Tüketim Teşhiri ya da Teşhir Tüketimi

Giriş

“Ne tuhaf değil mi? Yeni bir yere geliyorsun, her şey aynı” Jim Jarmusch’un “Stranger Than Paradise” filminden David Lynch, gerçek hayattan uyarladığı The Elephant Man (Fil Adam) adlı [filminde John Merrick isminde kalıtsal bir hastalık nedeniyle görünüş itibariyle farklı bir yüze ve baş biçimine sahip olan bir kişinin hayatını anlatır. Başı oldukça bombeli bir şekil alan Merrick konuşma seslerini tam olarak çıkaramamaktadır. Filmde anlatıldığı üzere bir takım dramatik olaylar yaşanır. Sonrasında filmin kahramanı kendisini; gezici bir sirkte/fuarda diğer insanlara sergilenirken bulur. Merrick bir tür hayvan yerine konulmakta ve insanlara para karşılığında sergilenmektedir. O artık rahatsızlığı olan bir insan olmaktan çıkmış, fil adama  dönüşmüştür. Fil adam bir takım nümayişlerle sergilenmekte, bu pazarlamadan gelir elde edenler değişmektedir. Filmin sonunda Merrick haykırır: “Ben bir insanım.”

Burada teşhir İle İnsanın nasıl metaya dönüştüğüne İlişkin İlginç bir yön bulunmaktadır. Kelimenin anlamının da gösterdiği üzere2 teşhir; sergileme, ifşa faaliyetidir. Merrick’in durumunda olduğu gibi teşhir edilmek istenen loş teşhir edilmek istememekte, bu duruma katlanmaktadır.

Bu çalışmanın konusu ise teşhirin nasıl arzulanır bir hale geldiği ile ilgilidir. Mahrem olanın kendini vitrine koymasının bir ihtiyaç olarak belirmesi (Han, 2017:13) ile kendini metaya dönüştüren/dönüştürmek isteyen insani.anlama çabasıdır.3 Atayın da belirttiği gibi; seyrin iktidarında gözetlenmenin George Orwell’ın 1984 romanından aşina olduğumuz şekilde tutsaklık değil; bir varoluş imkanı, şöhret imkanı sayıldığı zamanlarda yaşamaktayız (Atay, 2018:16). Meşhur bir örnek 1996’da Jennifer Ringley adındaki genç bir kızın evine yerleştirdiği kamerayla bütün özel hayatını internette yayınlamasıdır. Yeteri kadar takipçiye sahip olan Jennifer, fanlarının türlü isteklerinden sıkılınca kamerayı kapatır. Bir süre sonra tekrar açar. Kamerayı tekrar açmasının nedeni kamera olmadığında kendisini yalnız hissetmesidir (Şişman, 2016:51). Ayrıca bir dönem ülkemizde de ekranlarda yer alan “Biri bizi gözetliyor” yarışmacılarının gözetlenebilmek için yarışmaya katıldığı açıktır.

Statü ve Teşhir

Tüketimin yalnızca üretim alanındaki farklılığı yansıttığına dair algı hayli eskidir. Tüketimin bu şekilde üretim alanındaki rollerden kaynaklanan hiyerarşiyi pekiştirdiği ve farklı tüketim pratiklerinin üretimdeki sosyal konumu açıkladığının düşünülmesi (Yanıklar, 2006:13) tüketim konusunu oldukça küçük bir alana hapseder. Bu durum ekonominin yapısını açıklayan teorilerde de gün ışığına çıkar. Klasik iktisadın arza vurgu yapması, bunun karşısında Keynesin talebi öncelemesi tüketimin fonksiyonunun en azından yalnızca üretime indirgene-meyeceğine ilişkin ciddi bir hamledir. Philip Roscoe’ye göre ekonomi biliminin aydınlanma dönemi öncüleri, daha fazla ürünün daha fazla refah getireceğine inanırlardı (Roscoe, 2015:23).

Üretim öncelenmişti çünkü üretilen kısıtlıydı ve tüketilmemesi mümkün değildi. Sanayi devrimiyle birlikte üretilen ürün miktarındaki artış, ‘1929’a gelindiğinde patlama yapacak ve üretim fazlası ekonomik krize neden olacaktır. Burada üretici açısından konu; satış işleminin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği ihtimaline dayanmakta, satış işlemi üretim işleminin önüne geçmektedir. Satılamayacak malın üretilemeyecek mal olduğu zamanlara gelinmiştir.

I. Dünya Savaşı’nın nedenlerinden birinin pazar arayışı olduğu hatırlanırsa durumun 1929 krizinden önce gözükmeye başladığı anlaşılır. Üretim fazlasının tüketilmesi gerekir. Bunun için talep yaratılmalıdır. Sermayenin mal ürettiği dönemlerde tüketim kendiliğinden gerçekleşirken, bugün hem tüketi-ciyi hem de talebi üretmek gerekmektedir. Bu ise malın üretiminden daha pahalıdır (Baudrillard, 2017: 30). öyleyse vurgu pazarlamaya olacak ve pazarlama işlemiyle tüketici ikna edilecektir. Pazarlama süreci ise bir kültürel dokuyla ilişkili olduğundan tüketim ile kültür üzerinde bazı oynamalar yapılabilecektir. Nitekim sosyal bilimlerin gelişimi ile pazarlamanın gelişiminin ilişkili olduğu bilinmektedir, önemli olan üretileni tüketecek tüketiciyi üretmektir.

Bu amaçla Edward Bernays’ın çalışmaları örnek verilebilir. Edward Bernays kitleleri tüketime çekebilmek için akrabası da olan Freudün fikirlerinden yararlanır. Bernays seri üretim mallarını insanların bilinçdışı arzularıyla ilişkilendirerek insanların ihtiyaçları olmadığı halde alışveriş yapmalarını sağlayacak yöntemleri şirketlerin istifadesine sunar. Millerin deyişiyle psikoloji pazarlama araştırmaları için insan doğası üzerine önemli dedektiflik hizmeti sunmuştur (Miller, 2012:48).

Klasik üretim pratikleri nicelikle ilişkili olduğundan minimum maliyetle maksimum üretime gönderme yaparken, tüketim pratiklerinin amacı çok daha farklı olabilir. Burada konu statünün ilişkili olduğu bir kültürel ortama işaret eder. O kültürel ortam da Cremin’in deyişiyle objeleri,yabancılaşma ve endişe hissinin ilacı şeklinde sunarak, sermayenin tatmin olmaz kar arzusu ile bireyi tatmin olmaz tatmin olma arzusu arasında bağ kurmaktadır (Cremin, 2014:28). Bu tam da coca cola içtikçe daha çok içmek isteyen, kar ettikçe daha çok kar isteyen (Zizek, 2003:199) tüketici ve satıcı ilişkisini yansıtır.

Sosyal statü grubu çeşitli şekillerde birlikte hareket etmekle tanımlanır ve [ grup üyeleri bazı insanları içine alarak bazılarını da dışlayarak bir sosyal mekanizma yaratır. Aşağı statüde olanlar üst statüde olanları taklit eder. Bu taklit statü farklılaşmasını yok etmeye yetmez. Taklit edilen statüsünü korumak için yeni bir hamle yapar. Bir devridaim oluşur. Veblen “Aylak Sınıfın Teorisinde bunu, gösterişin egemenliğine dayandırmıştı. Simmel ise bunun nedenini modern yaşam tarzına bağlamıştı. Çünkü modern yaşamın en büyük sorunu toplumsal güçlere karşı bireyin kendi varlığını koruma arzusuna içkindi (Bocock, 2009:26). Simmel’e göre metropol hayatı İnsanı kalabalıklara yöneltmiştir.

Bu yöneliş, bir daha rastlamadığı/rastlamayacağı insanlara doğrudur ve karşılaşma çok kısa sürmektedir. Böyle bir karşılaşma ise metropol insanına ilk anda fark edilme gereksinimi yaratır. İlk anda fark edilmeyecekseniz, bir daha fark edilmeyeceksiniz. Böyle olduğu için tüm anlamlarıyla insanın dışında olana, gösterilebilecek olana kıymet verilmektedir. Bunu bilen birey, içine değil dışına yatırım yaparak kendini var eder. İltifat Nasreddin Hoca’nın kürkünedir, Nasreddin Hoca’ya değil.

İnsanların elbiseleriyle karşılanıp, fikirleriyle uğurlanması belirli bir tanın- ma/tanıma süresine ihtiyaç duyarken; fikirlere sıra gelmemektedir. Gerçekte yapılan yatırım Lacan’ın hayali çiftinedir: Kendi kimlik algımıza yakışan bir kimlik yaratımı. Bu başkalarının bizi nasıl görmesini istediğimizin hayalidir (Cremin, 2014:50). Böyle bir yaşam tarzında statüyü korumak, statüyü yaratmaktan daha zor hale gelir. Bunun en iyi göstergesi modanın devridaimidir. Lefebvre’nin deyişiyle “moda kendi yıkımı sayesinde yaşar.” (Lefebvre, 2016:184)

Günümüzde moda bir “ihtiyaca” cevap değildir, moda ile fark edilmek isteyenin arzusuna tabidir. Henry Ford’un ürettiği “siyah” ford otomobil artık yetmemekte; farklı renklerde ve farklı seçeneklerde otomobiller arzulanmaktadır. Bu pazarlamanın gücünü göstermektedir. Çünkü Sennet’in deyişiyle ürün farklılaştırması yoluyla üründe meydana getirilen küçük bir fark, fiyatta büyük bir fark haline gelir. Farkı göstermek pazarlamacı için çok önemli hale gelir ve bu durum elden geldiğince abartılır (Sennet, 2011:91-92).

Kendisine “özgürlük”, “seçme özgürlüğü” adı altında bir referans bulan tüketici bilişsel tutarsızlıktan da korunmuş olur. Baudrillard’a göre bu, tüketicinin kendisine dayatılan ormanda kendisini egemen olarak tanımlamasıdır (Baudrillard, 2005:79). Hâlbuki tüketilen birçok üründe gerçek bir farklılık yoktur. Farklılığı yaratan marka, markayı yaratan reklamdır. Öyleyse tüketici aslında ürünü değil, reklamı tercih etmektedir. Üründe algılanan bu küçük farklılık tüketici tarafından kendisine teşmil edilmektedir. Çünkü birey ontolojik varlığını bu farklılık üzerinden kurmakta ve hemen her konuda bu farklılığa yatırım yapmaktadır. Burada kimliğini mevcut farklı oluşu üzerinden tanımlayan bireyden değil, farklı oluşunu sahip olduğu metaya bağlayarak kendine sürekli kimlik yaratan bireyden bahsedilmektedir.

Alain de Botton’un Romantik Hareket adlı kitabının Alice’inin magazinlere merak sarmasının bir kimlik sorunu olması tesadüf değildir. Yazarın belirttiği gibi Alice ne olduğu ya da ne olmak istediği hakkında bir fikir sahibi olmadığı için her türlü tavsiyeye hazır ve nazırdır. Onun yün bir ceket edinme İstediği, önceden tasarlanmış bir modele sığınarak kafasındaki karmaşayı dindirmeyi isteğinden kaynaklanmaktadır. Yün ceketi giydiği zaman kendi bedenini bir başkasının oluşturduğu imgeye oturtacak, bu yolla huzur bulacaktır. Yün ceket sayesinde sonsuz sayıdaki kimlik seçeneği birkaç emin seçeneğe indirgenmekte, böylece Alice toplum tarafından kabul edilmiş bir kimliğe bürünmüş olmaktadır (De Botton, 2014: 84).

Başarılı şirketlerin markalarından bahsedilmesi tesadüf değildir. Klein’a göre başarılı şirketler üründen önce markasını üretmelidir (Akt. Zorlu, 2006:19). Nihayetinde amaç farklılığın kabul edilip edilmemesiyle ilgilidir. Bu farklılığın sürekli gösterilmesi gerekir. Gösterinin olduğu yerde ise teşhir vardır. “Birey” olmak da teşhir etmekten geçmektedir. Çünkü görünme ve algılanma arzusu, bir isteği ve arzuyu görünür kılmanın önüne geçmiştir. Varlığın en güçlü bileşeni olan arzu, her şeydir; bireyin kendi bedeni ve aklı üzerindeki egemenliğidir” (Köse, 2011: 11).

Tüm bu süreç sonucunda artık özneden değil, kimlikten söz edilir hale gelmiştir. Konunun ekonomi ile ilişkisi hemen fark edilmektedir: Sizin sahip olduğunuza herkesin sahip olması sizi mutsuz ettiğinden birey olmanız ekonomi tarafından övülür. Nitekim daha önce de dikkat çekildiği üzere sosyal bilimlerin gelişmesi ile tüketim  toplumu pratiklerinin ortaya çıkışı birbiriyle ilişkilidir. Reklamcılık Keynesyen ekonomi 11 ile kol kola gelişmiştir. Bu da insan ilişkilerinin ve değerlerinin daha fazla pazar koşullarına uygun olarak sunulmasıyla ilgilidir.

Reklam, Teşhir ve Perde Arkası

Perde görülmemesi, bilinmemesi gerekene ilişkindir. Mahremin mahrem olduğu perde ile anlaşılır. Perde bu anlamıyla bir sınırdır ve o sinir aşılmaması gerekendir. Perdeyi açmak demek sırrı ifşa etmek demektir. Tiyatronun perdesi zamanından önce açılırsa büyü bozulur. Bu nedenle büyü bozulmak istenmez. Büyünün devam etmesi sağlanmalıdır. Perde; perde arkası ile olan teması, temas ihtimalini var kılar. Perde evin dışardan görünen yüzüdür. Öyleyse büyü perde ile sağlanır. Büyü mahrem ile namahrem arasındaki ince çizgide vardır.

Bir alış veriş ilişkisi içinde özel bir malın kamuya satılık olarak sunulması hukukta “icaba davet/icap” denilen bir kavramlaştırma ile sağlanır. Reklam yapıldığında tüketici icaba davet edilmiş olur. Burada malın satılarak elden çıkarılması için insanlar bilgilendirilmektedir. Icap/lcaba davet, ürünün satılık olmasıyla ilişkilidir. Dolayısıyla reklam hukuki olarak icap/icaba davet olarak adlandırılır ve genellikle ürünün teşhir edilmesi yoluyla kamuya aleni olarak yapılır.9

Teşhir edilen üründen başka ürünlerin de olduğu, ancak bunun bir numune teşkil ettiği düşünülür. Numune olarak düşünülen ürün herkesin göz atabileceği üründür. Bu anlamıyla teşhir edilen ürün ulaşılabilir olandır. Böylece herkese ait olandır. Herkes tarafından sahiplenilebilmekte, özel olmaktan çıkmaktadır. Bir malın size özel olması ancak o malın teşhiri ile sağlanır ve teşhir varsa o mal potansiyel olarak bütün müşterilere yöneliktir. Aslında teşhir edilenin reklamı yapılmaz, reklamı yapılan teşhir dışındaki üründür. Reklamı yapılan diğerleridir. Çünkü teşhir edilen ürünün kendisi reklamdır.

Teşhirin mahrem olan ile ilişkisindeki meşru-meşru olmayan; helal-haram dengesindeki gel git gösterinin arkasındaki gerilimi teşkil eder. Sorun bu gerilimin, insanın kendine ait olan alanının”ötekinin zorunlu tacizi”karşısında gönüllü olarak istenmesidir. Böylece insan sahip olduklarını teşhir ettiği anda teşhir ettiği şeyi başkasına da sunmaktadır. Zira tüketim teşhiri, mutluluğun anahtarını elinde tutanın, anahtar dağıtmasıdır. Reklamcılığın mantığı budur. Tükettiğini teşhir eden mutluluğunun reklamını yapmakta, “tüketiyorum mutluyum” demektedir. Ne var ki anahtar başkasına gerçek anlamda hiçbir zaman veril/e/mez. Zira reklamın her yeni yalanı bir önceki yalanın ikrarıdır.

Aksi durumda teşhir reklam olmaktan çıkar. Teşhir var oluşunu Platoncu anlamda idea üzerine kurar; metalaşır, yeni¬den idea olur, yeniden metalaşır. Burada tüketiciyi yanıltan şey idea farklılığı değildir, meta farklılığıdır. Teşhirin arkasındaki idea aynı idea, metalaşan teşhir farklılaşmaktadır. Bu nedenle tüketim materyalist bir dünyayı imlemez; tüketim toplumu Platoncu bir toplumdur. Bu sayede gösteri devam eder. Her defasında ebedi olana gönderme yapılır; ama değişim üzerine kuruludur. Baudrillard bu minvalde “her yerde giderek daha çok anlam üretilmektedir. Yetersiz kalan artık taleptir. Sistemin asıl sorunu da bu anlam talebi üretimidir. Talep, anlam arzusu ve anlama minimal düzeyde katılma olmazsa iktidar boş bir hayal yada anlamsız bir perspektif olmaktan öteye gidemeyecektir” (Baudrillard, 2017:31) demektedir.

Henry Lefebvre ise öncelikle tüketime tabi olanın reklamın kendisi olduğunu belirterek, burada da tüketilenin göstergeler, imgeler, söylemler olduğunu belirtir (Lefebvre, 2016:68). Dolayısıyla reklamcılık anlam üretmekte, anlam  satmaktadır. 19. yüzyılda reklamın niteliği bilgi vermek, betimlemek ve arzu  uyandırmaktı. 20. yüzyılda ise reklamı yapılmayanın değeri olmadığını söyleyen Lefebvre’ye göre arzu, istek ve zevk de aynı meta gibi kopyalanmaktadır.  Reklam arzunun kitlelere taşınmasının bir, aracı haline gelip, metadan daha  önce tüketime tabi olmaktadır. Çünkü reklam nasıl yaşanması gerektiğini göstermektedir (Lefebvre, 2016: 120-123). Yani teşhirin metaya dönüştüğü dünyada her teşhir bir değişimi imler; böylece değişmeyen bir değişim yaşanır.

Bu  durum modern zamanlarda tüketicilerin fiziksel olarak pasif, zihinsel olarak yorgun olmalarıyla doğrudan ilgilidir.Üretime ayrılan zamanın tüketime ayrılan zamanın gerisinde kaldığı zamanlar yaşanmaktadır. Sıradan bir insanın çalışma saatlerinin kısalması ya da gizli işsizlik türünde verimli/üretici olamayan  zamanının artması insanın boşluk kabul etmeyen zihinsel yetilerini gündelik yaşamında tüketim seçeneklerinin artmasıyla ortaya çıkan “özgürlük” ile doldurmasına neden olmaktadır. Ne kadar çok seçeneğiz varsa, gerginlik o kadar artar. Seçimler sosyal olarak da yönlendirildiğinden tüketim pratiği başkasına dönük hale gelir (Cremin, 2014:50).Tüketim seçeneklerinin artması; tadına bakılmayanın, deneyimlenmeyenin yok sayılmasıyla ilişkilidir. Deneyimlenmeyen yok farz edildiği için tüketici kendi varoluşunu deneyimin varlığına bağlamak- I tadır. Ne kadar çok denerse o kadar çok var olacaktır.

İmaj ve Teşhir

Pazarlama sosyoloğu Pierre Martineu “ürün ya da marka imajı tüketicinin kişiliğinin, benliğinin bir sembolüdür.” demektedir. Ürün, marka ya da imaj ki-şinin uzatılmış benlik, benlik uzantısı, sembolik benlik tamamlama (Odabaşı,2013: 83) şeklinde isimlendirilebilecek bir tür sembolik iletişim aracıdır, imaj görünmenin, daha çok görünmenin öncelendiği bir dünyanın ürünüdür (Barbarosoğlu, 2009:19) ve bu nedenle kimliğe endekslenmektedir.

Lacan’a göre artık her birimiz için belirleyici olan, kendimizi nasıl gördüğümüz veya görmek istediğimiz değil; kültürel nazar tarafından nasıl algılandığımızdır (Köse, 2011:13). Böylece ne olanın görünmesi mümkün, ne de görünenin ol ması mümkün hale gelir. Baudrillard bu durumu şöyle anlatmaktadır: “Her kişi kendi görünümünü arıyor. Kendi varoluşunu İleri sürmek artık olanaklı olmadığından, ne var olmayı ne de bakılıyor olmayı dert etmeksizin boy göstermekten başka yapılacak bir şey kalmıyor geriye. Varım, buradayım değil; görülüyorum, bir imajım; bak bana, baki Narsisizm bile değil bu; sığ bir dışa dönüklük, herkesin kendi görüşünün menajeri haline geldiği bir tür reklamcı saflığı*» (Baudrillard, 2016:29).

Görünme “bilinebilir”liğin alanına işaret eder ve büyüklük kaybı meydana getirir. Tanrı bilin/e/meyendir ve aziz olandır. Tanrıyı tanrı yapan bilinemezliği ve bu bilinemezliği dolayısıyla belirsizliğidir. Belirsizlik ise kontrol edilemezlikle ilgilidir ve görünmez olan olduğu için görülemez. Görünmek istenen başkasının kontrolünü de kabul eder. İnanan biri için mahrem olanın deşifre edilmesi, Tanrının kontrolünün yerine diğerlerinin kontrolünün kabul edilmesidir. Bu ise mutluluk yanılsamasıdır. Zira saadetlerinin referansını başkasında arayan saadet bulamaz. Ne var ki kabileye katılmanın yolu onlar gibi olmakla mümkündür.

Bauman bu ikircikli durumu şöyle anlatmaktadır:”Artan görünürlük vaadi ve herkesin görüp fark etmesine açık olma arayışı ile toplumsal kabul görme ve dolayısıyla saygın -“anlamlı”-bir hayat sürme kanıtlarının peşinden koşulması birbiriyle gayet uyumlu. Bir kimsenin yaşamını bütün ayrıntılarıyla birlikte herkesin ulaşabileceği bir mecrada kayıt altında tutmak-kovulma tehdidini uzak tutmanın etkili bir yolu olduğu kadar-dışlanma hastalığına karşı kullanılabilecek en iyi ilaç gibi görünüyor; gerçekten bu öyle cezp edicidir ki, riskli bir toplumsal varoluşu yaşayanların ancak küçük bir kısmı kendini buna direnebilecek kadar güçlü hissedebilir. Sanırım “sosyal internet sitelerinin son zamanlardaki olağanüstü başarı öyküsü, bu yönelime uygun bir örnektir” (Bauman ve Lyon, 2016:37).

Onlar gibi olma durumu ise referansını kendinden almadığından farklı ortamlarda farklı kimlikler görünür. Yakın çevresinde başka; sosyal medyada başkadır. Nitekim herkesin birbirini bildiği köy hayatına karşı, günümüz insanlarının yoğun olarak yaşadığı kent hayatı başka biri olma gücünüzü artırır. internet ise bunu maksimuma çıkarır. Böylece konuşulmadığı, duyulmadığı, hissedilmediği bunun yerine sadece görünüldüğü için bundan kuvvet alınır. Debord’un deyişiyle gösteri “görünen şey iyidir, iyi olan şey görünürler (Debord, 2012:38).

“Facebook”da herkes başkasıdır. Bu ilkesel olarak gösterinin edilgen olarak kabul ettiği şeydir. Ortaya çıkışına karşılık verenin olmaması ve görünüş üzerindeki tekeldir. Doğrudan doğruya “gibi görünmek” üzerine kuruludur. Nitekim birey ancak kendisi değilse ortaya çıkabilir. Kendisi olmamak demek, mahremini mahrem kılmamak demektir. Mahremin dışlaşması  gerçekleşirken ortaya konulan mahrem değildir zira. O artık yeni bir şeydir ve toplumsalın arzusuna içkindir. Bireyin içinde de toplumsalın bir yönü vardır ve o mahremin mahremliğini dışındaki toplumsallığa göre ayarlamaktadır.  Toplumsallık değiştikçe o değişmektedir.

Bir örnekle açıklamak gerekirse 2004  yılında “Gelinim olur musun?”yarışmasıyla ünlenen Semra Yücel, oğlunu evlendirmek isteyen ancak kaynanalık rolü gereği sürekli bir takım arzu ve istekleriyle oğlunun evlenmesine engel olan kaynana olarak şöhret bulur. Sonradan bir evlendirme programı da yapar. Program uzun soluklu olmaz. Oğlunun intihar etmesinin ardından bir kez daha ekranlara geri döner. Ekranlara gelip giden Semra Hanım 2004 yılında ilk defa görünür olmadan önce “anne” Semra hanım iken, son olarak yeniden göründüğü ekranda o “kaynana” Semra hanımdır.

Ekranın karşısında görünen Semra Hanım gerçek Semra Hanım mıdır? Bu gerçek ile imajın nasıl olup da iç içe girdiği, nasıl olup da yer değiştirebildiklerine ilişkindir. Nazife Şişman’ın Zizek’e atıfla söylediği gibi “kurgu gerçekten ayrılamaz bir hale gelmiştir.” (Şişman, 2016:49). Nitekim “tüketiciler sırf ticari mallar pazarının bir parçası değil, aynı zamanda duygular pazarının da bir parçasıdır. Kapitalist örgütlenme insanların hem arzulayan nesneler hem de arzu nesneleri olmalarını gerektirir. Çünkü ekonomik büyüme meta tüketimine, kültürel bütünleşme de toplumsal cazibe bağlarının yenilenmesine bağlıdır.” (Rojek, | 2003:17).

Yediğini, içtiğini teşhir eden yediği içtiği şeyden aldığı hazzı değil; yediği içtiği şeyin yaratmasını arzu ettiği kıskançlıktan doğacak hazzı önemser. Kendisinin ne kadar mutlu olduğunu beyan eder ve kendi mutluluğunu över.  Bu bir monologtur ve gerçek yaşamdan tecrit edilmişlik halidir. Tecrit edilmişliğe tüketim teşhiriyle cevap verilir ancak her tüketim teşhiri yeni bir tecrit edilmişlik hali yaratır. Teşhir eden teşhiri diğerinden farklılaşmak için yapmaktadır. Diğerinden her farklılaşma çabası gerçek bir farklılaşma olmadığından tecrit edilmişlik sürmektedir. Çünkü meşhur olanlar neyseler o olmadığı için meşhur ((Debord, 2012:61); teşhir ile meşhur olmak isteyenlerse neyseler o olmadıkları için meşhur olmak istemektedir. Böylece zamanın gerçekliğinin yerini teşhir edilmiş zaman alır. “İnsan hiçbir zaman kendisi olmayıp insanlar arasında doğan bir biçim tarafından tanımlanmış olduğundan kendi özünde bile sahtedir. İnsan olmak oyuncu olmak demektir” (Güngören’den akt. Atay, 2018:60).

İnsanın oyuncuya dönüşmesini Aktaş şöyle ifade ediyor: “Kendini pazarlama, olduğundan farklı bir şekilde sunma; kendini “satabilme” gibi geçerli kılınan yöntemlerle hayat bir tiyatroya dönüşüyor. “Kendini gerçekleştirme”den o kadar çok söz edilirken, “kendisi” olarak kalmak imkânsızlaşıyor. Ve siz duygularınızı medyanın sunduğu ölçütlerle test ediyorsunuz. Demek ki bu aşk değil, bu sevgi değil diye duygularınızı adlandırıyorsunuz.” (Aktaş, 1995:103) Peter Weir’in yönetmenliğini yaptığı ve Jim Carrey’nin başrol oynadığı “Truman Show” adlı filmde bir insanın hayatı tamamen seyirlik hale getirilmektedir. Başrol oyuncusu (filmdeki adıyla Truman), bir şeylerin “yanlış” olduğunu hissetmesine rağmen yönetmenin/tanrının arzu ettiği şekilde kendisine sunulan kurguya uymaktadır. İnsanlarsa onun tepkilerini merak etmektedir. Truman meşhur ama meşhur olduğundan habersiz, kendi hayatını çevreleyen insanlarda gerçek bir tepkiyi, hareketi görememektedir.

Truman, her tarafı yapaylığın sardığı bir ortamda tek başına gerçekliğin sembolü haline gelmektedir. Burada hikâye Truman üzerinden anlatılmasına rağmen Truman’ın kurtulmak istediği hayat, onu seyreden seyircilerin hep birlikte kurtulmak istediği hayattır, izleyen ve izlenenin iç içe geçmesinin resmedildiği ve Truman’ın hayatını izleyenlerin de izlendiği ve seyircinin seyircisinin de kurgunun bir parçası olduğu bir durum söz konusudur. Tüm seyircilerin aradığı ve merakını cezbeden orijinal bir insan, olduğu gibi olan bir insan görebilmektir. Çünkü Baudrillard’ın ifadesiyle bütün kategorilerimiz artık yapaylık dönemine girmiştir. Burada artık istemek değil, istetmek, yapmak değil yaptırmak, değerli olmak değil değerli kılmak, bilmek değil bildirmek, zevk almak değil zevk aldırmak önemli hale gelmiştir. Zevk almak bir iletişim eylemine dönüşmekte, zevk değiş tokuş edilmektedir (Baudrillard, 2016: 52).

Atay’ın “Meşhuriyet Çağı” olarak adlandırdığı bu çağ-da planlı şekilde katil olan bir insan; sırra kadem basıp gözlerden uzak olmak varken, bunun yerine ekranda olmanın cazibesi altında itirafçı olabilmektedir (Atay, 2018:86). Teşhir edilmiş zamanda ölüm yoktur. Böylece ölümün ve yaşlılığın varlığı dışlanarak teşhir eğlence ahlakına dönüşmektedir, ölüm televizyondayken hep başkasının ölümü olarak görüldüğü İçin ölüm yoktur, ölümün gerçekliği, deprem, yangın, felaket haberleri hızlıca geçilecektir. Böylece hayat bir eğlenceye dönüşür. Acun llıcalı’nın satın aldığı TV kanalı İçin mutluluk verici bir kanal yapacağım deyip kanalın haber merkezini kapatması (Atay, 2018:148) bir örnek olarak gösterilebilir.

Milyonlarca insanın gözleri önünde beyin kanaması geçiren bir şarkıcının tehlikenin ardından şarkı söylemeye devam etmesinde olduğu gibi hayat, şu anda yaşanılan hayattır. Acı başkasının acısı ise yok demektir. Kesintisiz olumluluk üretiminin korkunç bir sonucu olduğunu söyleyen Baudrillard’a göre “olumsuzluk kriz ve eleştiriye gebeyse, abartılı olumluluk da homeopatik dozlarda kriz ve eleştiriyi süzme yeteneksizliğiyle felakete gebedir” (Baudrillard, 2016: 110).

Öyle ki teşhir edilmemiş eğlence suçtur, “önceleri görünmez olanın -herkesin mahremiyeti, herkesin içsel yaşamı- şimdilerde kamusal sahnede (esasen TV ekranlarında ama aynı zamanda yazılı sahnede) ifşa edilmesi gerektiği hatırlanırsa, kendi görünmezliğini önemseyenlerin yadsınmaya, dışlanmaya veya bir suç işlediğinden kuşkulanılmaya mahkûm olduğu anlaşılabilir. Fiziksel, sosyal ve ruhsal çıplaklık günün gereklilikleridir” (Enriquez’den akt. Bauman ve Lyon 2016: 43). Mutluluğun varlığı teşhir edilmesine indirgenir. Mutluluk ayrıcalığı bir yük haline gelir.

Zira hiçbir zaman mutlu olup olmadığından emin olamayan insan, bu soruyu soruyorsa zaten mutlu değildir. Mutlu olmaya tutku konformizm ve imrenmeyle bağlantılıdır (Bruckner, 2012:10). Mutlu olmak için size başardığınız söylenmelidir. Ancak değeriniz başardığınız kadar kazanmakla değil, kazandığınız kadar başarılı sayılmakla ilgilidir. Başarı mutluluğu getiriyorsa, mutlu olmanız da diğerlerine bağlıdır. Başarı söylemi de diğerlerinin başarısızlığına indirgenir. Çağdaş ideal, neye mal olursa olsun rekabetçi olmaktır (Gaulejac, 2013:144).

Böylece “mutlu olma hakkı” devredilmiş olur. Bugün sürekli yenilenen teşhir işlemi sürekli tüketime dönüşmektedir. Aşkınızı, maddi imkânlarınızı, eğlence hayatınızı, bir ünlüyle olan münasebetinizi teşhir ederek tüketmek varoluş gayesi haline gelmiştir. “Günümüzde çoğu kişi için özel hayat, korunması ve muhafaza edilmesi gereken bir değer olmaktan ziyade şöhret ve bilinilirlik karşılığında verilebilecek bir bedel olarak görülüyor” (Şişman, 2016: 63). O yüzden şöhretlerin düzenli olarak değiştirdikleri “aşkları” vardır ve medyada yeni aşklar yeni şoklar demektir. Ancak durum gerçek anlamda bir şok değildir. Şok olarak sunulan şeyin bir şok olmadığı besbellidir, ancak yine de izleyici de medya da gösteriden yana konumlanmıştır.

Toplumsal alanı bir gösteri alanı olmaktan çıkarmak isteyen mahremiyet; teşhir edilerek tüketilmektedir. Böyle bir yaşam tarzı, panoptik kontrol toplumunda özgürlüğün teşhir etme özgürlüğü olarak ortaya çıkmasının zemini haline gelmiştir. Bu neyi isteyeceğini bilmeyen insanın (Harari, 2015:406) Byung-Chul Han’ın deyişiyle göstermekten başka bir şey göstermek İstememesidir (Han, 2017:40).

Sonuç

Yazının başında sergilemenin önce zorla dayatıldığı, sonra istendiği zamanlara geldiğimiz vurgulanmıştı. İnsanın bir ürün gibi teşhir edilmesi karşısında geç de olsa kayıtsız kalamayan insanın, bu defa kendini metaya dönüştürmesi ile karşı karşıyayız. Öyleyse her iki durumda meta olma bakımından bir farklılık yoktur. Fark günümüz toplumlarında her bireyin aynı anda sistemin üreticisi ve ürünü, oyuncusu ve aracısı olmasındadır. Tüketim toplumun- da medya ve reklam beklentilerin uyuşmazlığını yaratmaktadır.

Bu bir sistem olarak var olduğundan sürekli seçenek teşhirine maruz kalan tüketici sürekli bir şeyleri kaçırdığından endişe etmekte ve sistemin üreticisi haline gelmektedir. Bu durum görüntü, imaj, teşhir bolluğunda görmek istenecek hiçbir şeyin kalmamasıdır. Tüm reklamlar reklamların övgüsü, iletişimin bir söylence haline gelmesidir, ötekiden korku döneminin bittiğini söyleyebiliriz. Asıl korku ötekinin öteki olmasından değil, bir öteki kalmamasından kaynaklanır. Öteki tamamen şeffaf olduğunda, tamamen sıradan hale geleceğiz.

Sosyoloji Divanı – Teşhir Toplumu(sayı.11),syf.163-175

Musa Arı – Selçuk Üniversitesi, Sosyal Bilimleri Enstitüsü, Yüksek Lisans, Sosyoloji

Kaynakça
Aktaş, Cihan. (1995). Mahremiyetin Tükenişi. İstanbul: Nehir Yayınları.

Aslan, Cihan. (2011 ).Türkiye’de özel Alanın İfşası ve Mağduriyet Halleri’Deniz Baykal’Örneği (Editör: Hüseyin Köse). Medya Mahrem Medyada Mahremiyet Olgusu ve Transparan Bir Yaşamdan Parçalar. İstanbul: Ayrıntı Yayınlan.

Barbarosoğlu, Fatma Karabıyık. (2006). Şov ve Mahrem, 2. Baskı, İstanbul: Timaş Yayınları.

Barbarosoğlu, Fatma Karabıyık (2009). İmaj ve Takva, 7.Baskı, İstanbul: Tımaş Yayınları.

Bauman, Zygmunt ve Lyon, David. (2016). Akışkan Gözetim, çev: Elçin Yılmaz, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Baudrillard, Jean. (2005). Simülakrlar ve Simülasyon, (çev: Oğuz Adanır), Ankara: Doğu-Batı Yayınları.

Baudrillard, Jean. (2016). Kötülüğün Şeffaflığı, (çev: Işık Ergüden), İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Baudrillard, Jean. (2017). Sessiz Yığınların Gölgesinde, (çev: Oğuz Adanır), Ankara: Doğu Batı Yayınlan.

Bocock, Robert. (2009). Tüketim, {Çev. İrem Kutluk), Ankara: Dost Yayınevi.

Botton, Alain de. (2014). Romantik Hareket Seks, Alışveriş ve Roman, (Çev. Ahu Sıla Bayer), İstanbul: Sel Yayıncılık.

Bruckner, Pascal. (2012). ömür Boyu Esenlik, (Çev. Birsel Uzma), İstanbul: Ayrıntı Yayınlan.

Cremin, Colin. (2014). ikomunizm, (Çev. Aydın Çavdar), İstanbul: Ayrıntı Yayınlan.

Debord, Guy. (2012). Gösteri Toplumu, (Çev. Ayşen Ekmekçi ve Okşan Taşkent), İstanbul: Ayrıntı Yayınlan.

Füsunoğlu, Mahir. (1996). Eksik Rekabet Piyasaları, (Ed. Ömer Faruk Çolak), iktisadın İlkeleri. İstanbul: Alkım Yayınları.

Gaulejac, Vincent de. (2013). İşletme Hastalığına Tutulmuş Toplum, (Çev. özge Erbek), İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Han, Byung-Chul. (2017). Şeffaflık Toplumu, (Çev. Haluk Barışcan), İstanbul: Metis Yayınları

Harari, Yuval Noah. (2015). Hayvanlardan Tanrılara Sapiens İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi, (Çev. Ertuğrul Genç), İstanbul: Kolektif Kitap Bilişim ve Tasarım Ltd. Şti.

Köse, Hüseyin. (2011). Önsöz (Ed. Hüseyin Köse), Medya Mahrem Medyada Mahremiyet Olgusu ve Transparan Bir Yaşamdan Parçalar. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Lefebvre, Henri. (2016). Modem Dünyada Gündelik Hayat, (Çev. Işın Gürbüz), İstanbul: Metis Yayınları.

Miller, Geoffrey. (2012). Tüketimin Evrimi Cinsiyet, Statü ve Tüketim, (Çev. Gülçin Vardar), İstanbul: Alfa Basım Yayım Dağıtım San. veTic. Ltd. Şti.

Odabaşı, Yavuz. (2013). Tüketim Kültürü Yetinen Toplumdan Tüketen Topluma, (4.Baskı), İstanbul: Sistem Yayıncılık.

Rojek, Chris. (2003). Şöhret, (Çev: Semra Kunt Akbaş-Kürşad Kızılbağ), İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Roscoe, Philip. (2015). Harcıyorum Öyleyse Varım, (Çev. Aydın Çavdar), İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Sennet, Richard. (2011). Yeni Kapitalizmin Kültürü, (Çev. Aylin Onacak), İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Şişman, Nazife. (2016). Dijital Çağda Müslüman Kalmak. İstanbul: İnsan Yayınları.

Yanıklar, Cengiz. (2006). Tüketimin Sosyolojisi. İstanbul: Birey Yayınları.

Zizek, Slavoj. (2003). Kırılgan Mutlak, (Çev. Mehmet Öznur), İstanbul: Encore Yayınları.

Zorlu, Abdulkadir. (2006). Tüketim Sosyolojisi. Ankara: Glocal Yayınları.

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir