Tarihselcilik Tartışmasını Doğru Zemine Çekmek


(Biraz uzun, ama gerekli bir yazı)
***
1.GİRİŞ

Bir önceki yazımda “kendi kavramlarımızla düşünmek ve kendi terimlerimizle konuşmak” gerektiğinden söz etmiş, aksinin bizi biz olmaktan çıkaracağını söylemiştim. Buna en iyi örnek olabilecek meselelerden birisi “tarihsellik” tartışmasıdır.

Bu yazıda tarihselcilik ile ilgili herhangi bir değerlendirmede bulunmayacağım, yalnızca bu tartışmanın doğru zeminine işaret edeceğim. Konunun muhteva analizini başka yazılara havale ederek şu kadarını söylemekle yetineyim: An itibarıyla “tarihselcilik” meselesine usulî açıdan bakma konusunda ülkemizde yapılan yegâne çalışma Yunus Apaydın hocanın “Fıkıh usulünün temel kabulleri ve tarihselcilik” adlı makalesidir. Kısmet olursa başka zamanlarda hem bu makalenin değerlendirmesini yapmaya hem de genel olarak tarihselcilik konusunu usulî bir perspektifle ele almaya çalışacağım ama şimdi değil…

***

2. TARTIŞMANIN GÜNÜMÜZDEKİ BAĞLAMI

Günümüzde, nasslarda mevcut amelî hükümlerin aktüel değeri çoğunlukla üç kavram çerçevesinde ele alınıp tartışılmaktadır: “Gelenekselcilik / evrenselcilik /tarihüstücülük”, “tarihselcilik” ve “modernizm”.

Bu tartışmada tarafların görüşlerini netleştirmek her zaman o kadar kolay değil; çünkü hiçbir “grup” yekpâre bir görüşü savunmuyor. Bununla birlikte anahatlarıyla bir tasvir yapacak olursak şunları söyleyebiliriz:

a) “Gelenekselciler / evrenselciler / tarihüstücüler nasslarda yer alan hükümlerin bütünüyle, fıkıh mezheplerince üretilen hükümlerin ise büyük ölçüde evrensel / tarih üstü olduğunu, değişimin örfe dayalı sınırlı bazı hükümlerde olduğunu savunuyorlar.

b) Tarihselciler nasslarda yer alan hükümlerin belirli tarihsel şartlar altında konulmuş olduğunu, o tarihsel şartların değişmesiyle birlikte hükümlerin de değişeceğini belirtiyorlar. An itibarıyla geçerli olacak hükümlerin bu çağdaki ilim erbabı tarafından belirleneceğini savunuyorlar.

c) İlk bakışta tarihselciler ile aynı kategoride gibi görünen ama aralarında temel bazı açılardan farklılıklar bulunan modernistler ise insanlığın an itibarıyla geldiği durumun olabilecek en ideal seviye olduğunu kabul ederek bu modern durumla uyuşmayan geleneğin safdışı edilmesini, nassların ise tevil edilerek modern yapı ile bağdaştırılmasını savunuyorlar.

***

3. BAĞLAM KAYMASI

Şimdi, “nasslarda yer alan amelî ahkâmın günümüzdeki aktüel değeri” konusunun yukarıdaki bağlamda tartışılmasını niçin bir “bağlam kayması” olarak niteliyorum?

1. Siz “nasslarda yer alan hükümlerin an itibarıyla aktüel olup olmadığı” tartışmasını, tam da bu soruya cevap vermek için tesis edilmiş olan usul-i fıkıh ilminden bağımsız olarak ele aldığınızda, kurallarını sizin koymadığınız bir oyunun içine düşüyorsunuz. Kavramlar size ait olmadığı gibi bu kavramların içeriği de sizi yansıtmıyor.

2. Tartışmayı kendi zemin ve bağlamında yürüttüğümüzde usul müktesebatı ve tarihsel tecrübe bize büyük bir birikim sunuyor. Meselenin “nevzuhur”, “yeni yetme” bir mesele olmadığını görüyor, tarih boyunca bu konuda ortaya konan bütün düşüncelerden kendi zemin ve bağlamında istifade etme fırsatı buluyorsunuz. Konuyu “yeni yetme”, “ithal” terimlerle ele almaya başladığınızda ise “sığ bir bakış açısına” mahkûm oluyorsunuz.

3. Bu tartışmada sıklıkla kullanılan “gelenekselcilik”, “tarihselcilik”, “modernizm” gibi terimlerin hepsi tartışmaya girenlerin kendi benimsediği kavramlar olmayıp “karşıdaki tarafından yapılan bir isimlendirmedir.” Bu sebeple de “pejoratif” bir üsluba sahiptir. Birine “modernist” dediğiniz zaman ona hakaret etmiş oluyorsunuz. Aynı şekilde “gelenekselci seni” dediğinizde de öyle…

4. Bu kavramların hepsinin Batı’da bir geçmişi var ve bu geçmiş temiz değil. Söz gelimi “tarihselcilik” denilen şey, ilk çıkışı itibarıyla İncil nüshalarının orijinalliği sorununa odaklanmıştı. Sonradan farklı kulvarlara çekildi. Kavram, her kullanıldığı bağlamda yeni bir anlam ve içerik kazandı. Siz şimdi elin oğlunun yüz yıllar boyunca dilden dile dolaştırdığı bir kavramla tutup kendi nasslarınıza bakacaksınız öyle mi?

***
4. DOĞRU ZEMİN: İSTİHSAN

Tartışmayı doğru zemine oturtmak için şu soruyu sormalıyız: Usul ilminde bu tartışmayı nerede, hangi bağlamda, hangi argümanlarla yapabiliriz?

Kestirmeden söyleyelim: Usul ilminde bu tartışmanın bağlamı “istihsan” delilidir. Meseleyi “istihsan” çerçevesinde ele aldığımızda ise bu kısır tartışmadan uzakta duruyorsunuz. Meseleyi “deplasmanda” değil “kendi sahanızda” tartışıyorsunuz. Üstelik “istihsan” konusundaki tartışmalar “daha felsefî”, “daha derinlikli” sorulara da cevap veriyor.

İstihsanın ayrıntısına girecek değilim ama tarihselcilik tartışmasının niçin bu zeminde yürütülmesi gerektiğini ifade etmek için bir iki kelam etmem zorunlu.

İstihsan üzerinde o kadar çok farklı tanımlar var ki… Genel kabul gören ve istihsanı en iyi ifade eden tanım olarak şunu zikredebiliriz: “Delilin gerektirdiği hükmün, daha güçlü bir delil sebebiyle terk edilmesi.” Bu ne demek?

Yani nasslarda veya genel kurallarda bir meseleye ilişkin şer’î bir hüküm yer alıyor. Bir müctehid bu şer’î hükmü bırakıp başka bir hükmü benimsiyor. Gördüğünüz üzere tarihselcilik meselesi yalnızca “nasslardaki hükmün günümüzde uygulanıp uygulanmaması” sorununa odaklanmışken istihsan “hem nasslardaki hem de şeriatın veya mezhebin genelindeki bir hükmün uygulanmaması” meselesine odaklanıyor.

Meseleyi daha geniş perspektifte ele alıyor.
“Tarihselcilik”, sadece tarihsel şartların değişmiş olmasını “nasslarda yer alan hükümlerin terk edilmesi” için elverişli görürken istihsan öyle yapmıyor. Bunun meşrû zeminini ortaya koymaya, alt yapısını tesis etmeye çalışıyor.

İstihsanı en yaygın ve sistematik bir biçimde kullananlar Hanefîler (özelde de Ebu Hanife) olduğu için istihsan konusundaki tepkilerin ilk ve doğrudan adresi de onlar (ve Ebu Hanife) olmuştur. İmam Şâfiî istihsanı “tehlikeli”, “riskli” bir delil olarak görmüş ve “istihsan yapan şeriat vaz etmiş olur”, “istihsan telezzüzdür [keyfine göre hüküm vermektir]” demek suretiyle onu adeta “paralel din yaratma enstrümanı” olarak lanse etmiştir. Sünnî fıkıh mezhepleri içinde istihsana karşı bu derece hassas (siz buna alerjili de diyebilirsiniz) olan yegâne mezhep Şâfiîlerdir. Zira Mâlikîler de istihsanı en az Hanefîler kadar meşru görmüş ve aktif olarak da kullanmışlardır. Hatta İmam Mâlik’in “ilmin onda dokuzu istihsandır” sözü kitaplara geçmiştir.

Demek ki klasik dönemde nasslar, icma ve kıyasla sabit dinî hükümlerin terk edilip edilemeyeceği tartışması “istihsan” başlığı altında ele alınmış. Şu halde bugün “nasslarda yer alan hükümlerin uygulanıp uygulanamayacağı” tartışmasının doğru adresi de “dışarıdan ithal” kavramlar değil, usulümüzün kendi kavramları olmalı.

***

5. CEVAP BEKLEYEN SORULAR

Şimdi istihsana odaklandığımızda karşımıza, tarihselcilik meselesinde hiç ele alınmayan şu sorular karşımıza çıkıyor:

İstihsan “dinin içini boşaltan bir delil olma”, “paralel din yaratma” riskini içinde barındırıyor mu? Şayet böyle bir potansiyel tehlikeden söz etmek mümkün ise bu, bertaraf edilebilecek bir tehlike midir?
İmam Şâfiî’nin karşı çıktığı istihsan ile Hanefîlerin ve Mâlikîlerin kabul ettiği istihsan aynı mı ayrı mıydı?

İstihsanı kim yapabilir? Şöyle bir parça ucundan köşesinden dinî ilim tahsil etmiş herkes “istihsan” denilen delile başvurabilir mi? Yoksa “istihsan” yapabilmek için nasslar ve icmayı yalayıp yutmuş, sindirmiş, ömrünü bu işe vakfetmiş olmak mı gerek?

Ve nihâyet… İstihsan ile bugün tartışılan “tarihsellik” arasında ne tür benzerlik ya da farklılıklar var?

***
Bunların her biri müstakil yazıları hak ediyor. Ama şimdilik soruları zihinlere zerk ederek yazımızı terk edelim. Bu konuda düşüncesi, kanaati olanları da kanaatlerini serdetmeye davet edelim. Ben kendi kanaatlerimi en son ortaya koymaya çalışacağım. Vallahu a’lem

Doç.Dr.Soner Duman

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*