Varoluşun Hikmeti

Prof.Dr.Metin Özdemir

Beyazıt Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi

Evrenin yoktan var edilmesinin anlamı, yaratılışın hikmetli oluşuyla yakından ilgilidir. Allah evreni boş yere yaratmamıştır. Onun içerisinde bulunan her bir varlığın bir anlamı ve yöneldiği bir gayesi vardır. Bu anlayışı besleyen temel düşünce, yaratıkların geri dönüşü olmayan bir yok oluş için yaratılmış olmasının boş ve saçma bir iş olduğudur.

Bütün işleri hikmetli olan bir varlığın, boş işlerle uğraşması ise düşünülemez.

Varlıkların nihai noktada yok olmak üzere yaratılmış olması iki açıdan saçmadır:

Birincisi, “Allah’ın varlıkları, hesap edilmiş bir sonuç ya da gözetilmiş bir yarar olmadan, sırf yokluk için yaratmış olması boştur. “(10) Tecrübe aleminde, bir kimsenin herhangi bir yarar gözetmeksizin, sonuçta yıkmak üzere bir bina inşa etmesi, boş ve saçma bir iştir. Kur’an, amaçsız ve yararsız iş yapanların durumunu, ipini iyice büküp eğirdikten sonra bozmaya çalışan kadının durumuna benzetir ve bizim bu şekilde hareket etmemizi yasaklar.(11) Tıpkı bunun gibi Allah, yaratıkları gözetilen bir maksat olmaksızın yalnızca ölmek ve yok olmak üzere yaratmış olsaydı, boş ve saçma bir iş yapmış olurdu.

İkincisi, Allah, insanın dışındaki bütün varlıkları yalnızca insan için yaratmış ve var olan her şeyi onun hizmetine sunmuştur. Kur’an, bu duruma şöyle açıklık getiriyor: “O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini, kendi katından (bir lütuf olmak üzere) sizin hizmetinize sunmuştur. “(12) Allah’ın, insanlar için yaratmış olduğu bütün bu nimetlerde, onların dışındaki cinler, melekler vb. varlıklar için herhangi bir yarar söz konusu değildir. Çünkü bu tür varlıklar için, güneş, ay vb. nimetlerin dışında başka türlü hayati dayanaklar vardır. Dolayısıyla sayılan bu nimetlerin hepsi, özellikle insanlar için yaratılmıştır. O halde, Allah’ın saydığı bu nimetlerin hepsini insanlar için yaratıp onların hizmetine sunduktan sonra, onları bunlara karşılık şükürle imtihan etmemesi; onlara bu konuda emirler ve yasaklarda bulunmaması düşünülemez.

Allah’ın, bütün nimetleri insanlar için yaratıp onların hizmetine sunması, onların diriltilip Allah’ın huzuruna çıkarılacaklarına ve hepsinin yaptıklarının karşılıklarını göreceklerine işaret etmektedir. İyilikte bulunan iyi karşılık görecek; kötülük eden ise kötü karşılık bulacaktır. Çünkü akıl, dost ile düşmanın, iyi ile kötünün ve şükre- den ile nankörün birbirinden ayırt edilmesini gerektirir. Halbuki biz, dünya hayatında, insanların hepsinin darlık ve ferahlık bakımından benzer konumlarda olduklarına, buna karşın dost ile düşman, iyi ile kötü ve şükreden ile nankör arasında bir ayrım yapılmadığına tanık olmaktayız. Bu durum, başka bir yurdun; bunlar arasında bir ayrımın yapıldığı ödül ve ceza yurdunun bulunması gerektiğini gösterir. (13)

Her şeyin yok olmak üzere değil de sürekli olan başka bir yurtta karşılıkların verilmesi için yaratıldığı belli olduktan sonra, imtihanın ve ona bağlı olarak peygamberlik müessesesinin gerekli olduğu ortaya çıkmıştır. Çünkü imtihanın nasıl olacağı ancak vahiy aracılığıyla bilinebilir. Diğer taraftan ahiret yurdunda görülecek olan nimetlerin, onları hak edenler bulunmadıkça var olmaları düşünülemez. Dolayısıyla ahiret yurdu olmadan dünya hayatının var olmasının bir anlamı yoktur.

Bu durum bir başka açıdan şöyle dile getirilir: Eğer diriliş olmasaydı, alemin inşası, içerisinde bulunan varlıkların sadece yok olması için gerçekleştirilmiş olması gerekirdi. Bir şeyin hedeflenen bir sonuç olmadan sırf yok olmak üzere inşası ve bina edilmesi ise boş, saçma ve aptalcadır. Allah, şu buyruğuyla bu hususa işaret etmektedir: ‘Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin gerçekten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?'(14) Allah bu buyruğu ile dünya halkının Kendisine dönüş söz konusu olmadığı takdirde yaratılışının boş olacağını belirtti. O halde yaratılış, yeniden dirilmek ve hesap vermek üzere Allah’ın huzuruna çıkmak maksadına yönelik olarak gerçekleştirilmiştir.

Ayrıca akıl da nimet verene teşekkür etmeyi gerekli görür. Şükrün, yerine getirilme tarzlarından biri de onun, nimetler çeşitli olduğundan onlara nasıl şükredilmesi gerektiğini bildiren elçilerin sözlerine uygun olmasıdır. Çünkü şükür, nimet verenlerin değeri ölçüsünde artan bir olgudur. Aynı şekilde nimetler de o nimetlerden yararlananların değerleri ölçüsünde artar. Bu yüzden nimetlerin gerçek değerlerini ve onları verenin hakkının büyüklüğünü bilenlerle bilmeyenlerin arasının ayırt edilmesi gerekir. O halde evren, boş yere değil,verilen nimetlerin gereği gibi takdir edilmesi, dolayısıyla onları verenin hakkının büyüklüğü kavranarak, O’na gereği gibi şükredilmesi için yaratılmıştır.(15)

Genel anlamıyla evren, yorum yeteneği olan varlıkların, Allah’ın gücünün ve ilminin her şeyi kapsadığını bilmeleri, O’nu bu en yüksek nitelikleriyle birlikte tanımaları için yaratılmıştır: ”Allah yedi gök yarattı; yeryüzünü de göklerden aşağı kalmayacak bir mükemmellik ve muhteşemlikte varlık alanına çıkardı. Allah’ın yaratma iradesi bütün bu varlıklar üzerinde kesintisiz olarak tecelli eder ki, bu tecelliler sayesinde siz de Allah’ın her şeye gücünün yettiğini ve her şeyi sınırsız ilmiyle kuşattığını anlayıp kavrayasınız. “(16)

İnsan göklerin ve yerin yaratılışı ve bu ikisi arasında yürütülmekte olan düzen hakkında düşündüğü zaman, bunların hepsini var edecek ölçüde bir kudrete sahip olan varlığın kudretinin, [başkasından alınma değil] kendi zatının bir gereği olduğunu, dolayısıyla da O’nu dilediği şeyi yapmaktan hiçbir şeyin alıkoyamayacağını anlar. Yine evrende var olan bu ontolojik düzen, onun kendisine hiçbir şey gizli kalmayan alim bir zatın eseri olduğuna işaret eder.(17) Bu bağlamda, “Tanrı’nın böyle tanınmaya ihtiyacı mı vardır ki, bunu istemiş olsun?” tarzında bir soru yöneltilebilir. Bu, yanlış Tanrı tasavvurundan kaynaklanan bir sorudur.

“Allah kendi birliğine ve hikmetine işaret eden bir evren yaratmıştır. Dolayısıyla Onun, evreni bunu bilme [imkanı olan] varlıklardan yoksun olarak yaratması mümkün değildir. Aksi takdirde, Allah’ı tanıma sorumluluğu kaldırılınca, yaratmadaki hikmet de ortadan kalkmış; böylece evren yok olmak üzere var edilmiş olacağından, onun yaratılması abes/boş ve saçma olurdu. Bir şeyi, başka bir maksat için değil de sırf bozmak üzere inşa eden herkes, boş ve saçma bir işle uğraşan; hikmetle hareket etmekten uzak olan bir kimsedir. “(18)

Yukarıdaki açıklamaya şu husus da ilave edilebilir: Tanrı sıradan bir varlık değil, her türlü yaratmanın bilgisine sahip olan bir zattır: ” … O, her türlü yaratmayı bilendir.”(19) Böylesi bir varlığın, yaratmada kendisini sınırlaması beklenemez.(20) Çünkü her türlü yaratmayı bilen, dilediğini yaratma hakkına da sahiptir: ” … Yaratmak da yönetmek de O’na mahsustur.”(21)

Doğudan Batıya Düşüncenin Serüvenleri,cild.6,syf.172,175

Dipnotlar:

10. A.g.e. X, 72.
11. Nahl 1 6192.
1 2. Bkz. 45/Casiye, 13.
13. A.g.e. X, 72-73; Kitabü’t-Tevhid, s. 5-6. Krş. Topaloğlu, s. 4-5.

14. 23/Mü’minın, 1 1 5.
15. Tevilat, II/5 1 ı.
1 6. 65/Talak, 12.
17. A.g.e. XV/245.

18. Kitdbü’t-Tevhid, s. 157. Krş. : Topaloğlu, s. 127- 128.
19. 3 6/Yasin, 79.
20. Te’vilat, V, 385.
21. 7/Araf, 54.

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir