Yol, Sonsuza Varma İsteğinin Tecessüm Hali

1.

Hayat bir arayış ve bu arayıştan doğan yolculuktur. Yolculuk maddi ve manevi olarak ikiye ayrılabilir. Maddi yolculuk da aslında manevi yolculuğun bir süreğidir. Yani kişi kendi dışında ve kendi içinde sürekli seyahat edendir. Kendi dışında (âfak) yaptığı seyahatler, kendi içinde (enfüs) yapacağı seyahatlere kılavuz olur. İnsanın yolculuğunun ana sebepleri ise mutluluğu, aşkı veya hakikati aramaktır. Fakat insan nâkıstır, eksiktir, günahkârdır… Kendi dairesini tamamlarken yolunun üzerinde hiç hesap etmediği bir sürü olayla karşılaşır ve bu olaylar genelde insanı yolundan şaşırtır, amacından mahrum eder, hedefini unutturur. Yolu mutsuzluklara, ayrılıklara varır. Bunların sonucunda ise insan yolunu bitiremeden, amaçlarına ulaşamadan Azrâil’le buluşur. Bu başa gelen hadiseler eğer kişide farkındalık şuuru oluşturmuyorsa bu yolculuk gaflet içinde geçirilen bir yolculuktur. Bu sebepten insanın tarihine, yarım kalmışlıkların tarihidir diyebiliriz. Buna rağmen insanın elinde her zaman arzuları durmaktadır.

2.

Şimdi burada durup biraz düşünelim. Belki de yolda olmak yoldan daha önemlidir. Belki de yolun sonuna varmaktan çok daha önemlisi yolda olmak ve bu bilinçle bilinçlenmektir. Her adımda kişinin beninin değişmesi, algı seviyesinin artmasıdır. Yolda ilerlerken gördüğü olayları her seferinde üst bir bilinçle yorumlaması ve yolu okumasıdır. Evet, doğru duydunuz, yol okunan bir şeydir, insan gibi… Ve yolun asıl gayesi, yolcusuna kendini okutması yani kendilik bilincini edindirmesidir.

3.

İnsan, yolda ilerlerken yanılgıların mağlup ediciliğini kavrar. Düşleriyle arkadaş olur. Çünkü insanın tarihi ulaşamadıklarının tarihidir biraz da. İnsan bir türlü istediklerine ulaşamaz, amaçları yarım kalır ve tüm bunlar sonucunda çıkışsızlığa yamanır. Eksiklerine tutunur. Şöyle bir etrafınıza bakın isterseniz, en mutlu gördüğünüz insanlar bile aslında yanılgılardan, hüzünlerden ve acılardan geçerek o hale gelmiştir. Halbuki kişinin bütünlüğüne ermesinde, dairesini tamamlamasında yani başladığı yere dönmesinde yenilgilerinin çok önemli bir payı vardır. Yenilgiler sayesinde kişi iç derinliğinin farkına varabilir ve duygularının nedeni hakkında bir bilgiye sahip olabilir.

4.

İlginç bir durum daha var. 0 da şu ki yıllarca yollarında yürüyüp, kapısında beklediğimiz hedeflere ulaşınca, ulaştığımız hedef nedense değerini kaybeder. Sanki biz onun için ömrümüzü vermemişiz gibi bir duygu haline sürükleniriz. Ya da, “Bu muymuş ömrümü çalan!” deriz. İnsan işte çok nankör… Belki de insan eriştiği şeyin elinden çıkabileceğinin korkusuna kapılır. Belki de eriştiğinin hakikatine erememiştir. Erememiştir çünkü yolun hakkını vermemiştir.

5.

Yola çıkmak kaçış değildir. Bilakis kişinin kendiyle yüzleşmesi, kendinin farkına varması ve kendine dönmesi demektir. Kaçarak hiçbir sorunumuzu çözemeyiz. Kişi kendisini karşısına alıp yüz yüze konuşmalıdır. Bu bağlamda yolculuk kişinin kendi ”ben”inde yaptığı bir yolculuktan ibarettir ki özünde mücadele vardır. Ağyara kalbini ve aklını açan bir kişi kendi ”ben”inin sesini duyamaz ki!

6.

Yol, son tahlilde yol değildir. Aslında kişinin kendini bilme, sonsuza varma isteğinin tecessüm etmiş halidir. Evet, biz fâniyiz. Fâni, yani ölümlü. Ve bir gün gelecek her şey elimizden alınacak. Fakat ellerimizde hep ümit olacak… Yolda yürümek, kendinden önce o yolda yürüyenlerin izinden gitmektir birazda. Yol meşakkatlidir. İzinden gidilen kişiyi hakikate götürmeyebilir. Zira o yol izi, sadece iz bırakan kişinin hakikatine giden yoldur. Ama başkalarının izinden gitmeden de insan kendi rotasını belirleyemez.

7.

Peki çözüm ne diyorsanız, sizi bir Hint efsanesiyle başbaşa bırakıyorum: Bir gün Brahma, kutsal kişilerle konuşurken onlara yolculuk ederek aşkın sonuna ereceğini ve böylece aşkın gizli manasına kavuşacağını iddia eder.

Fakat konuştuğu kişiler kendisine inanmayınca hemen yola çıkar. Türlü zorlukları aşıp her yerde aşkın son menzilini arar. Ölümlerden döner ama yolundan ayrılmaz. Fakat sonunda gücü tükenir. Ketaki denen çiçek ise aşkın son menziline varır ve Brahma’mn bitiremediği yolu bitirip geri dönerken Brahma ile karşılaşır. Brahma şaşkın bir halde ”Ey bu yolları bir başına gidip gelen küçücük çiçek, şu vücutsuz Vücudunla bu yangına nasıl dayandım?” diye sorunca Ketaki çiçeği şöyle cevap verir: ”Ey Brahma, bilmez misin, kılıç havayı kesmez ve ateş ateşi yakmaz. En yalçın kayaların teninde ipek gibi yosunlar biter.”

Sulhi Ceylan – Özgür ama Tutsak,syf.41,44

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir