Yarım Hurma Bile Olsa

Yarım hurma vererek bile olsa kendinizi cehennem ateşinden koruyun ve o dahi yoksa gönül alıcı bir söz edin.’ 1

Tek bir sadaka yetmiş kötülük kapısını kapatır! 2

Peygamber dedi ki, “Her Müslüman sadaka vermelidir.”

İnsanlar sordu, “Ey Allah’ın Peygamberi! Eğer bir kimsenin verecek hiçbir şeyi yoksa ne yapacak?”

O dedi ki, “Elleriyle çalışsın, kazanç sağlasın ve de (kazandığından) sadaka versin.” İnsanlar yine sordu, “Eğer bunu bile yaparnazsa ?”

O cevapladı, “Yardım isteyen muhtaç kişilere yardım etmelidir.”

O zaman insanlar sordu,”Ya eğer bunu yapamazsa?”

O dedi ki, “Hayır işlesin, şerden de nefsini esirgesin. Bu da o kimse için sadakadır” buyurdu)3

 

Hayırseverlik bir kez ilgi alanımıza girdiğinde, öyle görünüyor ki hem Islam toplumları içinde yazılmış hem de Müslüman topraklarında seyahat etmiş yahut yaşamış yabancı gözlemciler tarafından kaleme alınmış islam tarihine ilişkin kaynakların her yerinde gözünüze çarpmaya başlıyor. Bir yabancı olarak İslam toplumlarıyla karşılaşan gözlemciler arasında Fransız bilim insanı, bilge ve mistik Guillaume Postel (1510-81) de vardı.

Postel birçok defa Osmanlı İmparatorluğu’na gitti, bir keresinde Osmanlı sultanına gönderilen resmi bir Fransız elçilik heyetinde tercüman olarak yer aldı ve ayrıca elyazmaları toplamak için Ortadoğu’nun birçok bölgesini gezdi. Değişik hayır işlerinden hayranlıkla söz eden aşağıdaki pasajı ve karşılaştığı hayır sahiplerinin çeşitliliği, hayırseverliğin her yerde bulunduğu ve ayrıca dikkatli gözlemci için görünür olduğu hissini uyandırıyor:

Verecek hiçbir şeyleri olmayan yoksul kimselerle karşılaşıyorsun, onlar insanlara yardım etmenin sadece yiyecek ve içecekten ibaret olmadığını, her türlü ihtiyacı içerdiğini anlıyorlar: Bazıları ömürlerini kötü yolları onararak geçiriyor, taş, ağaç taşıyor, çukurları dolduruyor ve yol sathını düzeltiyorlar; bazıları nehirlerle su kaynaklarının güzergahını düzenliyor, yollara su götürüyor; bazıları da kuyu kazıp yol kenarına bir tür kulübe yaparak oraya su götürüyor ve [gelen geçeni] öyle bir coşkuyla su içmeye davet ediyor ki,ırmaklarda akan şaraptan içtiklerine kani oldum.

Kuzey Afrika’da kentlerin yakınında nadiren su olduğundan kimi Müslümanların türbelerine tesis edilmiş sebiller buluyorsunuz, su samıçiarını dolu tutmak, gelip geçeni merhumun ruhuna ve yaşayan ailesine dua etsin diye cesaretlendirrnek için nafakasını vakfın sağladığı bir sufi var.

Yol üstündeki bu tür sebiller yoksul insanların çokça rastlanan bir projesidir.Anadolu’ da Türkiye’nin başka her yerinden daha fazla zengin insan var, bunlar yollardan geçen seyyahlar görünce onları kendi evlerinde yiyip içmeye ve uyumaya davet ediyor, bunu ruhlarının selameti için yapıyor ve kimseden bir şey almıyorlar; zengin de fakir de bir şey ödemiyor ve ertesi gün onlara canı yürekten teşekkür edip karşılık olarak onlardan razı olması için Tanrı’ya yakarıyorsunuz. Ayrıca Müslümanlar arasında en çok bu tür insanlar saygı görüyor, çünkü onlar hayırlarını kendilerinden önce cennete gönderiyorlar. 4

Pastel’in anlattıkları genellikle sadaka veya gönüllü bağış olarak nitelenen eylemlerdir. Kuran ayetleri ve hadisler, zekat ödemeye ilaveten Tanrı’nın iyiliklere ne denli itibar ettiğini onlara sürekli olarak hatırlatarak mürminleri cömertçe vermeye teşvik eder.Sadaka vermeyenlere hiçbir ceza yahut yaptırım uygulanmaz, ama verme(amelinin],veren kişiyi kıyamet gününde cennete yaklaştırdığı, günahlarını telafi ettiği ve bütün Müslüman cemaatinin esenliğine katkıda bulunduğu farz edilir.

“Sadaka” samimi olmak anlamındaki bir kökten gelir ve hayırseverlik bağışçının samimi inancının bir yansımasıdır. Önceki bölümde gördüğümüz gibi, inanç ve niyetle samimiyet zekatın da lüzumlu veçheleridir.5 Zekatla sadaka arasında ayrım yapmak genel bir uygulama haline gelmişken, aslında zekat sadakanın bir şekli olarak da görülebilir ve daha önce de gördüğümüz üzere bu iki kelime Kuran’da bazen aralarında açık bir ayrım yapmaksızın kullanılır.

Hz. Muhammed’den sonraki nesillerde Kuran’la hadisleri yorumlayan fakihler söz konusu ayrımı açıklığa kavuşturmuşlardır, ama zaman zaman onlar da zekata atıfta bulunmak için sadaka kelimesini kullanmaya devam etmişlerdir.6 Hukuk literatüründe teknik olarak sadaka-i tetavvu olarak atıfta bulunulan gönüllü hayırseverlik bu kitapta sadece sadaka diye anılacaktır.Gönüllü hayır işi, gerek öngörülebilir şekillerde gerek anlık arneller olarak, büyük resmi vakıflar ve küçük iyilikler halinde yıllık ve ömürlük takvimlerin akışıyla bütünleşmişti. Fostel’in gözlemleri, sadaka olarak kabul edilen eylemlerin çeşitliliğine ve her yerde bulunuşuna dair bir fikir verir.

Bu bölümde bu eylemler, bunların hayatın sıradan ve şölensel dokusuna nasıl girdiğini ve günlük rutinler, normal ve özel ritüeller ile bayram kutlamalarının parçası olarak önem ve anlamını kavramak amacıyla inceleniyor.

Bu bölümün ikinci kısmında, geniş bir etkinlik ve kurum yelpazesini desteklemedeki özel öneminden dolayı özel olarak vakıflar üstünde duruluyor.Ortaya konulan vakalar sadakanın kapsamı, çeşitliliği ve derin etkisi bakımından sadece küçük bir örnek sunuyor, yine de etkinliğin görünür genişliği önceki bölümde tartışılan zekat uygulamasıyla belirgin bir karşıtlık oluşturuyor.

TEMEL İHTiYAÇLARlN TEDARİKİ

Doğal olarak çoğu sadakanın özünü meydana getiren, varoluşun en temel ihtiyaçları olan yiyecek, su, giyecek ve barınaktır. Genellikle zekat öde mekten söz ettiysek de zekat dağıtımları, özellikle zekat tahsildarlarının yokluğunda gerçekleştirildiğinde, Ebu İlya’nın Lala Fatiha’nın kapısı önüne unçuvallarını teslim etmesine benzer şekilde ayni olarak ifa ediliyordu.Ne var ki, Ebussuud bu konudaki bir soruya, eğer bir kişi evinin erzakından yoksullara bal, yağ ve çiğ et verirse bunun zekat olabileceği, ama söz konusu malzemenin ancak mülkiyeti devredilecek şekilde bağışlanması ve tüketilecek bir öğün olarak sunulmaması koşuluyla bunun geçerlilik kazanabileceği yanıtını vermişti.7

Yiyecek, kendisi olmaksızın insanların açlıktan öleceği temel besIenmeyi sağlar. Hadisler, evliyaların biyografıleri ve tarihsel vekayinameler-de tekrarlanan kıssalar, yoksulun da zenginin de temel öğünü olan çorbayla ekmeği temin eden iyiliksever insanları anlatırlar. Halife Ömer’le (ö. 644) ilgili bir hikayede, onun bir gece tebdil-i kıyafet gezerken sefil bir kadınla iki çocuğuna rastladığı nakledilir. Onu tanımayan kadın açlıklarına kayıtsız kalan halifeye lanet okur. Azarlanan halife gider ve erzakla geri döner, o üç aç insan için bizzat ateş yakar, çorba ve ekmek pişirir.8

14. yüzyıl Fas seyyahı İbn Battuta Mekke’de geçirdiği dönemde, kentteki birçok yoksul Müslüman’ın ekmek dağıtımı için umumi fırınlarının başında toplandığını gözlemler:

Ekmeği pişirilen kimse onu evine götürür, hiçbir şeyi olmayan muhtaçlar peşinden gelirler, o da onların her birine uygun gördüğü kadar ekmek verir ve hiçbirini hayal kırıklığı içinde uzaklaştırmaz.Elinde bir tek sornun olsa bile, keyifle ve isteksizlik göstermeksizin ekmeğinin üçte birini yahut yarısını verir.9

Bunun için, İslam tarihi vakayİnamelerinde muhtaç insanların bedava bir öğün bulabilecekleri birçok yer olması şaşırtıcı değil. Bu yerler arasında sufı zaviyeleri, varlıklı insanların evleri (hanedan sarayları dahil) ve camilerle türbeler gibi yapılar vardı. Dahası, yiyeceği olmayanlada kendi yiyeceğini paylaşmak, Müslüman evliyalarla sufılerin örnek hayatlarında standart bir tavsiyedir ve bu kişilerin biyografıleri aç insanların yiyecek istemek için onların kapılarını çaldıkları kıssalarla doludur.

Temel geçim kategorilerinde yapılan ayrımlar gelir ve statüyü açıkça belirliyordu. Yoksullar kaba öğütülmüş undan yapılmış ekmek ile hangi tahıllar, baklagiller veya sebzeler ucuzsa onlarla idare ederken ve belki bunlara yabani ot, yoğurt, peynir, meyve yahut yere ve mevsime göre balığı eklerken hali vakti yerinde olanlar ince öğütülmüş undan yapılmış ekmek yiyor, sofralarında daha sık et ve daha fazla yiyecek çeşidi bulunduruyor, bunları güzel tabaklada kaselerde servis ediyorlardı. Bu ayrımlar halka açık saltanat şölenlerinde, sözgelimi 1539’da Sultan Süleyman’ın oğulları şehzade Bayezid ile Cihangir’in sünnetleri için verilen ziyafetlerde de muhafaza edilmiştir.

Bu şölende, yoksullara İstanbul’un büyük imarethanelerinde dane (koyun etli pirinç pilavı) ve zerde (safranlı, tatlı pirinç [peltesi]) ikram edilmişti; bu imaretlerde cumaları ve bayram akşamları pişirilen yemekler de bunların aynısıydı, bu da onların simgesel bir değeri olduğunu gösteriyor. Daha imtiyazlı olan yeniçerilere, keza ulema gibi mevki sahiplerine, ayrıca tavuk çorbası, çeşitli kebaplarla ekmekler ve muhallebi ikram edilmişti. Bu arada, paşalar yukarıdakilerin hepsiyle birlikte başka yahni ve tatlılar yemiş, sultan ve onun özel misafirleri ise çeşit çeşit çorba, ızgara et, yahni ve tatlının tadına bakmışlardı. 10

Su, hayatı sürdürmek için temel bir ihtiyaçtır ve tedariki şansa bırakılamaz. Temel bir gıdadır ve çoğunlukla namazdan önce ifa edilen düzenli İslami temizlenme ritüellerinin elzem bir unsurudur. Bundan dolayı hayırsever girişimler, Pastel’in tasvirinin örneklediği gibi, ister çölde hac güzergahı üstünde ve Mekke’de halka açık büyük sistemlerle, ister ortaçağ Kahire’sinde vakıfların desteklediği sarnıçlar ve kuyularla, ister Sultan Süleyman’ın Kudüs’teki su kemerleri ve çeşmeleriyle, isterse bir mahalle kuyusu veya bir yol kenan çeşmesi gibi daha mütevazı yapılar şeklinde (Res. 4) olsun hayırsever girişimler her zaman kesintisiz su tedarikinin sağlanmasını içermiştir.

Giyim eşyası aşırı hava şartlarına karşı az çok korunmaya yararken,bir ölçüde de kişisel tevazu duygusu sağlar. Ne yazık ki yoksulların giyimi-
ne dair fiziki bulgular nadirdir. Hiç kimse onların temel giysilerini ilginç veya değerli eserler olarak muhafaza etmedi ve bu insanların giyim eşyaları muhtemelen iyice paralanıncaya kadar kullanıldı ve bunun ardından başka amaçlara hizmet etti, dolayısıyla tarihsel kayıtlardan büyük ölçüde silindi.Bununla birlikte, ticari kayıtlar, veraset listeleri, resimler ve seyyah tasvirleri vasıtasıyla bazı bilgiler edinebiliyoruz. 12

Kaftanlar her zaman giysinin tamamlayıcı bir parçasıydı ve Abbasi döneminden yakın tarihe kadar resmi ödüllendirme ve onurlandırma amacıyla kullanılmıştı.Gazali “Yiyeceğin [bir kimsenin fıtre zekatı ödeyip ödemeyeceğini belirlemek amacıyla] hesabını bir gün üstünden yaptığımıza göre, ev eşyası ve giyeceği de bir yıl üstünden hesaplamalıyız.

Sonuç itibariyle yazlık giysiler kışın, kışlıklar da yazın satılmıyor”13 derken onun zamanında asgari bir gardırobun yaz ve kış için ayrı giysileri içerdiğini ima eder görünüyor.

Medrese öğrencilerine,okudukları kurumun vakfıye şartlarına bağlı olarak genellikle yılda bir veya iki kez yeni kaftan veriliyordu.Sosyopolitik merdivenin üst kısmında bulunan komutanlar, vezirler, memurlar ve her düzeyde ileri gelenlere kaliteli kumaşlardan yapılma, kimi zaman lüks bir şekilde süslenmiş veya kürk astarlı kaftanlar verilmesi doğaldı.Bu kaftanların malzemeleri ve üzerlerinde-ki işçiliğin inceliği, sahiplerinin statüsüne ilaveten ildim, zevk ve modadaki farklılıkları yansıtıyordu. Osmanlılar döneminde, bazı kırsal bölgelerde bile,Osmanlı devletince köy muhtarı olarak kabul edilen kişilere maaşlarının bir parçası olarak “kaftan parası” denilen bir meblağ ödeniyordu.14

Sağlam barınak ihtiyacı bir bölge veya iklimden diğerine değişiyor olabilir, ama insanlar genellikle doğa veya insandan gelecek tehditlerden korunmak ailevi ve toplumsal birimleri tanımlamak, ayrıca şahsi eşyalarını depolamak ve bir mahrem alan oluşturmak için birtakım konut biçimleri yaratmışlardır. İklimin izin verdiği yerde böyle barınaklar gerçekten asgari düzeyde olabilir.15

Farklı türde kurumlar -zaviyeler, camiler, kervansaraylar- seyyahlara (ve hayvanlarına) gece uyumaları ve korunmaları için bir yer sunuyordu. Çalışan yoksullardan birçoğu, özellikle kapıcılar ve bekçiler,işyerlerinde korunaklı bir köşe bulabiliyorlardı.

Bu konuda herhangi bir bilgiye ulaşabildiğimiz ölçüde, yoksulların meskenlerinin diğerlerininkinden daha kalabalık, yıkık dökük ve özel hayat anlamında daha sınırlı olduğunu; daha az mobilyaya sahip olduğunu ve pek cazip olmayan muhitlerde bulunduğunu görmek şaşırtıcı değil. Bununla birlikte yoksullar sürekli olarak mutlaka zenginlerden tecrit edilmiş semtlerde yaşamıyordu. Birtakım bulgular, kimi yerlerde zengin ve yoksul semtleri mevcut olsa da, mahalle sakinlerinin çoğu zaman karma ekonomik şartlara sahip olduğunu gösteriyor.’16

Böyle bir karışım mevcuttu, çünkü insanlar sadece ekonomik sınıflarına göre değil, aile, köken, tarikat, din veya mesleklerine göre de kümeleniyordu. Kentsel toplulukların bu tarzda yapılanması, daha iyi durumdaki sakinler tarafından münferit mahallelerin kullanımı için oluşturulan vakıfları izah etmeye yardım ediyor. Buralardan yararlanan kimseler belki
yoksullardı ama yabancı değillerdi.

Amy Singer – İyilik Yap Denize At;Müslüman Toplumunda Hayırseverlik,syf.97,104

 

 

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir