Yunus Emre – ‘Çıktım Erik Dalına’Şiirinin Açıklaması

Çıkdım erik dalına, anda yedim üzümü
Bostan ıssı kakıdı, der ne yersin kozumu.

Kerpiç koydum kazana poyraz ile kaynattım
Nedir, deyip sorana bandım verdim özünü

İplik verdim çulhaya sarıp yumak etmemiş
Becit becit ısmarlar, gelsin alsın bezini

Bir serçenin kanadın, kırk kağnıya yüklettim
Çifti dahi çekmedi, şöyle kaldı kazını

Bir sinek, bir kartalı salladı vurdu yere
Yalan değil gerçektir, ben de gördüm tozunu

Bir küt ile güreştim, elsiz ayağım aldı
Yıkıp bastıramadım göyündürdü özümü

Kaf Dağından bir taşı şöyle attılar bana
Öğlelik yola düştü, bozayazdı yüzümü

Balık kavağa çıkmış zift turşusun yemeğe
Leylek koduk doğurmuş, baka şunun sözünü

Yunus bir söz söylemiş, hiçbir söze benzemez
Münafıklar elinden örter mâna yüzünü

YUNUS EMRE

KAF DAĞINDAN BİR 

Yunus Emre’nin, hemen her hafızada biraz bilmece gibi kalmış kimilerince mizah tekerlemesi, kimilerince çocuk güldürmecesi sanılmış ünlü “şathiye”sini (tasavvufi taşlama) size anlatmaya çalışacağım.

Şiirde geçen canlı, plastik, hareketli unsurları. fakat bilhassa manaları açıklamak istiyorum. Çünkü bu şiir bir ma’na denizidir. Kulaç kulaç derinlikte, sırrına güç yetirilmez bir tasavvuf ummanıdır.

Tasavvufi ihtişamını anlatmak benim harcım değil. Hatta bugüne kadar, nice söz erleri arasında, anlatabilen de pek çıkmamış. Dergâhlarda, meclislerde yapılan sözlü şerhleri kaybolup gitmiş belki. Elimizde sadece Niyazi-i Mısrî’nin (Malatyalı, 17. yüzyıl tasavvuf şairi, Halveti tarikatının Mısriyye kolunu kurmuş, Bursa’da bu tarikatın şeyhi olmuş, Limni adasında ölmüş) tamam bir şerhi var. O da bakınız ne diyor:

“Bu fakir, biçare Mısrî’den Yunus Hazretlerinin bu dokuz beytini şerh ve beyan etmeyi, bazı dostlar istemişlerdi. Yazılıp, evrak arasında, sekiz ay kadar şöyle perişan kalmıştı. Sebebi o idi ki: Acaba Aziz’in (Yunus Emre’nin) muradı üzre oldu mu, olmadı mı?

Bir gece rüyamda Yunus Hazretlerini gördüm. Bu fakire güler yüz ve hoşnutlukla iltifat gösterip buyurdular ki. Benim o sözlerime yazdığın şerhi ortaya çıkar, fukara sebeplensin (fakir, bilgi arayıcı kimseler istifade etsinler)”

Şerh’in sonunda ise Mısrî, şiire olan hayranlığını şu sözlerle ortaya koymaktan kendini alamamıştır:

“Haddizatında, Yunus Emre’nin bu sözü gibi bir söz, gelip geçmiş şeyhler tarafından söylenmemiştir. Gerçi görünüşte alay ve istihzaya ve çocuk eğlencesine benzer. Ama içyüzüne gelince: Allah’ın gelinleri olan İlâhi sırların ve hakikat ma’nası olan bakirelerin, yüzlerini nâmahremden (yabancıdan) örtmek için çekilmiş duvak ve nikap gibidir. Tâ ki nâmahrem gözü görmeye ve eli ermeye..

Yunus Emre’nin şu beytinde söylediği çok doğrudur:

“Her bir âşık bu yolda bin türlü nişan vermiş
Biri nişan vermedi, nişanımdan ileri”

Buzağının burnuna kirpi derisinden burunsaklık bağlarlar.. Hani, anası tepsin, emzirmesin diye. İşte bu şiir de öyledir: Nâmahrem olanlar (ham ruhlular) her beytin sütünü emmek istedikçe, onlara hakiki sütünü vermez, reddeder.

Bu kaside (şiir) gariplerin en garibidir. Benzeri gelmediği için de ancak Yunus Emre’ye mahsus olabilir. Allah o aziz’in sırrım takdis etsin!”

Şiirin tasavvufi olduğu kadar, insanlığı da anlatan sonsuz manaları, hayret verici mizahı, çarpıcı Türkçesi, bu Türkçeye verilmiş sonsuz bir ifade ve terkip gücü vardır. Gazel, (Yunus divanında) 13 beyit görünüyor. Fakat meşhur olanı dokuz beyittir. Nitekim Niyazi-i Mısrî de bu dokuz beyit üzerinde durmuştur. Şiirin tasavvufi manalarını anlatırken Niyazi’nin bu şerhinden istifade edeceğim. Şiirde başka değerler de bulmaya çalışacağım

1.Çıkdım erik dalına, anda yedim üzümü 
Bostan ıssı kakıdı, der ne yersin kozumu?

Bu ilk beyit, bütün şathiyenin anahtarıdır. Daha iyi anlamak şu beytini de hatırlayalım:

Şeriat, tarikat yoldur varana 
Marifet hakikat ondan içerü”

İşte bu beyitte “erik” (sırf dışı yenildiği ve içinde kocaman bir çekirdek bulunduğu) eder. şeriât’ı, zahiri (dış) bilgiyi temsil eder. “Üzüm” tamamı yenildiği ama yine de içinde ufacık bir yabancılık çekirdeği bulunduğu için tarikatlı, bâtıni (iç) bilgiyi anlatır. Ceviz (koz) ise, dış kabuğu atılıp özü yendiği için sırf hakikate misaldir.

Burada anlatılan şey: Bir insan şeriattan giderek tarikatla veya tarikat ‘ten yürüyerek marifet ve hakikate ulaşamaz. Bunların her biri ayrı yollar, ayrı yöntemler ister.

Burada anlatılan şey: Bir insan şeriattan giderek tarikata veya tarikatken yürüyerek marifet ve hakikate ulaşamaz. Bunların her biri ayrı yollar, ayrı yöntemler ister.

Şu halde, erik dalına çıkıp üzüm yemeğe kalkan kişi gülünç olur. Onunla da kalmaz, başkasının hakkına tecavüz etmiş sayılır. Nitekim “hakikat bahçesinin” sahibi olan “mürşid-i kâmil”, böyle bir kimseye kızarak, “sen ancak erik veya üzüm yemeğe ehliyetli olduğun halde benim kozumu ne hakla yiyorsun?” diye onu azarlar. Tıpkı hukuktan diploma alan birinin muayenehane açarak hasta bakmasına izin verilmeyeceği gibi.

2- Kerpiç koydum kazana, poyraz ile kaynattım
Nedir? Deyip sorana bandım verdim özünü

Bu beyitte, üşütücü, soğuk kelimeler, bir sıcaklığı, hattâ muhabbeti taklit yoluyla yapmak isteyen kişiyi yermek ve kınamak için kullanılmıştır. ’’Kerpiç” çamurdur, yenmez: yiyeni hasta da eder.

“Poyraz” yemeği pişirmeye değil ancak soğutmaya, dondurmaya yarar. Böyle olduğu halde… Bir işin (tarikat ve hakikatin da) yolunu yordamını öğrenmeden kendi kendine ustalık taslamaya “ermeye” kalkan kişi, işte böyle gülünç, münasebetsiz duruma düşer. Kazana koyduğu çamuru poyraz ile kaynatarak bir şeyler yapmış görünür.

“Ne o, ne pişiriyorsun?” diyene de ermiş gibi davranarak bir parça tattırır. Çünkü bir insan hüneri ne ise, ne yapabiliyorsa, karşısındakini de onunla kandırabileceğini zanneder. İnsan kendi kendisini aldatmasın bir kere…

Bu beyitte, Allah’ın ilhamı, mürşidin irşadı, ustanın bilgisi olmaksızın emeksiz, gayretsiz ve çilesiz çalım satmaya kalkışan ham ruhlu kimseler taşlanmaktadır.

3- İplik verdim çulhaya, sarıp yumak etmemiş 
Becit becit ısmarlar: Gelsin alsın bezini

Bu beyitte “Çulha-bez dokuyucu” kâmil olmadığı halde, mürşitlik peşinde koşan, kendini etrafa öyle yutturan kişinin çevreye verdiği zarar ve ümitsizlik anlatılmaktadır. Burada “iplik” .olgunlaşmak üzere, mürşide, üstada gönderilen aday (talip)tir. Üstad geçinen kişi onun, dağınıklığını derleyip tek’e (vahdet) ulaştıran bir “yumak” yapacağına… Bunu kabiliyeti olmadığı için onu bol keseden “olmuş, ermiş” gibi göstermektedir.

Talipleri Allah’a bağlamak (ipliği yumak yapmak) sonra “insan-ı kâmil (dokunmuş bez) haline getirmek iddiasında iken, -onu boş yere oyalayan, sonra da vakti gelmeden ( becit becit) sen Tanrıya ulaştın” diyerek dervişini şımartan bir şeyhin (hocanın-ustanın) burada taşlandığı görülüyor.

4- Bir serçenin kanadın, kırk kağnıya yüklettim 
Çifti dahi çekmedi, şöyle kaldı kazını

Bu beyitte serçenin kanadı, ermiş, yücelmiş kişileri temsil eder. Kırk kağnı ise, onu anlayamayan, çekemeyen, ham ruhlu, dar görüşlü kimselerdir. Hakikat ehli, kanatlıdır, “melekût âlemine” doğru uçan kanattır. Toprakta kalıp yürümeye gıcırdamaya mahkûm olan ise vergisiz fakat iddialı yaratıklardır.

Burada “serçe kanadı” manevi değerin, cevherin sembolüdür. Bir elmas cevheri ile sözgelişi seksen kağnı yükü kereste alınabilir. O zaman da (maddî manada) kırk kağnı (veya katır) serçe kanadının bahası olan bu yükü, gerçekten çekemez.

5- Bir sinek, bir kartalı salladı vurdu yere 
Yalan değil gerçektir, ben de gördüm tozunu

Bu beyitte: Sinek (veya an) hiç dikkati çekmediği halde büyük olgunluk ve cevher taşıyan ermiş, olgun, Tanrı sevgilisi kişi için misâlidir. Kartal ise, yüksek mevki sahibi, çok zengin, gösterişçi, âlim geçinen, üstelik de olgun, ergin (fakir, perişan kılıklı) tarikat, hakikat ehlini hor gören kimseleri anlatır. Nitekim arı, bal yapan, kartal ise, gösterişine rağmen “leş yiyen” bir hayvandır.

Sineğin, kartalı nasıl yere vurduğu sorulursa: Bir ilim ve hakikat bahsi açılmış, yapılan tartışmada o fakir kılıklı olgun ve yetkin derviş gösterişçi (kartal) zatı, yerinden kalkamayacağı bir şekilde yenmiş, bilgisizliğini ortaya koymuştur.

6- Bir küt ile güreştim, elsiz ayağım aldı 
Yıkıp bastıramadım, göyündürdü özümü

Bu beyit, arif ve olgun kişinin kendi nefsi ile mücadelesini ve bütün gayretine rağmen ona yenilişini ifade eder. Şehvet, para, mevki, gurur, refah gibi hırslara kaynak olan nefis, sürekli denetlemediği ve ezilmediği takdirde en kâmil insanları bile yerden yere vurabilir.
Şairin “küt” dediği, kör kötürüm nefistir.

“Elsiz” dediği ise, ateşten, hırstan yaratılmış şeytandır. Onlar, irade ile güreşmekte ve bazen üstün çıkmaktadırlar. Yunus onları hakkiyle başaramadığı için, yüreğinin yandığını samimiyetle söylemektedir.

7- Kaf dağından bir taşı şöyle attılar bana 
Öğlelik yola düştü bozayazdı yüzümü

Bütün yüce veliler gibi Yunus da, Allah’ın ilhamı ile (bazen) mânasını herkesin kolayca anlayamayacağı sözler söylemektedir. Çoğu evliya gibi, bu yüzden canı yanmış, anlayışsız kimselerin maddi, manevi taşlan, kendisine atılmış olabilir. Her çağda olduğu gibi, o zaman da, kendisini âlemin nizamını korumaya yetkili sanan ham ervahlar bulunmuş ve her düşünceyi, her hikmeti yasak etmeye çalışmışlardır

İşte Yunus Kaf Kafdağı” diye, burnu Kafdağı’nda olan bu beylik çiftlik bekçilerini alaya alıyor. Bunlar, bana da gurur dağlarından bir taş fırlattılar ama denk getiremediler. Taşları “öğlelik” (öğle güneşi savunmak altında) apaydınlık yola düştü. Neredeyse kendimi kalmadı. için “sır açmaya” mecbur edeceklerdi fakat lüzum kalmadı. Yüzümün perdesi sır hicabı bozulmadı.

8- Batık kavağa çıkmış zift turşusun yemeğe
Leylek koduk doğurmuş, baka şunun sözünü!

Beyitte vergili bir Allah yakını olmadığı halde kendisini öyle göstererek halkı aldatmaya çalışan, riyakâr ve cahil “mürşit” taslağının hali anlatılmaktadır. Balık, Allah bilgisi ve sevgisidir. Fakat onun yeri “birlik, vahdet” denizi olmak gerekirken burada “kavağa çıkmıştır.” Kavak sadece gösteriştir; boy pos demektir. Sahte mürşit (kavağa) kendini göstermeye çıkmış, orada “zift turşusu” yemektedir. Yani, hem kendine, hem de halka hoş gelmeyen, samimiyetsiz, temelsiz, basit şeyler söylemektedir…

Bu adamın halini Yunus “leyleğin, koduk (sıpa) doğurmasına benzetmekledir. Tasavvuf derinliği ve zevki ancak leylek gibi meçhule sefer eden ulu kuşlara yaraşır. Oysa bu teşbihte, onun yerine bir sıpa (koduk) almaya kalmaktadır. “Bakın şunun sözüne!“ diye eğlenmektedir.

9-Yunus bir sor söylemiş, hiçbir söze benzemez
Münafıklar elinden örter mana yüzünü

Bu beyit, bütün şiir için bir açıklama, ipucu vermektedir. Yunus, her sırrın, herkese açıklanamayacağını belirterek, bu şathiyedeki gibi üstü kapalı (sembolik) konuşmayı tercih ettiğini söylemektedir. Bu üslup “erenler meclisi” ne uygun düşmekte ve münafıkların şerri de böyle önlenmektedir.

AHMET KABAKLI (Tercüman, 23 Kasım 1975)

Liseedebiyatı.com

Yazar: Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.