Vehhabilerin Tevhide Bakışı

Vehhabilerin temeli, üç meseledir.

1– Amel, imanın parçasıdır, azalır çoğalır. Bir farzı yapmayan, mesela farz olduğuna inandığı halde, tembellikle namaz kılmayan kimse kâfir olur. Bu kişi öldürülür, malları da vehhabilere taksim edilir.

2– Peygamberlerin ve evliyanın ruhlarından şefaat isteyen, onların kabirlerini ziyaret edip, onları vesile ederek dua eden kâfir olur.  Zira kabirde olandan ve işitmeyen kimseden yardım istemek şirktir. Ölen kimse ile uzakta olan biri, işitmez ve cevap vermez. Bunların hiç kimseye faydası veya zararı olmaz. Ölmüş peygamberden de bir şey istemek şirktir.

3– Mezarlar üzerine türbe yapmak, oralarda namaz kılmak ve ölülerin ruhlarına sadaka adamak caiz değildir. Haremeyn halkı şimdiye kadar kubbelere, duvarlara tapındı. Bunların kestikleri yenmez. Onları öldürmek ve mallarını yağma etmek helaldir.

 Vehhabiler şefaat, tevessül ve keramet gibi meseleleri tevhid inancına muhalif olduğu gerekçesiyle kabul etmemekte ve bunları kabul eden Müslümanları tekfirle itham etmektedirler. Bu ise tehlikelerin en büyüğü ve en şen’îdir. Vehhabiler bu görüşleriyle de Ehl-i Sünnet’ten ayrılmaktadırlar. Eğer bir Müslüman’ın bunlardan dolayı şirke girmesi lazım geliyorsa, namazını kılan ve her tahiyyatta Resul-i Ekreme, “Esselamü aleyke eyyühennebiyyü.” diye hitap eden bütün Müslümanların da şirke girmesi iktiza eder ki, o zaman vehhabîler de bu hükmün şümulünden hariç kalamazlar. Bu durum onların itikat ve iddiaları çürütmektedir.

Ehl-i Sünnet kelamcılarının büyük çoğunluğuna göre “tevhîd”, Cenab-ı Hakk’ın zatının, sıfatlarının ve fiillerinin bir olması; eşinin, benzerinin ve ortağının bulunmaması demektir. Nitekim bir ayette mealen şöyle buyurur: “Allah, kendisine şirk koşmayı asla bağışlamaz; bundan başkasını dilediğine bağışlar.”[1]

“(Ey Muhammed!) Yüzünü Hanife (Allah’ın birliğini tanıyana) yöneltmiş olarak dîne çevir, sakın puta tapanlardan olma; Allah’tan başkasına fayda da zarar da veremeyecek olan şeylere yalvarma; öyle yaparsan şüphesiz zalimlerden olursun, denildi, Allah sana bir sıkıntı verirse, onu O’ndan başkası gideremez. Sana bir iyilik dilerse, O’nun nimetini engelleyecek yoktur…”[2]

 Bu ayetler,  Cenab-ı Hakk’ın varlığını ve birliğini ifade etmektedir. Abdülvehhap’a göre; “Tevhit, kalple, lisanla ve amelle olmalıdır. Bunlardan birisi eksik olursa, insan Müslüman sayılmaz.”[3]

O, bu sert ve katı tutumuyla Haricîleri taklit etmektedir. Bilindiği gibi Haricîler de, Vehhabiler gibi, amel etmeyi imana dâhil saymış; namaz, oruç, hac ve zekât gibi emirleri yeri­ne getirmeyenleri küfürle itham etmişlerdir. Nitekim, 20 Mayıs 1802 tarihli Hatt-ı Hümâyunda özetlendiğine göre Vehhabiler amelin imanın bir parçası olduğu hususunda İbn Teymiye’ye uyarlar ve onlara göre farz olanları tembellikle veya inkâr için terk eden kimse kâfirdir, mal ve kanla­rı helâldir.” derler. Vehhabiler, amelin imanın bir parçası olduğuna inandıkları için, farzlardan birini terk eden kimseyi dinden çıkmış olarak kabul etmiş, kendileri gibi düşünmeyen Müslümanları tekfir ederek,  onların mallarının ve canlarının kendilere helal olduğunu ilan etmişlerdir ki, bu da azim bir hatadır.

 Onlar Hanbeli Mezhebi’nin görüşünü kabul ettiklerini ifade etmelerine rağmen, bu konuda da ifrat etmişlerdir. Hâlbuki Ahmed İbn Hanbel’e göre; “İman, hem söz hem de ameldir, iman iyi amellerle artar, kötü amellerle eksilir. İnsan, kötü amellerle imandan çıkar; ama tövbe edince yine imana döner, Allah’a şirk koşan, farzlardan birini inkâr eden kimse İslam’dan çıkar. Tembellik sebebiyle, farzlardan birini terk eden kimse ile ihmal eden kimsenin durumu, Allah’a kalmıştır; O, dilerse bağışlar, dilerse azap eder.”

 “İman, kalb ile tasdik, dil ile ikrar ve diğer azalarla ameldir. İslam ise, tasdik ve ikrardan ibarettir. Bu sebepten Allah’a şirk koşmamak, Kur’an ve Sünnet’te sabit bir emri inkâr etmemek şartıyla, amelde bir ihmal olursa İslam’dan çıkılmış olmaz. Küfür ise şirk ve in­kârdır.”[4]

 Vehhabiler, Cenab-ı Hakk’ın emirlerini yerine getirmeyen Müslümanları imansızlıkla itham etmekte ve böylece ehl-i sünnetin görüşünden ayrılmaktadırlar.

Vehhabilerin imamlarından olan İbni Teymiye ve İbni Kayyıme’l-Cevzi gibi zatlar, Muhyiddin-i Arabi gibi büyük evliyaya hücum etmektedirler.  Bediüzzaman Hazretleri de bu hakikati şöyle ifade eder:

  “Vehhâbilerin azîm imamlarından ve acîp dehâları taşıyan meşhur İbni Teymiye ve İbni Kayyıme’l-Cevzî gibi zatlar Muhyiddin-i Arabî (k.s.) gibi azîm evliyâya karşı fazla hücum ettikleri ve güya mezheb-i Ehl-i Sünneti Şîalara karşı Hazret-i Ebû Bekir’in (ra.) Hazret-i Ali’den (ra.) efdâliyetini müdafaa ediyorum diyerek, Hazret-i Ali’nin (ra.) kıymetini çok düşürüyorlar. Hârika faziletlerini âdileştiriyorlar. Muhyiddin-i Arabî (k.s.) gibi çok evliyayı inkâr ve tekfir ediyorlar.”[5]

 Bunun içindir ki, Bediüzzaman Hazretleri Muhyiddin-i Arabî hazretlerinin mesleğinin sahabe mesleğine göre “nakıs bir meşreb” olduğunu ifade etmekle beraber o büyük zatı;  “Ulum-u İslamiyenin bir mucizesi”  olarak görmekte, talebelerini de o büyük zata ve mesleğine su-i zan etmekten hassasiyetle sakındırmaktadır.

Üstad Hazretleri;

“Ve başkaların bazı harekâtını, hikmetini bilmediğinden, takbih etmesin. Binaenaleyh eslaf-ı izamın hikmetini bilmediğimiz bazı hallerini beğenmemek, sû’-i zandır. Sû’-i zan ise, maddî ve manevî içtimaiyatı zedeler.”[6]

buyurmakla; bazı büyük zatların hikmetini bilmediğimiz hâllerinden dolayı onlara su-i zan etmekten, tenkit etmekten, çirkin görmekten ve gıybetlerini etmekten son derece sakınmamızı istemektedir. Zira onlara yapılan su-i zan sadece onların şahsına mahsus kalmayıp, onları mürşit olarak kabul eden ve izinden giden binlerce insana da zarar verir ve büyük yaralar açar.

Evet geçmişte İslam dinine büyük hizmetlerde bulunan o müstesna âlim ve mürşitlere hürmet ve muhabbet akıl ve vicdanın gereğidir. Onların, hikmetini bilmediğimiz bir- iki sözünü ele alıp da onların bütün güzel vasıflarını ve yapmış oldukları ulvi hizmetlerini görmemek, hatta inkâr etmek İslam’ın ruhuna zıttır ve İslam’ dinine yapılacak en büyük bir hiyanettir. Bediüzzaman Hazretleri “eslaf-ı izam” derken başta Muhyiddin-i Arabi Hazretlerini kastetmektedir.

O Muhyiddin-i Arabi Hazretleri ki (k.s), İslam âlimleri arasında en çok eser telif eylemiştir. Onun  “İza dehale sinu fişşin, iza zeheret kabri Muhyiddin” yani “Sin, Şın’a dâhil olduğunda Muhyiddin’in kabri meydana çıkar.” buyurduğu sözü, kendisine son derece hürmetkâr olan Mısır fatihi Yavuz Sultan Selim Han’ın zihnini meşgul eder. Şam’a vardığı zaman orada bulunan âlim ve veli zatlar ile görüşür. Bir gün sohbet sırasında konu Muhyiddin-i Arabi Hazretlerine gelince, o zatlar Hazret’in kabrinin bulunduğu yerinin çöplük olduğunu ve ona o güne kadar iyi gözle bakılmadığını anlatırlar. Bunun üzerine Yavuz Selim Han, hemen harekete geçer ve kabrin yerini tespit ettirir. Böylece “Sin” den maksadın Selim, “Şın” dan maksadın da Şam olduğunu anlaşılmış olur. Ayrıca, Muhyiddin-i Arabi Hazretleri’nin yaklaşık üç yüz yıl önceden haber verdiği  Mısır’ın fethi Yavuz Sultan Selim’in eliyle tahakkuk eder. Yavuz, kabrin bulunduğu yere bir türbe,  büyük bir cami ve  külliye yaptırır. Külliyenin açılışı da bir Cuma günü yapılır. Bu külliye günümüze devam ettiği gibi, biiznillah kıyamete kadar da devam edecektir.

Ayrıca, Yavuz Selim, Muhyiddin-i Arabi Hazretleri’nin[7]  ayağını yere vurarak söylediği ve onun  idamına sebep olan: “Sizin taptığınız benim ayağımın altındadır.” buyurduğu yeri tespit ettirip kazdırınca, oradan bir küp içinde altın çıkar.  Muhyiddin-i Arabî Hazretleri’nin “Siz Allahu Teala’ya değil de paraya tapıyorsunuz demek istediği  anlaşılmış olur.  Selim Han, buradan çıkan altınları Şam’daki fakirlere dağıtır.

Evet evliyaların bütün hayatları âdeta ılık gölgeli bir yaz hükmünde­dir. Bunun içindir ki; kendilerine evliyaullah denilen bu muhte­rem zatlar, Allah dostları ve ehlullah olarak sevilirler; bozulma­mış gönüllerin sevgilisi olurlar. Bunları sevenler de sevilir ve Allah’ın rızasına ererler. Sevmeyip dil uzatanlar sevilmezler ve bu mübarek zâtların feyizlerinden mahrum kalırlar. Allah dost­larını istismara kalkışanlar, onları gözden düşürmeye çalışanlar, ya da düşmanlık edenler, mutlaka cezalarını bulurlar.

Abdülvehhap; kitap, haşir ve nübüvvet gibi iman hakikatlerini inkâr eden müşriklerle, Kur’an’ın bildirdiği ve sünnetin tesis ettiği tevhit akidesini kabul eden, onu yaşayan ve yaşatan Müslümanları aynı  kefeye koymaktadır. Ehl-i sünnet âlimleri,  akıl ve hikmetin iktiza ettiği vahdaniyyet hakikatini, akli ve nakli delil­lerle beyan etmiş ve bu hususta ciltlerle kitap yazmışlardır.

 Evet Cenab-ı Hakk’ın vahid ve ehad olduğunu bilen, kıldıkları namazlarla ve yaptıkları dualarla O’nun hakiki mabut olduğunu lisanları ile ikrar, fiilleriyle tasdik eden ehl-i tevhidi, sanemlerini Allah’a ortak koşan ve onlara ibadet eden yahut onları Allah katında şefaatçi telakki eden müşriklerle aynı kefeye koymak azim bir hatadır.

Bir Müslüman, beşeriyet muktezası olarak yapmış olduğu bir günahının affı için kullara değil, yalnız Cenab- Hakk’a yalvarır ve yalnız O’ndan af diler. Zira mağfiret edici ve günahları örtücü yalnız O’dur. Nitekim bir ayette mealen şöyle buyrulur:“Ve onlar çirkin bir günah işledikleri yahut nefislerine zulmettikleri zaman Allah’ı hatırlayarak hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Allah’tan başka günahları kim bağışlayabilir? Bir de onlar, bile bile, işledikleri (günah) üzerinde ısrar etmezler.”[8]

 Evet her Müslüman Cenab-ı Hakk’ı bütün kemal sıfatlarla muttasıf, yani kudreti nihayetsiz, ilmi her şeye muhit ve iradesi mutlak olarak bilir. O’nun ne zatında ne de fiillerinde ve icraatında, tasarruf ve tedbirinde, terbiye ve idaresinde şeriki olmadığını ve  “Ma’bûdün bilhak” yani, ibadete layık ve müstahak olduğuna iman ederler. Her mümin zarar ve faydanın, hidayet ve dalalatin ancak Cenab-ı Hakk’ın elinde olduğunu, O’nun uluhiyetinde ve saltanatında şeriki olmadığı gibi rububiyetinde, efal ve tasarrufunda dahi şeriki olmadığını bilir.

Bu bakımdan, şuurlu bir mümin, herhangi bir işi için ne türbelere, ne kabir­lere ne de kendisi gibi aciz olan insanlara değil, yalnız Cenab-ı Hakk’ın rahmetine yönelir ve O’nun kudretine güvenir. Kendi ile Halık’ı arasına putperestler veya Hıristiyanlar gibi bir vasıta koymayı, şirk ve küfür telakki eder. Hristiyan olan biri ise, Kilise’ye gider ve günâhlarını Hz. İsa’nın mutlak vekili olan Papaz’ın affedeceğine inanır. Cenab-ı Hak’ka değil, ona yalvarır ve ondan medet diler. Bir kişinin dinde kalmasını veya dinden çıkmasını papazların selahiyetindedir diye itikat eder.                 

Kur’an’da, sünnette ve ehl-i sünnet ulemasının eserlerinde, şefaat, tevessül ve kerametin hak olduğuna dair pek çok delillerler vardır.  Vehahabilerin, bu gibi meselelerde Ehl-i Sünnet’ten farklı bir anlayışa sahip oldukları ve onlardan ayrıldıkları açıktır. Müslümanların, Cenab-ı Hakk’ın en mükerrem ve en sevgili kulları ve seçkin elçileri olan başta Hz. Peygamber (sav.) olmak üzere diğer peygamberlerden, mürşit ve mücedditlerden ve bazı salih kullardan şefaat istemeleri; “Ya Rabbi! Sen bu zatların hürmetine ve bereketine dualarımı kabul et.” manasınadır. Böyle bir niyazda bulunmanın itikat noktasında hiçbir sakıncası yoktur.

Mehmet Kırkıncı Hocaefendi

Dipnotlar:

[1]  Nisa Suresi 4/48

[2]  Yunus Suresi 10/105-107

[3]  Muhammed b. Abdülvehhâb Keşfu’ş-Şububât, 43.

[4]  Muhammed Ebû Zehra, İslam’da Fıkbi Mezhepler Tarihi, çev. Doç. Dr. Abdülkadir
Şener (Ankara 1968), 3/221.

[5] Nursî, B. S Mektubat (28. Mektup, 6. Mesele)

[6] Nursî, B.S Mesnevi-i Nuriye

[7] Muhyiddin-i Arabî Hazretleri: Asıl adı Ebû Bekr Muhammed bin Ali’dir. 1165 (H.560) Endülüs’ün Mürsiye kasabasında dünyaya geldi. 1239  (H.638) yılında Şam’da vefat etti. Yeni Ansiklopedi, C. III, s. 1245, 1246.

[8] Ali İmran Suresi 3/135

Gelen arama terimleri:

  • vehhabilik kırkıncı

Yazar Hakkında: Yusuf Aslan

Tarih talebesi ve ilme pek meraklı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*