Teslimiyet ve İtaat

Hadis-i Şerif’i. “Evet gerçekten döndürülmeden önce dönünüz” ifadesiyle aynı anlama gelir ki, bu söz bir kimsenin kendisini hakikî nefsine yani hayvanî nefsini nâtık nefsine tâbi kılması demektir. Hz. Peygamber’in

Nefsini bilen, Rabbi’ni bilir.

derken kastettiği bu nefsin bilgisiyle ilişkilidir.

Ayrıca Allah, insanın nâtık nefsine hitap etmek suretiyle Ademogluna rabbliğini beyan ettiginde her nefs, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sözünü işitmiş, “Evet!” diye cevap vermiş ve böylece kendisini şahit kılmıştır. Bundan dolayı sıratü’l-müstakîm üzere olan Müslüman, Allah’ın gerçek kuluna yaraşacak şekilde davranışta bulunur. Daha önce, insanın yaratılış ve varoluş amacının Allah’a kulluk etmek olduğunu; bu kulluk etme fiilinin ibadet anlamına geldiğini; sırf Allah rızası için yapılan, Allah’ın da razı olduğu ve ibadetler olarak emredilenler dâhil tüm şuurlu ve iradî fiilleri işaret ettiğini ifade etmiştik.

Aslında, tam bu noktada Müslüman’ın tüm ahlâkî yaşamının sürekli bir ibadet olduğunu söylüyoruz; zira bizatihi İslâm’ın kendisi bütünlüklü bir yaşam biçimidir. İbadetler yoluyla insan, hayvanî ve şehevî tutkularını kontrol altına almayı başardığında ve böylelikle, hayvanî nefsini itaatkâr hale getirerek nâtık nefsine tâbi kıldığında bu şekilde tanımlanan insan, yaratılış ve varoluş amacım gerçekleştimek suretiyle özgürlüğü elde eder.

Mutlak huzura* kavuşur; kaderin adeta karşı konulamaz prangalarından, rahatsız edici çekişmelerinden, insanoğlunun kötülüklerin cehenneminden kurtulup özgürlüğe kavuşmak suretiyle onun ruhu mutmain olur. Kur’ân-ı Kerîm’de, bu ruhî mertebeye ulaşmış olan insanın nâtık nefsine ‘itminana ermiş’ ya da “sükun bulmuş’ nefs (en-nefîsu’l-mutmainne) adı verilir. Kendisini iradî olarak Rabbi’ne ‘döndüren’ bu nefstir ve Allah ona:

“Ey huzura kavuşmuş nefs! Sen O’ndan hoşnut, 0 da senden hoşnut olarak Rabbine dön. (Seçkin) kullarım arasına katıl ve cennetim gir!“ (Fecr,27-30)şeklinde hitap edecektir.

Bu, Rabbi’yle yaptığı ahde sadık bir şekilde yaşayan, ahdi gerektiği gibi yerine getiren kulun nefsidir; zira böylesi bir kulluk sebebiyle Rabbi’yle ve Efendi’siyle yakınlık kuracak olan hakikî ve sadık bir kuldan daha iyi Rabbi’ni bilecek olan kimse yoktur. Bundan dolayı ileri ve nihai safhalarında ibadet, bilgi (mârı’fet) anlamına gelir.2

Islâm Dininin aslî özünü ana hatlarıyla ortaya koymaya gayret göstererek, sadece toplumun değil bireyin yaşamını da kapsayan her şeyi kuşatıcı doğasını, her ne kadar en ince ayrıntısına kadar işlemek mümkünse de genel bir şekilde göstermeye çalıştım. İslâm’ın sadece Ümmetin herkese göre aynı nesnel ve kuşatıcı dini değil ayrıca bireyin öznel ve kişisel dini olduğunu da söylemiştim. Islâm, hem münferit bir varlık olarak bireyler hem de bu bireylerin birlikte oluşturdukları toplum üzerinde aynı din olarak etkinlikte bulunur.(3)

Açıklamamızdan anlaşılacağı gibi İslâm, teslimiyet olduğu kadar inanç ve imândır. Kalbin ve aklın, hem fiil ve amel hem de dil tarafından tasdik edilen kabulüdür.“ Ruh ve beden arasında tesis edilen dengeli bir ilişkidir; hem Allah’a hem de Hz. Peygamber’e teslimiyet ve itaattir (taat). Allah’tan başka Ilâh olmadığına ve Hz. Muhammed’in O’nun Elçisi olduğuna Şahitliğin (kelime-i şehâdet) doğruluğunu tüm kalbiyle tasdik etmektir. Islâm, icap ettirdikleriyle birlikte, inançta ve amelde, bir bütün olarak Ümmette ve Müslüman’ın şahsında zikredilenlerin birliğidir.

Bu şekilde tesis edilmiş bir birliğin uyumlu olarak bütünleşmiş parçaları arasında herhangi bir tefrika, bölünme yahut bir ikilik söz konusu değildir. Bu yüzden İslâm’da, ibadetiyle teslim olan birisi (müslüman) olmadıkça hiç kimse gerçek bir inanan (mümin) olamaz. Fiil ve amelde bulunulmadıkça, kalbin ve aklın dil ile ikrar edilen tasdikinin gerçekliğinden sözedilemez.

Allah’ın Elçisine teslimiyet ve bağlılık olmaksızın Allah’a gerçek bir itaat ve bağlılıktan sözedilemeyeceği gibi, aslında Kelime-i Tevhidi ilk olarak beyân eden Hz. Muhammed Allah’ın Elçisi olarak kabul edilmedikçe, Allah’tan başka ilah yoktur şeklindeki Şehâdet’in gerçekten kabul edildiğinden de söz edilemez.
….
Islâm hem bireysel ve öznel hem de toplumsal, müşterek ve nesneldir.Islâm birey ve toplumun ahenkli bir şekilde kaynaşmasıdır. Irkın, milletin, mekânın ve zamanın kısıtlayıcı sınırlarını aşan ve akrabalık bağından daha güçlü olan hayranlık verici ve biricik bir kardeşlik ilişkisi içinde bir Müslüman’ı diğerine bağlayan şey, bu ahitten başkası değildir.Zira bu ahde sadık kalan ruhlar, kardeş ve akraba ruhlar olarak burada birbirlerini tanırlar. Onlar önceki yerde birbirlerini tanıdıkları gibi, burada da birbirlerini Allah rızası için seven kardeşler olmuşlardır. Biri Doğu’da digeri Batı’da olsa bile birbirleriyle sohbetten mutluluk ve memnuniyet duyarlar; sonraki kuşakta yaşayan bir kimse önceki kuşakta yaşamış olan kardeşinin sözleriyle bilgilenir ve teselli bulur.

Onlar yeryüzü kardeşleri olarak ortaya çıkmadan çok önce aynı kaderi paylaşan kardeşlerdi ve yine onlar yeryüzünde akraba olarak doğmadan önce hakikî hısım akrabaydı. Bundan dolayı, aynı ahdin burada da İslâm kardeşliğinin (uhuvvet) temeli olduğunu görüyoruz. Bireyin sahip oldugu bireysellik ve şahsiyet ile toplumun sahip olduğu yönetim ve otoritesiyi kaybetmeksizin bireyi topluma bağlayan şey,Müslümanlar arasında dünyevî hiçbir gücün parçalayamayacağı böylesi sağlam ve uhrevî temele dayanan bu gerçek kardeşlik duygusudur.

S. Muhammed Nakib El-Attas – İslam Metafiziğine Prolegomena,s.59-62

Dipnotlar:

1 Biz, ayrıca İslâm’ın ‘barış’ anlamına geldiğini söylediğimizde, aslında esleme fiilinin delâlet ettiği boyun eğmenin sonucuna atıfta bulunmuş oluruz.

2 İbadeti mârifet ile bir tutarken; namaz dâhil farz, Peygamber’in sahih sünneti ve nafile ameller olarak ibadetin, marifete ulaşan kişinin üzerinden artık kalktığına ya da böyle bir kimse için namazın, kimi filozofların zannettiği gibi, sadece zihnî bir tefekkür demek olduğuna dair burada en ufak bir imâda bulunuyor değiliz. ‘Bilgi’ olarak mârı’fet, hem ilim hem de haldir. Ruhî ‘makamlar’ın (makamât, station) nihaî merhalelerine delâlet eden ilim, ruhî ‘haller’in (ahval) başlangıcını gösteren hali takip eder.

Bundan dolayı, mârifet, ruhî makam ile ruhî hal arasındaki geçiş noktasına işaret eder. Bu anlamda ve ayrıca kalbe Allah’tan gelen ve tamamen O’na dayanan bir bilgi olduğu için mârifet, ibadetle sürekli güvenceye alınıp desteklenmedikçe kendi başına zorunlu olarak sürekli bir durum arz etmez. Bu durumun farkında olan kimse, Allah hakkındaki bilgiyi Allah’tan alan kişinin (yani, ârı’f’in) ibadetini sadece tefekküre dönüştürmesinin abes bir durum olduğunu bilir, çünkü ârı’f, en azından kısmen de olsa, bu makama Rabb’ine yaklaşmasını sağlayan vasıtalar olan ibadeti sayesinde geldiğinin derin bir biçimde farkındadır.

3 Doğrusu, öznel Islâm ve nesnel İslâm gibi, ilkinin ikincisinden daha az muteber ve daha az sahih sayılacağı derecede ilkinin ikincisine göre daha az gerçekliğe ve doğruluğa işaret ettiği; ya da ikincisinin müstakil bir gerçeklik ve doğruluk olarak ilkinden daha farklı olmasına rağmen, ilkinin ikincisinin tecrübesinin çoklu yorumları oldugu anlamında herhangi bir ayrım söz konusu değildir.

Biz, her bir Müslüman bireyin öznel olarak tecrübe ettiği İslâm’ın nesnel olarak tecrübe edilen Islâm’la aynı olduğunu iddia ediyoruz. ‘Ömer ve ‘nesnel’ terimlerini, burada birini diğerinden ayırmaktan ziyade belirgin kılmak için kullanıyoruz. Bu ikisi arasındaki ayrım, anlayış seviyesine. kavrama derecesine ve bir Müslüman ile diğeri arasındaki halihazırdaki davranış seviyesine ilişkindir. Bu ayırım, bundan dolayı islâmî tecrübenin ihsân yönüne delâlet eder. Doğal olarak, farklı anlayış seviyelerine, farklı kavrama derecelerine ve bir Müslüman ile diğeri arasında hâlihazırdaki farklı davranış seviyelerine rağmen, yine de hepsi Müslümandırlar ve sadece tek bir isim İslam olduğu gibi bütün bunlarda müşterek olan şey de aynı İslamdır.

 

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir