Yüce Allahın Arşın Üstüne ‘İstiva’ Nitelenmekten Münez­zehtir

Yüce Allahın Arşın Üstüne 'İstiva' Nitelenmekten Münez­zehtir

Yüce Allahın arşın üstüne kurulmakla (istivai) nitelenmekten münez­zeh olduğunu iddia ediyoruz. Çünkü, cisim üzerine yerleşen ve oraya kurulan her varlık, zorunlu olarak belirli bir ölçü ile belirlenmiştir. Bu durumda, bu varlık [üzerine yerleştiği ve kurulduğu] bu cisimden ya küçüktür ya büyüktür ya da ona eşittir. Bunların hepsi bir ölçü ile belir­lenmeyi (takdir) gerektirir. Şayet O’nun cismin bulunduğu bu mekâna (arş) temas etmesi üst yönden mümkün olursa, diğer yönlerden temas etmesi de mümkün olur ki, bu durumda O, bu yönler tarafından kuşatıl­mış olur. Halbuki hasım zorunlu olarak kendi öğretisine (mezheb) bağlı kaldığından, buna hiçbir şekilde inanmamaktadır.

Özetle belirtmek gere­kirse; “bir cisme ancak başka bir cisim yerleşir (istikrar) ve ancak bir araz onda yer tutabilir”. Yüce Allah’ın cisim ya da araz olmaktan münezzeh olduğu açığa çıktığından, bu iddianın [içerdiği] meseleleri tek tek kesin delil ile [açıklamaya] gerek yoktur.

 Şayet denirse ki, “Yüce Allah’ın ‘Rahman arşa istivâ etti’ [Taha 20/5] ve Hz. Peygamberin (a.s.) ‘Allah her gece dünya semasına iner’ (Müslim, “Salâtü’l-müsâfîrîn”,24) sözlerinin anlamı nedir?”

Deriz ki: Bu konuda zahirî anlamlar üzerinde oldukça uzun tartışmalar yapılmıştır. Ancak, biz burada bu iki zâhirî anlamın anlaşılması hususun­da bir yöntem zikrederek diğerlerine de doğru yolu göstermiş olacağız, o da şudur: Biz insanların halk tabakası {avam) ve âlimler olarak iki gruba ayrıldığını söyleriz. Halk tabakasının bu türden te’villere kalkışmasının uygun olmadığını düşünüyoruz; hatta benzetmeyi (teşbih) gerekli kılan ve [O nun hakkında] sonradan olmaya (hudûs) delâlet eden her şey, onla­rın akidelerinden sökülüp atılmalıdır. Böylece onlar, Allah’ın benzeri olmayan, işiten ve gören bir varlık olduğunu gerçek mânâda kavrarlar. Bu âyetlerin anlamlarını sorduklarında ise bu sorulardan menedilmeli ve onlara “Bu sizin meseleniz değildir, bu konulardan uzak durunuz. Çünkü her ilim dalının o hususta uzman olan kişileri vardır” denilmelidir.

Bu kişilere, seleften, kendisine “istivâ” hakkında soru sorulan kim­senin verdiği cevabı vermek de mümkündür.

O şöyle demişti: “Istivânın ne olduğu bilinmekte, bunun nasıl gerçekleştiği (keyfiyet) ise bilinmemektedir. Bu konu hakkında soru sormak bid’attır, buna inanmak ise zorunludur.”(1) Bunun nedeni, halkın aklının, bu türden akıl ile bilinen (ma’kûlât) konuları anlayacak kapasitede olmamasıdır. Onlar, Arapların benzetme yoluyla anlattıkları husularda (istiare) var olan geniş anlamlan kavrayacak dil kapa­sitesine de sahip değillerdir. Alimlere gelince, onların bu konuları araştır­maya ve öğrenmeye çalışmaları uygundur. Bunun farz-ı ayn olduğunu ise söylemiyorum. Çünkü [dinde] bu konuda bir yükümlülük {teklifi olduğu belirtilmemiştir. İnsanların yükümlü olduğu husus, Allah’ı bir başkasına benzeten özelliklerden tenzih etmektir. Şeriat, herkesi {ayâri) Kur’ân’ın bütün anlamlarını kavramakla yükümlü tutmamıştır. Bununla birlikte, bunların, surelerin başındaki harfler gibi müteşabihâttan olduklarını iddia edenlerin sözünü de kabul etmiyoruz. Çünkü surelerin başlarında bulunan bu harfler, anlamlara delâlet etmeleri için, Arapların önceki terminolojisi (ıstılah) dikkate alınarak konulmuş değildir. Terim haline gelmeyen kelime ve harflerle konuşan bir kimse, bunlarla neyi kastettiğini bildirinceye kadar, bu kelime ve harflerin anlamları anlaşılamaz. Bunu anlattığında ise, bu harfler onun tarafından icat edilmiş bir dil haline gelir.

Hz. Peygamberin (a.s.) “Yüce Allah dünya semâsına iner” sözü ise bir meseleyi anlatmak [tefhim] için zikredilen ve ne olduğu bilinen bir ifa­dedir. Bu sözün kullanıldığı ya da benzetme yoluyla ifade ettiği anlamın zihinlerde hemen oluştuğu bilinmektedir. O halde bu sözün müteşâbih olduğu nasıl söylenir? Aksine bu söz, câhil bir kimsenin zihninde yanlış bir anlamı çağrıştırırken, âlime ise doğru bir anlam ifade etmektedir.

Bu, yüce Allah’ın “Her nerede olursanız, O sizinle beraberdir” (el-Hadid 57/4) sözüne benzer. Bu söz câhil bir kimsede, Allah’ın arş üzerinde bulunmasıyla çelişen bir birliktelik halini düşündürürken; âlim, O’nun ihâta etmek ve bilmek suretiyle tüm insanlarla beraber olduğunu anlar. Hz. Peygamberin (a.s.) şu sözü de buna benzer; “Mü’minin kalbi, Rahmân’ın iki parmağı arasındadır.”(Tirmizî, “Kader”, 7..)Bu söz câhile; [Allah’ın) et, kemik ve sinirlerden oluşan, tırnakları ve parmak uçlarım içine alan ve avuç içinden ortaya çıkan iki uzvunun (parmağının) var olduğunu düşündü­rürken; âlim için bu söz, kullanıldığı anlam dışında, benzetme yoluyla ifade edilen (musteâr) bir anlama delâlet eder. Sanki O “parmak” [kelime­si) ile kendi kudretini isimlendirmiştir. Çünkü parmağın özü [rûh) ve gerçek mânâsı {hakikat), dilediği gibi çevirebilme kudretine sahip olma­sıdır. Yüce Allah’ın “O sizinle beraberdir” sözündeki beraberlik (maiyyet) ifadesi de bu tür bir anlama delâlet eder. Buradaki beraberlik ifadesi ile kastedilen anlam, [O’nun her şeyi] bilmesi ve kuşatmasıdır.

Arapların yaygın olan alışkanlıklarından {âdet) biri de, sebepliyi {müsebbeb) sebeb ile anlatmaları ve [bir şeyin) sebebini, benzetilen şeye {musteâr minh) benzeterek ifade etmeleridir. Bir kudsî hadiste geçen yüce Allah’ın şu sözü böyledir: “Her kim bana bir karış yaklaşırsa, ben de ona bir arşın boyu yaklaşırım. Bana yürüyerek gelene, ben koşarak giderim.”(Buhari, “Tevhid”, 50) Câhil bir insana göre koşmak {hervele) ayaklan hareket ettirmeye ve hızlı yürüme­ye işaret eder. Gelmek {ityâri) ise [insanlar arasındaki) mesafenin yakınlaştı­ğını gösterir. Aklını kullanan kimseye göre, insanlar arasındaki mesafenin kapanmasından kastedilen mânâ, cömertlik ile ikramda bulunmanın bir araya gelmesine delâlet eder. Bu durumda (yukarıdaki) sözün gerçek anlamı şudur: “Bana karşı vazifelerini {tâat) yerine getirmelerinden dolayı, kulları­ma rahmetimi ve nimetlerimi bol bol veririm.”

Rivayet edildiği üzere, Yüce Allah bir [kudsî] hadiste şöyle buyurur: “İyilerin {ebrâr) bana kavuşma özlemleri arttı, benim onlara kavuşma özlemim ise daha güçlüdür.”(2) Allah, özlem {şevk) lafzının kullanımından anlaşılan mânâdan yücedir. Çünkü o (şevk), bir tür acı çekmedir ve dinlenmeye ihtiyaç duymadır ki bu eksikliğin ta kendisidir. Oysa ki özlemek, özlem duyulan şeyi kabulün, ona yönelmenin ve onun eliyle bol bol nimetlenmenin bir vesiledir. Öfkenin ve rızanın sonuçları olan ve genelde bunların sebeplerini de oluşturan mükafat ve ceza istemek, öfke ve rıza ile ifade edildiği gibi sebeplinin zâtı da şevk ile ifade edilir. “Hacerü’l-Esved, Allah’ın yeryüzündeki sağ elidir” (Aclûni, Keşfü’l-hafâ, 1, 348.)sözü de böyledir.

Câhil bir kimse, buradaki sağ el ifadesi ile et, kan ve kemikten oluşan, beş parmağa ayrılan ve sol elin mukabilinde bulunan sağ elin kastedildiğini zanneder. Sonra bu kimse basiretini açtığında, O’nun arş üzerinde oldu­ğunu ve bu nedenle de sağ elinin Ka’be’de bulunamayacağını, bunun gibi O’nun {sağ elinin] Hacerü’l-Esved olamayacağını anlar. Böylece en alt düzeyde bir kavrayışla, bu ifadenin selamlaşma (musafaha) için benzet­me yapıldığını algılar. Çünkü kralların sağ taraflarının öpülmesi emrolunduğu gibi, Allah da bu taşın ziyaret edilmesini ve öpülmesini emret­miştir. İşte [sağ el] lafzı bu anlam için benzetme yapılmıştır. Dil konusun­da aklı tam ve keskin görüşlü olan kimse, bu gibi meseleleri büyütmez ve bunların anlamlarını açıkça kavrar.

Şimdi “istivâ” ve “nüzûl” kelimelerinin anlamlarına tekrar döne­lim. Istivâ [ifadesi], şüphesiz arşın O’na nisbet edilmesini ifade etmekte­dir. Arşın O’na nisbet edilmesi için; bilinen, irade edilen ve güç yetirilen bir şey, arazın bulunduğu yere (mahal) benzeyen bir yer ya da cismin bulunduğu mekâna benzeyen bir mekânın olması gerekir. Ancak bu nisbetlerden bazıları aklen imkânsızdır, bazıları da lafız olarak benzetme {istiare) yapmaya uygun değildir. Bu nisbetlerin tamamı, aklın imkânsız görmeyeceği ve lafzın ayrı kalamayacağı nisbetler olduğunda ve bunlar dışında bir nisbet bulunmadığında, [istivâ ile] kastedilenin bu [nisbet] olduğu bilinmelidir. Arşın, cevher ve arazda olduğu gibi mekân ya da mahal olmasına gelince, lafız bu (mânâya) uygundur ancak daha önce de belirtildiği gibi akıl bunu imkânsız görür.

Arşın bilinen ve irade edilen bir şey olmasına gelince, akıl imkânsız görmese de lafız buna uygun değildir. Onun güç yetirilir olması, kudret elinde meydana gelmesi, yaratılmışların en büyüğü olmakla birlikte O’na boyun eğmesi, övülmesi ve büyüklükte altında olan diğer varlıklara hatır­latılması için ele geçirilmeye elverişli olması gibi hususlara gelince, bunlar da aklın imkânsız görmediği hususlardır ve lafız bu (mânâlara) uygundur. Burada (istivâ ile] kesin olarak kastedilen mânânın bu olması yanlıştır. Lafzın uygunluğu, Arap dilinden haberi olan kimse için ortadadır. Buna benzer [güçlükler], Arap dilini sonradan araştıran, onu yeni öğrenen ve bu dile Arapların Türk diline yönelerek onda sadece ilk konuları öğrenmele­rinde olduğu gibi yönelenlerin anlayışından kaynaklanır.

Dil açısından en doğru ifade; “Hükümdar (emir) ülkesine yerleşti” demektir. Nitekim şair şöyle demiştir:

‘Bişr, kılıç kullanmadan ve kan akıtmadan Irak’a yerleşti.’

Bu nedenle, selef (âlimlerinden) bazıları “Allah arşa istivâ etti” [Taha 20/51 âyetinin anlamını “Sonra duman halinde olan göğe istivâ etti” (el-Fussilet 41/11)] âyetindeki gibi anlamışlardır.

Hz. Muhammed’in (s.a.s.) “Yüce Allah dünya semâsına iner” sözüne gelince, buradaki [inme sözünü] iki şekilde te’vil etmek mümkün­dür Bunlardan ilki, nüzûl fiilini mecâz olarak O’na nisbet etmektir. Çünkü bu fiil Allah’ın “Şehre sor…” [Yusuf 12/82] âyetinde ifade ettiği gibi, meleklerden birine nisbet edilmektedir. Bu âyette gerçekte kendisi­ne soru sorulan kişi şehir halkıdır. Aynı şekilde bu [ifade] insanların dille­rinde dolaşan ifadelerden olup bununla bir şeye tâbi olanın [çeşitli] hal­lerinin tâbi olduğu şeye nisbet edilmesini kastediyorum. “Kral şehrin kapışma indi” denilir ve bununla kralın ordusu kastedilir. Çünkü kralın şehrin kapısına indiğini haber veren kişiye “Onun ziyaretine çıktın mı?” diye sorulabilir. Bu durumda o “Hayır, çünkü o ava çıktı ve henüz inme­di” diye cevap verir. Bu kişiye “Niçin [biraz önce] kral indi dedin, şimdi ise onun henüz inmediğini söylüyorsun” denemez. Burada “kralın inmesi”nin anlamı ordusunun [şehre] inmesidir ki, bu apaçık bellidir.

İkincisi, şüphesiz “yükselme” (irtifa) lafzı büyüklenmek (tekeb­bür) için kullanıldığı gibi “inme” (nüzul) lafzı da insanlar hakkında tevazu ve incelik ifadesi (telattufi olarak kullanılabilir. “Falanca başını gökyüzü­nün bulutlarına doğru kaldırdı” denildiğinde, onun böbürlendiği kastedi­lir. “Göğün en üst tabakasına (a‘lâ-i illiyyîn) yükseldi” denildiğinde ise o kişinin büyüklük tasladığı belirtilir. Bir kimsenin konumu (emr) yükseldi­ğinde ise “Onun yeri göğün yedinci katıdır” denilir. Buna karşılık konumu düştüğünde ise “En aşağı dereceye (esfel-i safilin) düştü” denir. Bir kimse tevazu ve nezaket gösterdiğinde “Yerde süründü” ve “En alt dereceye indi” denir. Bu anlaşıldığında, “inme” fiilinin ayrılmak ya da düşmek suretiyle bir mekândan ya da mertebeden inmek anlamında kullanıldığı anlaşılır. Bir mertebeden inmek ise lütuf göstermek, mertebesinin üstünlüğünün gereği olan bir fiili terk etmek ve ona ihtiyaç duymamak (istiğna) yoluyla olur. Lafzın aralarında gidip geldiği şu üç mânâya bir bak, akıl (Allah hakkında bunlardan hangisinin (kulla­nımını] mümkün görebilir?

Yer değiştirme (intikâl) şeklinde gerçekleşen ‘inme” fiiline gelin­ce; daha Önce de geçtiği üzere, akıl (Allah hakkında] bunu da imkânsız görür. Şüphesiz bu ancak, yer kaplayan (mütehayyiz) bir varlık hakkında mümkündür. İnme fiilinin [O’nun] mertebesinin düşmesi şeklinde anla­şılması da imkânsızdır. Çünkü yüce Allah, sıfatları ve tüm ihtişamı (celâl) ile ezelîdir. Onun yüceliğinin (uluvv) yok olması mümkün değildir. Lütuf ve merhamet göstermek, ihtiyaç duymadığı ve önemsemediği için kendi­sine yakışan bir fiili terk etmek anlamındaki “inme” fiiline gelince, bu mümkündür. Böylece anlam belirlenmiş ve [Allah’ın] inmesine bu anlam verilmiş olur.

Denir ki: “Arşın sahibi olan Allah, derecesi en yüksek olandır” [el-Mümin 40/15] âyeti inince sahâbe büyük bir korkuya kapıldı ve bu yüce ihtişamın (celâl) huzurunda rahatlıkla bir şey istemekten ve dua etmekten kaçındılar. Bu nedenle onlara, ihtişamının büyüklüğüne ve şanının yüceliğine rağmen yüce Allah’ın kullarına lütfedici ve merhamet­li olduğu ve ihtiyaç duymadığı halde dua ettiklerinde onlara cevap verdi­ği bildirildi. Şüphesiz duaya cevap vermek, yüceliğin gerektirdiği müstağ­ni olmaya ve önemsememeye nispetle bir tenezzüldür (nüzût). O, kulla­rının kalplerini duaları, rükûyu ve secdeyi çokça yapmaları hususunda yüreklendirmek için bunu “nüzûl” olarak ifade etmiştir. Çünkü, yüce Allah’ın ihtişamının esaslarını (mebâdı) tam olarak hisseden bir kimse, rüküşünün ve secdesinin hakkını vermeye çalışır.

Şüphesiz, yüce Allah’ın ihtişamına nisbetle, kulların tümünün O’na yaklaşması, kulun yeryüzündeki krallardan birine yaklaşmak için parmaklarından birini hareket ettirmesinden daha iyidir.

O,bu hareketle krallardan birini yüceltse, bundan dolayı kınanmayı hak eder, kralların âdetlerinden biri de şudur: Onlar, alt tabakada bulunç insanları ferzdi), hizmetlerinde kullanmayı küçümserler ve devlet büyük­leri ile hükümdarlar dışında [onları] kullanmayarak büyüklük taslarlar. Böylece bu insanları [kendilerine] hizmet etmekten, önlerinde secde etmekten ve saraylarının eşiğini öpmekten alıkoyarlar. Halifelerden bazı­larının âdeti de böyledir. Şayet nüzûlün anlamı, ihtişamın gereklerinden olan lütuf, merhamet ve cevap vermek olmasaydı, bu ihtişamın akıllarda düşünceyi duraklatması, dilleri zikirden alıkoyması ve organların hareke­tini söndürmesi gerekirdi. Bu ihtişamı ve lütfü algılayan bir kimse, nüzul fiilinin celâl sıfatına uygun olduğunu ve onun câhillerin anladığı gibi değil, yerinde kullanılan mutlak bir lafız olduğunu kesin olarak anlar.

Şayet “O’nun nüzûlü [inmesi] niçin dünya semâsına tahsis olun­muştur?” denirse, biz de deriz ki: Dünya semâsı, ardında [başka] bir mer­tebe olmayan en son mertebedir. Bunun gibi, toprağın yeryüzünün en aşağı noktası, Süreyya yıldızının ise en yüksek yıldız olduğu varsayılarak “Toprağa düştü” ve “Süreyya yıldızına yükseldi” denilir.

Şayet “Hz. Peygamber (a.s.) niçin O’nun nüzûlünü sadece gecele­re tahsis etti ve ‘O, her gece inerdi’ dedi?” denildiğinde ise, şöyle deriz: Tenha yerler, duaların kabul edilmesi umulan yerlerdir, geceler ise insan­ların sükûnet bulmaları, kalplerinden başka şeylerin uzaklaştırılması ve sadece Allah’ı zikretmeleri için hazırlanmış yerlerdir. Meşguliyetlerin yoğunlaşıp kalplerin Allah’ı unuttuğu sırada meydana gelen duaların değil, buna benzer duaların kabul edilmesi ümit edilir.

(1)-Bu söz, Mâliki mezhebinin imamı, büyük müctehid ve muhaddis Mâlik b. Enes’e nısbet edilmektedir.

(2)-Irâkî bu hadisin kaynağını bulamadığını, ancak Deylemî’ni el-Firdevsinde Ebû Derdâ dan böyle bir nakil bulunduğunu belirtir; bkz. İhya, 111. cild, Kitâbü Acâibi’l-kalb.

İmam el Gazzali – İtikadda Orta Yol (Klasik yay.)

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*