Vefa

Dr. Öğr. Üyesi Yasin PİŞGİN

İnsan ilişkisel bir varlık. Allah o’nu birtakım ulvi bağlar ve bağlılıklar için(de) yaratmıştır. O, yaratılışının anlam ve amacını, ancak bu bağlara sadık kaldığında gerçekleştirebilir. Bağlarını ve bağlılıklarını fark etmesi, koruması ve bunların hakkını vermesi; insanın insan olarak kalmasının, erdem ve şerefini korumasının temelidir.

İşte vefa, insanın bağına ve bağlandıklarına karşı sevgi, saygı, samimiyet, sorumluluk ve sadakat bilinci içinde olmasıdır. Vefa; insanı, enginden aşkına aktaran bağ, selden selamete kurtaran dağdır. İnsana yüce bir gaye, dosdoğru bir yön tayin eder; onu başıboşluk duygusundan kurtarır. Vefa; bağa bağlılıktır.

Her ne kadar insan, kendisinin başıboş bırakılacağını (Kıyâme 75/36) ve doğumla geldiği yere ölümle yeniden dönmeyeceğini zannetse de (Mü’minûn 23/15) gerçek öyle değildir. İnsan, var oluşun en ulvi gayesi olan Yüce Yaratıcı’ya kulluk için yaratılmıştır. (Zâriyât 51/56) O’nun, hakkını vermesi gereken en hayatî bağı “kulluk”tur. Bu bağın temeli; Allah’ın ruhlarımızı huzurunda toplayıp “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna: “Evet! Sen bizim Rabbimizsin!” cevabını verdiğimiz zaman atılmıştır. İşte gerçek vefa; “kâlû belâ”da verdiğimiz bu sözün ruh dünyamızda bıraktığı izi en derinden hissetmek ve bize sayısız ve sonsuz nimetleri veren Rabbimize iman ve itaat konusunda bir “iç itilim”e dönüştürmektir. Kullukta vefa, insanın elde etmeyi hedeflediği bütün erdemlerin kurucu ilkesidir. Çünkü herkes bilir ki, “hâlık”a vefası olmayanın “mahlûk”a safası olmaz/olamaz.

Aslında bu son cümleyi tersten bir kez daha kuracak olursak diyebiliriz ki, Yüce Yaratıcıya vefası olan, bütün yaratılmışlara karşı da vefakâr olur, olmalıdır. Çünkü iman, vefa, sadakat, samimiyet ve sorumluluk gibi dinin üst düzey öneme sahip kavramları sadece Allah ile kulun kalbinin derinlikleri arasında gelişen ve gerçekleşen salt psişik ve salt ruhî içerikli kavramlar olmayıp, aynı zamanda sosyolojik sahada da vücut bulan bir yapıya sahiptir. Bundan dolayı Peygamber Efendimiz   “İman etmeden cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız.” (Müslim, İman 94) buyurmuş ve imanın Allah katındaki geçerliliğinin mü’minleri sevmeye bağlı olduğunu vurgulamıştır.

Dini, samimiyet olarak tanımladığı başka bir hadisinde de samimiyetin, insanın kalp dünyasında yalnızca Allah’a karşı değil, aynı zamanda Allah’ın Kitab’ı, Peygamber’i ve bütün kulları için beslenmesi gereken bir erdem olduğunu belirtmiştir. (Müslim,İman 55)

Yani sadece Allah’a karşı vefalı olmak yetmez. Aynı zamanda O’nun peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v.)’e de vefalı olmak gerekir. En büyük kaygısı ümmeti olan, üzerimize titreyen Peygamberimizin aziz hatırasına sadık kalmak, ondan çağlar sonra gelmemize rağmen onun ümmeti olduğumuz şuurunu korumak, ona vefamızın bir gereğidir. Vefa duygumuzu her daim kendisiyle ilan ettiğimiz “salavât” onun sünnetine bağlılığı sözden öze, kalıptan kalbe; oradan da hayatın her anına ve alanına aktaran bir vefa deklarasyonu, adeta ümmetin, Peygamberine ilân-ı aşkıdır. Vefamızın simgesi; Allah için “salât” (namaz), Peygamberimiz için “salavât”tır. Arapça’da her iki kelime de aynı kökten türemiştir. Bu da Allah’a ve Resulüne vefanın, belki de etle tırnak gibi bir bütünün ayrılmaz, ayrılması teklif dahi edilemez iki parçası olmasıyla yakından ilgilidir.  Namaz olan salât mü’minin “mirac”ı ise salâvat olan salât da müminin “isrâ”sıdır. Nasıl ki, “isrâ” olmadan “miraç” mümkün değilse Resul-i Ekrem’e vefalı olmadan Allah’a vefanın hakkını vermemiz de imkânsızdır.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) kendisinden sonra iki miras bıraktığını ve bunlara bağlı kaldığında ümmetinin asla sapıtmayacağını ve adeta kendisine vefasızlık yapmayacağını ifade etmiştir. Bu iki miras; Kur’an-ı Kerîm ve sünnet-i seniyyedir. Bu mirasa sahip çıkmaları için Allah Resulü, âlimleri kendine vâris edinmiştir. (Tirmizî, İlim, 19) O halde nebevî mirasın vârisleri olan ashâba ve âlimlere karşı vefalı olmak da Allah ve Resulüne vefanın bir gereğidir. Onlara vefasızlık yapılarak Allah’a kul, Peygamberine ümmet olunamaz.

Kur’an ve sünnet; insanın insanla ilişkisini, insanın Allah’la ilişkisiyle aynı potada eritmiş, bunları birbirinin tamamlayıcı unsuru saymış ve vefayı Allah-insan ilişkisinden insan-vahiy, insan-peygamber, insan-insan ve insan-âlem ilişkisine teşmil ederek soyut bir hadise olmaktan çıkarmıştır.  Bu itibarla gıybet, lanet, hakaret ve ihanet gibi kulun kula yaptığı vefasızlık aynı zamanda Allah’a karşı da yapılmış demektir. Hatta Allah Resulü, çok ibadet eden bir kadının, sütünü döken bir kediyi hapsedip açlıktan öldürdüğü için cehennemlik olduğunu (Buhârî, Şirb, 9); günahkâr bir adamın da bir köpeğe su içirdiği için cennetle ödüllendirildiğini bildirmiş (Buhârî, Edeb, 27) ve hayvanlara karşı da merhametli olmayı vefanın anlam alanına dâhil etmiştir.

Yüce Allah Kur’an’da yerleri ve gökleri insan için yaratıp onun emrine vermiş (Lokmân 31/20), yerdeki ve gökteki her şeyin; zatını, hamd ile tesbih ettiğini bildirerek (İsrâ 17/44) kulluk halindeki âlemi, imanın nuruyla ona bakan mü’minin nazarında -adeta bir insan gibi- manevî bir şahsiyete büründürmüştür. Yani vefa, adeta bir sinir ağı gibi Yaratan ile başlayıp yaratılanın tamamını kuşatmalıdır. Hem denizin, kıyıya vurduğu çocuğa hem de aynı kıyıya vuran balığa vefa. Sonra canla döşenmiş bir arsada, kanla karılmış bir harç ile inşa edilmiş, tuğlası etten, demiri kemikten bir mübarek, bir mukaddes bina; vatana vefa. O vatanı emanet eden atana vefa, o’nun uğrunda toprağın altında yatana vefa…

İşte vefa böyledir. O’nun sırrına eren insanın gönlü, varlığa bakan gözü değişir. Bir kez vefanın sırrına erdi mi insan Peygamberi gibi eşyasına bile bir isim verir; değil herhangi bir canlının, kupkuru bir kütüğün bile hüznünü ve iniltisi duyar en derinde. Ve sıkıştığı köşenin en dar yerinde o, Uhud’u sever, Uhut da onu. Davut gibi, kuşların zikrine; Süleyman gibi, karıncanın fikrine erer. Akif gibi, bastığı yerleri toprak diyerek geçmez, tanır; çünkü altında binlerce kefensizin yattığına inanır. Artık havadaki kuş, yerdeki taş onun önünde sanki bir muallim kesilir ve yaratılan her şeye Yaratandan ötürü vefalı davranmasına ödül olarak onu, âlemdeki gizemli ritmin ardında yatan büyük sırra erdirir. Böylece sayısız yol belirir yaratılandan, Yaratana doğru.

Hâsılı kelam, insan; Yaratana vefa ile var oluşunun gayesi olan erdem ve şerefi elde eder; yaratılana vefa ile de Yaratanın rızasına erer. Bu vefa olmaksızın ermenin erişmenin, bulmanın buluşmanın, bilmenin bilişmenin imkân ve ihtimali yoktur.

Vefa

 

Yazar: Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*