Vurmadan Kırmadan

Medeniyet inşâı konusunda İslâm dünyasındaki fikir hareketleri iki ana hat üzerinde toplanıyor: Modernleşmeci ve bedevi akımlar… İlki, “medenî” olmak iddiasında, ama bahsettiği medeniyet bizimki değil. Batı Medeniyetine eklemlenme ve onun üstünlüğünü tasdik ile uğraşıyor. İkincisi ise, Vehhabilik gibi Batı Medeniyetini şiddetle reddediyor, ama medeniyetle ve medeniyet düşüncesiyle ilgisi yok. O yüzden “bedevi” diyoruz.Modernleşmeci akımlar, Batının geliştirdiği modern bilim ve teknoloji söylemini dindeki “akıl” “tefekkür” “çaba” gibi kavramlarla eşdeğer tutup, medeniyet birikimimizin artık geçerli olmadığını iddia ediyorlar. Yapılması gereken, dini, modern Batılı anlayışa uygun hâle getirmektir. Niyet budur, kullanılan terane “günümüz gerçeklerini dinle uyuşturmak”tır.

Onlar, Batı Medeniyetinin akıl ve bilim üzerinde yükseldiğini söyleyerek, tasavvuf, maneviyat ve devlet geleneklerini toptan reddetme eğilimindeler. Bunların beslendikleri kaynaklar, İslâm geleneğinden değil, Batı geleneğinden doğan fikirler.Bedevi akımlar ise, “yalnızca Kur’ân’a yapışmak” gerektiğini ileri sürerek, bugüne dek Müslümanların kurdukları medeniyetleri ve devletleri, hatta Sünnet’i bile devreden çıkarmak istiyorlar. Anlayışları zahirî. Tefekkür ve tasavvuf onlara göre neredeyse şirk. Müslümanların Hazreti Peygamber’den (s.a.v) bu yana sürekli bir gerileme içinde olduğunu iddia ediyorlar. Kur’ân ve Sünnet üzerine yapılan her yorum, kurulan her toplum, geliştirilen her devlet onlara göre İslâm’dan uzak. O yüzden Batı’nın tahakkümüne karşı yaptıkları savunma, genellikle şuursuz saldırılardan veya şekle dayanan bir geçmişi yaşatma hevesinden ibaret.

Bu iki önemli akım, İslâm dünyasının pek çok aydınının bugünkü şizofrenik yapışım çok güzel özetliyor. Bir yanda “öze dönelim” çağrısıyla bugünü unutanlar, öte yandan bugünün genel-geçer ve laik kurgularını İslâm’a yamamaya çalışanlar… Her iki akım da kendinden uzak, tarihe düşman, özgün değil, şuursuz ve medeniyet kurma iddiasından uzak. Her ikisi de “gelenek” kavramını olumsuz algılıyor ve İslâm tarihini, aynen Batılı oryantalistler gibi karanlık ve kanlı bir geçmiş olarak görüyor. Her ikisinde de aşağılık kompleksiyle üstünlük kompleksi içiçe. Modernleşmeciler, “Aslında Batı’yı ilerleten bilim, düşünce, akıl İslâm’da vardır” derken, bedeviler “İslâm dünyası ne kadar eski şartlarda muhafaza edilirse o kadar saf olur” diye hüküm veriyorlar. İşin ilginç yanı şu ki, ne modernleşmeciler o kadar özendikleri Batı’nın bilim ve düşüncesi seviyesindeler, ne de bedeviler her şeyi uğruna inkâr ettikleri o saf anlayışa sahipler.İslâm’ın medeniyet boyutundan uzak olan bu iki akım, maalesef, Batılı devletlerin en çok kullandıkları ve destekledikleri unsurlar.

Her iki akımın yanında sayıları az da olsa bir terkipçi, sen- tezci akım daha var. Onlar da geleneğin değerini vurguluyor, günümüzün sorunlarını ana kaynaklara yaslanarak ve bu geleneğin değerlerini kullanarak çözmemiz gerektiğini ve özgün bir medeniyet inşâ etmemiz gerektiğini savunuyorlar.Özetlemek gerekirse, bu üç akıma mensup Müslüman aydınlar yaklaşık iki asırdan beri Batıyı takip ediyorlar, ister imrenerek, isterse eleştirerek, isterse lanetleyerek olsun, Batılı düşünceler ve eylemler Müslümanların ana meşgalesi hâline gelmiş durumda. Özellikle Batılı ülkelerin sömürgeliğinden kurtulmuş ülkelerde Batı Medeniyetini okuyup, anlayarak onu taklit etmeye ya da yok etmeye çalışan akımlar özgün bir düşünce geleneği kuramadı. Vurmaktan kurmaya vakitleri olmuyor.Ülkemizde de birkaç istisna hariç tenkid, maalesef inşâya bir türlü dönüşemedi.

19. yy’da, önce Batılı değerlerin İslâm’da da mevcut olduğunu söyleyerek işe girişen bazı Müslüman aydınlar, Batinın saldırganlığını bizzat gördükleri Birinci Dünya Savaşı’n- dan sonra bile bu masum zanlarını bir tarafa bırakmadılar. Günümüzde de ne olduğunu tam bilmedikleri demokrasi, cumhuriyet, bilim ve felsefe gibi Batılı fikir ve değerlerin İslâm’da aynen bu-lunduğunu savunmaya çalışanlar çoğunlukta. Modernleşmeciler daha fazla mesafe katettiler. 1960’lardan beri ortaya çıkan eleştirici ve radikal akımlarda ise tenkidden başka bir şey çıkmadı. Hâlâ medeniyet inşâ edecek bir şuur ve anlayış tesis edilmiş değil.Batı’dan çok fazla söz açıyoruz, Batılı klişeleri kendi dertlerimizi tartışmada neredeyse referans olarak kullanıyoruz. Belki geçen asırdaki kadar bir romantik Batı hayranlığı yok ama eleştirilerimizde bile inşâ emaresi görünmüyor. Çünkü geleneğe bağlanmadan, onun ana kaynaklarını bilmeden, kendimizi keşfetmeden sağlam bir esas olmadan Batı’yı eleştiriyoruz.Halbuki olması gereken, artık vurmadan kurmaya yönelmektir. Biz “inşâ” dedik, birileri maalesef “inşâat” anladı.

Biz “ahid” dedik, onlar “müteahhid” anladı. Halbuki inşâ etmek kendinden başlar. Düşünür olmak, aydın olmak böyle bir istisna sağlamıyor insana. O da kendini inşâ etmek zorunda. Bu kendini inşâ, toplumu inşâ ve giderek yapılan her işin, atılan her adımın temel referanslara göre inşâı sonucunu getirmeli. Bizim okuyanımız da, memurumuz da, sanatçımız da, iş adamımız da farklı olmalı. Bu fark, şeklî ve yüzeysel unsurlara değil;bir tasavvur, telakki ve tavır farklılığına dayanmalı.Elbette tenkid,- eleştiri gerekli.Ama sürekli Batı’yı tenkid ederek vakit geçiriyoruz. Bu ölümsüz bakışı, olumlu bir eyleme çevirme zamanı geçti bile. Başkasını tenkid, kendimizde bir değişim yaratmıyorsa ne işe yarar? ‘Kısacası, artık inşâya, küçük de olsa fark göstermeye ve kurmaya başlamalıyız. Kendimiz ve insanlık için.

Savaş Ş.Barkçin – Kalbin Aklı,syf19,22.

 

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir