Temel Hadis Kavramlarıyla İlgili Oryantalist İddialar ve Eleştirisi-1

I. “HADİS” VE “SÜNNET” YERİNE “TRADITION/GELENEK” KAVRAMINI KULLANMALARI

İlk dönemde farklı kullanımları bulunmakla birlikte genellikle Müslümanlar “sünnet” tabiri ile Hz. Peygamber’in sünnetini kastetmektedir. Oryantalistler ise söz konusu tabirin ilk iki asırda Hz. Peygamberde ilişkisi bulunmadığını, bu irtibatın sonradan kurulduğunu iddia etmektedirler. Ayrıca oryantalistler çalış­malarında “sünnet” veya “hadis” yerine kendi görüşlerini ve kültürlerini yansıtan tradition (gelenek) tabirini kullanmayı tercih etmektedirler. Onların hadisler hakkında yazdıkları eser ve makale isimlerinde de bu durum açıkça görülmek­tedir. Arentjan Wensinck (ö. 1939), Margoliouth (ö. 1940), Johannes Heindrik Kramers (ö. 1951), Arthur John Arberry (ö. 1969), Johann W. Fück (ö. 1974) gibi ilk dönem ve Harald Motzki, Nabia Abbott, Gautier Herald A. Juynboll ve benzeri son dönem oryantalistlerinin eser ve makale isimlerinde hadis yerine tra­dition kelimesi kullanılmaktadır.

Nitekim Arentjan VVensinck “The Importance of Tradition for the Study of Islam/Islâm Araştırmalarında Hadisin Önemi”,(1) David Samuel Margoliouth “On Moslem Tradition/Hadisler Üzerine”,(2) Johan­nes Heindrik Kramers “Une Tradition a Tendence Manicheenne: La Mange- use de Verdure/Maniheist Eğilimli Bir Hadis: Âkiletü’l-hadir”(3), Arthur John Arberry “Al-Qushairi as Traditionist/Hadisçi Olarak Kuşeyrî”(4) ve “Traditions byThree Links/Sülâsî Hadisler”,(5) “Al-Khatib on Traditionists/Hatîb el-Bağdadi ve Hadisçiler”,(6) Johann W. Fück “Die Rolle des Traditionalismus im Islam/ İslam’da Sünnetin Rolü”'(7) isimli makalelerinde hadis yerine tradition kelimesini kullanan ilk dönem oryantalistleridir.

Harald Motzki “Dating Müslim Traditj. ons: A Survey/Hadis Tarihlendirme Metotları: Bir Araştırma (8), Nabia Abbott “Grovvth of Tradition/Hadislerin Çoğalması”(9) isimli makalelerinde; Gautier Herald A. Juynboll ise The Authenticity of the Tradition Literatüre; Discussion in Modern Egypt/ Modern Mısırda Hadis Tartışmaları(10) ve Müslim Tradition-Studies in Chronology Provenance and Authorship of Early Hadith/ Hadis Tarihinin Yeniden İnşâsı-İlk Dönemde Hadisin Ortaya Çıkış Zamanı, Yeri ve Sorumlularına İlişkin İncelemeler(11) isimli eserlerinde tradition kelimesini hadis yerine kullanan son dönem oryantalistlerinden bir kısmıdır.(12)

Oryantalistlerin hadislerle ilgili araştırmalarında tradition (gelenek)(13), living tradition (yaşayan gelenek),putting into circulation (tedavüle sokmak), processing of grozuth (gelişim süreci), growth of traditions (hadislerin çoğal­ması), originating (ortaya çıkmak), appearing later (sonradan ortaya çıkmak), dating of traditions (hadislerin ortaya çıkış tarihini tespit) gibi ifadeleri sık sık kullanmaları da bu durumu teyit etmektedir. Zira söz konusu ifadeler belirli bir döneme değil gelişim sürecine vurgu yapmaktadır. Dolayısıyla oryanta­listlere göre “traditions” diye ifade edilen hadisler Müslümanların zaman içe­risinde geliştirdikleri geleneklerini ifade etmekte ve bunların Hz. Peygamber ile bir ilişkisi bulunmamaktadır. Nitekim Schacht’ın living tradition/yaşayan gelenek kavramını Hz. Peygamber’in sünnetinden bağımsız ve zaman zaman ona üstün bir statüde kullandığını düşünen Fazlurrahman, onun yerine Hz. Peygamberi ve onun sünnetini esas alarak ilk dönem İslâm toplumunun karşılaştıkları problemlerle ilgili ürettikleri çözümleri livıng sunnah/yaşayan sünnet tabiriyle ifade etmiştir.(14)

Böylece Fazlurrahman, Schacht’ın kullandı­ğı kavramla hadislerin Hz. Peygamber’le bir ilişkisinin bulunmadığını ifade ettiğini, kendisinin ise esas itibariyle Müslümanların bilgi kaynaklarının Hz. Peygamber’le ilişkili olduğuna dikkat çekmek istediğini belirtmiş olmakta­dır. Söz konusu ifadenin oryantalist araştırmalarda merkezî bir konumda ol­ması, özellikle dinlerinde geleneğin önemli bir yeri olan Batılılar tarafından, hadislerin Hz. Peygamber ile bir ilişkisinin bulunmadığı şeklinde anlaşılma­sına da sebep olmuştur.

Oryantalistler tarafından tradition (gelenek) tabirinin seçilmesinde, sözü edilen kavramın Hıristiyanlarca yaygın olarak bilinen anlamıyla hadis veya sün­neti özdeşleştirme anlayışının bulunduğu görülmektedir. Böylece Hıristiyanlıkta olduğu gibi önemli ölçüde hadis veya sünnet kavramlarının Hz. Peygamber’le ilişkisinin bulunmadığı daha kolay izah edilmiş olacaktır. Zira söz konusu ta­bir Hıristiyanlık açısından önemli ve belirleyici bir kavramdır. Nitekim Kitâb-ı Mukaddes’in yamnda özellikle Katolik kilisesinde geleneğin (tradition) önemli bir yeri vardır. “Dinî konularla ilgili olup Kitâb-ı Mukaddes’te bulunmayan bilginin nakledilmesi” anlamında tradition (gelenek), doktrinle ilgili gerçeğin kriteridir. Hıristiyanhk’ta tradition (gelenek), Mesih hakkındaki bilgilerle bun­ların teolojik açıdan önemi ve Hıristiyan hayatı için kullanımını içeren apostolik (havârilere ait öğreti) olarak nitelendirilir.

Kutsal Kitap bir geleneğin so­nucu meydana gelmiştir. Katolik inancında menşelerine göre “İlâhî”, “apostolik” ve “kiliseye” ait olmak üzere üç çeşit tradition (gelenek) söz konusudur. Tanrı veya Mesih İlâhî geleneği başlatmıştır. Ruhulkudüs un ilhamı altında havâriler apostolik geleneği, havâriler sonrası Kilise ise Kilise geleneğini oluşturmuştur. Hıristiyanlara göre gelenek, kilise babalarının inançlarından konsil kararlarına kadar geniş bir çerçeveyi ifade eder ve dogmanın kaynağıdır.(15) Buna göre gele­nekle (tradition,) Hz. İsâ arasında herhangi bir ilişki bulunmamaktadır. Tradition(gelenek) Hz. Isâ’dan sonraki döneme işaret etmektedir. Böylece oryantalistle hadis veya sünnet yerine tradition (gelenek) tabirini kullanmak suretiyle bunlarln Hz. Peygamberle bir ilişkisinin bulunmadığını ifade etmek istemektedirler.

Goldziher hadislerin Hz. Peygamber ile bir ilişkisinin bulunmadığını açık­ça ifade etmiştir. Ona göre Islâm kaynaklarında hadis olarak söz konusu edilen metinlerin sınırlı birkaç örnek dışında Hz. Muhammedle doğrudan bir ilgisi bulunmamaktadır. Kaynaklarda hadis olarak zikredilen bilgiler, Müslümanlar arasındaki siyasî çatışmalar ve fırka ihtilaflarında, tarafların kendi görüşlerini Peygamber’in otoritesiyle destekleme teşebbüslerinin sonucudur. Başka bir ifa­deyle ona göre hadisler, Islâm’ın birkaç asır devam eden oluşum süreci içinde bu sürece katılan siyasî, İçtimaî, İktisadî birçok faktörün sonucudur.(16)

Schacht ve Juynboll’a göre de hadislerin Hz. Peygamber’in mirasıyla doğ­rudan bir ilişkisi bulunmamaktadır. Hadisler Peygamber ve ashâbından gel­memektedir. Hukukî hadislerin önemli bir kısmı hicrî ikinci asrın ortalarına doğru ortaya çıkmıştır.(17) Klasik eserlerdeki hadislerin büyük çoğunluğu ise Şâfiî’den sonraki bir zamanda tedâvüle çıkarılmıştır.(18) Schacht, “Klasik ve di­ğer mecmualardaki hadislerin büyük çoğunluğu Şâfiî’den sonra tedâvüle so­kulmuştur. Eski hukuk ekollerinin yaşayan geleneğinin ve sahâbîler ile diğer otoritelerden gelen daha erken döneme ait rivâyetlerin aksine, Peygamber’den gelen hukukî hadislerin dikkate değer ilk bölümü ikinci yüzyılın ortalarına doğru ortaya çıkmıştır. Sahâbîlerden ve diğer otoritelerden gelen rivâyetler aynı büyüme sürecinden geçmiş olup, Peygamber’den gelen hadislerdeki gibi aynı bakış açısıyla değerlendirilmelidir”(19) derken bu durumu ifade etmektey­di. Zira ona göre Şâfiî’den önceki klasik hukuk ekollerinde sünnet, onların yaşayan geleneğini (living tradition) teşkil eden, toplumun ideal geleneksel uygulamalarıydı. Onlar sahâbe ve tâbiîn görüşleriyle Peygamber’in hadislerini aynı seviyede kabul etmekteydi.

Bu sebeple Şafiî’den önceki iki nesilde sahâbe ve tâbiîne atıf yaparak onları esas almak kural; Peygamber hadislerini delil olarak kullanmak ise istisna idi. Aynı durum mevkûf ve maktû* hadisler içinde söz konusudur. Önce maktûlar esas iken daha sonra mevkûflar esas olmuştur. Dolayısıyla maktûlar önce, mevkûflar ise daha sonra ortaya çıkarılmıştır.(20) Şâfıî ise, sünnetin Peygamberle ilgili olmasını zorunlu görmeyen önceki âlimlerin aksine sünneti Peygamber’in örnek davranışı olarak tanımlayan ilk hukukçuydu. Dolayısıyla Şâfıî’ye göre, sahâbe ve tâbiînin görüşleri yardımcı delil kabul edilse de sadece Peygamber’in davranışları otorite olmalıydı.(21)

Görüldüğü üzere Schacht, Şâfıî’den önce hicrî ikinci asır âlimlerinin, sahâbe,tâbiîn ve kendi görüşleri ile toplumun örfünü yaşayan gelenek kabul edip esas aldıklarını ve Peygamber’in hadislerine istisnaî olarak müracaat ettiklerini ifade etmektedir. Ona göre Peygamber hadislerinin (merfû’ hadislerin) önem ve otorite kazanması Şâfıî ile birlikte gerçekleşmiştir. Bu sebeple de hadislerin büyük çoğunluğu Şâfıî’den sonraki dönemde ortaya çıkmıştır.

Hadislerin önemli bir kısmının uydurma olduğuna ilk dikkat çeken oryan­talistin Aloys Sprenger (ö. 1893) olduğunu ifade eden Juynboll, konuyla ilgili Goldziher ve Schacht’ın görüşlerini naklederek onlara katıldığını belirtmekte­dir. Nitekim o, Goldziher’in, “Hemen hemen hiçbir hadisin, Peygamber’in ger­çek sözü veya onun davranışının güvenilir bir tasviri olduğu ispatlanamaz. Hadis literatürünün İslâm’ın ilk iki yüzyıldaki dinsel, tarihsel ve sosyal gelişiminin bir sonucu olarak mütâlaa edilmesi gerekir” açıklamasını naklettikten sonra onun bu görüşünün ilim dünyasını ikna ettiğini söylemektedir. O, Schacht’ın Origins adlı eserine hayranlığını dile getirmekte(22) ve Goldziher’in hadisle ilgili temel anlayı­şını Schacht’ın geliştirdiğini belirtmektedir. Ayrıca onun, hadislerin hicrî ikinci asırdaki mezhepler tarafından uydurulup yaygınlaştırıldığı şeklindeki görüşünü kaydetmektedir.(23)

Netice itibariyle Juynboll’un ifadesiyle Goldziher ve Schacht’ın bulguları, hadis literatürünün büyük kısmının, onun sözde kaynaklarına (peygamber, sahabe veya daha sonrakilere bile) atfının sahîh olmadığını ortaya koymaktadır.(24) David Samuel Margoliouth (ö. 1940) ve Theodorus Willem Juynboll’un açıklamaları, Oryantalistlerin, hadislerin Hz. Peygamber’le ilişkisi konusundaki görüşlerini özetler mahiyettedir. Margoliouth’a göre, [Hz.] Peygamber Kur’ân dışında herhangi bir hüküm veya dinî karar bırakmamış­tır. [Hz.] Peygamber’den sonra, ilk İslâm toplumunun uyguladığı sünnetin Peygamberin sünnetiyle hiçbir ilişkisi bulunmamaktadır. Bunlar, Islâm öncesi Arapların örfüdür. Hicrî II. yüzyılda, Müslüman nesiller bu örfî otoriteye nor­matiflik sağlamak amacıyla “Peygamberin sünneti” kavramını geliştirmişler ve bu kavramı gerçekleştirmek için de hadis aracını uydurmuşlardır.(25) Schacht’ın “Peygamberin sünneti” kavramıyla ilgili açıklamaları da Margoliouth’un yak­laşımıyla aynıdır.(26) Theodorus Willem Juynboll’un hadislerle ilgili açıklaması ise şöyledir: “Muhaddisler, Peygamberin kavil ve fiillerini yeni zamanın dü­şüncelerine uygun şekle soktular ve bu suretle ortaya, istihdâf edilen gayeye uygun birçok hadisler çıkarıldı; bunlarda o zamanlar hangi türlü hareket veya tefekkür tarzı şahsî olarak uygun görülüyorsa, o, Peygamberin fiil veya kavli imiş gibi gösteriliyordu.”(27) Dolayısıyla oryantalistlere göre, hadisler dinî bir metin değil, Islâm toplumunun siyasî, sosyal ve kültürel durumlarını yansıtan tarihî metinlerdir.

A. “HADİS” KAVRAMI HARKINDAKİ İDDİALARI

Ignaz Goldziher, “hadis” ve “sünnet” kavramlarının ilk dönemlerde birbi­rinden farklı anlamlarda kullanıldığı görüşündedir. Bu iki terimin aynı olduğu görüşü daha sonraki dönemlere aittir. Ona göre hadis, Peygamber e nispet edilen şifahî sözdür. Sünnet ise, dinî veya hukukî alanlarda ilk Müslüman cemaatin uygulamalarıdır. O, hadis ile sünnet kavramlarının farklılığını Abdurrahman b. Mehdî’nin (ö. 198/813) açıklamasıyla delillendirmektedir. Onun açıklamasına göre, Süfyân es-Sevrî (ö. 161/778) hadiste imam olduğu halde sünnette imam değildir. Evzâî (ö. 157/774) sünnette imam olduğu halde hadiste imam değil­dir. Mâlik (ö. 179/795) ise her ikisinde imamdır. Goldziher, Ebû Yusuf’un (ö. 182/798) sâhibu hadîs ve sâhibu sünne şeklinde nitelenmesi ile Kitâbus-Sünen bi- şevâhidıl-hadîs ismini taşıyan kitap adlarının bulunmasını da görüşünün delilleri olarak zikreder.(28)

“Haber” ve “yeni” gibi farklı sözlük anlamları bulunmakla birlikte(29) keli­me anlamını “hikâye” ve “efsane” olarak tercih eden Goldziher’e göre hadis, Hz. Peygamber’in hatta sahâbîlerin hayat ve öğretilerinin bir kaydı olmaktan çok, ilk Müslümanların görüş ve tutumlarının bir kaydı olarak görülmelidir. Dolayısıyla geniş hadis malzemesinden Hz. Peygambere veya sahâbîlerine nispet edilmiş güven duyulabilecek bir parçayı bulmak hemen hemen imkânsızdır. Hadis mal­zemesi itikâdî ve fıkhî mezheplerin çeşitli ve çoğunlukla birbiriyle çelişik gö­rüşlerine paralellik gösterdiği ve onları yansıttığı için, Hz. Peygamber’in kendi öğretisi ve davranışının bir kaynağı olarak hicrî üçüncü asırdaki hadis kaynak­larının genellikle güvenilir olmaktan uzak sayılması gerekir.(30) Dolayısıyla ha­dis literatürünün İslâm’ın ilk iki yüzyıldaki dinsel, tarihsel ve sosyal gelişiminin bir sonucu olarak mütâlaa edilmesi gerekmektedir.(31) Onun, “Rivâyetlerin, fikir akımları ve birbirleriyle çatışan gruplarla ilgisini kurarak inceledim ve gördüm ki bunlar, çatışmalardan doğmuşlardır. Bu, benim hadis ile ilgili çalışmalarımın esasını teşkil etmektedir”(32) açıklaması da hadislerin, Müslümanların fikrî tartışmalardaki görüşlerinin Hz. Peygambere nispet edilmesi suretiyle oluşturulduğu anlayışında olduğunu teyit etmektedir. Ona göre, rey ve heva, her sünnet ve bidat ifadesini hadislerde bulabilmiştir.(33)

Schacht da, “Büyük bir güvenle diyebiliriz ki, incelemekte olduğumuz fikhî hadisler, uydurularak tedavüle sokulduğunda, mezhebi tartışmalarda kullanılmıştır”(34) şeklindeki açıklamasıyla hadislerin ikinci asırdaki mezhep tartışmalarının sonucu ortaya çıkartıldığını ifade etmektedir. Schacht’a göre önce reye dayanan eski hukuk ekollerinin yaşayan geleneği/living tradition or­taya çıktı. İkinci merhalede bunlar tâbiîne, daha sonra sahâbeye, sonunda ise Peygambere nispet edildi. Şâfıî’den önce sahâbe ve tâbiîn görüşlerine başvurmak esas, Peygamber’den gelen hadislere müracaat istisna idi. Hicrî ikinci yüzyılın ortalarına doğru hadisçiler tarafından hadisleştirilip yayılan sözler yaşayan gele­neği/living tradition sarstı ve Şâfiî ile birlikte hadisler, yaşayan gelenek karşısında üstün bir mevkiye ulaştı.(35) Bu hadislerin hemen hiç birisi sahih olarak kabul edilemez.

Bunlar, bizzat hadisçiler tarafından birtakım yüce amaçlarla hicrî ikin­ci yüzyılın birinci yarısından itibaren ortaya atılmıştır. Dolayısıyla Schacht’a göre de hicrî ikinci asrın ortalarına doğru living tradition!yaşayan gelenek olarak orta­ya çıkan görüş ve uygulamalar, Şafiî’den sonra klasik hadis kitaplarına hadis şek­linde geçmiştir. Hicrî üçüncü asra ait klasik hadis kitaplarındaki hadisler önemli ölçüde Şâfiî’den sonra ortaya çıkmışlardır.(36) Schacht’a göre sahâbeden nakledi­len fıkhî görüşler de Hz. Peygambere nispet edilen hadisler gibi çok az sahihtir. Zira bunlar görüşlerini söz konusu sahâbînin otoritesi altına yerleştirmiş olan mezheplerin ürünleridir.(37) Bu anlayışı benimseyen Gautier Herald Juynboll’a göre Goldziher ve Schacht’tan bu yana, hadisleri gerçek kabul etmek her şeyi kolayca kabullenen çok safdil ilim adamlarının boşa geçirdiği vakit olarak telakki edilmelidir.(38) Böylece Juynboll da hicrî ikinci asırdaki fıkhî görüşlerin sonradan Hz. Peygambere dayanan hadislere dönüştürüldüğü kanaatine katılmaktadır.(39)

Theodorus Willem Juynboll’un (ö. 1948) hadislerle ilgili açıklaması ise şöyledir: Muhaddisler, Peygamber’in kavil ve fiillerini yeni zamanın düşüncelerine uygun şekle soktular ve bu surede ortaya, istihdâf edilen gayeye uygun birçok hadisler çıkarıldı; bunlarda o zamanlar hangi türlü hareket veya tefekkür tarzı şahsî olarak uygun görülüyorsa, o, Peygamber’in fiil veya kavliymiş gibi göste­riliyordu.(40) Dolayısıyla oryantalisdere göre, hadisler dinî bir metin değil, İslâm toplumunun siyasî, sosyal ve kültürel durumlarını yansıtan, bunlar sebebiyle or­taya çıkmış ve onların yansıması olan tarihî metinlerdir.(41)

B. “SÜNNET” ve “PEYGAMBER’İN SÜNNETİ” KAVRAMLARI HARKINDAKİ İDDİALARI

Yukarıda ifade edildiği gibi Ignaz Goldziher, hadis ve sünnetin farklı an­lama geldiği görüşündedir. O, sünnet kavramının cahiliye döneminden itibaren kullanıldığını, bu dönemde ataların adet ve geleneklerinin sünnet olarak görül­düğünü ifade etmektedir. Ona göre, İslâmî sünnet, eski Arap anlayışının yeniden gözden geçirilmiş şeklidir. İslâmın gelişiyle sünnet kavramının içeriği, Müslümanlar için, Hz. Peygamber’in örnek davranışı, onun yazılı hale getirilmiş olan fiil ve sözlerinden elde edilen amelî kurallar şeklinde bir değişikliğe uğramıştır. Buna göre sünnet ilk İslâm cemaatinin fiilen yaşayan tatbikatı şeklinde tanım­lanabilir. Böylece o, sünnet kelimesini Hz. Peygamberde değil ilk dönem Müs­lüman toplumuyla ilişkilendirmektedir. Çünkü ona göre sünnet, ilk Müslüman cemaatin uygulamaları, hadis ise bu sünnet ve uygulamaların Hz. Peygamber’e nispet edilen sözlü ve tarihî belgeleridir. Ayrıca ona göre sünnetin tatbike konuluşu ilk önce muttaki Medine çevrelerinde olmuştur.(42)

David Samuel Margoliouth (ö. 1940) Hz. Muhammed’den sonra ilk Islâm cemaatinin uyguladığı sünnetin onun sünneti olmadığını, Kur’ân vasıtasıyla ta‘dile uğrayan Islâm öncesi Arap örfü olduğunu belirtmektedir. Hz Peygamber Kur’ân dışında hiçbir sünnet ya da hadis bırakmamıştır. Ona göre hicrî ikinci asırda, sonraki nesiller “Hz. Peygamber’in Sünneti” kavramım geliştirmişler, bu kavramı gerçekleştirmek için de hadis uydurma faaliyetine başlamışlardır.(43)

Joseph Schacht ise “sünnet” ve “Peygamber’in sünneti” tabirleriyle özel olarak ilgilenen oryantalisttir. O, “sünnet” ve “Peygamber’in sünneti” tabir­leri hakkındaki görüşlerini The Origins of Muhammadan Jurisprudence ve An Introduction to Islamic Law isimli eserlerinde açıklamaktadır. Ayrıca o, bu kavramlar ile ilgili olarak “Peygamber’in Sünneti Tabiri Hakkında” ismiyle Türkçe’ye tercüme edilen müstakil bir makale de yazmıştır. Schacht’a göre Şafiî’ye kadar sünnet, Peygamber’in sünneti anlamında değil, örf/toplumun uygulamaları, âlimlerin reyleri (living tradition) manasında kullanılmak­taydı. O, bu uygulamaları eski hukuk ekollerinin yaşayan geleneği olarak isimlendirmektedir.

Eski hukuk ekolleri, yaşayan geleneklerini ve mevkûf rivâyetleri hadislere takdim etmekteydi.(44) Ona göre Şafiî’den önceki fakihler nazarında sünnetin mutlaka Peygamber’le ilgili olması şart değildi. Sünneti Peygamber’in model davranışı olarak belirleyen ilk kişi Şafiî’dir. O, Peygamber’in sünnetini ondan nakledilen hadislerle özdeşleştirmiştir.(45) Schacht söz konusu makalede, Ibâdîlerin reisi Abdullah b. Ibâd’ın 76/695 senesi civarında Emevî halifesi Abdülmelik’e yazdığı mektuptan hareketle sözü edilen tabirin tarihini tespite çalışmaktadır. Onun tespitine göre söz konusu yıllarda “Peygamber’in Sünneti” tabiri Kur’ân’la bir seviyede, müs­takil düstur olarak henüz yerleşmiş değildi. Onun düşüncesinde, bu tabir henüz Kur’ân’da bildirilmiş ahkâmın ötesine geçmemekteydi. Dolayısıyla Peygamber’in sünnetine uymak, bizzat Peygamber’in yaptığı gibi Allah’ın Kitâbı’na uymaktan ibaretti. Sözü edilen mektuptan anlaşıldığına göre Kur’ân’ın yanında başka bir düstur varsa, bu, Peygamber’in sünneti değil, Ebû Bekir ve Ömer’in sünnetidir. Zira Abdullah b. İbâd mektupta bir defa bile Peygamberin çizdiği yola atıfta bulunmuş değildir. Atıfda bulunduğu daima Kur’ândır. Dolayısıyla Schacht’a göre ilk dönemde sünnet, hukukî değil siyasî anlamda kullanılmaktaydı.(47)

Schacht a göre “sünnet” ve “Peygamberin sünneti” tabirleri dinî ve hukukî anlamda Şafiî’den önce bulunmamaktaydı. Bu tabirlerin eş anlamlı olarak İslâm hukuk teorisine girişi Şafiî ile söz konusu olmuştur.(48) İraklılar (Ehl-i rey), hicrî ikinci yüzyılın başlarında, “Peygamberin sünneti” tabirini mahallî bir cemaatin idealleştirilmiş tatbikatı ve cemaate mensup bilginlerin doktirini demek olan “sünnet” ile bir tutmuşlardır. İraklıların “Peygamberin sünneti” anlayışı, Suriye­liler tarafından da benimsenmişti.(49)

Juynboll, sünnetle ilgili görüşüne delil olmak üzere Hz. Ömer’in, ölüm döşeğinde, etrafındakilere karşılaştıkları problemleri çözmek için Kur’ân’a, muhacirlere, ensara, çöl halkına ve son olarak ehl-i zimmete başvurmalarını tavsiye ettiğine dair bir bilgi nakleder.(50) Buna göre Hz. Ömer, Kur ân ın yanında kendilerine başvurulacaklar arasında muhâcirleri, ensârı, çöl halkı­nı ve son olarak ehl-i zimmeti zikrettiği halde Hz. Peygamber i söz konusu etmemiştir. Bu durum Juynboll’a göre sözü edilen dönemde sünnetü’n-nebi/Peygamber’in sünneti” kavramının ve sünnetin otoritesinin olmadığını göstermektedir.(51)

Ona göre, İslâmî kaynaklarda “sünnetü’n-nebi/ Peygamber’in sünneti” kavramı üzerinde yoğunlaşan ve onu Kur’ân’dan sonra ikinci kaynak olarak ileri süren ilk kişi Ömer b. Abdülazız’di. Ancak onun bu yaklaşımını sadece Medineli birkaç kişi benimsemekteydi.(52)Dolayısıyla Juynboll da, “Peygamber’in sünneti” anlayışının daha sonra hadis eserlerinin çoğalmasıyla arttığı görüşündedir.(53) Ancak o, hadis kitaplarında “Peygamber’in sünneti” şeklinde zikredilen rivâyetlere güvenmemektedir.(54) Ona göre kaynaklarda zikredilen “Ebû Bekir’in sünneti”, “Ömer’in sünne­ti” şeklindeki ifadelerde de görüldüğü gibi sünnet kelimesi Peygamber’in halefleri için de kullanılmıştır. Üstelik Hz. Ömer’in Sevad arazisiyle ilgili daha önce konulmuş bir kuralı değiştirmesi, Hz. Peygamber’in otoritesinin, daha sonraki dönemdeki seviyesine henüz ulaşmamış olduğunu göster­mektedir.(55) Dolayısıyla Juynboll’a göre de üçüncü asırdan önceki eserlerde sünnet kelimesi “Peygamber’in sünneti” anlamında dinî değil siyasî bir te­rim olarak kullanılmaktadır.(56) O, “Peygamber’in sünneti” tabirinin Şafiî ile birlikte belirginleştiği hususunda Schacht ile aynı görüşü paylaşmaktadır.(57)

Juynboll, “Bir din olarak Islâm’ın, özel olarak da İslâmî hükümlerin gelişi­mi, aslında tabakât kitaplarında fukaha veya ulemâ olarak belirtilen kişilerin elinde gerçekleşmiştir, insanlar arasında ihtilaf çıktığında veya hayatın her alanına ilişkin umûmî problemlere çözümler arandığında insanlar genel olarak yöneticilere değil; bilakis fukaha olsun ulemâ olsun bilgili insanlara danışmışlardır”(58) şeklindeki açıklamasıyla İslâm hükümlerinin gelişmesin­de Hz. Peygamber’in sünnetinin dikkate alınmadığını ifade etmektedir.(59)

Fazlurrahman’ın tespitiyle oryantalistlerin “Nebevi sünnet/Peygamber’in sünneti” kavramını reddetmelerinin üç temel sebebi bulunmaktaydı.

a. Bu araştırmacılar, sünneti oluşturan muhtevanın bir kısmının, Arap­ların İslâm öncesi örf ve adetlerinin doğrudan bir devamı olduğunu düşünü­yorlardı.
b. Sünnetin muhtevasının büyük bir kısmı ilk İslâm hukukçularının hür dü­şünce hareketinin bir neticesiydi ve bu muhteva içinde Yahudi kaynaklarından, Bizans ve İran idari tatbikatından yeni unsurlar da yer alıyordu.
c. Hadis hareketi hicrî ikinci yüzyılın sonlarından itibaren büyük çaplı bir hareket halini aldığı zaman daha önceki dönemin bütün sünneti, “Nebevi sün­net/Peygamber’in sünneti” kavramı adı altında Hz. Peygambere sözlü olarak atfedilmişti.(60)

II. “HADİS” VE “SÜNNET” KAVRAMLARIYLA İLGİLİ İDDİALARIN ELEŞTİRİSİ

Yukarıda ifade edildiği üzere oryantalistlere göre, Hz. Peygamber’den ba­ğımsız olarak hicrî ikinci asırda itikâdî, fıkhî ve siyasî tartışmalarda çözüm olarak üretilen anlayış sünneti yaşayan gelenek,, yaklaşık ikinci yüzyılın ortalarından iti­baren isnadlar oluşturularak Peygamber’e nispet edilen temel hadis kaynakların­daki rivâyetler ise hadis olarak kabul edilmektedir. Dolayısıyla onlara göre hem sünnet hem de hadisin Hz. Peygamberle bir ilişkisi bulunmamaktadır. Aşağı­da oryantalistlerin temel görüşü olan, “tarihî süreçte önce sünnetin, daha sonra onun hadisleştirilmesinin gerçekleştiği” anlayışı esas alınarak konu iki ayrı başlık altında incelenecektir.

A. “SÜNNET” ve “PEYGAMBERİN SÜNNETİ” KAVRAMLARI

Verilen bilgilerden anlaşıldığı üzere oryantalistlerin hadisle ilgili temel yalaşımlarının başında hadis ve sünnet yerine tradition (gelenek) kavramım kullanmaları gelmektedir. Yukarıda da ifade edildiği gibi bu kavram Batı kültüründe Hıristiyanlıkla ilgili önemli bir kavramdır ve özellikle kilisenin din hakkındaki açıklama ve kararlarını ifade etmektedir. Dolayısıyla tradition (gelenek) kavramıyla Hz. Isa’dan bağımsız ve onunla ilgisi bulunmayan, daha sonraki dönem­lerde kilise tarafından üretilen dinî bilgiler kastedilmektedir. Oryantalistler hadis ve sünnet yerine tradition (gelenek) kavramını kullanmak suretiyle hadis veya sünnetin de Hz. Peygamber’le bir ilgisinin bulunmadığına dikkat çekmek iste­mektedirler. Bu görüşlerini delillendirmek üzere ise özellikle “Sünnetu’n-nebi/ Peygamber’in sünneti” tabirinin Müslümanlar tarafından hicrî ikinci asırda – Schacht’a göre Şâfıî sonrasında- kullanılmaya başlandığını ispata çalışmaktadır­lar. Hicri ikinci asır öncesinde kullanılan “sünnet” tabirinin de Hz. Peygamber’le bir ilişkisinin bulunmadığını ortaya koymaya gayret etmektedirler. Bu amaçla hicrî ikinci asırdan önce tespit edilen sünnet tabirinin hukukî değil siyasî anlam­da kullanıldığını iddia etmektedirler.

Oryantalistlerin söz konusu iddiaları son dönemde Müslüman âlimler tara­fından delilleriyle reddedilmiştir. Yine bu dönemde bazı oryantalistler de bahsi geçen yaklaşımın İlmî olmadığını ve tarihî gerçeklerle örtüşmediğini gerekçele­riyle ifade etmişlerdir. Aşağıda bunlardan bir kısmı zikredilerek ilgili kaynaklara atıfla yetinilecektir.

Sünnet, İslâm öncesi Arap toplumunda bilinen ve “ataların geleneği”, “örnek alınan uygulama”, “örf ve gelenek” anlamında kullanılan bir kelimeydi.(61) îslâm ile birlikte kelimenin “örnek alman uygulama” anlamı kullanılmaya devam et­miştir. Ancak bu dönemde, cahiliye devrindeki atalar, örf ve gelenek yerine Hz. Peygamber ile onun Hz. Ebû Bekir gibi önde gelen sahâbîlerinin uygulama ve davranışları örnek alınmaya başlanmıştır. Hz. Peygamber de hadislerinde söz konusu kelimeyi “insanlar tarafından iyi veya kötü örnek alınan uygulama” an­lamında kullanmış(62) ve kendisi ile önde gelen sahâbîlerinin uygulamalarının örnek alınmasını tavsiye ederken de sözü edilen kelimeyi kullanmıştır. Nitekim Hz. Peygamber, Sünnetimden yüz çeviren benden değildir.’(63) ve ”Size iki şey bı­raktım, onlara tutunduğunuz sürece sapmazsınız: Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünneti”(64) hadislerinde uygulama ve davranışlarının örnek alınmasını tavsiye et­miştir. “Benim ve benden sonraki râşid halifelerin sünnetine uyun”(65) hadisinde ise önde gelen sahâbîlerin uygulama ve davranışlarının örnek alınmasını öğütlemiştir. Netice itibariyle Hz. Peygamberle birlikte, onun uygulaması ve davranışları Islâm toplumu için sünnet teşkil etmiş ve İslâm öncesi Arap sünnetinin idealliği sona ermiştir.

Sahâbe ve tâbiîn nesillerinin yaşadığı hicrî birinci asırda sünnet, kelime anlamıyla da kullanılmakla birlikte başlangıçtan itibaren aynı zamanda Hz. Peygambere nispet edilerek “Peygamber’in sünneti” şeklinde kavram olarak da zikredilmekteydi. Burada sahâbe ve tâbiîn nesillerinin kullanımlarına dair birkaç misal verilmekle yetinilecektir. Hz. Ebû Bekir, miras talebiyle kendisine gelen nineye “Senin hakkında Allah’ın kitabında bir şey yoktur. Ben, Rasûlullah’ın (s. a.) sünnetinde de senin için bir şey verildiğini bilmiyorum”(66) şeklinde verdiği cevapta “Sünnet’ü Resûlullah/Peygamber’in sünneti” tabirini kulanmıştı. Fâtıma bint Kays’la ilgili Hz. Ömer’in, “Biz, ezberlediğini veya unuttuğunu bilmediği­miz bir kadının sözünden dolayı Allah’ın Kitabını ve Peygamberimizin sünnetini terk etmeyiz. Onun (iddeti bitinceye kadar) barınak ve nafaka hakkı vardır…”(67) şeklindeki açıklamasında da “Peygamberimizin sünneti” kavram olarak kulla­nılmıştı.

Hac ile birlikte umre yapılması yasağına dair Hz. Ali, “Ben, bir kimse­nin görüşünden dolayı Hz. Peygamberin sünnetini terk edecek değilim”(68) derken “Peygamber’in sünneti” tabirini kullanmaktaydı. Namazda ayaklarını bitiştiren bir adam için önde gelen sahâbîlerden Abdullah b. Mes‘ûd da, “Sünnete aykırı davrandı/sünnete göre hatalı davrandı”(69) ve namazların evde kılınmasıyla ilgili olarak, “Böyle yaparsanız Peygamberimizin sünnetini terk edersiniz”(70) ifadeleriyle Hz. Peygamberin sünnetini kastetmekteydi. Abdullah b. Abbasin “Allah’ sana inanarak, Kitabı’nı ve Peygamberinin sünnetini tasdik ederek” diye selamlamasına dair(71) açıklamasında “Peygamberin sünneti” tabiri kullanılmaktaydı.(72)

Abdullah b. Ömer de Abdülmelik’e biat ederken Allah’ın ve Peygamber’in sünneti üzerine itaat edeceğini dile getirerek(73) “Peygamberin sünneti” tabirini kullanmıştır. Söz konusu misallerin farklı kaynaklarda “Peygamberin sünneti” yerine “Peygamberin fiili” veya “Peygamberin uygulaması” gibi ifadelerle geçmesi mânen rivâyet edildiklerine işaret etmektedir. Bu ise, farklı şekillerde ifade edilse de sahâbenin Hz. Peygamberin takip ettiği yol ve uygulamaları “Peygamber’in sünneti” olarak algıladıklarını gösterir. Görüldüğü gibi “Peygamberin sünneti” tabirini önde gelen sahâbîlerden Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer hukukla ilgili ko­nularda, Hz. Ali, Abdullah b. Mes’ûd ve Abdullah b. Abbâs ise namaz ve hac ibadetleri hakkında kullanmışlardır. Bu durum oryantalistlerin ilk dönemde sünnet kelimesinin siyasî anlamda kullanıldığı iddialarının isabetli olmadığım göstermektedir.

“Peygamber’in sünneti” tabiri tabiîn neslinde de yoğun olarak kullanılmak­taydı. Tabiîn neslinin önde gelen âlimlerinden İbrahim et-Teymî (ö. 92/711), Urve b. Zübeyr (ö. 94/712), İbrahim en-Nehaî (ö. 96/714), Mücâhid b. Cebr (ö. 103/721), Ömer b. Abdülaziz (ö. 101/719), Sâlim b. Abdullah (ö. 106/724), Kâsım b. Muhammed (ö. 107/725) ve Haşan el-Basrî (ö. 110/728) “Peygamber’in sünneti” tabirini kullanmaktaydı. Bu neslin de sözü edilen tabiri çoğunlukla fıkhı bağlamda kullandıkları görülmektedir.(74)

Sahâbe ve tâbiîn nesillerinin sünnet kelimesini Hz. Peygamber’in örnek uy­gulaması anlamının yanında “Sünnet’ü Ebî Bekr/Ebû Bekir’in sünneti”, “Sünnet’ü Ömer/Ömer’in sünneti”, “Sünnet’ü Fülan/Falanın sünneti(75) gibi ifadelerle önde gelen sahâbîlerin örnek uygulama ve davranışları hakkında da kullandıkları, kaynaklarda zikredilmektedir. Netice itibariyle “sünnet” ilk dönemde çeşitli an­lamlarda kullanılmıştır. Ancak bu kullanımlar, Hz. Peygamber’in sünnetine karşı veya ondan daha üstün bir konumda olmamıştır.(76) Bu durum Schacht’ın “Me­dine ameli önce, Peygamber ve sahâbîlerden gelen sünnetler ise daha sonradır”(77) şeklindeki yaklaşımının da isabetsiz olduğunu ortaya koymaktadır.

Oryantalistlerden Brawmann da The Spiritual Background of Early İslam(78) isimli eserinde “Sunna and Related Concepts/Sünnet ve İlgili Kavramlar” baş­lığı altında tespit ettiği deliller çerçevesinde “sünnet” tabirinin başlangıçtan itibaren “Sünnetü’n-nebi/Peygamber’in sünneti”(79)anlamında kullanıldığına dikkat çeker.(80)

Bütün bu bilgiler oryantalistlerin, “sünnet” ve “Peygamberin sünneti” tabir­lerinin ikinci asrın sonlarına doğru ortaya çıktığı yönündeki iddialarının gerçeği yansıtmadığını göstermektedir. Söz konusu deliller, bu tabirlerin baştan beri kul­lanıldığını ve kısa sürede kavramsallaştığını açıkça ortaya koymaktadır.

Prof.Dr.Ahmet Yücel

Devamı için bkn:

Temel Hadis Kavramlarıyla İlgili Oryantalist İddialar ve Eleştirisi-2

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*