda tabirimizle “kamusal alan” artık aklın ilkelerine göre tanzim edilir olmuştur. Günümüz müslümanı aklın hükümlerinin geçerli olduğu bu alanda faaliyetlerini sürdürmektedir. Bunun “masum” bir alan olmadığını, kendine göre bir ideolojisi olduğunu unutmamalıyız.

…..

moderniteyi, her şeye rağmen kendini tamir edebilen, kendi içinde bütünlük taşıyan bir proje olarak görmek mümkün; bir “meta teori”. Fakat şimdi, post-modernite onu “parçalara” ayırarak büyüsünü bozmaktadır. Ama yine de sözünü ettiğimiz “İdeoloji” fikriyle biz yinede bu dönemde tanışıyoruz. Şu da varki bütün ideolojiler modernitenin içinde doğup gelişiyor. İdeolojilerin en muhalifi bile -meselâ marksizm gibi- nihayette modern projenin yanlış yönlerini, olumsuzluklarını yeniden “tamir” etmek gibi özellikler taşır. Bu yüzden modernite bir ideoloji sayılsa bile, bütün ideolojilerin “rahmi” olan bir ?ideoloji olarak ortaya çıkmakta. Onu güçlü kılan da bu özelliği ve mevkisidir.

Varlık âlemi, ya da insan söz konusu olduğunda, İslâm, her düşünce, din veya ideolojiyle kısmen ortak bir yönü paylaşır. Dolayısı ile İslâm’ın, modernite ya da onun “meta teori”si ile uyuşmadığnı söylediğimizde, bu temelde ve bütünüyle her şeyin çok farklı ve benzer yönlerin bulunmadığı anlamına gelmemektedir. Mevcut farklılığın bir yerden sonra başlayıp geliştiğine işaret etmek durumundayız. Bu hatırlatmadan sonra modernitenin İslâmla ayrıldığı ana noktalardan biri için örnek vermek gerekirse, İslâm ile modern anlayışın “insan” telakkisi arasındaki farktır. Modern anlayışa göre “insan” kendi aklıyla kendini düzenleyen, sadece aklın kılavuzluğunda hayatını tanzim eden ve tanzim işi için gerekli kuralları aklı ile koyan; doğru ve yanlışın ne olduğunu bildiren nihai kaynağın “akıl” olduğuna inanmış biridir. Biz buna “birey” diyoruz; Modernitenin “insan modeli” bireydir; dünyadaki amaç ve hedefini böyle bir insan modelini inşa ederek gerçekleştirmek ister.

İslâm’ın öngördüğü ve yetiştirmek istediği insan modeli, ahlâklı olmayı esas almıştır; bunun da örneği bilindiği gibi “mümin”dir. İslâm bu dünyada gerçekleştirmek istediği her şeyi bu insan modelinin, yani müminin aracılğı ile yapmak istemektedir. Mümin ise, vahye inanarak kendini inşa eden, bununla kimlik kazanmış; ve hayatında karşılaştığı bütün sorunlara ait “doğru” ve “yanlış”ın nihai kaynağında önce vahy olduğuna inanır. Bu, aklı yok saymak anlamına gelmemektedir.

Altınoluk: Müslümanların moderniteden etkilendiği, hatta sanıldığından çok etkilendiği görüşüne katılıyor musunuz? Düşünce ve davranış planındaki etkilenme-değişmelerden en belirgin örnekler nelerdir size göre?

ARSLAN: Evet, müslümanların etkilendikleri, hem de çok etkilendikleri düşüncesine katılıyorum. Buradaki esas sıkıntı müslümanların bazı bahanelerle bunu görmek istememeleridir. Müslümanlar kentleşmeye ayak uydururken, bu yerin artık bizim bildiğimiz “şehir” olmadığının farkında değiller gibi. Kent, modernitenin rahmi sayılır. Zira burada hüküm süren sosyal ilişkilerin özünü sadece “iktisadiyat” belirler. Bu ilişkiler; bağımsız bireylerce ve bir cihetten ahlakî kontrolün kalktığı bir ortamda gerçekleşir. Söz konusu iktisadiyatın bütün kuralları ise akla dayanır, dolayısı ile sadece kâr amaçlı olarak tanzim edilmiştir. Müslümanın bunların oluşumunda herhangi bir dahlinin olduğu söylenemez.

Bu ilişkiler ve ortam; müminler arasındaki ilişkileri çözmekte ve kendi ilkelerine göre onları yeniden inşa etmek istemektedir. Bu yüzden cemaatsel yapılar hızla aşınmaktadır. Kent, iktisadiyat, kamusal alan, buraya hakim kurallar ve değerler insanı daha çok dünyevileştirmektedir. Burada ne “köy” ve “kent” arasındaki geleneksel çatışmadan, ne de “köye” dönüşten bahsetmiyorum. Burada sosyal ilişkilerimizin mahiyetine ve onların asıl amaçlarının ne olması gerektiği hususuna dikkat çekmek istemekteyim. Tabii ki bütün bunlara ilaveten bir de medya ve iletişim teknolojisinden bahsetmemiz gerekiyor, tabii ki onların müslümanın üzerindeki etkilerinden.

Kente hakim süreç müslümanın zihniyet dünyasını yeniden inşa etmektedir, bugün. Bu yüzden müslümanlar modeniteyi “taklit ve tüketim” olarak içselleştirmektedirler. Hayatı ekonomik faaliyetin amacına göre düzenlenmekte; artık namaz için vakit ayırmamakta, vakit bulduğunda namaz kılmaktadır. Allah’ın rızasından çok; sadece kâr ve zarar hesabına dayalı bir ticareti gün geçtikçe daha çok benimsemekteyiz; hiçbir şeyde mütevaziliğe talip değiliz; “hayat standardının yükselmesi” gibi içi boş sözlerle kendimizi avutmaktayız. Oysa modern kültürün insan nefsini kışkırtan özelliğini hiç dikkate almak istemiyoruz. Böyle bir hayata alternatif olacak bir çıkış yolu, bu dünyadan el-etek çekmek anlamına asla gelmemektedir; eğer zihinler modernleşmişse, bunu dünyadan el-etek çekmek şeklinde anlamak durumunda kalacaktır. Halbuki bu yanlış bir algı biçimidir.

Bundan dolayı bugün müslümanlarda artık “batılaşma eleştirisi” yerini, İslâm’ın yaşanan hayata nasıl adapte edilebileceği tartışmalarına bırakmış haldedir. Değişim talep etmekte fakat bu değişimi sağlayacak “ahlakî araçlar”dan bahsedilmemektedir. Üstelik bizzat değişimin kendisinin ideolojik bir muhtevası olduğunu gözardı etmekteyiz. Haram, hergün biraz daha hayatımıza hâkim olmakta, bu yüzden de bereket ortadan kalkmakta, aramızdaki kardeşlik ilişkileri parçalanmakta; aile ilişkilerimiz, akraba ilişkilerimiz hergün biraz daha çözülmekte; cemaat olma asabiyetimiz hergün biraz daha kaybolmaktadır. Hayatın tanzimi hususunda entellektüeller yol gösterici mevkiye yerleşirken, Peygamber varisleri olan fakihlerimiz çeşitli bahanelerle ya işlevsiz kalmakta, ya da bu işe talip olmak istememektedirler. Modernleşmenin en açık belirtisi olarak, bugün müslümanın “Sünnet”le ilişkisi giderek azalmakta, onu hergün biraz daha hayatımızın dışına kovmaktayız.

Abdurrahman Arslan

(röportajın tamamı için bkn:http://dergi.altinoluk.com/index.php?sayfa=yillar&MakaleNo=d185s014m1)

 

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*