…Ve İstanbul

...Ve İstanbul

Lağvedilen ordulara bağlı birlikler perişanlık içinde, komutanlar şaşkın… O kadar ki, tıkabasa doldurulan vagonlarla bile memleketlerine taşınabilmeleri için aylar gerek… Yaya gönderilenler var…
Adana’nın boşaltılmasına şahit olmuş General F. Altay, askerin ve mümkün olan mühimmatın Konya’ya nasıl taşındığını anlatırken şöyle diyor:

“Ordu ve kolordu karargâhları binasından bayraklarımızı, tarifi mümkün olmayan bir üzüntü ve acı ile indirerek yeni yerlerimize gitmek üzere trene bindik.

“Odun ateşiyle işleyen tren, basamaklarına kadar dolu, hava soğuk… Büyük zorluklarla Konya’ya gelebildik. Ordu terhis ediliyor, seferberliğe son veriliyordu. Konya’ya gönderilen silah, cephane ve askerî eşyalar burada medreselere, camilere saklanıyordu. Yalnız kadro hâline düşen ordu mevcudu ise, depoların korunmasına bile yetmiyor, bazı Ermenilerin askerlerimize yaptığı harekedere tahammül de o kadar güç oluyordu ki… Bitmek bilmeyen zorluklar koskoca dağlar gibi dikilip duruyorlardı…”

Mütareke hükümlerine göre lağvedilen orduların kumandanları İstanbul’a çağrılıyor… Zaten bir kısmı çoktan İstanbul’dadır. Bir kısmı İstanbul’a bir an evvel gitmek istemekte, bir kısmı ise yüksek makam tekliflerine rağmen İstanbul’a çağrılmayı hayra alamet saymamaktadır. Bunların başında, erkân-ı harbiye reisi yapılacağı söylentisine rağmen İstanbul’a çağrılışını hiç de iyi bir alamet saymayan Kâzım Karabekir Paşa gelmektedir. Karabekir Paşa, muzafferane hudut hariçlerinde dolaşan ve felaketlerin teferruatından ve safahatından henüz haberdar olmayan bir kolor-du kumandanı olarak, felakete inanamaz hâldedir. Batum’dan Reşitpaşa Vapuru’na yüzlerce üzgün ve şaşkın zabitle binen paşa, feaketin asıl tesirini 28 Kasım 1918’de Boğaz’dan İstanbul’a girerken duyar. Önce bir Kızühaç gemisini Karadeniz’e açılırken görür, sonra Boğaz’ın iki tarafındaki tabyalarda dalgalanan İngiliz ve Fransız bayraklarım üzüntüyle seyreder. Gerisini kendisinden dinleyelim:

“Reşitpaşa Vapuru kaptan güvertesinde el dürbünümle bunları seyrederken duyduğum azap ve ıstırap, tahammülümün haricine çıkıyordu. Büyükdere hizasını geçiyorduk, orada feci bir manzara vardı. Bir İngiliz müfrezesi, Türk bayrağını indirecek, İngiliz bayrağını asacaktı. Mağrur ve kabalık bir İngiliz zabiti karşısında, ıstıraplar içinde kıvranan bir Türk zabiti duruyordu. Ömrümde bu kadar acı duymamıştım… Bu feci manzara ve bu acı duygu karşısmda, tek dağ başı mezar oluncaya kadar uğraşmalı, kararını verdim. Artık İstanbul Liman’ın dolduran İtilaf donanması, nazarımda ‘bostan korkuluğu’ menzilesine inmişti…”

Karabekir Paşa, İstanbul’a geldiğinin ertesi günü, eski arkadaşı İsmet’le (İnönü) ilk görüşmeyi yapar (29 Kasım 1918). Bu tarihî görüşmenin metnini Kâzım Karabekir Paşa’nın eserinden nakledeceğiz; özellikle belirtelim ki, yıllardan beri neşriyat sahasına çıkmış olan bu görüşme tekzip edilmemiştir! Evet, söz Karabekir Paşa’nın:

“İstanbul’da ilk görüştüğüm, İsmet’ti. 29 Teşrinisani’de Zey-rek’te misafir olduğum biraderimizin bahçesinde Çamlıca’lara kadar uzanan geniş manzara içinde İtilaf’ın bir yığın tekneleri ile sanki istihza eden muazzam Süleymaniye Camisi karşımızda Müslüman Türklüğün bir heykel-i vakarı gibi mağrur duruyordu. Pek eski ve pek samimi arkadaşım İsmet çok bedbindi:

“-Gördün mü Kâzım, her şey mahvoldu! Vaktiyle gördüğün gibi sürükledüer ve bitirdiler. Derdin ki: ‘Batıracaklar ve hayatımızla biz didişeceğiz…’ Fakat benim hiçbir ümidim kalmadı! Ben kararımı sana söyleyeyim mi Kâzım? Köylü olalım, askerlikten istifa edelim… Senin kaç liran var? Birleşelim, Kâzım Ağa, İsmet Ağa olalım. Çiftçilikle hayatımızı sürdürelim…

“-İsmet, ne söylüyorsun, dedim. Zannediyor musun ki, bizi yaşatacaklar! Ermeni ve Rumlar Garp’tan ve Şark’tan Türk’ü boğacaklar. Bırak ki benim bir tarla alacak param yok. Fakat olsa da ayaklar altında zelilane ölmektense, milletimizin bu kadar senelik yediğimiz ekmeğini namuskarane ölmekle ödemek daha çok yakışmaz mı?

– Kazım ne diyorsun? Sen vaziyeti henüz bilmiyorsun. Ordularımız mahvoldu. Boğazlara itilaf hakim, bütün cenup hudutları açık bir halde. Asıl felaket bizim içimizden Kazım. Tasfiye yapacaklar tasfiye. Anlıyor musun? Bugün harpte kazandığın paşalığı alacaklar, bir belki de iki rütbe kaybedeceksin. Artık bize herşey düşman. Ben çok düşündüm. Nemiz varsa birleştiririz ne mümkünse alırız. Kazım Ağa, İsmet Ağa, ben başka türlüsünü göremiyorum Kazım. Sen de bir iyi düşün.

– İsmet ben kararımı vermiş bulunuyorum. Bütün bu şeyleri vaktiyle Çanakkale’den içeri sokmamıştık. Nazarımda bostan korkuluğu gibi duruyorlar. Biz ölümü göze alınca yine hepsini dışarı atarız. Milletin mahvolduğunu görmek zilletindense, yaşadığını görerek ölmek daha Türkçe olur. Ben dün Boğaz’dan gelirken ahdımı verdim. Tek kalsam bile veya tek dağ başı kalsa bile uğraşmak. Silahımı, üniformamı kimseye vermeyeceğim. Azim ve tedbir her ümide yol açar.

– Kazım, millete karşı mümkün olanı yapalım, fakat yapılamayacaktan fayda yoktur. Vaziyeti sen de anlarsın.

– İsmet acele etme. Daha görüşürüz. Yalnız hepimizin İstanbul’da toplanması feci. Beni getirtmemeliydiniz. Yapılacak ilk iş ordularımızın başına gitmektir. Ne yap yap beni bir kolorduya tayin ettir. Anadolu’da olsun. Mümkünse kendi kolorduma. Hepimiz buralardan uzaklaşalım. Yoksa günün birinde toptan bir ihanete kurban gidersek her ümit mahvolur..

‘’İşte,Harbiye Nezareti Müsteşarlığı vazifesini son günlerde görmekte bulunan iSmet Paşa’yla ilk temasımız..İzzet Paşa büyük bir hata yaparak İsmet’i de,beni de kolordumuzdan alarak İstanbul’a getirmiş,birimizi müsteşar,diğerlerini de erkanı harbiye reisi yapmakla muvaffak olacağını zannetmiş.Halbuki daha ben İstanbul’a gelmeden kendisi çekilmiş…

Bu görüşmelerden de açıkça anlaşılcağı gibi,İsmet Paşa milli bir mücadeleye inanması şöyle dursun,herşeyden ümidini kesmiş,bir köye çekilerek çiftçilikle geçinmeyi bile düşünmeye başlamıştır… Bütün tasavvuru bu kadar mıdır? Hayır, keşke bu kadar olsa idi… Muhakkak ki kendisi hakkında daha şerefli olurdu…

Kâzım Karabekir Paşa’nm hatıratından anlaşıldığına göre, Mustafa Kemal, İstanbul’a geldikten ve hükümetin elemli havasını gördükten sonra da, “mütecanis ve iyi bir kabine teşkil olunursa, mümkün olan iyi bir vaziyetin teşkil edilebileceği kanaatinde” ısrar etmekteydi. Karabekir Paşa, iyi bir kabine kurmakla hiçbir netice alınamayacağına, bunun hiçbir işe yaramayacak bir tedbir olduğuna inanmaktadır.

Bu yüzden de, kararını çoktan vermiştir; fikrini soranlara “Anadolu’ya ordu başına! Başka çare yoktur” der. Kendisinin de bütün gayreti, bir kolordu kumandanlığına tayinini temin ve hu- susen Anadolu’ya mümkün olursa Şark’a gidip bir mukavemet cephesi kurmaktır. Bu arzusunun aksi istikametinde olan gelişmeleri ise şöyle anlatır:

“Orduların başında güvenilir kumandanlar kalmamış, kimi gelmiş, kimi getirilmiş, hepsi İstanbul’a toplanmıştı: Mustafa Kemal, Vehip, Fevzi, Cevad, Cemal, Ali Fuat, Ali İhsan Paşalar, İsmet ve ben… Birçok rütbeli zabit de izinli izinsiz İstanbul’a akın ediyorlardı. Vaziyetin kestirme manası, inhilaldi. Sık sık kabinelerin değişmesi, İtilafın her gün artan tecavüzü, felaket gününü yaklaştırıyordu…”

Yaklaşan felaketin manasını ve nasıl önlenebileceğini anlamayan İsmet Bey, çiftlik kurarak ağalık yapma fikrinden vazgeçmiş ve kabine kurmak ve hükümeti ele geçirmek sevdasına düşmüştür. İsmet Bey’in bu isabetsiz teşebbüsünü de Karabekir Paşa şöyle anlatıyor:

“İsmet benim haberim olmadan M. Kemal Paşa’yla bir toplantıda bulunurken, Ahmet Rıza veya İzzet Paşa başkanlığında bir kabine yapmak teşebbüsünde bulunmuştu. Bunu ben haber aldığım zaman, bana haber vermeden ve fikrimi sormadan böyle menfi işlerde bulunmasının faydasız olacağını ve şahsını yıpratacağını bir daha tekrarla, İstanbul’da yapılacak hiçbir teşebbüse girişmemesini ve Anadolu’da milli teşekkülün başına geçmesini ve ben tek başıma da kalsam uğraşacağımı, fakat halkın bizimle geleceğini, vaziyetin içinden başka türlü çıkmanın imkânı bulunmadığını izah ettim.”

Ne yazık ki, İsmet Beyin bu fikri anlaması o günlerden çok sonra bile mümkün olmayacak, o daha birçok zaman kabine peşinde koşacaktır. Nitekim Karabekir’in sözlerini hiç duymamış gibi, ona kurulacak hükümette iaşe nazırlığı teklif eder, taşe nazırlığı, milleti yedirip içirecek bakanlık… Paşa ile İsmet Bey aramızda bu konuda geçen bu konuşma çok manidardır:

“Esasen hiçbir kuvvete dayanmayan bir kabineye girmeyi şahsen düşüş olacağını, iaşe nazırlığının ise, açlıktan ölenlere mersiye okuyuculuktan başka bir şey ifade edemeyeceğini söyledim.
“İsmet diyor ki:
“-Açlık diyorsun; acaba açlıktan koca İstanbul’da kim ölmüş?
“Dedim ’
“-Hangi evin kapısını çalıp da hâlini sorduk? Benim evim bite yan aç!
“İsmet müteessir oldu, söyleyip söylemediğine pişman oldu…
Mustafa Kemal Paşa da, Falih Rıfkı’ya anlattığı hatıralarımda, Ahmet Rıza Bey’le yeni kabine konusunda mahrem bir görüşme yaptığını söyler. Bu görüşmede, yeni kabine kurmanın lüzumu ve kimlerin bakan olacakları mevzusu konuşulmuş olmasına rağmen, Ahmet Rıza Bey sadrazam olamamış, düşündüklerini tatbik edememiştir. Esasen, M. Kemal, Ahmet Rıza Beyin kendisinden sakladığı bazı düşünceleri olduğu kanaatindedir…**

Son Bozgun,Vehbi Vakkasoğlu,syf;69-73 [5]

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*