Türkiye’de Siyasal Sistemin İnşası(1923-1926) -2

Türkiye'de Siyasal Sistemin İnşası(1923-1926) -2

Dünkü Muhalefetsizliğin Bugünkü Gerekçeleri

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın ilk günlerinde,M.Kemal,bu muhalif partiyi Cumhuriyetin gereği olarak gördüğünü belirtir.(90)Ancak,muhalefete yönelik bu olumlu tavrı kısa bir süre sonra değişir ve ilk zamanlardakinden oldukça farklı bir tutum sergiler.Bu durum özellikle sonradan tartışma konusu olur ve bu durum gerekçeleri tesbit edilmeye çalışılır.Bunla ilgili olarak Ahmet Mumcu,M.kemal’in ”4 Mart 1925′e kadar her türlü demokratik hareketleri büyük bir hoşgörü ve anlayışla”karşıladığını”ama,demokratik özgürlükler hep,yapılan ilk devrimlerden dönüşü desteklemek ve nihayet kanlı bir ayaklanmayı çıkarmak için kullanlınca,devrimlerin selameti için demokratik yaşamın kısıtlandığını”(91)belirtir.

Toktamış Ateş ise,”Cumhuriyetimizin başlangıç yıllarında,1920′lerde,1930‘larda,belli baskılar yapıldığını da kabul etmek durumundayız” dedikten sonra şu açıklamayı yapar”…demokratik olduğunu ileri sürmemiz mümkün olmayan uygulamalar yapılmıştır.Bu günde bu uygulamaları ”övmek”mümkün olmadığı gibi,yermenin de fazla bir anlamı yoktur.Bir ihtilal ve yeni bir devletin kuruluş dönemide böyle şeyler yazık ki olur”(92) Sonra da bunun gerekçesini bulmaya çalışır:”Aslında o günlerde günümüz anlamda çağdaş bir referandum yapılsa,padişaha bağlı kitlelerin geniş boyutlara ulaşabileceğini tahmin edebiliriz.Zaten 1924-25 Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve 1930 Serbest Fırka deneyimleri bu görüşü doğrular”(93)Ancak bunu derken her iki fırkanın da liberal(94) karaketerli oluşunu,bunu ise öncelikle ve ısrarla programlarında dile getirdiklerini unutmuş görünür.

Taner Kışlalı ise tesbit edebildiğimiz kadarıyla sadece kendisinin dile getirdiği bir iddiayı,M.Kemal’in Terakkiperver Fırka’ya karşı olumsuz tutumunun gerekçesi olarak ifade eder”1924 yılında da Ataütürk’ün eski arkadaşlarından bir grup,Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını kurdular.Bu parti ne istiyordu?Neyin muhalefeti idi?Daha çok demokrasi daha çok özgürlük,daha hızlı atılımlar istediği için mi kapatıldı?Hayır.Gerek hareketin önderi olan Rauf Orbay ve Kazım Karabekir gibi isimler,gerekse partinin programı,gerçek amacı saklamak gereğini bile duymamışlardır.Amaç,daha çok geç olmadan ”saltanatı ve halifeliği geri getirmek”tir.Devrimi ve dolayısıyla demokrasiye gidişi önlemektir.’’(95)

Şevket Süreya’nın tesbiti şöyledir;’’Terakkiperver Cumhuriyet fırkası için]”ıstıraplarını ve hürriyetsizliklerin doğurduğu çocuk” demektense,vakitsiz doğan,yaşama kabiliyeti olmayan bir çocuk demek daha doğru olur.Nitekim bu çocuk ömürlü olmadı.17 Kasım 1924′te kurulan parti, 3 Haziran 1925′te,yani siyasi varlığı henüz 6 ayı doldurmadan,İcra Vekilleri Heyeti kararıyla kapatıldı.(96) Halbuki yine bizzat Şevket Süreya şunu söylemektedir;’’Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası bir bakışta normal şartlar içinde doğdu.Çünkü 1924 Anayasası,bir normal devir anayasasıydı.Bu anayasa içinde tek partili rejimden çok partili rejime yöneliş gayet tabiiydi.Zaten Meclis’te en şuurlu görünen ınkılapçılar bile inkılap heyecanı ile demokrasi hasretini beraber haykırıyorlardı.’’(97)

 

Muhalefetsiz Bir Dönemin İnşası

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Halk Fırkası’nın muhalifiydi. Ancak, iktidardaki Halk Fırkası’nın muhalifi sadece bu fırkanın mensupları değildi. İttihat Terakki kökenli başka muhalifler de vardı. Bir de bunlara Halk Fırkası’nın uygulamalarından memnun olmayan halk kesimlerini katınca, 1925’lerin Türkiye’sinde ülkenin siyasi durumu Kemalist kadro açısından hiçte parlak görünmüyordu. Halk Fırkası egemenliğini tesis etmek için mevcut şartlarda muhalefeti yok etmeyi en radikal çözüm olarak görür. Hiç zorlanmadan muhalefetsiz bir sisteme karar verilir, ancak önemli olan bunu meşrulaştıracak gerekçeleri bulabilmektir.Bunu sağlayacak fırsatlardan bitişi ise çok geçmeden elde edilir. Doğu Anadolu’da patlak veren Şeyh Said isyanı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasından kurtuluşun en önemli  gerekçesini oluşturur.(98) Takiben gerçekleşen İzmir suikastı ve Menemen hadisesi ise Meclis’teki diğer muhalifleri ve halkın içerisinde yer alan muhalif önderleri yok etmenin veya susturmanın gerekçesi olarak işe yarar. İlerki üç hadise ile muhalefeti saf dışı etmenin tarihsel imkânları elde edilir ve bunlar otoriter sisteme geçişi meşrulaştıran araçlar olarak ustaca kullanılır”. (99)Şimdi, Şeyh Said isyanını takip eden gelişmeleri inceleyelim.

Halk Fırkası’nın sertlik yanlılarının Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası gibi bir muhalefete sahip olmanın hazımsızlığını yoğun olarak yaşadıkları(100) günlerin birisinde Doğu’dan önemli bir haber gelir: İsyan çıkmıştır. Şubat 1925’te Şeyh Said önderliğinde doğrudan rejimi hedef alan bir isyan patlak verir. Her ne kadar, resmi söylem tarafından bu isyanın bir Kürt hareketi veya Ingilizlerin kışkırtmalarıyla patlak veren Türkiye Cumhuriyetine yönelik provakatif bir eylem olduğu kanaati yerleştirilmeye çalışılmışsa da,(101) isyan liderin ve mensuplarının İslami toplumsal sistem dışında bir taleplerinin söz konusu olmadığı ve isyanlarında “dış mihrak” teorisinin geçersiz olduğu açıkça bilinmektedir. Bu konuda, dönemin başbakanı olan İsmet İnönü’nün açıklamaları konunun en önemli delillerinden birisini teşkil eder. İsmet İnönü söz konusu isyanla ilgili olarak şu tespitlerini dile getirir: “Şeyh Sait, harekât esnasında dini kurtarmak davasını açıktan ortaya atmış bulunuyor. “Hilafet kalkmıştır, din tehlikededir. Dini kurtarmak lazımdır”. Davaları bu. Şeyh Sait, isyan hareketini, böylece bütün memlekete milli bir hareket olarak değil, bir din hareketi olarak gösteriyor… Şeyh Sait, İsyanını doğrudan doğruya Ingilizlerin hazırladığı veya meydana çıkardığı hakkında kesin deliller bulunamamıştır”,(102)

İlk günler, bir grup eşkıyanın yağmacılık niyetiyle başlattığı bir hareket(103) olarak takdim edilen isyan, özellikle Mustafa Kemal’i çok tedirgin eder. İsmet İnönü’nün bildirdiğine göre isyanın yayılmasından çok çekinir.(104) İsyanın ilk günlerinde Çankaya’da bir toplantı düzenlenir. Toplantıya İsmet İnönü, Başbakan Fethi Bey, Meclis Başkanı Kâzım Özalp katılır. Toplantının sonunda varılan karar üzerine bir tezkere hazırlanır ve bu tezkerenin Meclis’te görüşülmesi kararlaştırılır. 25 Şubat’ta Meclis’te görüşme yapılır. Fethi Bey isyan hakkında ayrıntılı bilgi- vererek milletvekillerini bilgilendirir. İsyan bölgesinde bir ay süreyle sıkıyönetim ilanının uygun olacağını ifade eder. Hükümetin görüş ve düşündüğü uygulamalar muhalefet tarafından da uygun bulunarak hü-kümetin istekleri oybirliğiyle kabul edilir. Hükümet gerekli askeri ted-birleri vakit geçirmeden almaya başlar.

İsyanın patlak verdiği günlerde başbakan Fethi Bey’dir. Fethi Bey, isyanın, bölgede sıkıyönetim ilan etmekle çözülebileceğine inanmaktadır. Ancak, iktidar kadrosunun sertlik yanlıları daha sert tedbirlere başvu-rulmasını isterler. Sonradan anlaşıldığına göre, Mustafa Kemal’de aynı kanaattedir veya zamanla bu kanaate ulaş(tırılmışt)ır.

Halk Fırkasının sertlik yanlılarına göre, sorun sadece isyan bölgesinde değildir; sorun, başta basın ve meclis içindeki muhalefet olmak üzere, her yerdedir. Bu nedenle de bütün “muhalifleri” kapsayacak tarzda oldukça kapsamlı sert tedbirlerin alınması bir zorunluluktur. Özellikle de basının üzerine gidilmesi gerektiğini savunurlar. Fethi Bey hüküme-tini ise, tedbirsiz olmakla gevşek davranmakla suçlarlar. Daha ilk günlerde, Hükümet Meclis’ten çıkardığı yasaları uygulama fırsatı bulama-dan oldukça sert eleştirilere maruz kalır. Terakkiperver Fırka’ya mensup milletvekillerinin Hükümet politikalarına destek vermeleri, sertlik yanlıları için hükümete yönelik eleştirilerin en önemli somut gerekçesini oluşturur. Üstelik, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası yöneticilerinin isyancıların söylemlerine ve amaçlarına karşı olmalarına ve isyanı bastırmaya yönelik askeri tedbirleri içtenlikle desteklemelerine rağmen bul gerçekleşir. Kazım Karabekir isyan konusunda Partinin görüşünü açıkça dile getirmiş ve isyanın bastırılması konusunda Hükümeti şartsız desteklediklerini açıklamıştır. (105)Fakat buna rağmen Halk Fırkası’nın sertlik yanlıları, Hükümeti sürekli muhalefetin çizgisine kaymakla suçlarlarken, muhalefeti isyanın taraftarı gibi gösterme eğiliminde bulunurlar. Fethi Bey’in “gereksiz şiddetlerle elini kana boyamayacağını’’(106) bildirmesi ise, sertlik yanlılarının kendilerini haklılaştıran bir delil olur.

2 Mart günü, Fethi Bey hükümetinin Meclis’ten güvenoyu almasından ve yeni tedbirlerin Meclis tarafından onaylanmasından 5 gün sonra, Hükümet, Halk Fırkası’nın sertlik yanlılarınca yıpratılacak derecede sert eleştirilerine maruz kalır. On iki saat devam eden oturumda, hükümet “İslam’ın taraftarlığını yapmakla” suçlanır. Başbakan Fethi Bey bu suçla-mayı şiddetle reddeder ve 1924 Anayasası’ndaki hüküm gereği, İslam’ı devlet dini olarak kabul etmiş bir ülkede bunun gayet tabiî olduğunu açıklar. Aynca sorar: “İçimizde, dini inançlara saygı beslemeyen bir kişi var mı ?’’ Fakat onun bu sözleri, bizzat kendi partisinden bir milletveki-linin silahını çekmesine neden olur. Eğer diğer bazı milletvekilleri durumu fark edip engel olmasalar, Fethi Beye yönelmiş silahın patlayacağı kesin gibidir.(107) Bunun üzerine ‘’önceden hazırlanan plan gereği radikallerden birisi toplantıya Mustafa Kemal’in çağrılmasını teklif eder”. Hükümeti değiştirmek için toplantının iyi bir fırsat olduğunu düşünen Mustafa Kemal ise Meclise gelir ve yaptığı konuşmasında aşırı kanadı destekler. Mustafa Kemal in ağırlığı karşısında ılımlıları destekleyenlerin sayısı önemli bir azalma kaydeder.(108)

Halk Fırkası’nın bünyesinde gelişen isyana yönelik tedbirlerle ilgili görüşlerden sertlik yanlılarının Mustafa Kemal’in onayını almalarıyla Fethi Bey istifa eder ve İsmet İnönü Başbakan olur. Böylelikle Cumhu-riyet tarihinin ayrıcalıklı özelliklere sahip bir dönemi başlar. Öncelikle bazı hukuki düzenlemelere gidilir ve “dini bir görüntü altında ayaklanmanın ve dinin siyasete alet edilmesinin vatana ihanet suçu olduğu ibaresi’’ Hıyanet-i Vataniye Kanunu”na eklenir Ayrıca daha da önemlisi “Takrir- i Sükûn Kanunu” yürürlüğe girer. Bu kanuna göre hükümet, gericiliği, ayaklanmayı teşvik eden, memleketin sosyal düzenini, huzur ve sükû-nunu bozan kuruluşları ve yayınları, cumhurbaşkanının onayını aldıktan sonra, idari bir kararla yasaklayabilecektir.

 

Siyasi Muhalefetin Feshi

Türkiye’nin batılılaşma sürecinde 4 Mart 1925’te kabul edilen 578 sayılı Takrir-i Sükûn Kanunu’nun özel bir yeri vardır. Süreyya Aydemir bu farklılığı şöyle açıklar: “O güne kadar ve bütün milli mücadele boyunca bu kadar şümullü ve hükümete bu kadar kesin yetkiler veren bir kanun çıkarılmamıştı. Kanun, geçici ve olağanüstü yargı organları olarak gene İstiklal Mahkemelerini getiriyordu. Verdiği yetkilerle de hükümete geniş takdir hakları tanıyordu. Bu kanun, iki tarafı keskin öyle bir kılıçtı ki, hükümet ve rejim onu, ya inkılapları yerleştirmek için olağanüstü bir dayanak olarak kullanacak, yahut bizzat hükümeti sert bir diktatörlüğe sürükleyecekti.. Yeni Türkiye’de çok partili rejimi ve Anayasa’nın ruhuna hakim olan demokrasi havası, artık uzunca bir zaman için ortadan çekilecektir.”(109)

Takrir-i Sükûn Kanunu dönemin Halk Fırkası(Chp)ndaki sertlik yanlıları tarafından büyük bir başarı, ondan da ötesi bir zafer olarak nitelenir ve III.İnönü zaferi olarak değerlendirilir.(110)

Kanun iki yıllığına çıkarılır ancak sonrada iki yıl daha uzatılarak 1929a kadar yürürlülükte kalması sağlanır.Takiri-i Sükûn Kanunun görüşülmesi sırasında sert tartışmalar yaşanır. Kazım Karabekir, Hükümetin isyan bölgesindeki her uygulamasına destek olduklarını, fakat bu kanun tasarısı ile temel hakların baskı altına alınabileceğini belirterek karşı çıktıklarını ifade eder. Konuşmacılardan Dersim Milletvekili Feridun Fikri Bey kanun tasarısının Anayasanın 70. maddesindeki temel haklan, hükümetin takdirine, denetimine ve idaresine bıraktığını; Hükümete herhangi bir durumu kolaylıkla irticaya dahil etme imkânı verdiğini, bu nedenle söz konusu tasarının tamamen “şüphe kanunu” olduğunu, Cumhuriyetin ve Milli Egemenliğin ruhuna ve Anayasa’ya aykırı olduğunu savunur.(111)

Rauf Bey düşüncelerini bir başka açıdan ifade eder, isyandan dolayı Cumhuriyetin yıkılacağı korkusuna kapılmanın doğru olmadığını, böylesi bir gerekçeyle Anayasa’nın bütünlüğünün bozulamayacagını ifade eder. Bunu söylerken de Birinci Meclis’i örnek gösterir. Milli Mücadelenin en zor günle-rinde bile Meclis’in Anayasa’yı ihlâl gibi bir girişimde bulunmadığım ifade eder. Tasarının aleyhinde olanların ortak söylemini, yaşanan sorunların devletin polisi, jandarması ve diğer görevlileriyle çözülebilecek nitelikte olduğu, isyanı gerekçe göstererek temel haklan ihlâl edecek durumlara meyletmenin yanlış olduğu görüşleri oluşturur. İktidar ise tasarının korkulacak bir tasan olmadığım, kötü amaçlarla kullanılmayacağını, ülkenin sorunlarını çözmek amacına yönelik olduğunu belirtir.(112)

Takrir-i Sükûn Kanunu çıkmadan önce, o zamanın Başvekili Fethi Bey muhalefet fırkası ileri gelenlerine kendi kendilerini feshetmelerini önerir. Ancak bu kabul edilmez.(113) Fethi Bey’in cevabı, aynı teklif kendisine gelmiş olsaydı kendisinin de farklı davranmayacağım ifade etmek biçiminde olur. Anlaşılan odur ki, Fethi Bey yukarıdan gelen bir teklifin sadece elçisidir; fakat gönülsüz bir elçidir. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası liderlerinin fırkalarını feshetme teklifini reddetmeleri üzerine, Halk Fırkası mensupları ve taraftarları Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile Şeyh Said isyanı arasında irtibat kurmaya başlarlar. Takip eden gelişmeleri Şevket Süreyya şöyle anlatır: ”daha isyan başlar başlamaz, Mecliste ve çevresinde Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasına karşı hemen hücumlara geçildi. Halbuki Terakkiperver Fırka’nın isyan bölgelerinde teşkilâtı bile yoktu. Parti elemanlarının isyanla uzaktan veya yakından ilgisini gösteren hiçbir belirti tespit edilememişti. Ama fırka programındaki;

“Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası efkâr ve itikadat-ı diniyeye hürmetkardır” maddesi, bir irtica hareketi olan Şeyh Sait isyanını körükleyen bir sebep gibi yorumlanıyordu. Halbuki zaten Anayasaya göre de Devlet bir İslam devleti idi. Yani o zaman yürürlükte olan 1924 Anayasasına göre, devletin bir dini vardı. Bu din İslam dini idi. Bu kayıt Anayasa’da yer almıştı. Bu duruma göre Terakkiperver Fırka’nın kendi programına dini fikir ve inançlara saygı göstereceği şeklinde bir madde koyması yadırganmayabilirdi. Ama önce sataşkan dedikodular şeklinde başlayan mırıltılar, pek çabuk fiili bir müdahale hareketine döndü. İstiklâl mahkemesinde sonuçlar çok çabuk belli oluyordu. Çünkü “bu mahkemelerde avukat bulundurulması, hatta şahit dinlenilmesi gibi usûllerle vakit kaybedilmiyordu”.(114)

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile Şeyh Said isyanı arasında irtibatın en önemli delillerinden birisi olarak gösterilen Fırka programındaki “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası efkâr ve itikadat-ı diniyeye hürmetkardır” maddesi, Halk Fırkası için muhalefetten kurtulma amaçlarına ulaşmanın önemli bir aracını teşkil eder. Halbuki bu dini hassasiyetler nedeniyle değil, toplumsal hassasiyetler nedeniyle fırka programına konulmuş bir maddedir. Maddenin programa konuluş hikayesini Ali Fuat Cebesoy, yıllar sonra Amerikalı bir gazeteciyle röportajında şöyle anlatır: “Biz bu fırkayı kurduğumuz zaman da dedik ki, tıpkı Amerika’daki gibi olalım… Bir Demokrat Parti olsun bir Cumhuriyet Partisi olsun… Her iki fırka da tamamiyle laik.. [Din konusunda]biz aynen Amerika Cumhuriyet Halk Partisinin o zamanki maddesini aldık. Çünkü şöyle düşündük; hiçbir şey yazmasak olmaz. Amma laikiz desek onu da anlamaz kimse. Öyle bir cümle kullanalım ki yani biz [dinlerin] hepsine hürmet ederiz, meşgul değiliz manasına, hürmet ederiz. Bunu en iyi sizin Cumhuriyet Partisi’nde bulduk. Ve onu tuttuk aynen tercüme ettik. Oraya koyduk. Binaenaleyh tekmil inkılâplarla biz de tamamıyla laiktik ve tekmil bu inkılâplara rey verdik. Hepsine rey vermişizdir… Yani bizim şeyimize [Fırkamıza] bir İsrail girse hürmetkârız. İstediği gibi, ne yaparsa yapsın. Meşgul olmayız, istediği dinden… İslam girse ayin, Hıristiyan girse aynıdır… Yani hürmetkârım. Sonra gelmiş biri, dinsizdir, ona da karışmayız. Bizim onlarla işimiz yok, bu parti siyasi partidir. Dinlen alakası yok”.(115)

İsyan, Meclîs’teki Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası üyelerinin teşkil ettiği muhalefeti susturmak için “iyi bir bahanedir’.(116) Halk Fırkası için, Terakkipervercilerin kendilerini dini inançlara saygılı olarak nitelemesi önemli bir bağlantı noktasıdır. Ancak bütün araştırma ve çalışmalara rağmen, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası üyelerinden bir kişinin dahi isyanla irtibatlı olduğunu belgeleyecek somut bir delil elde edilemez.(117) Zamanın Başbakanı ismet Inönü de bunu teyit eder: “Doğu isyanı ile Terakkiperver Fırkanın doğrudan doğruya bir ilişkisi çıkmadı”(118) der.

Ancak Fırka ile irtibatlı iki kişinin “dini siyasete alet etme” suçunu işlemiş olmaları, muhtemel ilişkiyi gösteren bir delil olarak değerlendirilir.(119) Hükümet için bu oldukça önemli bir delildir ve bu delil de amaca uygun olarak gayet başarılı bir şekilde kullanılır.(120) Meclisteki muhalefeti, teşkil eden bazı milletvekilleri tutuklanır ve yargılanırlar. Böylelikle, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası gibi bir muhalefetten kolayca kurtulunur. Mustafa Kemal’in ifadesiyle “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası denilen muzu teşekkülü siyasi” (121)3 Haziran 1925’te İstiklâl Mahkemesi tarafından kapatılır. Fakat, bizzat İnönü’nün ifadesiyle, bu kapatılışta, Fırkayı kapatma gayesine yönelik zorlayıcı yorumlar yapılır.

 

Basın ve Sansür

Takrir-i Sükûn Kanunu, muhalefetin sadece parti kanadını feshetme konusunda işe yaramaz. Hükümeti sürekli kontrol altında tutan ve eleştiren basını da kontrol altında tutmak için bir araç olarak kullanılır. (124)Takrir-i Sükûn Kanunu yürürlüğe girer girmez, 3 Mayıs 1925 tarihinde 1846 sayılı kararnameyle, “Havali-i Şarkiye’de îdare-i Örfiye Mıntıkasında Tatbik Edecek Sansür Talimatnamesi” kabul edilerek uygulamaya konur. Talimatnamenin 15. maddesi şöyledir: “Sıkıyönetim bölgesi içinde yayımlanan bütün gazete ve dergiler basımdan önce sansüre tabidir”. 16. madde de ise “Sıkıyönetim bölgesine dışarıdan ithal olunacak bütün gazete ve dergiler sansürce görüldükten sonra dağıtılır” hükmü yer alır. Kanun kabul edilir edilmez, Bakanlar Kurulu kararıyla gazete ve dergi kapatılması sürecine geçilir. İlk önce, Hükümeti sıklıkla eleştiren ve İstanbul’da yayımlanan Tevhid-i Efkâr, Son Telgraf, İstiklâl, Tok Söz, Orak Çekiç, Aydınlık ve Sebülürreşat isimli gazete ve dergiler kapatılır. Bunu Millet, Resimli Hafta, Pressse de Soir (İstanbul), Yoldaş (Bursa), Sadayı Hak (İzmir), Doğru öz (Mersin), Kahkaha (Trabzon), istikbal (Trabzon), Sayha (Adana) gazetelerinin kapatılması izler. Bunları takiben de Hüseyin Cahid’in (Yalçın) çıkardığı Tanin ve Ahmet Emin’in (Yalman)in çıkardığı Vatan kapatılır.’’(125) Kısa sürede, hükümet aleyhinde bir kelime yazmaya kalkışacak hiçbir gazete kalmaz.(126)

Aralarında Hüseyin Cahit, Ahmet Emin, Ahmed Şükrü, Eşref Edib ve Fevzi Lütfi’nin de bulunduğu bir çok gazeteci İstiklâl Mahkemesi’nde yargılanırlar. Yargılamalar sonucu gazetecilerin “devlet otoritesini sarsarak isyana yol açmak” suyunu imlediklerine karar verilir.(127) Mahkemelerin ne oranda bağımsız olduğunu göstermesi açısından Elazığ İstiklâl Mahkemesi’nde yargılanan gazetecilerin Mustafa Kemal’e telgraf çekerek bağlılıklarını bildirmeleri üzerine, Mustafa Kemal’in mahkeme başkanlığına gönderdiği telgraf önemlidir. Mustafa Kemal mahkemeye gönderdiği telgrafta, “Cumhuriyete ve rejime bağlılıklarını, pişmanlıklarını açıklayarak affını isteyen gazetecilerin bu davranışlarının dikkate alınmasının uygun olacağını“(128) belirtir. Bunun üzerine söz konusu gazeteciler “suçsuz” bulunurlar. Diğer gazetecilere gelince bir kısmı tamamen, bir kısmı da “haklarında ciddi deliller ortaya çıkarsa yargılanmak üzere” serbest bırakılırlar. Diğer bazıları ise çeşitli cezalara çarptırılırlar. Ceza alanlar arasında dönemin önemli isimlerinden Hüseyin Cahit de vardır. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, İstanbul merkez şubesinin polisçe aranması haberinin Tanin gazetesinde “baskın” başlığı altında yayınlanmasını “mugalâta” (yanıltıcı sözler) sayan mahkeme, gazetenin başyazarı Hüseyin Cahid’i “sonsuz sürgün” (nefy-i ebed) cezasına çaptırarak Çorum’a gönderir.

Dava konusu haberi yazan Nuri Bey ile sorumlu müdür Muammer Bey de ikişer yıl hapisle cezalandırılırlar.(129) Resimli Hafta dergisinin 13 Nisan 1925 günlü 35. sayısında çıkan “Hapishanede idama mahkûm olanlar bile bile asılmaya nasıl giderler?” başlıklı yazıdan dolayı derginin başyazarı ve sorumlusu Zekeriya Sertel ile yazıyı Hüseyin Kenan imzasıyla kaleme alan Cevat Şakir (Kabaağaçlı-Halikarnas Balıkçısı) “Ordu ileri gelenlerine ve hükümete karşı tahrik, askeri kaçmaya kışkırtmak” suçlarından yargılanırlar. Halbuki yazıda Birinci Dünya Savaşı sırasında babası Şakir Paşa’yı bir “namus meselesi”den dolayı öldüren Cevat Şakir’in, Afyon Hapishanesinde yattığı dönemdeki gözlemleri anlatılmaktadır.(130) Bu şahıslar, adet olduğu üzere, kısa süren duruşmadan ve savunmalardan sonra üçer yıl “kale-bendlik” cezasına çarptırılırlar. Sürgün yıllarını Zekeriya Sertel Sinop’ta, Cevat Şakir Bodrum’da geçirir.(131) Mersin’de çıkan Doğru Söz gazetesinin sahibi Ata Çelebi bir yıl hapis, Adana’da yayınlanan Alim Öz gazetesi sahibi ve başyazarı ve aynı zamanda Toksöz gazetesi yazarlarından olan Şükrü Oğuz üç yıl, Ali Ruhi yedi yıl “Kale-bendlik” cezasına çarptırılırlar. İstanbul’da Memleket gazetesini çıkaran İsmail Hami (Danişmend) “vatana ihanet” suçuyla yargılanır.Pariste çıkan ve TBMM aleyhine yayın yapan Mücadele gazetesine ‘’Hezeyen’’ takma adıyla yazılar gönderdiği öne sürülür. Elçiliklerden gelen araştırma raporları bunu kanıtlamadığı için, 9 Eylül 1925te beraat eder.Aydınlık ve Orak Çekiç dergilerinin sahip ve yazarlarıyla İdamın sahibi İbrahim Hilmi olmak üzere 38 kişi tutuklanarak İstiklâl Mahkemesi’ne gönderilirler. Tutukluların duruşması 9 Ağustos’ta başlar ve 12 Ağustos’da sonuçlanır.

Toplumsal düzeni bozmak amacıyla propaganda yapmak suçunu işledikleri gerekçesiyle yargılanan sanıklardan ‘’Anadolu’da bir Bolşevizm idaresi kurulmasını mümkün kılacak, buhran yaratacak durumlara yol açıcı eylemlerde bulundukları’’na vicdani kanaat getirilen İbrahim Hilmi, elektrikçi Nuri, Sadrettin Celal (Antel), Nuri Haydar Beyler yedişer, Abdi Recep, Şevket Süreyya (Aydemir), eczacı Vasıf, Dr. Mülazım Mümtaz, Tıp öğrencilerinden Hüseyin Hikmet (Kıvılcımlı) ve Süleyman Neşati onar yıl kürek cezasına çarptırılırlar. Yurt dışında bulunan Dr. Şefik Hüsnü (Değmer), Nazım Hikmet, yazar Cevdet ve tıp öğrencilerden Haşan Ali (Ediz) de on beşer yıl kürek cezasına mahkûm edilirler. Bütün bunlara ek olarak kapatılan bütün gazete ve dergilerin yayınına izin verilmez.(132) Cemil Cem, 1927 sonunda mizah dergisi Cem’i ikinci kez yayınlayınca, daha ilk sayıda iki ayrı karikatürden dolayı mahkemeye verilir. Cemil Cem bir yıl hapis cezasına çarptırılır. Fakat Yargıtay kararı bozduğu için ikinci yargılamada iki ay hapis ve para cezasına çarptırılır.(133)

Bu aşamada, basın üzerindeki baskının niteliğini göstermesi açısından, Hüseyin Cahit, Ahmet Emin, Ahmed Şükrü, Eşref Edib ve Fevzi Lütfi’nin yargılanıp bağışlanmasıyla ilgili şöyle bir soru sormak son derece önemlidir: “Bu gazeteciler sonunda serbest bırakılacaklardı da niçin ağır bir suçla yargılandılar?’’Goloğlu’na göre bunun en makul cevabı şudur;(134) “Belki tutuklanmalarının sebebi, onlara bu korkuyu duyurarak, şiddet politikasının gereği, muhalefet yapmalarını önlemekti. Olayın gelişme ve sonucu bu kanıyı pekiştirmektedir”. Bu kanaati desteklemesi ve kanaatte dile getirilen beklentinin gerçekleştiğini göstermesi açısından sonraki bazı gelişmeler son derece önemlidir.(135) Ahmet Emin gazeteciliği bırakarak otomobil lastiği ticaretiyle ve ilan yazarlığı” ile geçimini sağlamaya çalışmıştır.(136) Son Posta gazetesi muhabiri Rakım Çalapa-la’nın “Gazetecilik mesleğinde başarılı olmak için neler yapmak gerekir? sorusunu, “Gazetecilikte başarılı olsam lastik satar mıydım?” diye cevaplandırmıştır.(137) Hüseyin Cahid (Yalçın) ise, bir buçuk yıl sonra,Ceza Kanunu değişikliğinden yararlanarak Çorum’dan İstanbul’a dönmüştür. Geçimini sağlayabilmek için Yunus Nadi ile görüşerek Stendhal’in Parma Manastırı” adlı romanını Cumhuriyet gazetesi için çevirir. Fakat gazetedeki duyurulardan ve ilk tefrikadan sonra, Ankara’dan gelen talimat üzerine yayın kesilir. Hüseyin Cahit yüz elli sayfalık çevirisini yırtıp atmak zorunda kalır. Gümrük komisyonculuğuna girişmiş olan İsmail Müştakla (Mayakon) birlikte çalışmaya başlar. Sonradan günlük gazetelerde “ancak takma adlarla”(138)makale yazabilir.

(Takrir-i Sükun” dönemi beş yıl sürer. Zekeriya Sertel, bu dönemi bir basın mensubu olarak “Basın sıkı bir baskı altında yaşıyordu” biçiminde tanımlar ve örnek verir; “Gazeteler, telefonla verilen emirlerin dışına çıkamazlardı. En ufak bir hata yüzünden gazete haftalarca kapatılır, sorumlular mahkemeye verilirdi. Yani tek kelime ile halk nefes alamıyordu. Havasızlıktan ve hürriyetsizlikten boğuluyordu”.(139) Yine o günlerdeki basın üzerindeki baskıyı dile getirmesi açısından Sertel’in bir yazısı önemlidir. 26 Temmuz 1930’da Zekeriya (Sertel), Ali Ekrem (Uşaklıgil), Selim Ragıp (Emeç) ve Halil Lütfi (Dördüncü) tarafından İstanbul’da çıkarılan Son Posta gazetesinin ilk sayısında Zekeriya Sertel’in “Boğuluyoruz, Biraz Hava İstiyoruz” başlıklı yazısı yayınlanır.

 

İzmir Suikastı ve Muhalefet

Yasal siyasi muhalefet ve muhalif çizgideki basın, 1925 yılı içerisinde, Şeyh Said isyanı vesilesiyle büyük oranda yok edilir veya sindirilir. Halk Fırkası, muhalefetin bulunmadığı bir siyasi alana kavuşur. Ancak, Hükümet açısından hâlâ bazı sorunlar vardır. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın binaları kapatılarak faaliyetleri kısıtlanmıştır, fakat bu partiye mensup milletvekilleri hâlâ Meclisin üyesi konumundadırlar. Bu milletvekilleri hâlâ bazen muhalif çizgilerini devam ettirmekte veya en azından iktidara karşı kayıtsız-şartsız bir itaat içerisinde bulunmamaktadırlar. Halbuki, iktidar, hiçbir şekilde kendisine muhalif bir-siyasi oluşum veya hatta potansiyel muhalefet istememektedir. Bu nedenle, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası milletvekillerinin hükümete yönelik bazı küçük muhalefetleri dahi, iktidar kanadında büyük bir sorun olarak algılanır. Bunlardan birisi 9 Kasım 1925’te yaşanır. Bu tarihte, Başbakan İsmet İnönü Takrir-i Sükûn Kanunu gereği Hükümetin yürüttüğü faaliyetleri savunan bir konuşma yapar ve konuşması sonunda yürütûlen politikanın onaylanıp onaylanmadığını tespit etmek amacıyla oylamaya gidilmesini ister. Oylamada 21 milletvekili “red” oyu verir. Anlaşılır kı muhalif milletvekilleri birlikte hareket etmekte ve muhalifliklerini terk etme eğilimi taşımamaktadırlar.

Bir diğer ifadeyle, bütün gerçekleştirilen siyasi, yasal girişimlere rağmen iktidar hâlâ muhalefetsiz bir Meclise kavuşamamış durumdadır. Buna ek olarak, İstiklâl Mahkemelerinin “keyfi kararları” siyasi çevrelerde önemli bir muhalif yapının oluşumuna zemin hazırlamış durumdadır.(140) İktidar her türlü muhalefetten kurtulma arzusu taşır. Ama nasıl? Hükümet böylesı bir fırsatı çok geçmeden elde eder. İzmir Suikastı olarak tarihe kaydolunan girişim, Halk Fırkası’na, özellikle de Meclis’teki muhalefetin kökünü kazımak için eşi bulunmaz bir fırsat sağlar.(141) Şu veya bu şekilde suikastla ilişkilendirilen bütün muhalifler ya idam edilirler ya da siyasi hayadan sona erdirilerek etkisiz kılınırlar.(142)

Suikast girişimi ve takip eden süreç şu şekilde gerçekleşir. Mustafa Kemal, 14 Haziran 1926’da Ankara’dan ayrılarak Ege bölgesini kapsayacak bir geziye çıkar. Gezinin uğrak noktalarından birisi olan İzmir’e gelmeden bir gün önce bir suikast girişimi ihbar edilir. Giritli Şevki isminde bir eski sabıkalı, İzmir Emniyetine başvurarak suikast girişimini ihbar eder. Eski Lazistan milletvekili Ziya Hurşit’in planladığı suikas ihbar edilmesi üzerine, suikastta rol alacaklardan Çopur Hilmi, Laz İsmail, Gürcü Yusuf isimli şahıslar yakalanırlar. Bunlar, suikastın planlayıcısının Ziya Hurşit olduğunu ve suikastın Gaffarzâde Oteli önünde gerçekleştirileceğini, suikast sonrasında karışıklıktan faydalanıp bir araçla Giritli Şevki’nin ayarladığı motorlu tekneye ulaşıp, Sakız Adası’na geçmeyi planladıklarını itiraf ederler.

Tertipçilerinin itiraflarından da anlaşıldığı üzere, suikast girişimi tamamıyla Mustafa Kemal’in şahsını hedef almaktadır. Çünkü, Ziya Hurşit, Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey’in yakın arkadaşlarından birisiydi ve Ali Şükrü Bey’in katili olduğuna inandığı Mustafa Kemal’i öldürerek, arkadaşının intikamını almayı düşünmektedir. Bu amaçla iki katil kiralar. Ayrıca, soruşturma sırasında anlaşıldığına göre, suikastla irtibatlı olanlardan birisi de Miralay Arif Bey’dir. Önceleri Mustafa Kemal’in yakın arkadaşlarından olan Miralay Arif, Mustafa Kemal’in onayıyla Eskişehir mebusu seçilmiş birisidir. Fakat daha sonraları Mustafa Kemal’le bazı kişisel nedenlerden dolayı arası açılır ve gözden düşer. Miralay Arif, politika basamaklarında ilerleyememesinin en önemli engeli ola rak Mustafa Kemal’i görür ve ona karşı büyük kin besler. Suikastla irtibatlı diger birkaç kişinin de durumu bunlardan farklı değildir. Tüm bunlar suikast girişiminin “tamamıyla kişisel” nedenlere dayandığının en önemli delillerini teşkil eder.(143) Zaten, Ziya Hurşit de savunmasında bunu dile getirir; iddia edildiğini aksine, Bakanlar Kurulunu devirmeyi veya Anayasayı değiştirmeyi düşünmediğini, kimseyi silahlı olarak isyana çağırmadığını, sadece Mustafa Kemal’i öldürmeyi arzuladığını söyler.(144)

Suikastçıların hedefi sadece Muştala Kemal’dir; ortada, hiçbir şekilde “rejim” sorunu yoktur. Ama ne var ki Mustafa Kemal “işi büyük ölçüde siyasi bir komplo gibi ele almayı daha uygun görür”; muhalefetin son artıklarını da temizlemek için şahsına yönelik suikast planını “kaçırılmayacak bir fırsat olarak değerlendirir. Bu sayede; topyekûn bir iktidar için sabırsızlanan ve kendisine karşı olan herkes] suçlamak ve yolunun üzerinden uzaklaştırmak olanağı” elde eder.(145) İlk andan itibaren süreç titizlikle hazırlanır. Mustafa Kemal, 18 Haziran’da Anadolu Ajansı muhabirine verdiği demeçte, suikastın şahsına yönelmiş gibi görünmesine karşın, aslında Cumhuriyet’e ve onun dayandığı yüksek ilkelere yönelmiş bir girişim olduğunu ifade eder. (146)Bu son derece önemli bir suçlamadır; çünkü, suikast girişiminin Cumhuriyet’e yönelik algılanması, olayın değerlendirilmesinin ve takibinin geniş tutulacağı mesajını vermektedir.

Dönemin Başbakanı İsmet İnönü de yıllar sonra kendisiyle yapılan bir röportajda bu duruma değinir. İnönü’nün “Bir iddiaya göre İzmir suikastından sonra yapılan muhakemeler Atatürk’ün siyasi rakiplerini tasfiye halini almıştır. Dolayısıyla İzmir suikastı olayı bu maksatla istismar edilmiştir. Bu iddia doğru mudur?” sorusuna verdiği cevap, suikast girişiminin nasıl bir yönde değerlendirildiğinin bir anlamda itirafı niteliğindedir: “Şimdi benim hatırladığım, İzmir suikastı olduğu zaman ihtilaf halindeki arkadaşları ayrılıp bir fırka teşkil etmiş bulunuyorlardı. Terakkiperver Fırkası âzası idiler. Onlar dâvaya arızî olarak sonradan katıldılar. Asıl büyük mesele İttihat ve Terakkiden kalan azâların davaya karışmaları ile çıktı. Ötekiler arızî olarak girmişlerdi ve sonunda beraat ettiler”(147)

Suikast girişimi duyulur duyulmaz “dört Ali’ler mahkemesi”(148)olarak isim yapmış İstiklâl Mahkemesi heyeti toplanır. Mahkeme heyeti, suikast planı ve bu planın itirafıyla ilgili hiçbir bilgiye sahip olmadığı(149) halde, bütün Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası milletvekillerinin, do kunulmazlıklarına bakılmaksızın, nerede olurlarsa olsunlar bulunup tututlanmalarına karar verir. Heyet, hemen bir trenle İzmir’e hareket eder.(150)

İstiklâl Mahkemesi’nin tüm Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası milletvekillerinin tutuklanması talimatı vakit kaybetmeden emniyet güçleri taralından yerine getirilil Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy gibi Milli Mücadelenin ünlü paşaları da tutuklananlar arasında yer alırlar. Başbakan ismet Inönıü, tutuklamada yanlışlık yapıldığını düşünüp Kâzım Karabekir’in tutuklanmasına karşı çıkar(151) ve Ankara Polis Müdürü Dilâver Beye emir vererek Kazım Karabekir’i serbest bıraktırır. Bu durum İzmir’deki mahkeme heyetine bildirilir. Mahkeme, İsmet İnönü’nün de tutuklanmasını emreder. Durumdan haberdar olan Mustafa Kemal, bu son gelişmeye müdahale ederek, Başbakan olan İnönü’nün tutuklanmasını önler ve İnönü’den acele İzmir’e gelmesini ister. İsmet İnönü, 21 Haziran’da İzmir’e gelir ve Mustafa Kemal’le görüşür. Görüşme sonrasında İsmet İnönü, mahkeme heyetinin tüm girişimlerini doğru bulduğunu; Anayasa’da yer alan dokunulmazlık gibi “ufak-tefek ayrıntıların” milletvekillerinin tutuklanmasına mani olamayacağını; fazla bir sorguya ihtiyaç hissetmeden veya savunma ve şahide gerek duyma-dan karar veren mahkeme kararlarını onayladığını bildirir.(152) Tüm bunlar gerçekleşirken, Halk Fırkası’nın sesi durumundaki Hakimiyet-i Milliye gazetesi suikast girişimini bir rejim sorunu olarak sunmaya devam eder. Falih Rıfkı ve Ağaoğlu Ahmet suikast girişiminin rejimi devirmeyi amaçladığını makalelerinin değişmeyen konusu haline getirirler.(153)

İlk duruşma 26 Haziran 1926’da yapılır. İzmir Milletvekili Kazım (Karabekir) Paşa, Ankara Milletvekili Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, lstanbul Milletvekili Refet (Bele) Paşa, Edirne Milletvekili Cafer Tayyar (Eğilmez) Paşa, Erzurum Milletvekili Rüşdü (Dadaş) Paşa, Eskişehir Milletvekili Albay Arif Bey, Izmit Milletvekili Şükrü Bey, Sivas Milletvekili Halis Turgut Bey, Manisa Milletvekili Abidin Bey, İstanbul Milletvekili Canbulat Bey, Erzincan Milletvekili Sabit (Sağıroğlu) Bey, Dersim Milletvekili Feridun Fikri (Düşünsel) Bey, Ergani Milletvekili İhsan Bey, Trabzon Milletvekili Rahmi (Eyüboğlu) Bey, Mersin Milletvekili Besim (Hafız) Bey, Gümüşhane Milletvekili Zeki (Kadirbeyoğlu) Bey, Tokay Milletvekili Bekri Sami (Kunduh) Bey, İzmit Milletvekili Mustafa Bey. Bursa Milletvekili Necati Bey, Bursa Milletvekili Osman Nuri (Albay) Bey, Erzurum Milletvekili Kazım Bey’in da aralarında bulunduğu kala balık bir kitle sanık olarak yargılanmaya başlar. Ancak yargılamanın yeri daha ilk duruşmada belli olur. Mahkeme heyeti başkanı (Kel) Ali Bey basma verdiği demeçte Terakkipervercilerin suikasta katılmakla suçlanacağını ve bazı İttihatçıların da aynı konumda olduklarını açıklar. Tutukluların avukat tutma ve kararları temyiz etme gibi bir hakları bulunmamakladır “Suçsuzluklarım ispat edemezime suçlu bilineceklerdi[r]”(155) Mahkemenin çalışma biçimini ve yargılama usûlünü göstermesi açısından İzmit Milletvekili Şükrü Bey’in avukat tutma isteğine Mahkeme Başkanı Ali Bey in verdiği cevap son derece manidardır: “İstiklâl Mahkemeleri, avukatların cambazlıklarına gelemez. Mahkememizin üst kademesi yoktur. Millet hüküm bekliyor. Ne söyleyecekseniz açıkça söyleyiniz. Avukatlarla geçirecek zamanımız yoktur”.(156)

Kazım Karabekir’in  3 Temmuz’da yapılan sorgulaması son derece heyecanlı geçer.(157) Mahkeme heyeti “eski hesapları” görmek ister gibidir. Sorular, suikastla ilgili olmaz; eski siyasi ayrılıklarla ilgili konular sorulur. Kazım Karabekir, “el ele çalışan arkadaşların arasında ayrılıkların” Lozan’la başladığını, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’na ise “memlekete hizmetten kaçmamak” için katıldığını söyler. Mahkeme Başkanı Ali Bey, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kastederek “Bence memleketin böyle partilere tahammülü yoktur” diyerek yanlı görüşünü açıklaması üzerine, Kazım Karabekir “Ben aksi düşüncedeyim. Memleket demokrasiye layıktır. Millet anlayışlıdır” karşılığını verir.(158)

Suikastçıların sorgularından, başta Milli Mücadelenin Paşaları olmak üzere eski İttihatçıları ve Terakkiperver Fırkası’nın mensuplarını suçlayacak nesnel hiçbir ipucu elde edilemez.(159) Mustafa Kemal, duruşmalar sırasında Çeşme’de ikamet eder ve her vesile de adaletin bağımsız olduğunu açıklar. Ancak mahkeme üyeleri ve diğer bazı nüfuzlu kişiler sürekli kendisiyle görüşürler.(160)

Mahkemenin bağımsız davranmadığı açıktır. Özellikle Kazım Karabekir’in sözleri ve Kazım Karabekir’e sözlerini istediği gibi söyleyeceği bir serbestliğin tanınması Mustafa Kemal’i kızdırır. Mahkeme Heyeti bir balo bahanesiyle Çeşme’ye çağırılır. Mustafa Kemal, Mahkeme heyetiyle balo salonunun yanındaki mutfakta görüşür ve işlerini savsakladıkları, sanıklara yumuşak davrandıkları için sert bir şekilde azarlar. Mahkeme heyeti işittikleri azarlar sonrasında tekrar salona dönemezler; salona dönen Mustafa Kemal’le bir araya gelmeye cesaret edemedikleri için, mutfak penceresinden atlayarak binayı terk ederler.(161) Kılıç Ali daha sonraları, bu kaçışlarının gerekçesini balo misafirlerini ‘’rahatsız etmemek’’biçiminde açıklayacaktır.(162)     .

Sorgulamalar devam ederken. Mustafa Kemal, Genel Kurmay Başkanı Fevzi (Çakmak) Paşayı İzmir’e çağırır. Anlaşıldığı kadarıyla ondan Paşaların tutuklanmasının orduda ne tür tepkilere neden olduğunu öğrenmek istemektedir. Söze doğrudan girer ve henüz sonuçlanmamış sorgulamanın o aşamasında, Mahkemenin başta Kazım Karabekir olmak üzere bazı paşaları idam etmeyi düşündüğünü söyler. Fevzi Paşa, idamla sonuçlanacak suçun delillerinin neler olduğunu sorar. Mustafa Kemal, Ziya Hurşit’in itiraflarının paşaları suçlu gösterdiğini söyler. Fevzi Paşanın cevabı bir soru sormak biçiminde olun Ziya Hurşit benim adımı verseydi, beni de idam edecek miydiniz?”- Mustafa Kemal, bu son derece anlamlı soru karşısında herhangi bir şey söylemez.(163) Anlar ki, ordu, paşaların yargılanmasından rahatsızlık duymaktadır.

Savcı Necip Ali Bey 11 Temmuz’da iddianamesini okur. İddianamede suikast girişimi hakkında bilgi verildikten sonra, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurulmasının “hoş karşılanmadığı”, fırka yöneticilerinin kendilerine yapılan bazı uyarıları dikkate almadıkları, Fırka’nın Şeyh Said isyanında etkilerinin görüldüğünü dile getirilir. Bu genel girişi takiben on kişinin idamı, altı kişinin kürek cezasına çarptırılmaları, aralarında bazı Paşaların da bulunduğu diğer sanıkların ise beraatleri talep edilir. 12 Temmuz’da bazı sanıklar hariç diğerleri savunmalarını yaparlar. Savunmasını yapmayanlar arasında Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Bekir Sami Bey vardır. Mahkeme, kararını 13 Temmuz’da açıklar; 16 kişinin idamına, diğer bazı sanıklar sürgün cezasına, ünlü Paşaların ise beraatine karar verilmiştir. Kararda dikkat çeken nokta, Savcının mahkûmiyetlerini istediği Erzurum Milletvekili Rüştü Paşa’-nın, İstanbul Milletvekili İsmail Canbolat’ın ve Sivas Milletvekili Halis Turgut’un da idam cezalarına çarptırılmalarıdır. Bu sonuç Mahkeme heyetinin son anda bir karar değişikliğine gitmesiyle gerçekleşir. Olay şöyle gerçekleşir: Aralarında Kazım Karabekir ve Ali Fuat Cebesoy’un bulunduğu bazı tutuklular beraat etmelerine rağmen, Mahkeme salonunun altındaki bir depoda tutulurlar. Hapis cezası almış olan Erzurum Milletvekili Rüştü Paşa ile Sivas Milletvekili Halis Turgut’ta depodadırlar. Bu iki milletvekili, aldıkları hapis cezasının bir dayanağının olmadığını, suçsuz olduklarını belirtir ve mahkeme kararını temyiz etmeyi düşündüklerini ifade ederler. Depoya gelen bir görevlinin, kararı temyiz etmek isteyenlerin kendisiyle gelmelerini bildirmesi üzerine depodan çıkarlar. İkisi de hemen idam edilirler.(164)

Mahkemenin kararında ilginç ve yasal olarak da sorunlu bir çok nokta vardır. Her şeyden önce Mahkeme ne kendisini kuran iradenin istediğini yerine getirebilmiş ve ne de adil davranabilmiştir. Kendisini kuran iradeye itaatte kusurunun başlıca nedeni korkmasıdır. Çünkü, mahkeme heyeti, yaşadığı bazı durumlar nedeniyle(165) yargılamaların sonunda Paşaların affına karar vermek zorunda kalır. Halbuki onların idam edilmeleri düşünülmekteydi.(166)

 

İzmir Suikastının Siyasi Sonuçları

İzmir’deki duruşmalar üç hafta sürer. Ölüm cezasına çarptırılanların infazı hemen yerine getirilir. İzmir’deki duruşmalar sonuçlanıp kararlar verildikten sonra, Mahkeme heyeti Ankara’ya döner ve suikastla irtibatlı olduğu düşünülen eski İttihatçıların yargılamasına geçilir.(167) Bu duruşmaların “amacı da, Gazi’nin geri kalan düşmanlarını, İttihat ve Terakki üyelerini ortadan kaldırmaktı[r]… [Zira] Gazi, İttihatçılar büsbütün ortadan silininceye kadar, tam bir güvenlik duygusuna kavuşamayacaktır.’’(168) Mahkeme heyetinin gözünde, Kemalist kadronun teşkil ettiği hükümeti desteklememiş olmak dahi suçlu bulunmak için yeterli delildir. (169)Bu duruşmalar da, idam ve hapis kararlarıyla sonuçlanır ve “İttihatçıların defterleri dürülür.(170) Böylelikle Halk Fırkası için siyasi muhalefetin olmadığı dönem başlamış olur.(171)

Muhalefetsiz bir siyasi yapıyı inşa çalışmalarının bir parçası olan İstiklâl Mahkemesi’nin, bir kısmı idamla sonuçlanan ve tamamen “eski defterlerin” karıştırıldığı Ankara’daki yargılamaları şu şekilde gerçekleşir: İzmir’de yeni Terakkiperverci ancak eski İttihat ve Terakkiperver de yargılanmış olmasına rağmen, daha çok Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının üyesi olan muhalifler üzerinde durulur. Eskiden İttihat ve Terakkici olan kimselerin siyaset sahnesinden tamamen uzaklaştırılması girişimi Ankara İstiklâl Mahkemesi ile gerçekleştirilir. Hükümete yakın gazeteler ise sürecin aktif aktörü olurlar. Söz konusu gazeteler, yargılananların kimler olacağının belirlenmesinde ve yargının seyrinde önemli bir etkiye sahip olurlar. Falih Rıfkı, Hakimiyet-i Milliye’deki yazılarıyla, süreci doğrudan etkileyen en önemli gazeteci olur. Falih Rıfkı, İttihat ve Terakki’nin geçmişte ülkeye çok zarar verdiğini ve muhakkak hesabının sorulması gerektiğini sürekli dile getirir. Bunu söylerken iktidarda ki bir çok kişinin eskiden İttihat ve Terakkici olduğunu unutmuş gibidir.Elbette ki amacı,iktidarda ki kadro değildir; şikayetler ve ihbarlar kolay bulur. Ancak buna rağmen bazılar, tedirgin olur.Bunların başında Yunus Nadi vardır.

Falih Rıfkı’nın bütun eski ittihat ve Terakkicilerin yargılanması gerektiği” tezi en çok Yunus Nadi’yi tedirgin eder. Eski bir İttihatçı olan Yunus Nadi, iktidar çevresine mensup olmasına rağmen, kendi akıbeti için korkar. Çünkü, istiklâl Mahkemesi terör estirmekte ve Başbakanı bile tutuklayacak cesareti kendisinde bulabilmektedir. Her an herkesin tutuklanabileceği ve hatta idam edileceği bir ortam hüküm sürmektedir.

Bu durum Yunus Nadi’yi çok korkutur. Kendisini kurtarmak için, yargılanacak İttihatçıların Halk Fırkasına üye olmaması şartının aranması gerektiğini savunur. İki gazeteci arasındaki tartışmanın dozajı gün geçtikçe artar. Tartışmanın taraftarları çoğalmaya başlar. Yunus Nadi, düşüncesini İsmet İnönü’ye kabul ettirmeyi başarır ve akıbetiyle ilgili korkudan kurtulur. İki gazeteci, daha sonraları Halk Fırkası’nın ileri gelenleri tarafından barıştırılırlar.Ankara’daki ilk duruşma 2 Ağustos’ta gerçekleşir. Yargılanmasına karar verilenlerin ortak suçu, Cavid Bey’in evinde toplanarak İttihat ve Terakki’yi tekrar diriltme yönünde girişimlerde bulunmaktır.(172) Sanıkların birbirleriyle bağlantılarını ve ortak suç işleme girişiminde bulunduklarını dile getiren savcılık iddianamesi baştan sona ilginç bir hukuk belgesi niteliğine sahip olur. 23 Ağustos’ta okunan iddianameye göre, Dr Nazım’ın suçluluğunun en önemli delillerini idam edilen Şükrü Bey’le arkadaş olması, duruşmada küfürlü konuşması ve daha önceleri Ziya Hurşit ile ilişkisinin bulunması oluşturmaktadır. İttihatçılardan olup İzmir İstiklâl Mahkemesi tarafından idamına karar verilen Kara Kemal’in eski bir arkadaşı olması ise Cavid Bey’in İzmir Suikastı ile ilişkili olduğunun bir delili kabul edilir. Ardahan Milletvekili Hilmi Bey ise, hasta annesini tedavi için İstanbul’a götürdüğünde Kara Kemal ve Vali Abdulkadir Bey ile görüştüğü iddiasına bağlı olarak suçlu kabul edilir. Bu suçlar her üçünün de idamla yargılanmaları için yeterli bulunur.Mahkeme 27 Ağustos’ta kararını açıklar. Mahkeme Eski Maliye Bakanlarından Cavid Bey’in, Doktor Nazım’ın ve Hilmi Beyin idamına, diğer sanıkların bir kısmının beraatine, bir kısmının ise değişik sürelerde mahkûmiyetine karar verir. İdamlar 28 Ağustos sabahı infaz edilir.

 

İstiklal Mahkemeleri Hakkında Genel Değerlendirme

1925 – 27 yılları arasında faaliyette bulunan ve esas itibarıyla Şeyh Said isyanını bastırılmasına katkı sağlaması için kurulan İstiklâl Mahkemeleri, İstanbul, Ankara ve İsyan bölgesinde olmak üzere üç ayrı yerde teşkil etmiştir, Ankara’daki gezici bir mahkemedir. İzmir suikast girişimi nedeniyle İzmir’e gitmesinden de anlaşılacağı gibi, görevi icabı faklı yerlere giderek olaylara müdahale eder. Bu mahkemelerden İsyan bölgesinde faaliyet yürüten Şark İstiklâl Mahkemesi 5010 kişiyi yargılar, bunlardan 2779’u beraat eder; 207’si vicahi, 213’ü giyabi olmak üzere 420 kişiye idam cezası verir. Ankara İstiklâl Mahkemesi 2436 kişiyi yargılar, bunların 1343’û beraet eder, 150’si vicahi, 90 gıyabî olmak üzere 240 kişiye idam cezası verir. Burada verilen sayılara söz konusu mahkemelerin asker kaçakları hakkında verdiği idam cezaları ile askeri mahkemelerin verdiği idam kararları dahil değildir. Basım kontrol etmek ve muhalifleri sindirmek için kurulan İstanbul İstiklâl Mahkemesi idam cezası vermeyen ve diğer ikisine göre daha yumuşak kararlar veren bir mahkeme niteliğine sahip olur. Bu özelliği ise Hükümete yakın çevrelerin eleştirilerine uğramasına yol açar. Hatta bu eleştirileri, Ergun Aybars öneğinde olduğu gibi, sonradan devam ettirenler bile vardır.(173)

İstiklâl Mahkemeleri, çalışma yöntemi açısından son derece ilginç ve olağanüstü yetkilerle donatılmış mahkemelerdir. Ayrıcalıklı özelliklerinden en önemlilerini, delile ihtiyaç hissetmeden vicdanen karar verebiliyor olmaları, kararlarının sorgulanmadan derhal uygulanması ve tüm asker ve sivil yöneticilere emir verebilmeleri oluşturur. İzmir suikastı girişimi sonrasında yaşandığı üzere, Başbakan İsmet İnönü’yü tutuklama karan bile vermekten tereddüt etmeyen ve kararını uygulayabilen bir iradeye sahip mahkemelerdir. Mahkemelerin emir veremediği ve “rica”sını dikkate aldığı tek kişi Mustafa Kemal’dir.

Ankara İstiklâl Mahkemesinde zabıt katipliği yapmış olan H. Velded Velidedeoğlu’na göre, İstiklâl Mahkemeleri “inkılâp düşmanlarının” ve Mustafa Kemal’e suikast düzenlemeyi düşünenleri asmış mahkemelerdir. Ancak bir süre sonra milletvekilleri dahi kendileri tarafından yaratılan bu mahkemelerden son derece korkar hale gelirler; çünkü, İstiklâl Mahkemelerinin birer “tedhiş mahkemelerine” dönüşür. (174)Mahkemelerin niteliğini göstermesi açısından İsyan Bölgesi İstiklâl Mahkemesi üyelerinden Lütfi Müfit’in sözleri oldukça önemlidir; “Bizim muayyen milli gayemiz vardır. Ona varmak için ara sıra kanunun üstüne de çıkarız‘.(175)

Mahkemelerin çalışma usûlü açısından Avni Doğan’m anlattıkları ilginçtir. İsyan bölgesindeki Şark İstiklâl Mahkemesinde Savcı yardımcılığı görevi yapan Avni Doğan, bu mahkemenin siyasi iradeden bağımsız olmadığını, lüzumlu bulduğunda yasal sınırları hesaba katmadığını dile getiren şeyler açıklar. Doğan, İstiklâl Mahkemelerinin ”selahiyetlerinin sınırsız” ve aynı zamanda “kontrolsüz” olduğunu, idam kararlarına savcının bir itirazı yoksa hemen uygulandığını belirtir. Doğan’ın açıkladığına göre, mahkeme, sevilmeyen-istenmeyen kişileri suçlamak için yapay deliller de oluşturmaktan çekinmez. Bunun en tipik örneğini Şeyh Sait’in sorgulanması oluşturur. Mahkeme heyeti, Şeyh Sait’ten, cezasını hafifletmek vaadiyle, bazı gazetelerin aleyhinde ifadeler vermesini ister. Bu ise, mahkeme heyetinin sadece yargılama göreviyle yetinmeyip, iste-diklerini mahkûm edebilmek için “tezgahlar”’ kurduğunun önemli bir delilidir. Doğan, bizzat kendisinin, Ankara’daki bazı “ikinci derece zevat-tan” sık sık telgraflar aldığını ve yönlendirildiğini de belirtir.(176)

Şurası kesindir ki, üç İstiklâl Mahkemesi içerisinde en cüretli, pervasız olanı Ankara İstiklâl Mahkemesidir. Özellikle bu mahkemenin üyeleri, güçlerini doğrudan Mustafa Kemal’den alırlar. Zira, “Kel Ali” lakaplı Başkan Ali Bey, Samet Ağaoğlu’nun tanımlamasıyla, Mustafa Kemal’e bir albayın bir mareşale bağlı oluşu gibi bağlı birisidir. Kendisine verilen görevleri çekinmeden yapan, hiç zorlanmadan idam cezası verebilen bir kişiliğe sahiptir. Başkan yardımcısı Kılıç Ali’de Mustafa Kemal’in yakın arkadaşlarındandır. Mustafa Kemal’i, ne istediğini, neyi arzuladığını hissedecek kadar yakından tanıyan ve ona göre hareket eden birisidir.(177) Bu nedenledir ki, İzmir Suikastı davası başladığı günlerde Paris’te bulu-nan Rauf Bey, 30 Haziran 1926 günü Meclis Başkam Kazım (Özalp) Paşa’ya çektiği telgrafta “siyasi kasımlardan kurulu ve bazıları ile de şahsi düşmanlık bulunan mahkeme üyelerinin” önüne çıkmayı “kurulan tuzak” olarak niteler. Türkiye’ye dönüp mahkemeye çıkmaktan kaçınma nedeni sorulduğunda “istiklâl Mahkemelerinin elinde oyuncak olmamak İçin* cevabını verir.  Temmuz 1935 yılma kadar da Türkiye’ye dönmez.(178)

İstiklal Mahkemelerini doğru değerlendirebilmek için ”bağımsızlık” durumlarını dikkate almak yeterlidir. İstiklâl Mahkemelerinin yasalara bağımlı kalan ve siyasi iradenin etkisinden kendisini korumuş mahkemeler olduğunu söyleyen birisini tespit etmek mümkün değildir. Mahkemelerin siyasi iradenin etkilerine göre hareket ettiği açıkça bilinmektedir. Buraya kadar olayların anlatımına bağlı olarak yeri geldikçe belirtilen bası durumlar da bu bağımlılığın delilleri arasında yer alır. Önemli olan ve tartışılan bu mahkemelerin bağımsız olup-olmadıkları konusu değil, ne kadar bağımlı olduklarıdır. Mahkemelerin siyasi iradeye bağımlığının ileri düzeyde olduğunu söylemenin delillerini bulmak ise hiç sor değildir. Bunlardan birisi, Ankara İstiklâl Mahkemesi’nin Dr. Nazım hakkında verdiği idam kararına uzanan süreçle ilgilidir. Savcı Necip Ali Bey ile üyelerden Dr. Reşit Galip Bey, Dr. Nazım’ın idamına razı olmazlar. Ancak diğer üyelerden birisi (muhtemelen Kılıç Ali) tarafından idamı onaylamaları için tehdit edilirler. Necip Ali, Mustafa Kemal’e giderek durumu anlatır ve yardımını ister. Zira Mustafa Kemal’in iradesinin mahkeme üyeleri üzerinde tartışılmaz etkiye sahip olduğunu bilmektedir. Ancak anlaşılır ki, Dr. Nazım’ın idamını bizzat Mustafa Kemal istemektedir, Samet Ağaoğlu’nun anlattığına göre,(179) Mustafa Kemal mahkeme heyetini yanına çağırır ve Dr Nazım’ın idam edilmemesi durumunda neden olacağı tehlikelerden bahseder. Mahkeme Dr. Nazım’ın idamına karar verir. İstiklâl Mahkemelerinin ileri düzeyde bağımlı olduğunun önemli bir diğer delili ise bir emirle kapatılmalarıdır. Muhalefeti susturma veya yok etme işini başarıyla yerine getiren İstiklâl Mahkemelerinin feshi şu şekilde gerçekleşir: Bir akşam, Çankaya’da bir toplantı sırasında, Mustafa Kemal, Kel Ali’ye: “Senin mahkemeyi kaldırmaya karar verdim. Artık gereği kalmadı” der. Kel Ali, sorunu inceleyeceğini ve raporunu sunacağını söyler. Mustafa Kemal sinirlenir, “Rapor mu? Ne raporu? Sorunu ben kendim inceledim. Senin mahkeme yarın kalkmış olacak” diye bağırır. “Çünkü artık “terör devri” sona ermiş, Gazinin başka şiddet gösterilerine ihtiyacı kalmamıştır”.(180)

Sonuç olarak, İstiklâl Mahkemeleri otoriter bir sistemin inşasında son derece önemli işlevler yerine getirirler. Muhalefetsiz bir siyaset ortamı hazırlamada baş rolü oynarlar. Bu açıdan Üçüncü Meclis İstiklâl Mahkemelerinin etkilerini taşır. Bütün çabalara rağmen İkinci Meclis muhalefetsiz ve itaatkâr bîr Meclis yapılamamasına rağmen, İstiklâl Mahkemelerinin marifetiyle Üçüncü Meclis istenen bir Meclis modelini teşkil eder.’

İkinci Büyük Millet Meclisi’nin çalışma takvimi Temmuz 1927’de sona erer. Agustos’ta seçime gidilir Üçüncü Büyük Millet Meclisi 1 Eylül 1927 de Halk Fırkası’na mensup 316 milletvekili ile açılır. Gerek Birinci Meclis teki 2. Grup üyelerinden ve gerek dağıtılmış olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının faal üyelerinden hiç kimse yeni Meclise giremez; seçilmelerine hiçbir şekilde müsaade edilmez. Terakkiperver Parti liderlerinden Ali Fuat Paşa’nın ifadeleriyle “bir dikta rejimine” giden süreç böylelikle inşa edilmiş olur. “Dikta rejimine” gidiş ise, Mete Tunçay’a göre, İstiklâl Mahkemelerinin “siyasî-adlî terör hükümleri’’(181) ile sağlanır.

İstiklâl Mahkemeleri için çok şey söylenmiş ve yazılmıştır. Lehte veya aleyhte dile getirilen şeyler oldukça çoktur. Ancak, bütün “temize çıkarma” çabalarına rağmen, İstiklâl Mahkemelerinin olumsuz özelliklerini gizlemek veya “meşrulaştırmak” mümkün olamamıştır. Bu konuda ”resmi ideolojinin” ideologları son derece zorlanmışlar ve bütün çabalamalarına rağmen gerçekleri gizlemeyi veya “meşrulaştırın” yorumlar yapmayı başaramayıp, küçük bile olsa bazı gerçekleri itiraf etmek zorunda kalmışlardır. Şu ikisi, konuya ilişkin günümüzde yapılan değerlendirmelere ait örneklerdendir: ‘‘Cumhuriyetimizin başlangıç yıllarında, 1920lerde, 1930larda, belli baskılar yapıldığını kabul etmek durumunda-yız. Güncel yaşamın en ufak ayrıntılarına dek girmiş bulunan bir “din kurumunu”, hiç olmazsa “siyasal alandan” uzaklaştırabilmek için, demokratik olduğunu ileri sürmemiz mümkün olmayan uygulamalar yapılmıştır. Bugün de bu uygulamaları “övmek” mümkün olmadığı gibi, yermenin de fazla bir anlamı yoktur. Bir ihtilâl ve yeni bir devletin kuruluş döneminde böyle şeyler yazık ki olur. Ancak tarihte gördüğümüz diğer devrimlerle karşılaştırırsak, Türk Devriminin “kanlı bir baskı uyguladığını“ söylemek, sanırım haksızlık olur”.(182) “İstiklâl mahkemelerinin Türk Devrimizin bir parçası olduklarını ve devrimi gerçekleştirmek amacıyla çalıştıklarını unutmamak gerekir… İstiklâl mahkemeleri hukuk mahkemeleri olmadıkları için, çalışmaları da hukuk ilkeleriyle bağdaşmıyordu. İnsan hakları ve özgürlükleri gibi klasik demokrasi ilkeleri söz konusu değildi. Çünkü devrim mahkemeleriydi.,. (İstiklâl Mahkemelerinin) korku yarattıkları doğrudur. Fakat bu onların devrimci niteliğinden gelmektedir… Muhalif basın mensuplar(ı) Takrir-i Sükûn Kanunu’nun yürürlükte olduğa dönemde yeniden seslerini yükseltme imkânı bulmadılar”(183)

Ahmet Cemil  Ertunç – Cumhuriyetin Tarihi,syf;65-133

1.Yazı için bkn

Türkiye’de Siyasal Sistemin İnşası(1923-1926) -1

DİPNOTLAR

1.Abdurrahman Şeref Beyin Meclis açılış konuşmasının metni için bkz: Turk Parlamento Tarihi (TBMM-II. Dönem), CI, s. 9.

2.Birinci Mecliste milletvekili yemini Hilafet ve Saltanat ve vatan ve milletin kurtuluşu ve bağımsızlığından başka bir gaye takip etmeyeceğime vallahi” biçiminde idi. Bu yemin metni İkinci Mecliste “ Vatan ve milletin selamet ve saadetinden başka bir gaye takib etmeyeceğime ve milletin bilâ kaydü şart hâkimiyeti esasına sadık kalacağıma. Vallahi” biçiminde değiştirilir. (Türk Parlamento Tarihi, TBMM-1I. Dönem (1923-1927), C.l, s. 10)

3. Mustafa Kemal Paşa, 9 Ağustos ta kendisine yakın milletvekillerini toplayarak görüşür ve bu toplantı da kendisinin Meclis Reisliğine, Ali Fuat Paşanın da Reis-i Sanilige seçilmesi kararlaştırılır.

4. inan, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Devrimi, s. 128

5. Tasvir-i Efkâr, 9 Ağustos 1339 (1923

6.Anadolu’da Yeni Gün, 13 Ağustos 1339 (1923)

7.Anadolu’da Yeni Gün, 24 Eylül 1339 (1923); Atatürk, Söylev ve Demeçler, C.lll, s. 86,87

8. Vatan, 25 Eylül 1339 (1923)

9. Tevhid-i Efkâr, 19 Teşrin-i Evvel 1339 (1923) I

10. Tevhid-i Efkâr, 19 Teşrin-i Evvel 1339 (1923)

11.Tunçay, T.C.’nde Tek-Parti Yönetimi’nin Kurulması, s. 57;
Ahmet Demirel’in konuya ilişkin tespiti Tunçay’ın ki ile “aynı” denebilecek şekilde olmak üzere şöyledir: “Meclis, Takrir-i Sükun Kanunu’nun çıkarıldığı 4 Mart 1925 e kadar arzulanan dikensiz gül bahçesi niteliğinde olmamıştır. İkinci Medis’in ilk bir buçuk yılı boyunca bütünüyle uysal bir meclis yaratılamamıştır” (Demirel, Birinci Meclis’te Muhalefet, s. 598,599).

Heyeti Vekile Reisi (Başbakan) olan Fethi Okyar, hatıralarında şunları anlatır: [Halk Fırkasının kurulduğu günün akşamı] Çankaya’da Gazi ile baş başa kaldığımız zaman, yeni Fırka’nın gelecekteki siyasî hareket ve kararlar üzerinde nasıl bir tesiri olacağını tasavvur ettiğini sordum. Gülerek bana: “Aynı suali ben sana sorsam ne cevap verirsin? dedi. Ben de güldüm ve suali: “Bugünkü Meclis muhtevâsı içinde bazı esaslan, kararları kolaylıkla alabilme ve zaman kaybetmeme..” olarak cevaplandırdım. Aynı düşünce ve ümitte olduğunu söyledi” (Okyar, Ûç Devirde Bir Adam, s. 338).

12.Kabasakal, Türkiye’de Siyasal Parti Örgütlenmesi, s.98

13. Ali Fuat Cebesoy, Meclis’in İsmet İnönü, Fevzi Çakmak veya kendisinin başkanlığında bir hükümet çıkarabilecek konumda olmasına rağmen, bu şahıslardan birisinin başkanlığında bir hükümet teşkiline fırsat verilmeyip hükümet teşkilini engellemeye yönelik amacı şöyle açıklar: “ Mesele yeni hükümet kurmaktan ibaret olsaydı… bilhassa İsmet Paşa bunu yapar, fırka grubu da memnunlukla kabul ederdi. Asıl mesele ise bu değil, buhranı devam ettirerek İcra Vekillerinin seçimi hakkındaki kanunda değişiklik yapılmasıdır” (Cebesoy, Bilinmeyen Hatıralar, s. 270).

14.Alpkaya, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluşu, s. 374

15. Goloğlu, Türkiye Cumhuriyeti, s. 305

16. Zürcher, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, s. 50

17.Milli Mücadelenin bu sivil ve asker liderleri, kendilerinin Cumhuriyete karşı kimselermiş gibi takdim edilmelerine neden olacak gizliliği anlamakta zorlandıklarını değişik vesilelerle hep dile getirirler. Bu konuda Ali Fuat Cebesoy’un hatıralarında yer alan ifadeler konunun örneklerinden sadece birisidir; “25 ve 26 Ekim {1923] geceleri köşkte {Çankaya’da] bulundum. Sabahın ikisine, üçüne kadar süren bir çok müzakerelere iştirâk ettim ve 27 Ekim gecesi kendilerine {Mustafa Kemal’e] vedâ ettiğim zaman bana “İkinci Ordu Müfettişliğine gitmenizle, muzaffer ordumuz sizden çok şeyler kazanacaktır. Aziz arkadaşım” diyerek muvaffakiyetler temenni etti. Ertesi sabah,Konyadan evvel validemi ziyaretle, bazı hususî işlerimi görmek üzere Ankara’dan trenle İstanbula hareket ettim.

29 Ekim sabahı Haydarpaşa’ya varışımda,birçok tanıdıklarımla Hüseyin Rauf,Doktor Adnan Adıvar Beyler ve Refet Paşa gibi samimi arkadaşlarımın karşılamağa geldiklerini gönlüm. Bu arkadaşların son günlerde Ankara’da cereyan eden batı mühim {Hükümet krizi] hâdiseler hakkında benden malûmat beklediklerini anlayınca, istasyona en yakın bulunan, Refet 1’aşamtı Kalamış’ta oturduğu köşke gittik.Ali Fuat Faşa hatıralarında, bu görüşme sırada kendisinin ve arkadaşlarının cumhuriyetin ilanıyla ilgili hiçbir bilgisi olmadığını ifade eder. Sohbet sırasında arka-daşlarına] Cumhuriyetin ilân edileceği günlerin arifesinde bulunduğumuzu zannediyorum, [der. Halbuki o gün akşam Cumhuriyet ilan edilecektir ve bundan haberleri bulunmamaktadır (Cebesoy. Bilinmeyen Hatıralar, s. 269,270)

18. “Ne var ki, tanınmış bir çok milliyetçi önderin hararetli itirazlarına ve Halk Fırkası içinde bir bunalıma yol açan gerçek neden, Cumhuriyetin ilanı değil, bunun yapılış tarzıydı… Cumhuriyetin ilan edilmesi kararı alınırken onlara ne danışılmıştı, ne geri çağırılmışlar [o anda Ankara dışında bulunuyorlardı] ve hattâ ne de durumdan haberdar edilmişlerdi” (Zûrcher, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, s. 49).

19. “Devleti bir cumhuriyet olarak adlandırmanın aslında özgürlük getirmediğini ve ister bir cumhuriyet yönetiminde olsun, ister bir monarşi yönetiminde olsun asıl farklılığın istibdat ile demokrasi arasında olduğunu vurgularlar” (Zûrcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, s. 244)

20. Ccbesoy, Siyasi Hatıralar, C.ll, s.54

21.“Cumhuriyetin ilanından sonra, 1923 yılının son aylarıyla 1924 yılının ilk aylarında, halifeliğin kaldırılması fikrine karşı direnenlerin gerçekte neyi amaçladıklarını. T.C.’inde tek-partinin oluşması bakımından, “saltanat-ı meşruta”dan (yani anayasal monarşiden), sonraları icat edilen alaylı bir deyişle, “cumhuriyet-i mutlaka”ya geçişin koşullarında anlamaya çalışmak doğru olur. Hatırlayalım ki, 1908 Devrimiyle girilen kuramca liberal anayasacılık dönemi, uygulamada İttihat ve Terakki’nin oligarşik tek-parti diktasına dönüşmüştü. Buna karşı yöneltilen eleştiriler, başlıca, memleketi seçimle kurulan (dolayısıyla siyasal sorumluluğu olan) meclisin değil, yürütme organının geçici yasalar çıkararak yasama işlevini üstlenmesiyle, İttihat ve Terakki’nin sorumsuz merkez-i umumisinin yönettiği noktasında odaklaşmaktaydı. Şimdi de. Birinci Grup/HF (Halk Fırkası] içindeki dar bir çevre çeşitli fiili yöntemlerle, yakın geçmişin bu sakıncalı uygulamasını dirilteceğe benziyordu.

Hatta İttihat ve Terakki’nin toplu (coliegial) önderlik biçiminden farklı olarak, cumhurbaşkanı seçimiyle HF’nda tek kişinin egemenliğine doğru bir gidiş sezinlenmekteydi. Fakat son endişe için, vakit henüz erkendi. O yönde çabalar başlamış olmakla birlikte, Takrir-i Sûkûn uygulamasına kadar, HF’nda Mustafa Kemal Paşanın isteklerine karşın, parti içi demokrasi önemli bir ölçüde işleyecekti. İşte, İsmet Paşa ve Fethi Beyden önceki icra Vekiller Heyeti Reisi Rauf Beyin, 1 Kasım 1923 tarihli Vatan ve Taşvir-i Efkâr gazetelerinde yayımlanan ve cumhuriyetin ilan ediliş tarzına karşı çıkan demecini bu ışık altında değerlendirmek gerekir. Rauf Beye göre, cumhuriyet aceleye getirilmişti, önce iyi düşünüp doğru dürüst bir anayasa hazırlanmalıydı” (Tunçay. TC’inde Tek-Parti Yönetimi’nin Kurulması, s. 71,72)

22. Tanin, 31 Ekim 1923

23. Vatan, 5 Teşrin-i Evvel (Ekim) 1339 (1923)

24.Hüseyin Cahit, “Mühim Bir Münakaşa”, Tanin, 11 Teşrin-i Evvel 1339 (1923);
Çevresinin etki ve teşvikleriyle Mustafa Kemal’in diktatörlüğe doğru gittiği korkusu o günlerin oldukça geniş bir kesimin ortak korkusudur. Bu nedenle gidişatı engellemeye yönelik görüş bildirenler pek çoktur. Vatan gazetesinin yazarlarından Ahmet Emin (Yalman) bunlardan birisidir. 3 Ekim tarihli, yukarı da belirtilen Vatan gazetesinde “Gazı Paşa Hazretlerine Maruzat“ başlığıyla yayınladığı yazısında konuya değinir: “… Milli Mücadelenin her safhasında size diktatör olmayı, Meclis’in murakebesini hiçe saymayı tavsiye edenler görüldü. Siz bu tarzda teklifleri nefretle reddettiniz..« Bugün de etrafınızda huluskârlar toplanmaya çalışıyor. Bunlar size hoş görünmek için her gün yeni bir icatta bulunuyorlar.

Bir gün aynı zamanda iki yerde mebus kalmanızdan, bir gün size şu veya bu şekilde şükranların belirtilmesinden, bir gün ömür boyunca cumhurbaşkanı olmanızdan, bir gün aynı zamanda hem devlet başkanı mevkiinde bulunmanızdan bahsediliyor. Bu hareketlerden her biri, milletin gözündeki büyük mevkiinize gaflet dolu birer tecavüzdür. Çünkü sizi saf ve tabii bir sevgi ve saygı değil, unvan ve debdebeye dayanarak mevkiini tutmaya çalışan bir Devlet Başkanı durumunda bırakmaya yeltenmek gibi bir netice doğuruyor… Pek Muhterem Gazi Paşa Hazretleri, huluskârların manasız icatlarına karşı siz kendi görüşünüzü bir an evvel millete söyleyiniz, millet zaten sizden ilerisi hakkında işaret bekliyor. Milletin hudutsuz saygı ve sevgisine dayanarak iş gören bir milli rehber durumunda kalacağınızı millete müjdeleyiniz. Manasız unvanlara ve böyle unvanlar icadına çalışan huluskârlara değer vermediğinizi söyleyiniz” (Valatı, 5 Teşrin-i Evvel (Ekim) 1339 (1923); Ayrıca bkz: Yalman, Gördüklerim ve Geçirdiklerim,

25.Hüseyin Cahit,’’Korktuğumuz Nedir?’’,Tanin,9 Teşrii Sani 1339(1923)

26.Hakimiyet-i Milliye, 4 Teşrin-i Sâni 1339 (1923)

27. “Rauf Beyin beyanatı zorla Cumhuriyet aleyhinde olarak telâkki edilmek istenmişi ti] (Cebesoy, Siyasî Hatıralar, C.11, s. 43

28. Cebesoy, Siyasi Hatıralar, C.1I, s. 43

29. Tunçay, T.C.’de Tek-Parti Yönetimi’nin Kurulması, s.71, 72; Güz, Türkiye’de Basın-lktidar ilişkileri, 86

30.Cebesoy, Siyasi Hatıralar, C.1I, s. 52

31. Atatürk, Nutuk, C.11, s. 824

32. Atatürk, Söylev ve Demeçler, C.II, s. 51

33. Suphi Nuri, “Halk Fırkası”, ileri, 24 Kanun-ı Evvel 1338 (1922)

34.Tunçay, T.C.’de Tek-Parti Yönetimi’nin Kurulması, s.48

35. Atatürk, Söylev ve Demeçler, C.11, s. 101

36. Ahmad, Feroz, Modem Türkiye’nin Oluşumu, s. 116

37.Arı, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 1923 Eskişehir- İzmit Konuşmaları, s. 80

38. ismet İnönü, Milli Mücadelenin başarıyla bitişini takiben Mustafa Kemalle arasında geçen bir konuşmayı şöyle nakleder: “İzmir’de bir evin alt katındaki bir odada karargâhımız var. Akşam, Atatürk’le yalnız kalınca kendisine sordum. Bu işte bitti. Şimdi ne yapacağız?” Koluma girdi: “Asıl bundan sonra yapacaklarımız var. Çok şeyler yapacağız. Şimdiden başlıyoruz” dedi” (Uğur, ismet İnönü, s. 14).

Halide Edip ise, 1922 yılının Ağustos ayının son günlerinde cephe karargâhında Mustafa Kemal’le görüştüklerini ve o aralar Mustafa Kemal’in Birinci Meclisle ilgili sahip olduğu sıkıntı ve planlara şahit olduğundan bahseder: “Fevzi Paşa karşımda oturuyor ve memnun olduğu anlardaki gibi sağ göğsüne vurup gürlüyordu, ismet Paşa da oradaydı. Geçmiş günlerde neler çekmiş olduğunu düşünerek Mustafa Kemal Paşa’nın neşesi insana rahatlık veriyordu. Dedim ki:
“İzmir’i aldıktan sonra artık biraz dinlenirsiniz Paşam. Çok yoruldunuz.” “Dinlenmek mi? Yunanlılardan sonra birbirimizle kavga edeceğiz, birbirimizi yiyeceğiz.”
“Niçin? O kadar yapılacak iş var ki!”
“Ya bana muhalefet etmiş adamlar!”
“Bu, bir Millet Meclisinde tabii değil mi?”
Burada gözleri tehlikeli surette parladı ve ikinci Gruptan iki isim zikrederek onların halk tarafından linç edilmeye lâyık olduklarını söyledi. Ben bu sözleri ciddiye almadım,,. Biraz sonra yemek yerken:“Bu mücadele bitince,vaziyet sıkıntılı olacak. Başka heyecanlı bir iş bulmalıyız,hanımefendi!” dedi. Bu sözler Mustafa Kemal Paşanın mizacının anahtarıdır.” (Adıvar Türkün Ateşten İmtihanı, s. 270,271)

39. Hakimiyeti Mili iye, 9 Nisan 1339 (1923); Karabekir, Paşalar Kavgası, s.131-134

40. Gologlu, Cumhuriyete Doğru, s.191-196); Karabekir, Paşalar Kavgası, s.134-136

41. İleri, 5 Ağustos 1339 (1923)

42. İleri, 12-13 Ağustos 1339 (1923

43. Hakimiyet-i Milliye, 11-12 Eylül 1339 (1923)

44. Tunçay, T.C.’dc Tek-Parti Yönetimi’nin Kurulması, s.382

45. Ûlkü, C.l, Sayı 3 Nisan 1933, s. 187

46.Anlaşıldığı kadarıyla, iktidar çevresi 25. maddeyi bir oldu-bitti ile Meclisten geçirmeyi planlanmıştı. Daha ilk anda oldu-bitti ile geçirilemeyeceği anlaşılınca, Anayasa Komisyonu henüz görüşülmemiş ve tartışılmamış maddeyi yeniden düzenlenmek üzere geri çektiğini bildirerek gelecek tepkilerden kurtulmaya çalışır.

47. TBMM Zahit Ceridesi, Devre 11, C Vll-I, s. 992-1010

48.Anadolu’da Yeni Gün, 24 Mart 1340 (1924)

49.Bu eleştiri ve suçlamalar üzerine Anadolu’da Yeni Gün gazetesinin 25 Mart 1924 tarihli sayısında “Yeni Gün’ün Alnı Her Zaman Açıktır” başlıklı bir yazı yayınlanır. Yazıda Yeni Gün’ün “vatan ve millet hesabına” çalıştığı ve yöneltilen eleştirilerin haksız olduğu, matbaanın bedeli verilerek kiralandığı ve istenirse kiralama şartlarının açıklanacağı ifade edilir.

50.Zürcher, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, s. 57;
“Çok daha temel konularda Meclis’in desteğini sağlamayı başaran Mustafa Kemal Paşanın, bütün uğraşına rağmen “fesih ve veto hakkı” konularında amacına ulaşamamasının nedenini yeni bir devlet kuran TBMM’nin, bu özelliğinden aldığı güçle, yetkilerin tek kaynağı olma anlayışını kıskançlıkla korumasında görebiliriz” (Alpkaya, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluşu, s. 371)

51. Cebesoy, Bilinmeyen Hatıralar, s. 276

52. Cebesoy, Bilinmeyen Hatıralar, s. 274

53.Cebesoy, Bilinmeyen Hatıralar, s.274; Zürcher, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, s.60

54.Atatürk, Söylev ve Demeçler, 2/195

55. “Cumhuriyet’in ilanından sonra, benim nokta-i nazarım, teşekkül edecek olan partilerden birinin başında değil, bütün partilerin üstünde Atatürk’ün bulunacağı düşüncesiydi” (Cebesoy, Bilinmeyen Hatıralar, s. 262)

56.“Mustafa Kemal’in bu açıklamayı Trabzon’da yapması, tıpkı 1925’de Şapka Reformunu Ankara’da değil de bir Karadeniz kenti olan Kastamonu’da başlatmasındaki gibi, düşman topraklarına saldın anlamına gelmektedir” (Zürcher, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, s.62)

57. Atatürk, Söylev ve Demeçler, 2/198-200

58. Zürcher, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, s.67

59.Ali Fuat Cebesoy, aranıp bulunamaması ile ilgili durumu şöyle anlatır: “(Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Reisi (Genel Kurmay Başkam) Fevzi (Çakmak) Paşa ile görüştükten sonra} yaverim Yüzbaşı Ali Rıza Beyle beraber misafir olduğum Hacıbayram civarındaki Saffet Beyin evine gittik. Ben evvelce Ankara’da iken bu evde otururdum… İşte ben onun evinde misafir bulunduğum sırada, o gece, Gazi, beni aratıyor. Bulduramıyor. Halbuki o sırada Saffet de Çankaya’da Gazi’nin yanında bulunuyor. Dikkat buyurun; bu durumda Gazi, Ankara’da beni aratır da bulamaz, kâbil mi? Ve işte bu muammadır. Beni o gece Gazi namına kim veya kimler aradılar da bulamadılar? Ben bulunamayınca (!) Gaziye “dâvetinize icabet etmedi” şeklinde aksettirilmiş olmalı ki, bundan “o halde bir hareket var” mânasını çıkaran Gazi, ertesi günü bütün mebus kumandanları, mebusluktan istifaya davet ederek politikadan uzaklaştırmak istiyor” (Cebesoy, Bilinmeyen Hatıralar,s.277)

60. Gologlu, Devrimler ve Tepkiler, s. 67

61. Aydemir, İkinci Adam, C.I, s. 301-302

62. Zürcher, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, s.73,74

63.İstifa eden milletvekillerinin sayısı konusunda farklı bilgiler vardır. Bu konuda, daha ayrıntılı bilgi için bkz: Zürcher, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, s.75,76.

64. Tanin, 13 Teşrin-i Sâni 1924

65. Vatan, 8 Teşrin-i Sâni 1924

66.Vatan, 17 Teşrin-i Sâni 1924

67.Orbay, Cehennem Değirmeni, C.ll, s. 163

68. Tanin, 11 Teşrîn-i Sâni 1340 (Kasım 1924); Tevhid-i Efkâr, 11 Teşıln-i Sâni 1340 (Kasım 1924); Karabekir, Paşalar Kavgası, s. 319; Yorum için ayrıca bkz: Kinross, Atatürk, s. 462; Aybars, istiklâl Mahkemeleri, s.77.

69. Lord Kinross’un bu konudaki açıklaması şöyledir; “İttihat ve Terakki de içinde olmak üzere, geçmişteki bütün partiler belirli bir siyasî rengi olmayan, kişisel iktidar topluluklarıydı. Halk Fırkası bile ayrıntılı bir programa değil, herkes tarafından kabul edilebilecek bazı temel ilkelere dayanıyordu. Terakkiperverler tam bir parti programı ve iç tüzük hazırladılar. Bunu Dahiliye Vekilliğine vererek resmen izin aldılar” (Kinross, Atatürk, s. 462).

70.Cumhuriyet, 18 Teşrin-i Sâni 1340 (Kasım 1924); Ayrıca bkz: Zürcher, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, s. 167-169

71.Terakkiperver Cumhuriyet Fırka’sının “beyanname” ve “nizamname si için bkz: Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası Beyanname ve Programı, Matbaa-yı Milliye, 1340 (1924), İstanbul; Cumhuriyet, 18 Teşrîn-i sâni 1340 (Kasım 1924)

72. “Biz, Karabekir, Rauf, Doktor Adnan, Refet ve diğer eski arkadaşlar “Cumhuriyet” dediğimiz bir rejimin, gerçek bir Cumhuriyet yâni Demokrasi ve Partiler Cumhuriyeti olması lâzım geldiği kanaatinde idik” (Cebesoy, Bilinmeyen Hatıralar, s.278)

73.Kinross. Atatürk, s. 459, 460,462; Aybars, istiklâl Mahkemeleri, s. 78

74. Cebesoy, Bilinmeyen Hatıralar, s. 262,323

75.Cumhuriyet Meclisi’nde yalnız onun (Mustafa Kemal’ini fırkası vardı. Atatürk gibi tarihi bir lidere karşı hiç kimse fırka teşkil etmeye cesaret edemiyordu. Bu yüzden, hükümet Meclis murakabesinden mahrum kalmıştı. Bu durum çok devam edemezdi. Düşündük, memlekete son bir hizmet daha ifa edebilmek için, o zaman işgal ettiğimiz mühim mevkileri bırakarak, sırf Büyük Millet Meclisi’nde murakabe durumunda kalmak şartıyla “Cumhuriyet” namını verdiğimiz bir fırka teşkil ettik… Cumhuriyet Fırkasını kurduk. Meclis’ten bize 80 kadar mebus gelmek istediyse de, bizim hedefimiz iktidara geçmek değil, bilakis murakabede kalmaktı. Bunun için 38 kişi ile iktifa ettik. Bu 38 kişi aynı zamanda bilâ kaydu şart, Atatürk prensiplerini kabul etmiş kimselerdi… Meclis dışında da her taraftan vuku bulan müracaatlara rağmen, yalnız İstanbul’da parti teşkilatı kurduk. iktidara gelmek maksadı olan bir parti ise, elbette bütün memleket dahilinde teşkilât yapardı. Biz yalnız İstanbul’da yapmakla, iktidara gelmek niyetinde olmadığımızı fiilen de ispat etmiş olduk” (Cebesoy, Bilinmeyen Hatıralar, s. 262, 279.

76. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası niçin kurulmuştu ve neyi amaçlamaktaydı? Fırka kuruluş amacını açıklamış olmasına rağmen, Fırkanın kişisel çekişmeler sonucu doğduğu kanaati yaygındır. Suna Kili, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası için “kuruluşunda bu parti ile CHP arasında bazı konularda görüş ayrılığı yanında her iki partinin üyelerinin bazıları arasında da, kaynağı Milli mücadele dönemlerinden gelen bir şahsiyet mücadelesi” de vardı” (Kili, 1960-1975 Döneminde Cumhuriyet Halk partisinde Gelişmeler, s, 77) tespitinde bulunur. Samet Ağaoğlu’nun inancı ise, bu partinin “geniş ölçüde Atatürk çevresindeki iktidar rekabetinin sonucunda doğduğu” biçimindedir (Ağaoglu, Demokrat Partinin Doğuşu ve Yükseliş Sebepleri, s. 23). Bu kanaatleri destekler mahiyette olmak üzere, dönemin başbakanı İsmet İnönü’nün, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının kuruluş nedeniyle ilgili açıklamaları önemlidir; “Terakkiperver Fırkayı teşkil eltiler. Kendilerini bu yola sevk eden ve sonra ihtilafa vardıran endişeyi şöyle izah ediyorlardı: Cumhuriyetin ilanını bize sormadan, danışmadan yaptınız, aceleye getirdiniz. Olmaz! Bundan sonra neler yapacaksınız, rejimi hangi istikametlere götüreceksiniz, bilmiyoruz. Birçok reformlar yapacaksınız, ıslahat yapacaksınız ama bunların hepsini bir günde, üç senede, beş senede yapmak şart mı?.. Hani beraberdik diyorlardı. Evet, beraber olduğumuz zamanlar icraatı beraber yaptık. Şimdi beraber olmadığımız zaman geldi, ayrı yapıyoruz” (İnönü, Hatıralar, C.1I, s.204).

77.İnönü, Hatıralar, C.11, s.205

78. Kinross, Atatürk, s. 461

79. Bkz: Son Telgraf, 13 Teşrin-i evvel 1340 (Ekim 1924)

80. Tevhid-i Efkâr, 14 Teşrin-i sâni 1340 (Kasım 1924)

81. Cumhuriyet, 17 Teşrin-i sâni 1340 (Kasım 1924); Son Telgraf, 17 Teşrin-i sâni 1340 (Kasım 1924)

82.Son Telgraf, 19 Teşrin-i sâni 1340 (Kasım 1924)

83.Son Telgraf, 23 Teşrin-i sâni 1340 (Kasım 1924); Orbay, Cehennem Değirmeni, C.ll, s. 176-178

84. Bkz: Cumhuriyet, 24 Teşrin-i sâni 1340 (Kasım 1924)

85. istiklâl, 1 Kanûn-ı evvel 1340 (Aralık 1924)

86.“Genel bir sonuç olarak, Kasım ve Şubat başı arasındaki oturumlarda, hükümete değil de, hükümetteki demokratik olmayan ve otoriter olarak adlandırdığı eğilimlere (örneğin, dahiliye vekâletine verilen çok geniş yetkiler, gazetelerin kapatılması, hükümet karşıtı bir adayın seçimi kazanmasının engellenmesi ve bizzat seçimlere bir bütün olarak hükümet müdahalesi gibi) tekrar tekrar hücum eden bir muhalefetin varlığını görüyoruz” (Zürcher, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, s. 106)

87. Batı normlarına uygun bir siyasal sistemde siyasal partiler önemli unsurlardır. Bu nedenle de toplumsal inisiyatifi elinde bulunduran Mustafa Kemal Paşa. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın ortaya çıkmasından sonra. Times’in İstanbul muhabirinin yazılı sorularına verdiği cevapta “Hakimiyet-i Milliye esasına müstenit ve bilhassa Cumhuriyet- i idareye malik bulunan memleketlerde siyasi fırkaların mevcudiyeti tabiidir. Türkiye Cumhuriyeti’nde de, yekdiğerini mûrakip fırkalar tekevvün edeceğine şüphe yoktur”(Hakimiyet-i Milliye, 11 Kanûn-ı Evvel, 1340 (Aralık 1924)) der. Bu Türkiye’deki siyasal modernleşmenin teoriğini oluşturan önemli bir tespittir. Ancak ne var ki, Kazım Karabekir’in tespitine göre, Mustafa Kemal Paşa muhalefet istememektedir (Karabekir, Paşalar Kavgası, s. 138). O, arzuladığı toplumsal değişimi muhalefetsiz bir süreçte gerçekleştirmeyi arzulamaktadır. Eğer muhakkak bir muhalefet gerekiyorsa, bu kendisinin kontrolünde bir muhalefet olmalıdır.

Bu amaçla olacak, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurulmadan önce. Halk Fırkası’nın bazı mebuslarından teşkil edecek bir muhalefetin hazırlığı içindedir (İnönü, Hatıralar, C.ll, s. 196,197). Fakat, düşündüğünü gerçekleştirmeye fırsat bulamadan, eski silah arkadaşlarının teşkil ettiği ve kendi kontrolünde olmayan bir muhalefeti karşısında bulur. Partiyi, programını ve yöneticilerini, batılılaşma idealinin siyasal hayata yansıyan özelliği gereği “meşru” bir muhalefet kabul etmeyip aşağılar, suçlar; “Terakkiperver Cumhuriyet Fırka’sının programı en hain dimağların mahsulü” (Atatürk, Nutuk, C. 2/890) olduğunu ilan eder, Mustafa Kemal’in muhalefeti “gayri meşru” gören düşünce ve tutumu, bazı konuşmalarında felsefi bir tarza bürünerek açığa çıkar,

Balıkesir konuşması, bunun önemli örneklerinden birisini oluşturur. 7 Şubat 1923 tarihinde Balıkesirdeki konuşmasında siyasi partilerle ilgili görüşlerini şöyle açıklar: “Bu milletin fırkalardan çok çam yanmıştır. Şunu arz edeyim ki, memaliki sairede fırkalar behemahal iktisadi maksatlar inerine teessüs etmiş ve etmektedir. Çünkü, o memleketlerde muhtelif sınıflar vardır. Bir sınıfın menfaatini muhal,ua için teşekkül eden siyasi fırkaya mukabil diğer bir sınıfın menfaatini muhatara maksadıyla bir fırka teşekkül eder. Bu pek tabidir. Güya bizim memleketimizde de ayrı ayrı sınıf varmış gibi teessüs eden siyasi fırkalar yüzünden şahit olduğumuz neticeler malûmdur.

Halbuki Halk Fırkası dediğimiz zaman bunun içinde bir kısım değil, bütün millet dahildir”( Atatürk, Söylev ve Demeçler, C.ll, s. 101). Mustafa Kemal Paşa, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kuruluşunda “gizli eller (Atatürk, Nutuk. C. 2/889) olduğunu gündeme getirir. Cumhuriyet sözcüğünü söylemekten bile çekinenlerin; cumhuriyeti daha doğduğu gün boğmak isteyenlerin kurdukları partiye “Cumhuriyet” hem de “İlerici (Terakkiperver) Cumhuriyet’’ adını vermelerini “komplo” teorisiyle (Kinross, Atatürk, s. 461) açıklamaya çalışır. İlginçtir, onun bu komplo teorisi, sonradan ancak şu şekilde izah edilerek savunulmuştur; “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kendisi gerçekten cumhuriyet ve devrimlerden yana olma konusunda içtenlikli olsa bile, varlığı ve gücü, cumhuriyetin ve devrimlerin karşıtlarım güçlendiriyor, cumhuriyete karşı çıkmaya özendiriyor, devrimlere karşı direnişlere cesaret veriyordu”. Fakat bu, delili olmayan kişisel bir yorumdur. Acaba sahibi açısından bu yorumu haklı kılacak delil var mı? Bu ve benzeri soruların cevabını yorumun devamında buluyoruz; “özellikle Başkanı Kazım Karabekir’in dindar kişiliği ve bir ölçüde tutucu dünya görüşü, kimi çevrelerde, kendisinin hiç bir zaman onaylamamış olduğu biçimlerde yorumlanmak isteniyordu” (Ateş, Türk Devrim Tarihi, s.256).

88.Türkiye siyasi tarihinde muhalefeti siyasal yapının bir gereği olarak değil de vatan hain- ligi” “vatan-millet düşmanlarının gizli eli” olarak görme alışkanlığı, İttihat ve Terakki döneminden başlayan bir geleneğin tezahürü olarak açığa çıkar. İttihatçılar, en ufak eleştiriyi kabullenemez ve muhaliflerini çok iyi bildikleri komitacılıklarıyla susturmayı veya yok etmeyi “vatanı kurtarma” ideallerinin gereği olarak görürler. Düşüncelerine göre, İttihatçılık sadece bir gizli cemiyet ve parti üyeliği olmayıp “milletin kaderine hükmetme” inancı sağlayan karizmatik bir misyon ve ideolojiyi benimsemektir, “ittihatçılık şiarı” olarak ifade edilen bu ideoloji ve misyona göre, İttihat ve Terakki memleketi kurtaracak tek güçtür. Herkes onlar gibi inanmak, onlar gibi düşünmek ve onları onaylamak zorundadır. Bu konuda rakipleri ve söylediklerinin alternatifi yoktur. Karşı iddiada bulunanlar ise haindir. Bu nitelikleriyle İttihatçılar, Kemalistlerin öncülüğünü yaparlar (Karatepe, Darbeler, Anayasalar ve Modernleşme, s. 134)

İttihatçılar, kendi düşünüp yaptıklarını mutlak doğru, karşı çıkanları ise hain ilan ederler. Hatta öldürtürler. Bunun bir çok örneği vardır. Şunlar ise sadece bir kısmını teşkil eder. Türkiye’de yerinden yönetim ve bireysel girişim anlayışını savunan Prens Sabahattin’e benzer bir çizgiyi sürdüren, “Serbestin başyazarı Haşan Fehmi, 6 Nisan 1909’da Galata Köprüsü’nün üstünde öldürülür. Bunu, yine aynı çizgideki ‘’Sada-yı Millet” başyazarı Ahmet Samim’in 9 Haziran 1909’da Bahçekapı’da vurulması izler, ölüm sırası, “Mizan” ve “Serbestteki yazılarında, İttihatçıların bir milli merkez bankası oluşturma tasarılarına karşı çıkan Zeki Beye gelir. Osmanlı dış borçlarını yönelen Düyun-u Umumiye’de çalışan Zeki Bey, Bakırköy’deki evine dönerken 10 Temmuz 1911 de öldürülür. İttihatçılar, çizgi dışı görüş ve siyasal tepkilere duydukları hoşgörüsüzlüğü kendi aralarından gelen muhaliflerinden de esirgemezler. “Silah”, “Bomba” gibi adlarla yayınladığı gazetelerde,başlangıçta yan yana olduğu İttihatçılara gittikçe ağır eleştiriler yönelten Hasan Tahsin Bey,ya da yaygın adıyla Silahçı Tahsin,Birinci Dünya Savaşanın ilk yıllarında boğdurularak susturulur. İttihatçıların, denetimi elden kaçırmamak için korku ve terör estirdikleri böyle bir ortamda anayasanın uygulanmasını beklemek ise safdillik olur. 1909 ve 1912 seçilerinde uyguladıkları baskıyla muhaliflerini yıldırırlar. Muhalefet 1914 seçimlerine katılma cesaretini bile gösteremez.

89.Hakimiyet-i Milliye, 11 Kanûn-ı Evvel, 1340 (Aralık 1924)

90. Mumcu, Atatürkçülükle Temel ilkeler, s. 116,117

91. Ateş, Laiklik (Dünyada ve Türkiye’de), s.24

92.Ateş, Biz Devrimi Çok Seviyoruz, s. 149

93. Her iki parti de bildiri ve beyannamelerinde liberal olduklarını açıkça ifade ederler.

94.Kışlalı, Kemalizm, Laiklik ve Demokrasi, s. 22

95.Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, C.I11, s.211

96. Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, C.I1I, s.206, 207

97. Mikusch, Gazi Mustafa Kemal, s.361

98.“Kemalist kanat, kendini ancak 1929’da, bu uygulamaları mümkün kılan Takrir-i Sükun Kanunu’nu askıya almaya yetecek ölçüde güçlü hisseder. Bürokratlar sınıfı içindeki görünür rakipler tasfiye edilmekle kalmaz, her türlü denetim, muhalefet ve rekabet mekanizması da berteraf edilir”( Keyder, Türkiye’de Devlet ve Sınıflar, s. 120).

99. “İsmet Paşa, Ali Fuat Paşaya muhalefetin gereksiz bir şey olduğunu söylemişti. Amerikan temsilcisi Amiral Bristola ise düşüncesini daha açık olarak şu sözlerle bildirmişti: ‘’Bu memlekette muhalefet, ihtilâl demektir.” (Kinross, Atatürk, s. 470.471)

100.Örnek olarak bkz: Aybars, istiklâl Mahkemeleri, s. 82;
Bu iddianın isyan günlerine kadar uzanan bir geçmişi vardır. Söz konusu iddialar ilk defa o günlerde bazı hükümet yanlısı basın tarafından gündeme getirilecektir. Bu konu da bkz: Tanin, 24 Şubat 1341 (1925); Cumhuriyet, 1 Mart 1341 (1925). Yaygın söylemin bir temsilcisi olarak H. Rıza Soyak, İsyanda İngiliz parmağı bulur ve Vahdettin taraftarlarıyla, İstanbul’da bulunan Kürt istiklâl Komitesinin yönlendirmesiyle gerçekleştiğini iddia eder. Ona göre isyan ile amaçlanan bir Kürt devletinin kurulması, Kürt devleti dışında kalan bölgelerde ise padişah egemenliğini tesistir. (Soyak, Atatürk’ten Hatıralar, s. 315)

101. İnönü, Hatıralar, C.I1, s.201

102. Cumhuriyet, 17.18 Şubat 1925

103.İnönü, Hatıralar, C.I1, s. 198

104. Kâzım Karabekir, isyana yönelik tedbir ve eylemler konusunda hükümeti desteklediklerini şöyle açıklayacaktır; “Bu vatanın evlâtları her vakit yekvücut bir kitle halinde tehlikenin karşısına dikileceklerdir. Hükümetimize bütün kuvvetimizle müzaheriz.”(Cumhuriyei, 26 Şubat 1341 (1925))

105. Goloğlu, Devrimler ve Tepkiler s.110

106.Kinross, Atatürk, s. 467

107.Güz, Türkiye’de Basın-lktidar ilişkileri, s. 158, 159

108.Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, C.II1, s.219;
Takrir-i Sükun kanunu görünüşte sadece Doğudaki isyan nedeniyle çıkarılıyordu. Ancak asıl gayenin daha başka olduğunu sonraki uygulamalar açıkça gösterecektir. Bu kanunla asıl arzulananın ne olduğunu ilk başlarda, kanunun kabulüyle ilgili görüşmelerin yapıldığı sırada fark edenler yok değildir. Konya mebusu Refik Bey bunlardan birisidir. O, kanunun Hükümetçe çok geniş anlamda yorumlanarak, bütün olayların isyan ve ihanet gibi gösterilebileceğini belirtir. (Aybars, istiklâl Mahkemeleri, s. 104).

109.Karaosmanoğlu, Politikada 45 Yıl, s. 80

110.“Meclis kürsüsünde birbirini takip eden Terakkiperverler ve zaman zaman bunlar arasına karışan bazı Halk Partililer soluklan kesilinceye dek bağırarak bu kanun tatbikatının memlekette, hatta Abdülhamit devrinde bile, misli görülmemiş bir “istibdat’’a yol açacağını söylüyorlar ve artık ne söz, ne fikir hürriyetine, ne de yaşama emniyetine yer bırakmayacağı iddiasında bulunuyorlardı. Nitekim bir gün, Kazım Karabekir Faşa meclis kürsüsüne çıkıp ikide bir gözlerini cumhurbaşkanlığı locasında oturan Mustafa Kemal Paşaya çevirerek aşağı yukarı şöyle demişti: “Memlekette kimseye sesini çıkarmak imkânını bırakmadınız. Söz hürriyeti bir şu kürsüye inhisar etmiş bulunuyordu; yarın buradan konuşmak hakkından da mahrum olacağız”. Bu meyanda, Terakkiperver Fırkanın genç ve ateşli sözcüsü Feridun Fikri’nin sesi de halâ kulaklarımdadır. Ona göre “Takrir-i Sükûn” kanununun Fransız Ihtilâli’nde yüzlerce, binlerce masum ve mazlum kişinin canına kıyan “Şüpheliler Kanunu”ndan hiç farkı yoktu. Yarın biz de müdafaa hakkından mahrum birtakım suçsuz günahsız vatandaşlar, bir şüphe ya da bir iftira üzerine Fransa’da olduğu gibi, yığın yığın, yük arabalarına bindirilerek darağaçlarına götürülecekti” (Karaosmanoglu, Politikada 45 Yıl, s. 82).

111.TBMM ZC. C.XV. s. 173 ve devamı; Gologlu, Devrimler ve Tepkiler, s.112-119 1

112. Orbay, Cehennem Değirmeni, C.ll, s. 180,181; Kinross, Atatürk, s. 466; Aybars İstiklâl Mahkemeleri, s. 230; Fethi Beyin bu girişimi dönemin basınına da konu olur. Bkz:Cumhuriyet, 2 Mart 1341 (1925).

113. Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, C. 111, s.275

114. Cebesoy, Bilinmeyen Hatıralar, s. 322,323

115.Kinross, Atatürk, s. 467

116. Kinross, Atatürk, s. 471;
“İstanbul’da, üye kaydı için dini politikaya alet ettikleri ileri sürülen iki partili yakalandı.Partinin Beykoz şubesinde yapılan aramada bazı belgeler yakalandığı bildirildi. Ve bu olaylar, hazırlanan mizansenin uygulanması için İstiklâl Mahkemelerine yetti de arttı bile” (Goloğlu, Devrimler ve Tepkileri, s. 132).

Ali Fuat Cebesoy, Ankara İstiklâl Mahkemesinin daha ilk günden itibaren Terakkiperver Partiyi mahkûm edecek bir fırsat aradığını, tüm olayların arkasında Terakkiperver Partinin gösterilmeye çalışılmasının partilerinin kapatılması için bir komplo olduğunu, dini politikaya alet edebilecek kimselerin kendi partisinde bulunabileceği gibi CHF’sında da bulunabileceğini, fakat bunun dikkate alınmadığını belirtir. (Cebesoy, Siyasi Hatıralar, C. II, s. 159)

117. ipekçi, İnönü Atatürk’ü Anlatıyor, s. 25

118. Hükümet yanlısı basının Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile isyancılar arasında irtibat kurmak için özel bir gayret içerisinde oldukları dikkatlerden kaçmamaktadır. Bu tutumları, verilen bir kararı meşrulaştırma amacına mı, yoksa Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını feshetme imkânı sağlayacak delil oluşturma gayesine mi yönelik olduğu tartışmalara açıktır. Ancak açık ve kesin olan şudur ki, söz konusu yapay irtibatı kurabilmek için hükümet yanlısı basının olağanüstü gayreti olmuştur. Bu konuda ilginç olduğu kadar, içinde bulunulan durumu yansıtması açısından da şu haber önemlidir;

“Dini siyasete ittihaz ederek bazı tahrikâtta bulunduklarından dolayı tevkif edilen Salih Paşa ile Resul Hoca’nın Terakkiperver Fırka’ya mensup oldukları hakkında bazı şayialar [Altını ben çizdim] deveran ettiği malumdur.” (Tanin, 15 Mart 1341 (1925)). Bu günlerde Cumhuriyet gazetesi ise Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılmasına yönelik haber ve yorumlarla gündemi canlı tutmaya çalışır. Örnek olarak bkz;Cumhuriyet, 2 Mayıs 1341 (1925), 3 Haziran 1341 (1925)

119. Bu noktada, Ali Fuat Cebesoy un son derece makul görünen itirazı şeyledir. Cebesoy, Şeyh Said isyanıyla irtibatlı bir çok Halk Fırkası mensubunun tespit edildiğini hatta bunalın bir kısmının idam edildiklerini ancak bunu Halk Fırkası aleyhine delil olarak kullanmamalarına karşılık, kendi Fırkalarının programındaki bir maddeyi veya İstanbul’daki kırka mensubu iki Doğulunun tespit edilmesini Fırkayı kapama amacı doğrultusunda delil olarak kullanılmasını keyfilik, çifte standart bir yaklaşım olarak niteler: “Bilakis Halk Partisinde yakalanmıştır, idam edilmiştir. Mebus idam edilmiştir… Şeyh Said isyanında Halk Partisi’nden mebus vardı. Ve (Çapakcur) Halk Partisi teşkilatı, Diyarbekir Halk Partisi teşkilatı, hep Şeyh Sait tarafına geçmiştir” (Cebesoy, Bilinmeyen Hatıralar,s. 323,324)

120.Atatürk, Nutuk, C.il, s.893

121. Esasen Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurum olarak kapatılmış değildir. Kapatılan Fırkanın tüm binalarıdır. Fırkanın feshine veya izalesine değil, merkez ve tüm şubelerinin kapatılmasına karar verilir. Buna göre fırka, herhangi bir binası olmaksızın faaliyetlerine devam edebilecektir. Böyle de olur. Fırka mensupları bir süre daha Mecliste muhalefet fırkası olarak varlıklarını devam ettirirler. Meclisteki varlıkları ise İzmir Suikastı sonrasında fırkanın altı milletvekilinin idamı ile gerçekleşir.

122.İpekçi, İnönü Atatürk’ü Anlatıyor, s. 27, 28

123. lktidarın derdi kendisine sadece muhalif olan değil aynı zamanda iktidarın iradesi doğrultusunda hareket etmeyen basınladır. Vatan Gazetesi yazan Ahmet Emin Yalman, İktidarın basını kontrol etmek ve kendi amaçları doğrultusunda kullanmak amacında olduğunu, bu nedenle olayları kendi isteğine göre yorumlattığını Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası olayı çerçevesinde şöyle açıklar: “Hükümet, bir takım sebepler göstererek, Terakkiperver Fırkanın kapanmasına karar verince, Vatan’ın bunu haklı gösterir bir makale yazmasına lüzum gösterildi. Evvelce anlattığım gibi bunu yapmak elimden gelmedi. Kaleme aldığım yazı taslaklarının hepsi Hükümet’in hareketini hoş görecek değil, Rauf Bey’le Ali Fuat Cebesoy ve Dr. Adnan Bey gibi arkadaşlarını savunacak manalar taşıyordu. Gazetede arkadaş ve ortaklarım Ahmed Şükrü Esmer ve Enis Tahsin Til bu tarzda bir yazıyla ters netice alınacağına karar verdiler ve hiçbir şey yazılmamasını daha doğru buldular. İşte bunun üzerine Ankara’da bizi destekleyenler bizden el çektiler, varlığımız tehlikeye düştü. İki vesileyle biz de Doğu İstiklâl Mahkemesi’ne çağırılan gazetecilerin kafilesine katıldık” (Yalman, Gördüklerim ve Geçirdiklerim, C.1I, s. 1002)

124. Kabacalı, Türk Basınında Demokrasi, s. 133.134; Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, C.I11, s. 224; Kingross, Atatürk, s. 471; Aybars, istiklâl Mahkemeleri, s. 187-202

125. Mikusch, Gazi Mustafa Kemal, s. 362;
O dönemde ve takip eden yıllarda doğrulan yazan gazeteci olmanın zorluğunu, belki de imkânsızlığını göstermesi açısından, Elazığ’daki İstiklâl Mahkemesinde yargılanmak için trenle İstanbul’dan Doğu’ya giden ve idam edilme korkusu yaşayan gazetecilerin, trende yaşadıkları bir olay son derece manidardır. Bihesnili (Besnili) bir fıstık tüccarı ile aralarında geçen konuşmayı Ahmet Emin Yalman anlatıyor: “Konya’dan hareketimizden sonra gayet hoş tavırlı, güler yüzlü bir yol arkadaşı kompartımanımıza geldi: “Beyler” dedi, her birinize şu suali soruyorum: Tahsil görmek, yetişmek ve bugünkü seviyenize varmak için kaç para sarf ettiniz?” Suali birer birer cevaplandırdık, tahmin yollu bir takım rakamlar yerdik. Hoş insan, her birimizi dinledikten sonra şunları söyle- di: “Beyler her birinize ikinci bir sualim var: Bütün bildiklerinizi unutmak, bu memlekette gamsız yaşamak, bu gibi akıbetlerden böylece korunmak için ne verirsiniz?” (Yalman, Gördüklerim ve Geçirdiklerim, C.I1, s. 1006).

Ahmet Emin, yargılandıktan ve gazetecilik yapmaktan men edildikten sonraki yaşadıklarını, trende karşılaştıkları ve konuştukları fıstık tüccarını haklı çıkaracak şekilde gerçekleşen süreci şöyle anlatır: “18 senelik gazetecilik ve Amerika’da tahsil hayatında biriktirdiğim bilgi ve tecrübelerin tamamıyla verimsiz ve muattal kalmasından dolayı da memleket hesabına yanıyordum. Şunu da düşünmekten kendimi alamıyordum: Abdülhamit zamanında İnle sürgüne gönderilenlere bir vazife, bir çalışma ve geçinme imkânı vermek adetti. Candan bağlı bulunduğum, uzun yıllar gazeteci sıfatıyla hizmetinde bulunduğum bir rejimin beni bu kadar unutması çok acı bir şeydi. “Yabancı gazetelerine yazı yazmamı, gazetecilik etmemek yolundaki taahhüdüme aykırı buluyor musunuz?” diye Başbakan İsmet Paşaya bir mektup yazdım, hiç cevap alamadım” (Yalman, Gördüklerim ve Geçirdiklerim, C.ll, s. 1029).

126. Kabacalı, Türk Basınında Demokrasi, s. 136

127. Aybars. İstiklâl Mahkemeleri, s. 191

128. Yalçın, Siyasal Anılar, s. 278

129.Kudret, Mavi Sürgün Olayı, s. 584-592

130. Sertel, Hatırladıklarım, s. 143-157, Aybars, istiklâl Mahkemeleri, s.243.244.

131. Geniş bilgi için bkz: Kabacalı, Türk Basınında Demokrasi, s.135-139; Goloğlu, Devrimler ve Tepkiler, s. 129-135

132.Toros, Cemil Cem, s.77

133. Goloğlu, Devrimler ve Tepkiler, s. 134

134.İkamet ve çalışma yerleri İstanbul olan bu gazetecilerin, İstanbul İstiklâl Mahkemesinde değil de Şark İstiklâl Mahkemesinde yargılanmaları son derece manidardır. İstanbul’daki İstiklâl Mahkemesinin idam yetkisi yoktu. Buna karşılık Şark’taki İstiklâl Mahkemesi’nin idam yetkisi vardı ve bu yetkiyi hiç zorlanmadan son derece kolaylıkla kullanıyordu. Gazetecilere bu mahkemede yargılayarak önemli bir gözdağı verilmiş oluyordu. Asıl amacın gazetecileri idam etmek olmadığı, aslında olayların gelişiminden anlaşılıyor. Çünkü, gazeteciler hem tren yolculukları sırasında gittikleri illerde ve hem de Elazığ da bir misafir gibi ağırlanırlar; şereflerine içkili yemekler verilir. Ancak, yeri geldikçe de son derece ustaca ayarlanmış tehdit ve korkuya uğratılırlar. Kendilerine uygulanan kelimenin tam anlamıyla psikolojik işkencedir. Konuyla ilgili olarak Ahmet Emin Yalman m anlattıklarından bazı kısımlar şöyledir:

“Trenle Konya’ya geldiğimiz zaman kalabalık bir kafile bizi karşıladı.. Vali başta olmak üzere Konyaklar bize o kadar sevgi ve yakınlık gösterdiler ve bizimle o kadar rahatça konuştular ki maneviyatımız çok düzeldi, yılgınlık hislerini yenmeye başladık… Keller istasyonuna kadar tren yolculuğuna devam ettik. Sonra otomobillerle Gaziantep e vardık. Aydın gençler bizi derhal polisten teslim aldılar, bir evde havuz başında mükemmel bir rakı sofrası tertip ettiler. Yedik, içtik, dertleştik, akşam evlere misafir edildik. Sabahleyin de yola çıkmazdan evvel şehri gezdik… Diyarbakır a yaklaşırken, yüreğimiz hopluyordu. Derhal İstiklâl Mahkemesi’nin huzuruna çıkacağımızı, sorgularımızın başlayacağını, idam sehpaları göreceğimizi, kendimizi bu sehpaların gölgesinde düşünüyorduk. Diyarbakır’a varınca bizi eski bir karakol binasına kapattılar… Biraz sonra kapılar açıldı. Karşımızda Diyarbakır eski milletvekili ve belediye başkanı, yakın dostumuz Şeref Bey’i bulduk… Şeref Bey’in evi, geniş bir bahçeye açılan, açık sofraları ve bir havuzu bulunan hoş, ferah bir evdi. Orada felekten tam manasıyla tatlı günler çaldık. Yarının sakladığı üzüntüler hatırımızdan çıktı. İsmail Müştak tek başına bir kol çengiydi. Rakı sofraları başında neşeli saatler geçiyor ve Diyarbakır’ın aydınlarını aramıza çekiyorduk. Diyarbakır’a mahsus güllü rakı pek hoşumuza gitti. Bir taraftan da şehirde serbestçe geziyor, ziyaretlerde bulunuyorduk. Bazen bize öyle geliyordu ki muzip bir kuvvet, bazen çok sert, bazen çok tatlı yüz göstererek, bizimle oyuncak gibi oynuyordu.

Her halde heyecanlı bir maceranın içinde, meçhule doğru sürükleniyorduk. Nihayet yolculuk göründü, Elazığ a gitmek için sarp dağlan aştık. Otomobilimiz Jandarma Kumandanlığının önünde durdu. Abus tavırlı bir jandarma yüzbaşısı bizi karşıladı… Birkaç binaya girdik, çıktık… Bahçede bir kömürlüğün kapısı açıldı… Ses çıkarmadan içeri girdik.Neye uğradığımızı anlayamamıştık. Zihnimiz işlemez olmuştu. Üzerimize kömürlüğün kapısı kapandı. Anahtar çevrildi, birbirimize hayretle baktık.., Böyle bir korkulu rüya geçirdikten sonra gerçek durumla karşılaşınca çok ferahladık. Hayretle şunu gördük ki, Elazığ İstiklal Mahkemesi huzurunda yargılanan Türk gazeteciler; garip bir çifte hayat yaşıyorlardı. Birisi her gün takım takım ölüm cezaları veren ve hükümlerini kimseye sormadan, kimseye hesap vermeden yürüten korkunç bir İhtilal Mahkemesi’nin huzurunda saatlerce titremek; kanun filan tanımayan Mahkeme’nin sorgulan karşısında sıkıntılı dakikalar geçirmek, her sabah sehpalarda sallanan cesetlere bakarak kendilerini de böyle bir akıbetin bekleyebileceğini hatırlatmaktı. İkincisi de l:Ia2iğ eşrafından Carsancaklı Ahmet Bey tarafından gazetecileri misafir etmek üzere gönül hoşluğuyla verilen, büyük bahçeli, güzel, serin konakta eğlenceli, canlı rahat bir sayfiye hayatı geçirmekti…

Bu halimiz lskoçya usûlü denilen duşa benziyordu. Sırasıyla bir çok sıcak, sonra da çok soğuk bir duş… Bir tek derdimiz vardı: Mahkeme Başkanı Mazhar Müfit Bey her sabah Mahkeme’ye giderken, bize sabah kahvesine geliyor, gençliğini dolduran aşk maceralarını anlatıyordu. Bunlardan her birinde çetin safhalar, mukavemetler vardı, fakat sonra hepsi çok güzel bir genç kadının her şeyi göze alarak Mazhar Müfit Beye teslim olmasıyla biliyordu. Başkan, çoğu ancak hayal ve hasretini ifade eden bu uydurma hikayeleri can kulağıyla yutar gibi görünen bir dinleyici grubu bulduğuna çok memnun görünüyordu. İstiklâl Mahkemesi’nin Başkanı bu, kaderimiz elinde. Kendisine surat etmek, inanmaz görünmek haddimiz miydi? İlgi belirtileri göstermekle birbirimizle yarış ediyorduk… (Mahkeme üyesi] Ali Saib yanıma yaklaştı ve şunları söyledi: “Seni üzüntülü görüyorum. Buna sebep yok. Akibetin belli oldu: Asılacaksın. Bu çok basit bir şeydir. Boynuna ilmek halinde bir ip takarlar ipi çekerler. Bundan sonra hiçbir şey duymazsın. Görüyorsun ya, bu, diş çektirmekten kolay ve rahat bir şey.”… Başka bir akşam Yine Ali Saib Bey bana şunları söyledi: “Hakkında karar değişti. Çapakçur’a nefyedileceksin. ölünceye kadar orada her türlü ihtilattan yoksun bir halde kalacaksın. Aileni görmeyeceksin. Haber aldım ki evlat bekliyormuşsun. Eğer ömrün vefa ederse, bu evladı belki de yirmi yaşına vardığı zaman görürsün”. Üçüncü bir akşam şu haberi verdi: “Babanın ve kardeşinin gazete de suç ortağı oldukları Mahkemece tespit edildi. Derhal tevkif edilerek buraya gönderilmeleri İstanbul’a yazıldı. Bir iki güne kadar babana ve kardeşine burada kavuşursun.” Haberin aslı ve esası yoktu. Ali Saib bana karşı olan işkencelerinin devamı diye bunu uydurmuştu” (Yalman, Gördüklerim ve Geçirdiklerim, C.1I, s. 1004-1022).

135.Hükümetin emrinde olmayan gazetecilere verilen asıl cezanın, onları gazetecilik mesleğinden uzaklaştırmak olduğu zamanla anlaşılır. Yıllarca bu mesleklerine dönemezler. Dönmeye karar verdikleri zaman ise “uysallaşmış” durumdadırlar. Bu konuda Ahmet Emin’e gazeteciliğe dönüş izninin veriliş biçimi son derece dikkat çekicidir, Ahmet Emin anlatıyor:

“1936 Ocak ayının ilk günlerindeydi. 1925 Agustos’unda gazetecilik mesleğinden ayrılalıdan beri on buçuk çile dolu yıl geçmişti. Bir akşam Ankara’da eşim Rezzan (ve bazı iş arkadaşlarıyla beraber] Karpiç Lokantasına gitmiştik… Birdenbire ortalık karıştı. “Atatürk dostlarıyla beraber geliyor” sözü ağızdan ağıza dolaştı. Bize yakın bir masayı kendisi için hazırladılar. İlk düşüncem savuşmak olmuştu. Eski muhalefet gazeteciliği yıllarından ve İstiklâl Mahkemesi macerasından sonra Atatürk’ten ve etrafındakilerden ne muamele göreceğimi kestiremiyordum… On bir yıldan beri Atatürk’ün muhitinde bulunmamıştım. Fakat Atatürk ve yanındakiler artık içeri girmişlerdi, kaçmak pek çirkin bir şey olacaktı. Çaresiz kadere boyun eğdik ve kaldık. Aradan pek az bir zaman geçmişti ki Atatürk’ün masasında bulunanlardan Kılıç Ali Bey bizim masaya yaklaştı ve eşimi dansa davet etti… Atatürk’ün dansta bulunduğu bir sırada masasına yaklaştım ve Kılıç Ali Bey’e dedim ki: “Uzun yıllardan beri Büyük Lider’e saygı ve sevgimi belli etmek fırsatından mahrum kaldım. Bunu yapmama izin verirler mi?” Atatürk masaya dönünce ikisi arasında kısa bir konuşma oldu, Sonra Atatürk’ün sağ ve soluna iki iskemle konuldu. Yaver, eşimle beni masada yer almaya çağırdı. Atatürk’ün geldiği duyulunca, lokanta dolmuştu. Bahsettiğim manzaraya lokantada bulunan Türk ve yabancı yüzlerce kişi şahit olmuştur… Atatürk her şeyden ünce ne içeceğimizi sordu. Diğer bir masada votka içtiğimiz için buna devam etmek istediğimizi söyledik. Bunun üzerine -Unutmayın” dedi. Votka su karıştırılmadan içilir. Atatürk sonra bana döndü! “Asıl mesleğinizden uzak düştünüz.

Bu halinizden memnun musunuz?” Ben daha ağzımı açmadan eşim Rezzan cevap verdi: Ben memnun değilim. Bir gazeteciyle evlendim, bir müddet sonra iş adamı oldu. Ben buna hiç razı değilim.” Bu sözler Atatürk’ün çok hoşuna gitti, güldü. Tekrar bana sordu: “Yeniden gazeteciliğe dönmek istiyor musunuz?” “Elbette” dedim,
“çok sevdiğimiz mesleğimin dışında geçen yıllar bana ağır kürek mahkûmlugu cezası gibi geliyor”. {Atatürk ile Ahmet Emin arasındaki konuşma devam eder. Bu konuşmada Ahmet Emin istenildiği gibi bir gazeteci olacağı sözünü veriri “Şimdi bana söylediklerinizi halka ilan etmeye hazır mısınız?” (dedi). “Hazırım”, “O halde size dikte edeceğim bir açıklama şeklinin notunu alınız.” Kağıt ve kalem buldum… Atatürk’ün dikte etliği ve benim yeni harflerle zaptettiğim açıklama şuydu: “On yıldır mesleğimden uzak düştüm.
Bu zaman bir milletin hayatı için kısa bir devirdir, fakat fertlerin hayatında çok yer tutar.

On yıl önce “Tabiat kuvvetlerinin” gidişine ayak uydurmakta zorluklar geçirdim. Bu benim kabahatim değildi, “Tabiat kuvvetlerinin” de kabahati değildi. Kusuru ortalığa hakim olan hal ve şartlarda aramak icap eder. Tecrübe safhalarında on yıl müddet ders gördükten sonra, bir Türk şairinin “Bu memleketi haraplıktan kurtaracak bir adam yok mu?” diye sorduğu suale: “Evet var!” diye cevap veren adamla yeniden işbirliğine girişmeye kendimi istidatlı ve hazır görüyorum.” Atatürk dedi ki: “Yazdıklarınızı yüksek sesle okuyunuz, herkes duysun!” Okumaya çalıştım. Beceremedim… Siz çok heyecan içindesiniz. Okuyamayacaksınız. Bırakın da esiniz okusun” [dedi]. Eşim Rezzan bir iskemleye çıktı. Açıklamayı yüksek sesle okudu. Lokantada bulunanların hepsi bunu hararetle alkışladılar” (Yalman, Gördüklerim ve Geçirdiklerim, C.2, s. 1053-105

136. Kaba cali, “Babıalide 60 yıl”, Cumhuriyet Gazetesi, 23 Ocak 1989

137. Yalçın, Siyasal Anılar, s.286-289

138.Sertel, Hatırladıklarım, s. 191.192

139.Kinross, Atatürk, s.495

140.Ali Fuat Cebesoy, kendisiyle yapılan bir röportajda şunları söyler: [İfade bozuklukları metnin aslındadır] “Atatürk’ün icraatı var ya, yenilikleri var ya, şapka giydirdi, kadın haklarını verdi, kanunu medeniyi kabul etli, bu icraatı var yani bu memlekette mühim bunlar, bunlar kolay kolay herkesin yapacağı iş değil. Suikastı mahsus bir terör havası yarattı, bunları yapabilmek için. Böyle hareketleri vardır… Suikast meselesi[nden] evvelden haberdardı… Ani bir sürpriz değil. Ama onu öyle bir sahneye koydu ki mecliste, memlekette, hem bir terör, hem de aman Atatürk’ü muhafaza edelim, ne söylerse yapalım, fikrini hazırladı ve arkasından, bir arkasından, öbürü arkasından, ille bunu yapacaksınız diye, şapkadan başlayarak kanunu medeni vesaire hepsini yaptı. Böyle hareketleri vardır. Şimdi bu hareketleri esas alacak olursak bu adam diktatör, diktatör. Ama esası diktatör değil çünkü başka türlü hareket zaaf vereceği için, yarım bırakacağı için, daha fenalık getireceği için burada bir mizansen sahneye koyardı. O mizansene ekseriye diktatörlük derlerdi. Yani ben öyle derim ki büyü sanatkâr ve usta bir aktör” (Cebesoy, Bilinmeyen Hatıralar, s. 364),

141. Bkz: Tunçay, T.C. Tek Parti Yönetimi’nin Kurulması, s.8.165.166

142. Kinross, Atatürk, s.497

143.Erman,A.Nihat,İzmir Suikastı ve İstiklal Mahkemeleri, İstanbul 1975, s. 148

144.Kinross, Atatürk, s. 497;
İzmir Suikastını takip eden günlerde Amerikan Büyükelçisi Mark L, Bristol ABD Dışişlerine gönderdiği 22 Haziran 1926 tarihli raporda şunları yazar; “Dolaşan bir söylentiye göre, hükümet ya böyle bir suikastı uydurmuş, ya da siyasal olmayan gerçek bir suikastı artık sert iç yönetime rağmen, susturulamayan genel muhalefet karşısında Terakkiperver Parti yöneticilerini gözden düşürmek için kullanmıştır” (Karabekir, Kazım, İzmir Suikastı, s, 216; Büyükelçinin konuyla ilgili İki rapor ve bir telgrafı kitaba yayıncı tarafından eklenmiş).

145. Hâkimiyeti Milliye 19 Haziran 1926

146. İpekçi, “İnönü Atatürk’ü Anlatıyor”, a. 23, 24

147. Söz konuşu “Aliler” şunlardır; Afyon Milletvekili Kel Ali (Çetinkaya) (başkan), Denizli milletvekili Necip Ali (Küçükaga) (savcı), Gaziantep Milletvekili Kılıç Ali (üye), Rize Miletvekili Laz Ali (Zırh) (üye), Aydın Milletvekili Doktor Reşit (Galip) (üye). Bazı kaynaklarda ise ilk üç şahsiyete atfen “Üç Aliler” olarak bahsedilir.

148.Güz, Türkiye’de Bâsın İktidar İlişkileri, s. 204

149. Kılıç Ali, İstiklâl Mahkemesi Hatıraları, İstanbul 1933, s. 40

150.“İsmet Paşa, Kazım Karubektr’in suikastçılık sanığı olarak yakalandığını duyunca, bütün suikast hikayesinin topyekûn bir tertip olduğuna hükmetti” (Atay, Çankaya, t. 403).

151. Güz, Türkiye’de Basın-lktidar İlişkileri, s. 205; Kandemir, İzmir Suikastının içyüzü, C.1,5. 28,29; Aydemir, İkinci Adam, C.I, s. 331; Kinross, Atatürk, s. 498; Aybars, İstiklâl Mahkemeleri, s. 335

152.Hakimiyeti Milliye, 19.20.21 Haziran 1926

153. Kinross, Atatürk, s. 499, Göze, Türk Kurtuluş Savaşı ve Devrim Tarih, s. 227

154.Kinross, Atatürk, s. 499

155. Kandemir, İzmir Suikastının içyüzü, s.76; Altay, Fahrettin, 10 Yıl Savaş (1912-1922) ve Sonrası, s. 419

156. Vakit, 4 Temmuz 1926

157.Kandemir, İzmir Suikastının içyüzü, s.84,85; Altay, Fahrettin, 10 Yıl Savaş ve Sonrası, s. 419,420; Kılıç Ali, İstiklâl Mahkemesi Hatıraları ,s. 67, 68.

158.Göze, Türk Kurtuluş Savaşı ve Devrim Tarihi, s.228;
“Suikast tertibine ismi karışanlar, Terakkiperver Fırka mensuplarıyla, İttihatçılar, muhakeme safahatında, ben bunların bir araya gelip karşılıklı ve müşterek bir karara vardıkları gibi bir manzara görmedim. Muhakemenin tarzı bunu göstermiyor. Davaya dahil edilenlerden her biri, bir ucundan haberli, münasebetti ve ilişkili gibi bir hal var. Kimi, İttihat ve Terakkiden dolayı, kimi Terakkiperver Fırka içinde olarak böyle. Ama muhakemeleri yapılırken bir ipucu yakalandığı zaman, bunun tertiple münasebeti ne kadar geniştir, belli değil. Ayrıca tahkik etmek vazife oluyor. Terakkiperver Fırka’nın doğrudan doğruya tertipçi olmadığı anlaşılıyor. Ama, eski İttihatçılardan Şükrü Bey, San Efe gibi fedailerin hadiseye başlıca tertipçiler olarak karışmaları ve bunların Terakkiperver Fırka ile irtibatlı bulunmaları işi sıçratıyor. Yani bir ucundan Terakkiperver Fırkaya dayanıyor” (İnönü, Hatıralar, C.ll, s.218).

159.Kazım Karabekir’in damadı Profesör Faruk Özerengin’in açıkladığına göre, Mahkeme heyeti ile Mustafa Kemal arasındaki irtibatı kesintisiz bir şekilde Fahrettin Altay sağlamaktaydı (Karabekir, İzmir Suikastı, s. 229). Fahrettin Altay’ın konuya ilişkin bir hatırası şöyledir ” Mahkeme son günlerinde idi, bir gün öğleden sonra Kordon boyundaki Atatürk’ün evinin önünden geçiyordum. Bu saatlerde istirahatte olduklarını tahmin ederek maiyetleri ile görüşmek üzere eve girdim. Kapının ilerisinde soldaki bir odanın kapısı açıktı. Ortada bir masanın başında kendileri ile Başvekilin oturduklarını görünce müsaadesiz geldiğime sıkıldım ve selâm vererek geçmek istedim. 0 eli ile işaret ederek beni yanına çağırdı ve oturmamı istedi. Yüzlerinden kederli oldukları anlaşılıyordu. Bana hitaben “Ali bey(Kel Ali) bizim paşaları da asacak…» dedi. Fikrimi sorar tarzda yüzüme baktı. Bu sözler bir sürpriz tesiri yaptı. Bir an durakladım. Başbakan başını eğmiş yere bakıyor sanki bakışları ile bir tesir yapmış olmaktan çekiniyordu. Kendimi toparladım ve dedim ki:

“- Paşa hazretleri, siz her şeyi bizlerden iyi düşünür ve yaparsınız. Bu suali bendenize tevcih etmekle anlıyorum ki lütufkâr kararınızı vermişsiniz…”

Bu yoldaki cevabımdan, lütufkâr karar tabirinden paşaların idamlarını istemiş olsaydınız bana sormazdınız demek istediğimi o yüksek zekâ derhal anlamıştı. Gülümseyerek, “- İyi amma sonrasından emin olabilir miyiz?” buyurdular, o vakit İnönü başını kaldırdı ve şu özetle cevap verdi.

“Emin olabilirsiniz Paşa hazretleri, siz var oldukça. Hükümetiniz daima kuvvetli olacaktır. Bütün millet size prestij ediyor bu nankörlüğe teşebbüs edenler mahdut birkaç, sapıktan ibarettir, ceza da bu hudut dahilinde kalırsa adaletiniz bütün milleti bir kere daha size bağlayacaktır.”

Atatürkte, “- Pekâlâ, bakalım Ali Beyle bir daha görüşelim” diyerek ayağa kalktı, ayrıldık…’’ (Altay, 10 Yıl Savaş ve Sonrası, s. 421),

160.Kandemir, İzmir Suikastının İçyüzü, s..85-87; Güz, Türkiye’de Basın-îktidar İlişkileri, s, 209

161.Kılıç Ali, İstiklâl Mahkemesi Hatıraları,s, 66- 68.

162.Külçe, Mareşal Fevzi Çakmak, %. 62

163.Kinross, Atatürk, s. 501

164.Kazım Karabekir Paşanın damadı Profesör Faruk özerengin’in açıklamalarına göre. Paşaların affının nedeni, ordu İçinde açığa çıkan isyan tehlikesidir: “Bir grup silahlanmış subay sayesinde Paşaları asamadılar, bunu da çok iyi biliyoruz. Mustafa Kemal Paşa Çeşme’ye çekiliyor. Fahrettin Altay vasıtasıyla mütemadiyen haberleşiyor. Bir an evvel bunları da temizlemek istiyor, Fakat mahkeme bir türlü karar veremiyor. Bunun üzerine “silahlı subaylar var, çekin subayları” diyorlar. Orduya emir veriyorlar, tatbikat yapılacaktır. Çeşme’ye gelin… Ordu, askerler Çeşme’ye çekiliyorlar, fakat bir grup subay çekilmiyor. Ordu’ya isyan ediyorlar. Şuna karar veriyorlar: Eğer Paşalara idam hükmü çıkarsa mahkeme heyetini temizleyecekler. Meşhur “Ûç Aliyi ve ondan sonra da komutanlarını dışarı çıkartacaklar ve isyanı başlatacaklar. (Karabekir, İzmir Suikastı, s. 229, 230; Teklif Dergisi’nin 1987 tarihli 6, sayısında yayınlanan mülakattan; Bir asker olan Nizamettin Nazif Tepedenlioğlu’da bu görüşleri destekler. Mahkeme heyetinin Mahkeme salonunu dolduran ve Paşalara destek vermek için gelen subaylardan korktuklarım açıklar. Bkz: Tepedelenlioğlu, Ordu ve Politika, s. 7).

165. Aradan sekiz ay geçecek ve Mustafa Kemal, Çankaya da sofrasında ağırladığı Ali Fuat Cebesoy’a “Paşaları senin hatırın için affettirdim’’ diyecektir (Cebesoy, Siyasi Hatıralar,C.ll, s.232).

166. “Mecliste sırf “ittihatçılık” saikiyle Mustafa Kemal Paşayı sevmeyenler de vardı ki, bunlar yer yer Halk Partisi ve Paşa aleyhinde konuşuyorlardı. Ziya Hurşit Bey bunlardan biti idi. Ateşli bir hatipti… Ankara’nın merkezi hükümet ittihazı aleyhinde kürsüden çok Şiddetli ve hararetli beyanatta bulunmuştu. Ancak bunlar prensipten değil, muhalefet hissinden doğuyordu. Yine meselâ eski Maarif Nazırı Şükrü ve İsmail Canpolat beylerin gözlerinden kin ve gayz şerâreleri etrafa yayıldığı halde, Mecliste tek kelime muhalefette bulundukları görülmemişti. Enver Paşanın yaveri, İstanbul Mebusu Yenibahçeli Şükrü Bey aynı durumda idi” (İz, Yılların izi, s. 122,123).

167.Kınross, Atatürk, s. 501, 502

168.Kınross, Atatürk, s. 502

169. Tunçay, Bilineceği Bilmek, s. 109

170.Bu kesin tasfiye, Her türlü aleyhtarlığın veya gericiliğin bütün cesaretlerini kırdı.Mustafa Kemal’e başladığı inkılabı tamamlamak fırsatını verdi. Nasıl ki, Meşrutiyette İttihat ve Terakki otoritesi de takib-i hükümet hadisesinin sehpaları üstünde tutunmuştu.(Atay, Çankaya, s. 406).

171.”Gerçekte, Milli Mücadele kadroları geniş ölçüde İttihatçılardan oluşmuş, Cumhuriyet kurulduktan sonra da aynı kişiler yönetimi ellerinde bulundurmuşlardır. Fakat İtti, hatçıların Merkez-i Umumî âzası ve nâzır seviyesindeki eski ileri gelenlerinden birçoğu Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarına katılmayıp (ve onlarca kabul edilmeyip) İstanbul’da üstlenmişlerdir. Bunlar arasında, Ankara’nın en çok çekindiği, örgütçülük yeteneğiyle eski iâşe Nâzırı Kara Kemal, bilgi ve düşünce gücüyle de eski Maliye Nâzırı Cavid Beylerdi. Bu kişilerin çevresi, daha Cumhuriyet ilanı öncesinden beri gizlice izleniyor, zaman zaman da kendileriyle temaslar yapılıyordu. M. Kemal Paşa, 1922 sonlarında Kılıç Ali ve Topçu Ihsan’ı İstanbul’a göndermiş ve İttihatçı grubunun desteğini istemişti” (Tunçay, T.C.’de Tek Parti Yönetimi’nin Kurulması, s. 164).

172. İstiklâl Mahkemeleri konusunda bir araştırma yapan Ergun Aybars, İstanbul Mahkemesini yumuşak kararları nedeniyle “devrimci” niteliğe sahip olmamakla itham ederek dolaylı bir şekilde suçlar (Aybars, istiklâl Mahkemeleri, s.56).

173.Velidedeoğlu, H. Velded, “Ankara İstiklâl Mahkemesi”, Cumhuriyet Gazetesi, 25 Mart 1973

174. Özgeevren, A. Süreyya, “Şeyh Sait İsyanı” Dünya Gazetesi, 24-26 Mayıs 1957

175. Doğan, Avni, Kurtuluş, Kuruluş ve Sonrası, İstanbul 1964, s. 173,174

176.Agaoğlu, Samet, Babamın Arkadaşları, İstanbul 1969, s. 96,97

177.Mumcu, Uğur, Gazi Paşaya Suikast, Tekin Yayınları, İstanbul 1992, s.103

178.Agaoğlu, Babamın Arkadaşları, s. 144,145

179. Kinross, Atatürk, s. 504;
“İstiklâl Mahkemesi(nin] otoritesi [çok artmıştı]. Reisin evi hemen hemen “merci-i enam” idi. Bu hal, ismet Paşa’nın devamlı ısrarları üzerine bir akşam Ankara Palas’ın bir balosunda Mustafa Kemal’in İstiklâl Mahkemecilerini çağırıp hemen oracıkta vazifelerine nihayet vermelerine kadar sürdü. Ertesi günü kendilerine hediye edilen Benz otomobillerine binerek, fakat artık basit milletvekili sıfatı ile Meclise gelmişlerdi” (Atay, Çankaya, s. 406).

180.Tunçay, T.C. Tek Parti Yönetimi’nin Kurulması, s. 166

181.Ateş, Laiklik, s.24

182. Aybars, İstiklâl Mahkemeleri, s. 400,404

183. Aybars, İstiklâl Mahkemeleri, s. 400,404

Gelen arama terimleri:

  • ilim cephesi darbeler anayasalar
  • bu nitelikleriyle ittihatçılar kemalistlerin öncülüğünü yaparlar

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*