Üç Büyük Mustarip

Istırap Salıncağı..

Bu salıncakta üç kişi üç sanarkâr, üç kalem.. Üç zekâ.. Necip Fazıl, Peyami Safa ve Cemil Meriç.. Bu salıncağın adı “inkılâp”. İsterseniz “Cumhuriyet” de diyebiliriz. Hattâ batılaşma da. Zaten bir müddet sonra “inkılâp” devrim olacaktır. Batılaşma
“çağdaşlık..”

İmparatorluk yıkılmış millî ıstırap..

Hilafet yıkılmış, dinî ıstırap..

Medeniyet yıkılmış, beşeri ve felsefî ıstırap..

Üç zakâ, üç insan bu ıstırap salıncağında.

Her kolan vuruşta başdöndürücü bir ıstırap daha çıkıyor. Bilhassa medenîleşme yolunda. Yani biz daha önce vahşî mi idik? Batılılaşalım? Peki Batı nedir? Neresidir? Nasıl batılılaşılır? Batı bizim laik olmamızı istiyor. Kendisi laik mi?

Tekniği almak şart, bunda herkes müttefik. Amma teknik “nötr” bir şey mi? Her istediğimizi çarşıdan ekmek alır gibi alabilir miyiz?

Ya san’at, ya şiir? Bunlar alınır satılır şeyler midir? Eskisini beğenmemek, yenisini edinmek için kâfi sebep ve çare midir? Ya hâdiseler? Giyim kuşam epeyce batılaşmıştı zaten. Aaa, birdenbire alfabe gitti, yerine yenisi geldi. Ya dil? Ya dil? Aman ki aman. Dil nereye gidiyor? Bin senelik kültür dili.. Bin senelik kültür mirasıyla beraber başka gezegenlere mi gitti ? Bir düşünen kafa, yazar için alfabenin ve dilin böyle kökten değişişi, tokmaktan beter. Bunun böyle olduğunu ancak o günleri yaşayan bilir. Peyami Safa “Günlerce kapandım odama” diyordu.. Cemil Meriç hükmünü seneler sonra verir:

“Lâtin Alfabesi, kuduz bir köpek gibi dile musallat edildi”

Arkasından “uydurca”. Gerçi dil inkılâbının yanlışlığı sonradan anlaşıldı amma başlayan bir yanlışı düzeltmek ne kadar zor? Hele “yenilik” gibi, karşı konulmaz bir iddiayı taşıyorsa.

Birinci Cihan Harbi, enkazının altından perişan çıkan nesillere iki tane belâ hediye etti: Komünizm ve Faşizm. Dünyayı fetih iddiasıyla iki cereyan.. Ve yirmi seneyi bulmadan İkinci Dünya Savaşı sökün ediyor.

Cemil Meriç aşağı yukarı “Oktobr” ihtilâli ile yaşıt. Cumhuriyet de beş altı yaşında çocuk.. Necip Fazıl ve Peyami Safa olgunlaşma yolunda insanlar..

Daha o zamandan, hadiselerin hızı, düşünce hızını geçmiş.. Bu bakımdan “Doğu- Batı” “İnkılap-İrtica”, “Lisan-Özleşme”, “Sosyalizm- Totalitarizm” gibi mesleklerle ilk önce karşılaşanlar Necip Fazıl ve Peyami Safa. Cemil Meriç, “Ben marksistim” diye haykırmadan önce, Peyami Safa Nazım Hikmet’i, marksizm münakaşasında bitirmiştir.

1938’lerde Peyami Safa da, Nazım Hikmet de kendilerini çoktan kabul ettirmişlerdir. Necip Fazıl’ın o senelerdeki fıkralarını topladığı “Çerçeve” kitabına bir göz atmak, hem onun, hem devrinin güzel bir açıklayıcısıdır.

İşte O’nun, 2 Nisan 1939 tarihindeki yazısından Türk inkılâbına bakışı:

Meşrutiyet hareketlerinden beri aksiyonca kabiliyetiyle temayüz eden evvelki nesil, mûsbet aksiyon olarak, Kurtuluş savaşında en büyük eserini bulmuştur. Şu kadar ki bu iş ve ihtilâl neslinin fikir ve sanat şubesi, askerlik ve siyaset kolları derecesinde kuvvetli olmadığı için, madde planında kurtulan hadise, mânâ planında öksüz kaldı. İnkilap, sebepleri ve neticeleri menbaları ve mansapları, iç ve dış miyarları ile, sistemli bir örgü halinde ne ideolocyasına, ne de sanatına Kavuşabildi.

Ölçü: Millî varlığı madde ve mekân çevresinde gerçekleştiren evvelki nesil, onu mânâ ve zaman çevresinde de gerçekleştirecek fikir ve sanat kadrosunu, kendi içinden çıkaramadı.

Bizim nesil ve inkilâp.. Bizim neslin inkilâpta hissesi, ancak yaşlılarını Kurtuluş Savaşına gönüllü gönderebilmiş olmak kadar. Đnkılâbın maddede hazırlanışında, neslimiz hiç bir müdir faaliyet sahibi değildir. Büyük Harp sonrası nesli, idrak rüşdüne vardığı zaman karşısında bir (emrivaki) olarak inkılâbı buldu ve o anda hâdiseyi görmek, kavramak tefsir ve temsil etmek bakımından evvelki neslin fikirciler seviyesinden üstün vasıflar taşıdığını sezdi.

Ağabeylerimizin, inkılâp sanat ve ideolocyası namına, söz ve yazı faalinde köpük köpük kabarttığı dalkavukluk bibliyografyasında, baş örnekleri ile neslimizi bulamazsınız. Aksine, en iyi niyetle İnkilâbın eksiklerini, ihtiyaçlarını, davalarını kaydeden ve millî diriliş iradesini tefsire davranan, neslimizdir.

Ölçü:
inkılâbı fiilde yapan evvelki neslin aksiyon kahramanlarını, eseri mânâda bina etmek için lâyık ve lâzım unsurlar, harp sonrası veya saman ekmeği nesli içindedir.

Necip Fazıl’ın inkılâp hakkındaki düşünceleri ve teklifleri,
daha doğrusu tenkidleri bundan ibaret değildi.

16 Şubat 1939 tarihli yazının ismi AHLÂK BORCU… İnönü devridir. Kısakürek, İnönü’den ümitlidir. Esasen bu ümit o devirde herkeste vardı. Önceki devirde bazı silahşörlerin şımarıklığı umumî efkârı çok rahatsız etmişti. Bunlardan birinin metresini vurduktan sonra, meşhur bir doktorun raporuyla beraat ettirilmesi rahatsızlık doğuran hadiselerden birisidir. Necip Fazıl “Babıali” isimli hatıratında, Peyami Safa ile tanıdıkları o meşhur doktora koştuklarını ve bu işi nasıl yaptığını sorduklarını anlatır. Doktor “Vicdanımın emrine uydum” gibi kupkuru bir cevapla işi geçiştirmiştir.

Ben de İnönü’nün Cumhurbaşkanı seçimini çok iyi hatırlıyorum. Neticenin ilânını Sivas Belediye hoparlöründen rahmetli büyük dayımla beraber dinledik.. Herkes ferahlamış ve millet onu aile reisi vasfıyla kendisine yakın bulmuştu..

Necip Fazıl’ın da bir çok yazılarında aynı duyguyu paylaştığını
görmekteyiz..

Ne garip tecellidir ki Kısakürek üstad, sonraki yıllarda İnönü’yle tam bir anlaşmazlığa düşüp adeta savaşa girecek… Milli Şefle savaş. Bakıyorsunuz bir gün Büyükdoğu’nun kapağında kocaman bir kulak ve altında şu yazı “Başımızda kulak istemiyoruz”..

Bir başka gün Büyükdoğu’nun kapağında üzerine bulaşık SUYU dökülen bir politikacı tipi altında şu yazı: “Vatanevinden CHP’yi üzerine bulaşık
suyu dökerek kovmadan kurtuluş yok.”

Gerçi bir defasında, tuttuğu iktidarın kendisine gösterdiği lâkaydîyi protesto için “İnönü’ye Medhiyye” diye nefis bir yazı yazmıştı. Amma bu yazı İnönü’ye medhiye olmaktan çok, karşıdakilere” hicviyye” idi ve bir sanat eseri idi de. CHP laisizmin artık amansız bir düşmanı idi. Ve bir sayısında Büyükdoğu şu suali sormuştu. “Cumhuriyet Halk Partisi”nin harflerini kullanarak onu anlatan en iyi cümleye mükâfat. Ertesi sayısında bu bulunmaz güzellikteki cümleyi açıklamıştı:

“Mahcup târihe silik yurt” Bütün bir ömrü dolduran CHP muhalefetinin, daha iyi anlaşılması için, 16 Şubat tarihli yazısını okuyalım.

Aynı günlerde “Yolsuzluk” rivayetleri alıp yürümüş ve bunları da dile getirmiş olan Necip Fazıl, bu satırlarda çok seviyeli bir tarzda ve fikir planında işin can damarına basmakta ve sormaktadır: “İnkılâbın ahlâkı nedir?” Başına geçen şahısların ahlâkı mı? Bu bir ferdî ahlâk meselesidir ve bir inkılâp için kâfi değildir elbet..

Okuyalım:

Türk İnkılâbı, ideolocya planında bir çok iş ve söz kütlesine mâlik. Fakat inkilâp ruhunun ahlâk telâkkîsi ne iş ne de söz olarak malûmumuz değil. Düne kadar inkilâp kadrosundan çıkan bir takım şahsiyetlerin yaşayış ve hareket tarzı bize, eski ahlâk ölçülerinden çözülüp de yeni bir ahlâk ölçüsüne bağlanmadığımızı ifade etmiştir. Düne kadar inkılâp, baştan sona kadar kadrosundaki Uzuvlara, her birinin ferdî ve itiyadi ahlâkından başka bir kaynak gösterebilmiş değildir. Yeni bir telakki manzumesi, büyük çapta bir fikir adamı elinde “Ahlâk”ını sistemleştirmedikçe yegâne ahlâk kaynağımız, o telâkkiye önderlik eden şahsın zatî ahlâkından başka ne olabilir?

Gerçi Necip Fazıl bir kaç sene sonra, ” Bulmuşum rahatımı ben de bir tesellide” diyecektir amma, derinden rahatsızdır. Başka bir âlem, başka bir dünya, başka bir cihan özlemektedir:

“Ayrı ses, başka biçim / Ne de istiyor içim.”

Şiirle söylediğini bakınız işte nesirle de açıklıyor:

NEREDE?.

Nerede o diyar ki geniş hayal âlemi kadar geniş ve düz, cam sırtı gibi düz, ve temiz, güvecin kanadı derecesinde temiz yollarında, uzun boylu, nur yüzlü, sade kılıklı, maddeleri ve ruhları mamur insanlar dolaşır?

Bu insanlar maddî ve manevî mânâda birbiriyle kakışmaz, çekişmez, söğüşmez.
Bu insanlar birbirini kıskanmaz, birbirinin zararına beslenmez, birbirine faydasız gözle bakmaz. Bu insanlar politeknik tabelası gibi aynı dogmalara inanır, tesbih taneleri gibi aynı dizide sıralanır, duvar tuğlaları gibi aynı yükselişe omuz verir.
Nerede o diyar ki içinde, ceza ve mahkemeleri sayısınca ‘ iyilik, doğruluk ve güzellik çalışmakta ve üstün müeyyidelerini haykırmaktadır? O diyarki fertleri, hayvan ve nebat hürriyetine zıd olan insan hürriyetiyle hürdür. Đnsan hürriyeti ki insanın, kendi eli ve iradesiyle hürriyetini tadit etliği vakit doğar ve kimseye ferdiyet, hürriyet lâfını ettirmez.

Nerede o diyar ki, muhitinde idrâk soyluları, paçalı tavuklar derecesinde olsun bir farika taşırlar ve mübaşir üniformasından biraz daha fazla saygı telkin ederler?

O diyar ki, çevresinde hâkimiyet, ne şunun, ne bunun, ne O’nun, ne sınıfların, ne cemiyetin, ne milletin, sadece hak ve hakikatindir… Heyhat ki bu diyar dışımızda değil içimizde ve bulmanın değil aramanın mevzuu..

İşçinin ıstırabı, yuttuğu hâmızlı havadan ve aldığı eksik gündelikten doğuyorsa, soylu fikir adamının ki de içindeki dünya ile dışındaki dünya arasındaki tezaddan doğar.

Bu ıstırabın ismine idrak acısı diyebiliriz. Ve işte hakkı en üstün ıstırap, âlemde budur. Bu ıstırabın, sistemini inşa etmek zamanı geldi.

Herşeyden evvel inanmak zamanı geldi ki Bu diyarı şimdiye kadar ne kapitalizma, ne komünizma, ne de faşizma vaad edebildi.

Dünya yepyeni bir sistem ve bambaşka bir selahiyet ölçüsüne gebe…

4.10.1939

 

Üç Büyük Mustarip – Ergun Göze

Yazar Hakkında: Yusuf Aslan

Tarih talebesi ve ilme pek meraklı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*