Vehhabilerin Dini Anlayışı  

Vehhabiler, diğer bütün İslam mezhepleri gibi Kur’an ve hadisleri temel kaynak olarak kabul etmekle beraber, onları anlayıp tatbik etme hususunda sadece Abdülvehhap ve kendilerince muteber sayılan bazı kimselerin görüşlerine bağlı kalmışlardır. Buna rağmen kendilerinin itimat ettiği kimselere de  tam bir bağlılıkları söz konusu değildir. Onlara göre; “Dinde onların sözleri de görüşleri de kesin bir delil ola­maz. Kesin delil, ancak Kur’an ve hadisin, tevilden uzak zahiri hükümle­ridir. Bu bakımdan, Allah ve Resülü’nden başka, haramı haram, helali helal kılacak yoktur. Zira Kur’an ve sünnet, uyulması gerekli bütün kanunları koymuştur. Kanun koyma ve ahkâm çıkarmada akla ve tevîle yer yoktur.

Kur’an ve sünnette belirtilen hususların zahirine sımsıkı yapışılır ve hiçbir mezhebe bağlanmadan her şey Kur’an’ın zahirinden çıkarılır. Kur’an-ı Kerim kesin delildir. Rivayet ve dirayet yönünden sabit olan hadisler de delil olur. Müteşabih âyetler de delildir; ancak bun­lar te’vîl edilmeksizin zahirlerine göre hükmolunur. Bunları tevil ederek tefsirde bulunmak küfürdür. Bu yüzden Allah’ın sıfatları hakiki sıfatlardır. Gerek zat, gerek sıfatlar hakkındaki ayetler, olduğu gibi kabul edilir. Bunlardan teşbih manaları çıkacak diye zahiriyle anlam vermekten kaçınmak doğru değildir. Eğer böyle olsaydı Allah’ın Resulü bildirirdi.”

Evet Vehhabiler ve bazı kimseler Kur’an ve hadislerin teviline ve tefsirine gerek olmadığını ifade etmektedirler. Hâlbuki Kur’an’ın her bir ayetinin sarahat, işaret, remz, ibham, ihtar gibi birçok manaları vardır. Kur’an’ın her bir suresi, her bir ayeti ve hatta her bir harfi hakikat ve feyiz hazinesidir. Bazen bir tek harf,  (“besmele” deki be harfi gibi)   bir sahife kadar hakikatleri ders verir. Onun her bir harfi,  bir havz-ı ekberdir; feyiz ve bereket suyu oradan gelip, kalplere ve ruhlara akar. O leziz bir kevserdir; suyundan içmekle doyulmaz. Kur’an, uçsuz bucaksız bir okyanustur; her âlim istidat ve kabiliyeti nispetinde onun derinliklerine dalar ve oradan dünyevi ve uhrevi saadete vesile olacak nice  zümrütler, mercanlar ve yakutlar çıkararak insanlığın istifadesine sunar. Yazılan bütün tefsirler o okyanustan ancak bir damladır.

Peygamber Efendimiz (sav.) bir Hadis-i şeriflerinde şöyle buyururlar: “Her ayetin bir zâhiri bir batını bir  matlâı ve bir de haddi vardır; bu hâl yediye, hatta yetmişe kadar gider.”

Zâhir: Akıl ve mantığın kabul ettiği makul ve faydalı ilimler.

 Bâtın: Eşyanın mahiyetine vakıf olma ve bu sahada terakki etmek.

 Matla: Zahir ve batın manalarının birleştiği nokta.

Hadd: Külli varlığın müşahedesine erdiren yoldur. Kâinat ve kâinatta olan varlıklarda tecelli eden sıfat ve isimleri müşahede etmek.

Evet Kur’anın sarahat manası olduğu gibi, işari manaları da vardır. Onun sarahatı bir manaya açıkça delalet etmesidir. İşâretinin de remz, ima, telvih, telmîh gibi dereceleri vardır. Mesela; İhlâs Suresi’nde ifade buyrulan; “O doğurmadı ve doğurulmadı.” Bediüzzaman Hazretleri Lemaat adlı eserinde; “tagayyür, tenasül, tecezzi edenlerin, Hz. İsa (as.) ve Hz. Üzeyr’in (as.), keza melaikelerin, sebeplerin, tabiatın ve ukul-u aşere safsatasında dile getirilin on aklın” ilahlıklarının da bu ayetin işarî ve remzî manalarıyla reddedildiğini ifade eder. Demek ki, “Dağuranlar ve doğanlar ilah olamazlar” sarahat manasıdır. Hazret-i İsa ve Hz. Üzeyir’in (as.) ilah olamayacağı işari, meleklerin Allah’ın kızları oldukları vehmini reddetmek  remiz,  hiçbir sebebin tesirinin olmadığı da ima gibi manaları ihtiva eder.

Mesela bir ayette mealen şöyle buyrulur: “Allah’ın eli onların ellerinin üstündedir.”[1] Cenab-ı Hak, cisimden münezzeh olduğundan O’na el isnat edildiğinde akıl ile nakil arasında muhalefet görünür. Bu durumda akıl esas alınarak nakil tevil

edilir.  Bu kaideye binaen tefsir âlimleri ayette geçen “el” kelimesini “Allah’ın kudretinin ve gücünün her şeye yettiği” şeklinde tevil etmişlerdir.             

Bediüzzaman Hazretleri de şöyle buyurur:  “Akıl ve nakil teâruz ettikleri vakitte, akıl asıl itibar ve nakil te’vil olunur. Fakat o akıl, akıl olsa gerektir.”[2] Burada “Fakat o akıl, akıl olsa gerektir.”  ifadesi çok dikkat çekicidir.  Demek ki her akıl sahibi bunu yapamaz.  Tirmizi’nin “Nevadir”inde rivâyet edildiği gibi Cenab-ı Hak, her insanın aklını farklı yaratmıştır. Bunu ancak, Kur’annın nuru ve feyzi ile nurlanmış, Hz. Peygamber (sav.)’in sünneti ile ziyalanmış, ilim ve fazilet ile bezenmiş olan Abdülkadir Geylani, Ahmed-i Rufai, Şah-ı Nakşibend, Bayezid-i Bistami, İmam-ı Gazali, İmam-ı Şarani, İmam-ı Şazeli, İmam-ı Rabbani, İmam-ı Azam, İmam-ı Şafii ve Bediüzzaman gibi münevver akıl sahipleri yapabilirler. Yoksa her insanın aklı her meselede kaynak olamaz. İlahî kitaplara, Rabbani düsturlara,  Kur’an ve sünnete  müracaat etmeyen akıl yanılır, yanıltır, aldanır ve aldatır.

Evet, zahir ve batın ilimlerle tekâmül etmiş mülk ve melekût âleminin sırlarına ve nurlarına mazhar olmuş âlimlerin büyük çoğunluğu müçtehit mesabesindedir. Onlar keskin anlayış, mevzulara derin vukuf ve engin görüşleri ile asırlarının güneşi olmuşlardır.  Onlar Kur’an-ı Kerim’in derin manalarına vâkıf olmuş, bir dalgıç gibi o hakikat ve marifet denizinin en derinliklerine dalarak oradan nice marifet cevherlerini ve hakikat zümrütlerini çıkarıp âlem-i insaniyetin istifadesine sunmuşlardır.

Hz. Peygamber (sav.); “Benim sahabelerim yıldızlar gibidir. Hangisine iktida etseniz hidayete erersiniz.”[3] buyururak saha­be efendilerimizin, kendisinin birer vârisi olduğunu, hakiki âlim, mürşit ve mücedditlerin de bir nevi manevi vârisleri ve vekil­leri olduğunu ifade etmişlerdir. Nitekim Hz. Peygamber (sav.) başka bir hadis-i şeriflerinde de şöyle buyurur: “Benim ümmetimin evliyaları, ben-i İsrail’in peygamberleri gibidir.”

Mehmet Kırkıncı Hocaefendi

[1]  Fetih Suresi 48/10

[2] Nursî, B. S. Muhâkemat

[3] Aclûni, İsmail b. Muhammed, Keşfu’l- Hafa, Daru İhyai’tiTürâsi’l- Arabî, 2. Baskı, Beyrut,1351,c.I,s.132

Yazar Hakkında: Yusuf Aslan

Tarih talebesi ve ilme pek meraklı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*