Türkiye Selçukluları – Alaeddin Keykubad’ın Saltanatı Dönemi-

Turkiye-Selcuklu-Devleti

Alaeddin Keykubad’ın Saltanatı

I. İzzeddîn Keykâvus öldükten sonra geride vârisinin bulunmadığı, oğlu varsa bile muhtemelen çok küçük yaşta olduğu anlaşılıyor. Bu sebeple devlet büyükleri bir süre aralarında Selçuklu tahtına kimin çıkacağı hususunu müzakere ettiler. Erzurum Meliki Tuğrul-şâh, Koylu hisar hâkimi ve küçük kardeşi Melik Celâleddîn Keyferidun ve nihayet hapiste bulunan Alâeddîn Keykubâd tahta çıkarılması düşünülen namzetler idi. Neticede Alâeddîn Keykubâd tutuklu bulunduğu Kezirpert Kalesi’nden çağrılarak Sivas’ta tahta oturdu O Sivas’tan Selçuklu başkentine gelinceye kadar geçtiği yerlerde merasim ile karşılanmış, ayrıca Konya’da da ikinci kez muhteşem bir karşılama töreni yapıldı. Abbâsî halifesi Nâsır Lidinillâh da Şeyh Şıhâbeddîn Ömer Suhreverdî ile hilat ve menşur gibi saltanat alametleri gönderdi.

Alâeddîn Keykubâd tahta çıktığı sırada Moğol istilası Asya’yı ve Doğu Avrupa’yı perişan ediyordu. Sultan, Moğolların Anadolu’ya da gelebileceklerini düşünerek bazı tedbirler aldı, hudut kalelerini ve ayrıca Konya, Kayseri ve Sivas gibi şehirlerin surlarını yeniden inşa ettirdi. Konya surları çok kısa zamanda 618/1221 yılında tamamlandı. Bu sırada Abbâsî halifesi de sultana elçi gön¬dererek Moğollara karşı savaşmak üzere iki bin kişilik bir yardım kuvveti istemişti. Alâeddîn Keykubâd Moğollar ile dostane münasebetler kurmayı daha uygun buluyor, fakat asker göndermek konusunda, zayıf bir durumda olduğu sanılmasın diye Bahâeddîn Kutluğca kumandasında beş bin kişilik bir kuvveti Bağdat’a sevk ediyordu. Ancak bu sırada Moğolların Bağdat’ı istiladan vazgeçmeleri üzerine halife bu Selçuklu birliğini geri göndermişti.

Alâeddîn Keykubâd Konya surlarını tamamladıktan sonra yazı Kayseri’de geçirerek Alâiye (Alanya) seferine çıkmıştır. Bu sırada Kalonoros adıyla bilinen Alâiye, Kyr Vart (Kir Farid) adında Bizanslı olması muhtemel bir şahıs idaresinde idi. Onun kardeşi de Antalya ile Alâiye arasında yer alan Alara Kalesi’ne hâkimdi. Sultan ordusu ve Antalya’dan gelen deniz kuvvetleri ile kış mevsiminde kaleyi kuşattı. Selçuklu ordusunun bu kuşatması iki ay sürmüş, nihayet sultan son bir hücumla şehrin alınmasını istemişti.

Bu bakımdan gece gördüğü bir rüyayı şiirle ifade ederek kumandanlara akset¬tirmiş, ayrıca askerlere para ve hediyeler dağıtarak onların maneviyatlarını yükseltmiştir.

Ancak Kyr Vart, Türklerin bu son hücumu karşısında fazla mukavemet edemeyeceğini anlamış, Antalya sübaşısı Mubârizeddîn Ertokuş vasıtasıyla sultana anlaşmak istediğini bildirmişti.

Neticede iki taraf arasında bir anlaşma sağlandı, buna göre; Sultan Alâeddîn kaleyi teslim alarak Kyr Vart’ın kızı ile evlenecek, mukabilinde ona Akşehir beyliği ve bir kaç köyün mülkiyeti verilecekti. Böylece Sultan Akdeniz sahilindeki bu kaleye kendi adına nispetle “Alâiye” denilmesini, yeniden imarım ve burada bir tersane inşasını emretti (1221).

Sultan bundan sonra kışı geçirmek üzere Antalya’ya gitmiş ve bu yolculuk esnasında Alara Kalesi de Türklerin eline geçmişti. Prof. O. Turan’a göre: “Selçukluların Sinop, Antalya ve Alâiye fetihleri, Anadolu’ya göç yollarında yapılmış bazı teşebbüsler müstesna, Türklerin denizciliğe başlama tarihi ve ilerlemeleri bakımından çok mühim hadise olup Akdeniz ve Karadeniz’de askerî ve ticari seferlere imkân vermiştir.”

Türkiye Selçuklu Devleti’nde bu sırada bazı emîr ve beylerin sultanları tahta çıkartmakta rol oynamaları sebebiyle kuvvet ve kudretlerinin artmış olduğu görülüyor. Hattâ bunlardan bazılarının zenginliklerinin ve harcamalarının sultandan fazla olduğu rivayet ediliyor. Bunlar arasında Seyfeddîn Ay-Aba, Zeyneddîn Başara, Mubârizeddîn Behrâm-şâh ve Bahâeddîri Kutluğca da dikkati çekiyorlardı.

Sultan bu emirlerin durumundan özel meclislerde şikâyetçi oluyor, bu suretle iki taraf arasında yapılan dedikodular ortalı¬ğın daha fazla karışmasına sebep oluyordu. Nihayet emirler bu işte bir adım daha atarak Kayseri’de hile ile Sultan’ı tahttan uzaklaştırmak ve yerine kardeşi Celâleddîn Keyferidun’u geçirmek istediler. Ancak bu hazırlık Nâib Hokkabazoğlu Seyfeddîn vasıtasıyla öğrenilerek Sultan’a bildirilmiş, böylece plan suya düşmüştü. Bu kez Sultan Alâeddîn Keykubâd karşı bir plan hazırladı ve kışı geçirmek üzere gittiği (1223) Antalya’dan Kayseri’ye döndükten sonra bunu uyguladı. Yirmi dört kişi olduğu rivayet edilen bu emirlerin kimi öldürüldü, kimi de zindana atıldı ve malları müsadere edilerek hâzineye alındı.

Böylece sultan ile beyler arasındaki nüfuz çatışması Alâeddîn Keykubâd lehine sona ermiş oldu.

Türkiye Selçuklularının ticarete ne kadar önem verdiğini belirtmiştik. Alâeddîn Keykubâd devrinde de bu durumun devam ettiğini görüyoruz. Ermeniler tarafından soyulan tüccarların şikâyeti üzerine sultan bir sefer tertiplemeye kargır verdi. Ayrıca Antakya prensi IV. Bohemund da bir evlilik dolayısıyla Ermenilerin elinde bulunan oğlu Philip nedeniyle sultan ile bir ittifak yapmıştı. Buna mukabil Ermeniler de Halep atabeği Şıhâbeddîn Tuğrul ile anlaşmışlardı. Sultan kendisi Kayseri’de kaldı ve ordusunu iki koldan Ermenilere karşı sevk etti.

Birinci kol kuzeyden hareket ediyor ve bu orduya Mubârizeddîn Çavlı ile Emîr Mavrozomes Komnenos kumanda ediyordu. Öte taraftan Mubârizeddîn Ertokuş Antalya’dan harekece sahilden Ermenileri vuracak, bu suretle yardım için gelen Kıbrıs Haçlılarını da önleyecekti. Nitekim Emir Çavlı, Manavgat ve Anamur gibi kaleleri alarak görevini yerine getirdi.

Kuzeyden giden ordu ayrıca iki kola ayrılıyor, bir kol Larende tarafından Göksu Vadisi’ne, öteki kol ise Maraş ve Ceyhan Vâdisi boyunca Çukurova’ya doğru ilerliyordu.

Bu sırada Ermenilerden (Namrun) senyörü Konstantin’in bütün yardım feryatları cevapsız kalıyor, ancak bu çağrı Halep atabeği Şıhâbeddîn Tuğrul’u harekete geçiriyordu.

Böylece Sultan ile beraber olan Antakya prensi IV. Bohemund hareketten vazgeçmek zorunda kalıyordu. Öte taraftan Mubârizeddîn Çavlı idaresindeki Selçuklu ordusu ise Isauria (İç-il) bölgesine kadar ilerleyerek buraları işgal etti. Çaresiz kalan Ermeniler barış teklif ettiler, Sultan da kış bastırdığı ve barış şartlarını uygun gördüğü için bu teklife evet de¬mişti. Bu anlaşmaya göre Ermeniler ihtiyaç halinde bin beş yüz kişilik bir kuvvet verecek ve yıllık haracı iki misline yani 40.000 dinara çıkaracaklar, sikke ve hutbe ise sultan adına olacaktı (622/1225).

Alâeddîn Keykubâd, Ermenek ve Mut bölgelerinin idaresini Kamereddîn Lala’ya vermiş ve hudutlardaki Türkmenleri de buraya yerleştirmişti.

Âmîd Artuklu hükümdarı Melik Mes’ûd, Selçuklulara tabi iken, Eyyûbîler arasındaki rekabetten yararlanarak kendini emniyete almaya çalışmış, bu se¬beple devrin kudredi simalarından Mısır Eyyûbî hükümdarı Melik Kâmil’e tabi olmuştu. Ayrıca o Moğolların önünden kaçan Sultan Celâleddîn Hârezmşâh ile de bir ittifak yapmıştı. Bu olay önce Eyyûbîlerden Melik Eşrefin canını sıkmış ve sultanı Melik Mes’ûd’a karşı harekete geçmeye teşvik etmişti. Nihayet sultan 1226 baharında ordusunu Malatya’da topladı, kendisi orada kalırken orduyu yine iki kola ayırarak harekete geçirdi. Birinci kol Emir Çavlı ile Adıyaman ve Kahta’ya, ikinci kol da Esededdîn Ayaz kumandasında Çemişkezek üzerine gidecekti.

Adı geçen kalelerin muhasara edilmesi, Melik Mes’ûd’un bu kez Melik Eşref’e başvurmasına sebep oldu. Melik Eşref de Selçuklu Sultanından sefere son vermesini istedi. Bu istek sultanı son derece kızdırmış ve Selçuklu ordusu harekâtına devam etmişti. Neticede Selçuklu ordusu Eyyûbî ve Artukluların on altı bin kişiden oluşan ordusunu bozguna uğrattı. Kâhta, Hısn Mansûr (Adıya¬man) ve Çemişkezek Selçuklu topraklarına dâhil edildi (1226).

Sultan Selçuklu ordusunun bu başarılarına rağmen yaklaşan Moğol tehlikesini görmüş, bu nedenle Eyyûbîler ile dostane ilişkiler kurmuş ve Melik Âdil’in kızı Gaziye Hâtûn ile evlenmişti (1227).

Öte taraftan 1225 yılında Anadolu’nun doğusunda iki taht değişikliği görüyoruz. Erzincan Mengücük hükümdarı Fahreddîn Behrâm-şâh ölmüş, yerine oğlu Dâvud-şâh; Erzurum’da ölen Selçuklu Mugîseddîn Tuğrul-şâh’ın yerine de oğlu Cihân-şâh geçmişlerdi. Bu yeni hükümdarlardan Dâvud-şâh ailesinin yıllarca sürdürdüğü siyaseti terk ederek bazı tertiplere girişiyor ve Selçuklulara tabi olmaktan kurtulmak istiyordu. Onu bu hevesinden vazge¬çirmek isteyen emrindeki beylerin uyarıları ise başarılı olmadı. Buna mukabil Dâvud-şâh bazılarını hapsetti, geri kalanlar ise Alâeddîn Keykubâd’a başvurdular.

Sultanın onlara karşı davranışlarından başına gelecekleri sezen Dâvud-şâh kıymetli hediyelerle Kayseri’ye gitti ve tekrar Selçuklulara tabi olduğunu bildirdi. Ancak o Erzincan’a döndükten sonra rahat durmamış, bu kez de Er¬zurum meliki Cihân-şâh’ı kışkırtmaya, Celâleddîn Hârezmşâh ve Eyyûbîler ile bağlantı kurmaya çalışmıştı. Bu durumu haber alan Alâeddîn Keykubâd bu ittifakın bir araya gelmesinden önce süratle bir ordu hazırlayarak Erzincan’a gönderdi. Dâvud-şâh’ın sultan ile görüşmek isteği reddedildi ve kendisine iktâ olarak verilen Akşehir ve Ilgın bölgesine gönderildi. Bu suretle Mengücüklü Devleti, Divriği kolu dışında, ortadan kaldırıldı (625/1228).

Ayrıca yine aynı hanedandan Şebin Kara-Hisar (Kögonya) hâkimi ve Dâvud-şâh’ın kardeşi Muzaffereddîn Muhammed de Emîr Mubârizeddîn Ertokuş idaresindeki Selçuklu ordusuna mukavemetin faydasızlığım anlayarak kendisine iktâ olarak verilen Kırşehir’e gitmişti. Erzurum meliki Cihân-şâh da kıymetli hediyeler ile sultana tabi olduğunu bildirdi. Alâeddîn Keykubâd Eyyûbîler ile olan dostane ilişkilerini bozmamak için şimdilik ona dokunmamıştı.

Moğollar birçok ülkeleri akınlar ile yağma edip hâkim olduktan sonra 1223 yılı başlarında Kırım sahilinde bir büyük ticaret merkezi olan Suğdak’ı da işgal etmişlerdi. Bu fırsattan yararlanan Trabzon’ daki Komnenosların Suğdak’ta yerleşmeye çalışmaları, Selçuklu Sultan’ın deniz aşırı bir sefer tertiplemesine sebep oldu.

O bu maksatla Kastamonu uç beyi Hüsâmeddîn Çoban’ı görevlendirdi. Hüsâmeddîn Çoban emrindeki orduyu gemilere bindirip Suğdak şehrine ulaşmış ve burayı ele geçirmişti. O daha sonra Kıpçak ve Rus hükümdarlarına elçiler gönderip Selçuklulara tabi olmalarını istedi. Neticede her iki hükümdar da hediyeler göndererek sultana tabi olduklarını bildirdiler. Emîr Çoban Suğdak’ı dinî bakımdan da teşkilatlandırmış ve bir kısım asker bırakarak geriye dönmüştür (1227). Buradaki Selçuklu hâkimiyeti uzun sürmemiş, muhtemelen 1239 yılında Moğolların tekrar Suğdak’a gelmeleriyle son bulmuştur. Komnenoslar, Suğdak şehrine yerleşmek istemelerinden başka, Karadeniz’deki Türk ve Müslüman gemilerini yağmalamışlardır.

Bu bakımdan Sultan Alâeddîn denizden ve karadan olmak üzere Trabzon üzerine ordu şevketti. Selçuklu ordusu Trabzon’u şiddetle muhasara etmiş, şehir düşmek üzere iken kötü hava şartları ve gece karanlığının bastırması kesin neticenin alınmasını engellemiş ve Türklerin çekilmesine sebep olmuştur (1228).
Sultan Celâleddîn Hârezmşâh’a gelince, Moğollar önünden kaçarak Azerbaycan’a ulaşmış ve Tebriz şehrini başkent yaparak bu bölgede yerleşmişti (1225).

O daha sonra Alâeddîn Keykûbâd’a elçi göndererek dostluk kurmak istemiş, başlangıçta iki taraf bunu büyük bir istekle gerçekleştirmeye çalışmışlardı. Ancak Celâleddîn’in Şevvâl 626/Ağustos 1229’da Ahlat’ı şid¬detle muhasara ve Erzurum meliki Cihân-şâh’ın ona tabi olması bu dostluğun değişmesine yol açtı. Ayrıca Cihân-şâh’ın Celâleddîn’i, Melik Eşrefin de Alâeddîn’i tahriki bu iki Türk devleti arasında bir savaş tehlikesini belirgin bir hâle getiriyordu. Sultan Alâeddîn; Celâleddîn Hârezmşâh’a gerek elçi ve gerekse mektup göndererek Ahlât’ı kuşatmaktan vazgeçmesini istemiş, bu sırada Moğollar ile anlaşmak gerektiğini öne sürerek yine de Ahlât kuşatmasını terk ederse onunla beraber Moğollara karşı savaşabileceğini belirtmişti. Fakat Celâleddîn bir türlü Ahlat’ı almak hevesinden vazgeçmiyordu. Alâeddîn Keykûbâd onun bu davranışlarından kendi ülkesinin de muhtemel
bir istila tehlikesi altında bulunduğunu düşünerek Celâleddîn’e karşı birleşmek üzere Eyyûbîlere elçi gönderdi. Ayrıca on iki bin kişilik bir kuvveti de Erzincan’a sevk etti.

Öte taraftan Eyyûbî ordusu Melik Eşref kumandasında ilerlerken, sultan da ordusuyla Kayseri’den harekete geçerek Sivas’a yürüdü, iki ordu Kızılırmak kenarında karargâh kurmuştu. Selçuklu ordusu on iki bin öncü ve yirmi bin de Sultan’ın emrinde olmak üzere otuz iki bin, Eyyûbîlerin de on bin kişilik kuvveti vardı. Hârezmşâhlar ordusu hakkında ise kırk bin ile on bin arasında değişen sayılar veriliyor. Sultan Celâleddîn 14 Mayıs 1230’da Ahlât’ı ele geçirerek zamanın bu önemli medeniyet merkezini tahrip et¬mişti. Daha sonra Cihân-şâh’ın mektupları ile Celâleddîn, Selçuklu-Eyyûbî ittifâkına karşı harekete geçti. O sırada Moğollar aleyhinde birleşmesi gere¬ken bu iki Türk ordusu, kaderin bir cilvesi olarak, Erzincan Akşehir’inde Yassıçimen Ovası’nda karşılaştılar. Üç gün süren savaşta Selçuklu öncüleri önce bir baskına uğrayarak ağır kayıplar vermişlerse de sonradan toparlanarak durumu lehlerine çevirdiler.

Nihayet 28 Ramazan 627/10 Ağustos 1230’da Hârezm ordusu ağır kayıplar ve çok sayıda esir vererek mağlup olmuştu. Selçuklu ordusuna esir düşenler arasında, Hârezmli büyük kumandanlar ve Cihân-şâh da bulunuyordu. Sultan Celâleddîn ise önce Malazgirt ve Ahlat’a oradan da Azerbaycan’a kaçmıştı. Bu iki büyük Türk devleti, kuvvetlerini bir¬leştirip Moğollara karşı kullanacakları yerde, birbirlerine karşı denemişler bu da Hârezmlilerin tarih sahnesinden silinmesine yol açacak bir başlan¬gıç olmuştu. Sultan Alâeddîn Keykûbâd ve Melik Eşref bu galibiyetten sonra Erzurum’a yürüdüler. Erzurum’da bulunan Cihân-şâh’ın kardeşi ve adamları şehri müdafaaya giriştilerse de, neticede Cihân-şâh’ın affedilmesi ve hiç kimseden geçmişin hesabının sorulmaması şartıyla anlaşmayı tercih ettiler.

Böylece Sultan Alâeddîn Erzurum’a hâkim oldu. Bir rivayete göre Cihân-şâh öldürüldü. Melik Eşref ise Erzurum’da sultandan ayrılarak Ahlat’a gitti. Alâeddîn Ahlat’ın hâkimiyet menşurunu ona vermişti.

Öte taraftan zayıf duruma düşen Celâleddîn Hârezmşâh’ı takip eden Moğollar 1231 yılında Doğu Anadolu’ya girdiler, buradaki devletler gerek Eyyûbîler ve gerekse Artuklular onlara karşı koyamamış ve bölge Moğollar tarafından tahrip ve yağma edilmişti. Hatta bir Moğol birliği Sivas ve Malatya yakınlarına kadar ilerledi. Buna mukabil sultan, Kemâleddîn Kâmyâr’ı Sivas’a gönderdi. Kemâleddîn, Erzurum bölgesi kumandanı Mubârizeddîn Çavlı ile birleşti. Moğolları bu bölgeye Gürcülerin gönderdiği düşünülerek Selçuklu ordusu Gürcistan hudutlarına yürüdü, bazı kale ve şehirleri ele geçirdi.

Bu Türk ordusuna mukavemet edemeyen Gürcü kraliçesi Rosudan, Kemâleddîn Kâmyâr’a barış teklifinde bulunarak Selçuklu tabiiyetine girmiş oldu. Ancak Moğol akımının Sivas’a kadar ilerlemesi, Sultan Alâeddîn Keykûbâd’ı bazı tedbirler almaya sevk etti. O, önce 630/1232 yılında Moğol Hanı Ögedey’e bir elçi göndererek barış yaptı, sonra da başıboş durumda bulunan Doğu Anadolu’ya hâkim olmayı planladı. Bu maksatla da Kemâleddîn Kâmyâr 1232 (veya 1233) yılında önce Ahlat’ı, sonra Van, Bitlis ve çevresini Selçuklu toprakları içine katarak buralarda müdafaa tedbirleri alındı, kaleleri tamir edildi. Ayrıca sultanın emriyle Ahlat bölgesi sübaşısı Sinâneddîn Kaymaz, ülkede başıboş dolaşan ve soygunlar yapan Hârezmli askerlerin liderleri ile görüştü.

Bu görüşme sonunda başta Kayır Han olmak üzere Hârezmli beyler ve onların idaresindeki on iki bin kişi Selçukluların hizmetine girdiler.

Selçukluların Ahlat’a hâkim olması, daha önce bu şehri elinde bulunduran Eyyûbîleri harekete geçirdi. Mısır hükümdarı Melik Kâmil bütün Eyyûbî meliklerini etrafında topladı. Onun emrinde yüz bini aşan bir ordu bulunuyordu. Bu Eyyûbî ordusu Halep-Kayseri kervan yolunu izleyerek Anadolu’ya, doğru ilerledi. Selçuklu Sultanı da yüz bini geçen ordusuyla karşı tedbîrler aldı ve Eyyûbîlerin geçeceği geçit ve boğazlar tutuldu. Melik Kâmil bu durum karşısında Besni ve Hısn Mansûr (Adıyaman) yönünde çekilmek zorunda kaldı. Onun bu çekilişine bazı aleyhte propagandalar da sebep olmuştu. Ancak Harput Artuklu hükümdarı Îzzeddîn Ahmed veya Hızır’ın kendi ülkesinden Anadolu’ya gidişin daha kolay olduğunu belirtmesi Melik Kâmil’i o tarafa yönelmeye sevk etti.

Sultan Alâeddîn de ordusunu o yöne gönderdi. Harput önünde vuku bulan savaşta Selçuklu ordusu Eyyûbîleri mağlup ettikten sonra adı geçen şehri kuşattı. Bu muhasara yirmi dört gün sürmüş, neticede Harput Selçuklulara teslim olmak zorunda kalmıştı. (Zilkade 631/1234 Ağustos). Böylece buradaki Artuklu kolu da sona ermiş oldu. Bu sırada melik Kâmil Süveydâ (Siverek) ’da idi, savaşın kaybedildiğini öğrendiği zaman Mısır’a döndü. Alâeddîn Keykubâd 632/1235 yılında Eyyûbîlerin idaresi altındaki ülkelere ikinci bir sefer tertipledi, kendisi Malatya’da kalmış elli bine yaklaşan Selçuklu ordusunu Kayseri sübaşılığına tayin ettiği Kemâleddîn Kâmyâr kumandasında Güneydoğu Anadolu’ya sevk etmişti. Bu Selçuklu ordusu daha sonra iki kol hâlinde hareket etmiş, bir kol Urfa’yı kuşatırken İkincisi de Siverek, Rakka ve Harran’ı ele geçirmişti. Nihayet kuşatma sonunda Selçuklular Urfa’ya sahip olmuşlardı. Ancak bir süre sonra Melik Kâmil’in karşı harekete geçtiği ve dört ay içinde bütün bu yerleri tekrar geri alarak yağmalattığını ve tahrip ettiğini görüyoruz. Ayrıca Selçuklular ile beraber ona karşı savaşmış olan Mardin Artuklu hükümdarı Necmeddîn I. Gazî’nin ülkesi de bu istiladan kurtulamadı (1235 yılı sonu/1236 yılı başı).

Alâeddîn Keykubâd Eyyûbîlerin bu istilasına Tâceddîn Pervâne kumandasında bir ordu göndermekle cevap verdi. Selçuklu ordusu Âmîd’i kuşattı, bu sırada Selçuklu ordusunda yer alan Kayır Han kumandasındaki Hârezmli askerler Mardin ve Musul Eyyûbîleri’nin hâkini olduğu beldeleri yağmaladılar. Selçuklu ordusu Âmîd’in sağlam surları karşısında başarılı olamayarak geri çekilmek zorunda kaldı (634/1236).

Sultan Alâeddîn Keykubâd, Âmîd’i almak hevesinden vazgeçmiyor ve bu maksatla Kayseri’de büyük bir ordu topluyordu. Bu sırada Moğol Büyük Kağanı Ögedey’in elçileri geldiler (1236). Ögedey Hân, sultana kendi cihan hâkimiyetlerini kabul etmesi suretiyle onunla barış içinde yaşamak istediğini bildiriyor, böylece Alâeddîn Keykubâd’a hükümdarlar arasında önemli bir yer vermiş olduğunu gösteriyordu. Sultan bu teklifi kabul ve Ögedey Hân’a hediyeler gönderilmesini emretti. Ayrıca o Âmîd’e karşı yapılacak sefer için hazırlıklarını sürdürüyordu, öte taraftan Melik Kâmil dışındaki bütün Eyyûbî Melikleri sultan ile anlaşma yapmışlardı. Onlar Melik Kâmil’in kendi ülkelerini alacağı düşüncesiyle Selçuklu Sultanı ile birleşmişlerdi.

Alâeddîn Keykubâd bütün hazırlıklarını tamamladıktan sonra çeşitli unsurlardan (Hârezmli, Ermeni, Rum, Gürcü, Frank, Rus, Kıpçak ve Kürtler) oluşan ordusuna Kayseri’nin Meşhed Ovası’nda bir geçit resmi yaptırdı. Bu arada küçük oğlu İzzeddîn Kılıç Arslan’ı veliaht ilan etmiş ve bütün devlet ileri gelenlerine bu veliahtlığı kabul için yemin ettirmişti. Daha sonra Ramazan Bayramının üçüncü günü huzurunda bulunan yabancı elçiler için büyük bir ziyafet verdi ve bu ziyafette yediği kuş etinden zehirlenerek o gece öldü (3 Şevval 634/30 Mayıs 1237).

Sultan Alâeddîn Keykubâd siyasi başarılarının yanı sıra ülkesinin İktisadî ve kültür yönünden de gelişmesine önem vermiş, yaptığı seferler ile ticaret yollarının güvenliğini sağlamış ve bu maksatla birçok kervansaray inşa ettirmişti. O ilim ve kültür ile uğraşanları himaye etmiş, Moğollar önünden kaçan Türkistanlı ve İranlı âlim, şair ve sanatkârlara kucak açmıştı. Sultan büyük inşa faaliyetlerinin yanı sıra, kendi adına Beyşehir Gölü üzerinde Kubâdâbâd, Kayseri civarında da Keykubâdiyye saraylarını yaptırmıştı. Bu büyük sultana Abbâsî halifesi de yazdığı menşûr ve mektuplarda “Sultan ül-a’zam” unvanıyla hitab ediyordu.

Kaynak:

Erdoğan Merçil-Müslüman Türk Devletleri Tarihi

Yazar: Harun Selçuk

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*