Tasavvuf ve Mezhebe Düşmanlığın Arka Planı:İslam’ı Tahrif Etmek !

Tasavvuf ve Mezhebe Düşmanlığın Arka Planı:İslam'ı Tahrif Etmek !

FATİH KUT : Peki bazı insanlar neden mezheb ve tasavvufa düşmanlar, bunun sebepleri nelerdir?

PROF. DR. ORHAN ÇEKER: Tasavvuf / tarikata düşmanlık ile mezheblere düşmanlığın sebebi aslında aynıdır. Yani şöyle : Bir adam eğer tarikata düşmansa, şöyle veya böyle mezhebe de yan bakar. Ya da mezhebe düşmansa, yanı sıra mutlaka tarikata da düşmandır. Bunu göz önünde bulundurarak; bu düşmanlık nasıl oluştu, arka planda neler var, konusuna girelim. Yanısıra şuna da cevap arayalım : Bu işin içinde hainler var mı ki bizimkiler gafilce onlara uyuyorlar ? Bunun arka planını da anlatmamız lazımdır.

Kur´ân-ı Kerîm’den önce ilahi kitaplara bakıyoruz. Tevrat, Zebur, İncil ve nihayet Kur´ân-ı Kerîm. Tevrat’tan önce de sahifeler vardı. 100 suhuf diyoruz. Çeşitli Peygamberlere sahifeler verilmiş. Kur´ân-ı Kerîm dışındaki diğer kitap ve sahifelere bakacak olursak, sahifeler yok ortada. Tevrat, Kur´ân-ı Kerîm’deki ifadesi ile tahrîf edilmiş. Zebur yine o şekilde tahrîf edilmiş. Hele İncil, sanki ilahi bir kitap değil de o İlahi Kitap çerçevesinde oluşmuş kültürlerin antolojisi gibi. Belki de bu üçü içerisinde en fazla kendisini muhafaza eden Tevrat olmuştur. Öyle bir kanaatim var. Bunun da sebebi sanıyorum Tevrat’ın diğerlerine göre daha çok amelî hüküm ihtiva ediyor olmasıdır. Bu amelî hükümler örfü oluşturmuş, örfler de kolay kolay terk edilmediği için daha uzun zaman kendini muhafaza edebilmiştir. Böyle olunca da Tevrat’ın safiyeti Zebur ya da İncil’e göre biraz daha fazla olmuştur. Neticede üçü de tahrîfe uğramıştır. Bu tahrif işini kim yaptı ? İnsanoğlu yaptı. Peki bu üç kitabı ve sahifeleri tahrîf eden, yozlaştıran, karma karışık hale getiren insanoğlu Kur´ân-ı Kerîm’i de bu hale getirmek istemedi mi? Böyle bir niyeti olamaz mı ? Böyle bir gayreti olamaz mı ?

FATİH KUT: Böyle bir girişimde bulunmadı mı?

PROF. DR. ORHAN ÇEKER: İnsanoğlu, bu şeytan insanoğlu Kur´ân-ı Kerîm’i de bozmak için elinden gelen gayreti gösterdi. Hatta Peygamberimiz’e gelmeden önce bile cin şeytanlar faaliyete başlamıştı. ‘Biz acaba vahyi çalabilir miyiz’ diye elden gelen tüm gayreti sarfetti. Hemen arkalarından onlar ateşle kovalandılar görevli melekler tarafından. Kulak hırsızlığı yapan bu şeytanların kor ateşle kovalandıkları, kovuldukları Kur´ân-ı Kerîm’de birkaç yerde geçmektedir. Tebareke (Mülk) ve Saffat sûrelerinin hemen ilk sayfalarına, ilk ayetlerine bakılabilir. Şeytanın biri kulak kabartsa, hemen görevli melek kor ateş göndermesiyle şeytanı oradan uzaklaştırırdı veya öldürürdü. Böyle bir gayret var. Peygamberimiz Aleyhi´s-Salâtu ve´s-Selâm’a vahiy gelirken yine meleklerin gözetiminde ve herhangi bir mâ-sivâ sözü karışmasın, ilahi söze yabancı sözü karışmasın diye, meleklerin zaptı ve zabıtlığı altında gelmiştir (Cin suresi : 26-28). Resûlullah Aleyhi´s-Salâtü ve´s-Selâm da o zabıtla bu vahyi almıştır. Alır almaz da hemen katipleri çağırmış ve “Bana şu ayetler vahyedildi. Bu ayeti filan sûrenin falan yerine yazın”, diye talimat vermişti. Yani Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem vahyi hemen kayda geçirtirdi. Sadece bununla da kalmamıştır. Kur´ân-ı Kerîm bir yandan da ezberlenmiştir. Yani Kur´ân-ı Kerîm hem kağıda yazılmış, kayda geçirilmiş hem de ezberlenmiştir.

Burada bizim eğitimcilere biraz çatacağım. Diyorlar ki ezberci eğitim olmaz. Bu çok yanlış bir fikirdir. Bizim kültürümüz ezberle gelmiştir, muhakemeyle yaşatılmıştır. Burası çok önemli, bizim kültürde hem ezber hem muhakeme var. Batı kültüründe materyal kaynak bilgi olmayınca, ezbere gerek yok. Bu bakımdan onlarda sadece muhakeme olduğu için ezber ve ezberciliğe karşı çıkarlar. Peygamberimiz Aleyhi´s-Salâtu ve´s-Selâm ile ilgili olarak söylemiştim. Veda’ hutbesinde son cümle olarak “Burada olanlar olmayanlara bildirsin. Olabilir ki burada olmayanlar, olanlardan daha iyi anlamış olabilir”, buyurmuşlardı. Burada olan kişi, hadîs’i aynen ezberleyecek, anlamasa bile olduğu gibi nakledecek, kendisine nakledilen kişi daha iyi anlayacaktır. Sen emaneti anlamasan bile naklet. Mesela Kur´ân-ı Kerîm’in tümü ezberle gelmiştir. Bize hadîslerin hemen hemen tümü ezberle gelmiştir. Bize dinimizin bütün materyalleri ezberle gelmiştir.

Ben şuna çok hayret ediyorum : Tecvidde “revm” denilen gizli ses anlamında bir kelime var. Müzikteki tını diyebileceğimiz bir kelime. Ayrıca “işmâm” diye bir kelime var ki harekeyi işaret eden dudak hareketi demektir. 1400 sene bu ümmet o ince şeyleri dahi ezberleyip nakletmiştir. O emanet sahibi insanlar ; “bu küçük şeyleri nakletmesek ne olur, bunun mantığı nedir”, dememişler, “madem ki Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem öyle yaptı hikmetini anlamasak bile nakledelim demişler” ve olduğu gibi nakletmişlerdir. Dinimiz ezberle gelmiş, muhakeme ile yaşamıştır. Peygamberimiz Aleyhi´s-Salâtu ve´s-Selâm diyor ki, “yedi yaşında iken çocuğunuza namaz kıldırınız”… Yani yedi yaşındaki çocuğa en azından sübhanekeyi, fatihayı, kısa sureleri, namaz dualarını öğreteceğiz. Çocuk bunları ezberleyecek ki namaz kılsın. Birisi ‘anlamadığı şeyi niye ezberletiyorsun çocuğa’, dese yanlış olur. Yani çocuk manasını anlamasa bile ezberleyecek. Kur´ân-ı Kerîm ezberle bir yandan da yazılarak geldiği için, en ince bir tınısı dahi bozulmadan geldiği için, şeytanlar Kur´ân-ı Kerîm’i lafzan tahrîf etmekten ümidini kesmişlerdir.

Yani Kur´ân-ı Kerîm’in tek bir sözünü değiştiririz diye bir ümitleri yok ama şeytanların bir ümidi var. O da Kur´ân-ı Kerîm’in lafzı, sözü, kelimesi, cümlesi, aynen duracak fakat ona yükleyeceğimiz mana farklı olacaktır, diye ümitlidirler. Mesela diyelim ki “kalem”, ‘bu bildiğiniz kalem değildir’ diyecekler ve hiç ilgisi olmayan İslam’a ters bir mana verecekler. İşte bu manevi tahrîf yani Kur´ân-ı Kerîm’i ma’nen yozlaştırma noktasında şeytanlar ümitlidirler. Bu konuda bayağı da mesafe alıyorlar. Mesela adam, ‘bu söylediğiniz Kur´ân-ı Kerîm’de var mı’ diye soruyor. ‘Hadîs’lerde var mı’, diye sormuyor. Hadis sanki yok devrede. “Kur´ân-ı Kerîm’de yoksa ben kabul etmem” diye sapıkça diretiyorlar. ‘İslam varsa, Kur´ân-ı Kerîm’dekidir. ‘Kur´ân’daki İslam…’ deyip duruyorlar. Kur´ân-ı Kerîm’i ma’nen tahrîften koruyan şey Sünnettir. Onun için o şeytanlar sünnete karşıdırlar. Yani herhangi bir ayet üzerinde birileri düşünüyor, şeytanca bir mana vermeye kalkıyor. Ama bu ayete bu manayı veremezsin anlamında karşısına beş on… tane hadîs dikiliyor. O hadisler ‘Bu mana İslam’a terstir’, diyor. Kısacası, manevi tahrîfi engelleyen şey, Peygamberimizin Sünnetidir. Onun içindir ki Sünnete karşı çıkış, ‘hadîslere uydurma karışmıştır’ filan…gibi iddia ve söylemler, Kur’an’ı manen tahrife uğratmak amaçlıdır. Hadîsler bir tarafa, Kur´ân deyip duranlar asıl olarak Kur´ân-ı Kerîm’i tahrîf etmek için Sünnete karşı çıkıyorlar. Çünkü hevalarına göre bir ayete mana vermeye kalksalar sünnet karşılarına dikiliyor ve o manayı vermelerine engel oluyor. Ona o şeytan bu sefer Sünneti aşma fikrini aşılamaya / vahyetmeye çalışıyor. O da Sünneti inkar yoluna gidiyor.
Bu sebeptendir ki Sünnet devrede olduğu sürece Kur´ân-ı Kerîm ma’nen yozlaştırılamayacaktır. Sünnet düşmanlığının temelinde, arka planında, aslında masum bilimsel bir mesele değil, bir ideoloji yatmaktadır. O ideoloji de İslam’ı ma’nen tahrîf etmektir.. Yani adı İslam olan, ama kendisi İslam olmayan bir din üretme projesidir. Sünnet bu ideolojinin yer bulmasına engel olduğu için, o kişiler Sünnete düşman kesiliyorlar.
Bu şeytanlar bir yandan da İslam dinini müslümanların zihninde basitleştirmeye, küçük düşürmeye, darma dağınık bir dinmiş gibi göstermeye çalışıyorlar. Bunu gerçekleştirmek için de dillerine doladıkları konulardan bir tanesi İslam alimleridir. O alimleri mümkün olduğunca kötü ve sanki İslam’ı yanlış anlatmışlar gibi göstermek için yırtınıp çatlayıp duruyorlar. Halbuki dinimizi emaneten o alimler getirdiler.

Emanete son derece titizlikle riayet ettiler. Biz onlara minnettarız. Bir müzikal tınıyı (revm) bile kaybetmeden bize nakletmişlerdir. Biz onlara ömür boyu teşekkür etsek üzerimizdeki haklarını ödeyemeyiz. Alimlerimize, hele bir sahabiye, bir tabiiye, bir İmam Azam veya benzer birine ömür boyu teşekkür etsek, haklarını ödeyemeyiz. Bu şahsiyetler zararlılar karşısında kale gibi, dağ gibi durmuşlar, batıl fikirlerin İslam’a işlemesine engel olmuşlardır. İşte o bozuk niyetli düşmanlar, önce alimlere çattılar. Bu arada en kolay çattıkları şey mezhebler ve tarikatlar oldu. Çok mesafe de aldılar. Bu taarruzdan en çok nasibini alan, zararlı çıkan fıkıh mezhepleri, fıkıh ilmi, kelam ilmi ve tasavvuf oldu. İlk dış çerçevede onlar olduğu için bu üçü etkilendi. Ben bekliyordum, acaba Peygamberimizin Sünnetine ne diyecekler diye.

Elli çeşit şeytan çıktı ortaya. Kimileri, ‘Peygamber Aleyhi´s-Salâtu ve´s-Selâm bir postacıdır, –hâşâ- Allah’tan aldı, bize nakletti, işi bitti. Resûlullah artık bize karışamaz. Biz sadece Kur´ân’ı okuruz, ne anlarsak onu bilir, onu yaparız’ dediler. Yani Sünnet onları ilgilendirmez oldu. İşte bu insanlar küfre girerler, din dışına, İslamın dışına çıkarlar. Kimisi de, “Peygamberimizin Sünneti beni tabii ki bağlar ama Peygamberimiz’den gelen hadîs sayısı 17 tane…dir” diyor. Böylece dolaylı olarak onlar da Sünneti dışlamış olmaktadırlar. Böylece çeşit çeşit Sünnet düşmanları ortaya çıkıp duruyor. Bu şeytanlar Sünnet konusunda da belli bir mesafe aldıktan sonra ben hayretle takip ettim, acaba Kur´ân-ı Kerîm hakkında ne diyecekler diye. Bu sefer bula bula tam şeytanın icad edeceği iki kelime, iki söylem buldular. Birisi “tarihsellik”, öbürü “mahallîlik”, yani yerellik. Onlara göre ; İman ilkeleri dışında eyleme dönük bütün emir ve yasaklar tarihseldir. Yani o hükümler ilk asırda vardı, o asırdan sonraya etkisi yok, dediler. Bu ifadeyi duyar duymaz ilk defa aklıma gelen şey, Rahmetli Mustafa Sabri Efendinin
هو اقصر طريق الى الكفر
ifadesi geldi.

Manası : “Küfre giden en kestirme yol” (Mevkifu’l-Akl, 4 / 281, Mısır,1950). Bu söylemle birlikte mahallîlik, yerellik söylemi de şeytan uydurması başka bir söylem. Yani ‘Kur´ân-ı Kerîm indiği coğrafyayı ilgilendirir, Hicaz, Mekke, Medine, Cidde’yi…ilgilendirir. Kur’an, bu coğrafyanın dışına taşmaz’. Haşa. İşte Kur´ân-ı Kerîm’i manen tahrîfin iki tane şeytanlık örneği. İşte bu şeytanlıktan, bu düşmanlıktan tasavvuf en başta nasibini aldı. İsmi İslam olan ama kendisi İslam olmayan bir din üretmek isteyenler, tabii ki mezhebe de düşman olacaktır, tasavvufa da düşman olacaktır. Alimlerimize zaten düşman olacaktır. Sünnete de düşman olacaktır. Son olarak Kur´ân-ı Kerîm’e de tarihsel deyip dolaylı olarak düşman olacaktır. Görüldüğü gibi düşmanlığın sebebi, aslında dini tahrîftir.

FATİH KUT: Biz anlattıklarınızdan şunu çıkaralım : Bu, kademeli bir yaklaşım yani, değil mi?

PROF. DR. ORHAN ÇEKER: Evet, evet. Bunlara herhalde cin şeytanları akıl verdi ki bunu akledebiliyorlar. Yoksa insan bunu akledemez, diye düşünüyorum. Hemen buracıkta bir kitap tavsiye edeceğim. Türkçeye de tercüme edildi. ‘İngiliz (Britanya) Ajanı Hempher’in Hatıratı’. Küçük bir kitap. Bunun okunmasını çok arzu ederim.

FATİH KUT: Neler var içinde Hocam genel manada?

PROF. DR. ORHAN ÇEKER: Bunu uzun uzun anlatamayacağım. Şu kadarını söyleyeyim: Uzun yıllar İslam ülkelerinde ajanlık yapmış olan misyoner Hempher’in hatıratı. Misyonerliği İslam ülkelerinde 1700’lü yıllarda yapmış. Hatıratını yazmış. İngiltere hükümetine 27 maddelik bir rapor vermiş. Müslümanların kafasından kaldırılması gereken fikirlere dairdir bu rapor. Diyor ki, ‘bu fikirler müslümanların kafasından silinmeden biz müslümanların kafasına giremeyiz, dinlerini bozamayız’.

FATİH KUT: Çok ilginç gerçekten.

PROF. DR. ORHAN ÇEKER: Evet ilginç. 27 madde.

FATİH KUT: Bunu İngiliz ajanı diyor.

PROF. DR. ORHAN ÇEKER: Bunu İngiliz ajanı diyor, 1700’lü yıllarda yazmış. Bu arada kulakları çınlasın. İhsan Süreyya SIRMA Hoca da bunu, Sömürü Ajanı İngiliz Misyonerleri adlı kitabı içerisinde yayınladı.
Bu maddelerden unutamadığım birkaç tanesinden birisi, konumuzla ilgili: Müslümanların kafasından geçmiş alimlere hürmet fikrini yıkmamız lazım maddesi. Selefimize hürmet fikri. Yani diyor ki, bu hürmet fikri müslümanların kafasında olduğu sürece biz müslümanların gönlüne, kafasına, fikir yapısına giremiyoruz. Bunu söyleyen on yıl İstanbul’da ajanlık yapan birisi, hatıratını yazan Hempher. Bakmış ki İstanbul’da bunu yapamıyor, çünkü İstanbul’daki hocalar geçmiş alimlere son derece hürmetkar; bırakıp Ortadoğu ülkelerine doğru gidiyor, orada belki bir iş yapabilirim diye. Bu ajan, kendi ifadesine göre, İstanbul’da her ne zaman medresedeki hocasına bir fit atacak olsa, hocası “o hususta İmam A’zam… şöyle şöyle demiş, senin dediğin yanlış” deyip meseleyi bağlarmış. Yani ajan orada hocaların bi türlü kafalarına girip fitne uyandıramamış. İstanbul’da on yıl uğraşmasına rağmen başaramamış fitne işini. Ajan medresede okurken müslüman olduğunu söylermiş, bir yandan da İngiliz sefareti ile ilişkilerini devam ettirirmiş. Adını da İbrahim koymuşlar. Bunları hatıratında anlatıyor ajan. Medresede hocası onu evlendirecek bile olmuş ama o, foyası ortaya çıkmasın diye bu teklifi iktidarsızlığa vurarak kabul etmemiş. Bu adam, geçmiş alimlere hürmeti olan İstanbul çevresinde fitne çıkaramayınca orayı terk etmek zorunda kalmıştır.

FATİH KUT: Sayın Hocam içeride de kitabın ismini tekrar izleyicilerimiz istiyorlarmış.

PROF. DR. ORHAN ÇEKER, Britanya Ajanı (Casusu) Hempher’in Hatıratı veya İhsan Süreyya SIRMA Hocanın, Sömürü Ajanı İngiliz Misyonerleri. O 27 maddelik rapor ilginç gerçekten. Kültür olarak ne kadar yozlaşmış, nereye kadar gitmişiz. Böylece mezheb ve tarikat düşmanlığı İslamın tahrîf edilmesinin ilk harekatı olarak belirlenmiştir. Hani kale yapısında iç kale, bir de dış kale vardır ya işte İslam kalesinin dıştaki surları ; Fıkıh, Kelam ve Tasavvuftur. İlk önce onlara düşmanlık yapmışlardır. Bizim içteki saflar da onlara ortam hazırlıyor.

FATİH KUT: Ne diyelim, Allah ıslah eylesin.

Gelen arama terimleri:

  • ingiliz ajanların itirafları tasavvuf
  • ORHAN ÇEKER sünnet devrede olduğu sürece

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*