Tarihsel Algı ve Ideoloji

A

Tarih geçmiş yaşantı ve toplumsal davranışların aktarımı ile ortak değerler etrafında evrensel bir uygarlık oluşturmak yerine, milliyetçi bir anlayışla geliştiği için kültürleri birbirlerine yabancılaştırabilir hatta düşmanlaştırabilir. Bu kırılmanın temel nedeni ise ideolojilerden arınmış evrensel bir tarih yazımının oldukça zor olmasıdır. Olayın oluşumu, kendisi ya da sonuçlarından daha çok aktarımın şekli ve bunun algılanışına bağlı olarak, yorumu öne çıkar. Öznel bir aktarım ile kaleme alınan bir tarihsel olay, doğal olarak öznel bir yorum ile anlamlanır. Buradan yola çıkarak daha önce İmgebilim ”Öteki”nin Bilimine Giriş adlı çalışmamızda tarih ile ilgili bir sınıflandırmaya geri dönmek istiyorum. Tarih sunduğu gerçeklik, sunum şekli ve ifade ettiği anlam bakımından 3’lü bir paradigmaya uğrar.

TARİH-

GERÇEK TARIH-SUNULAN TARIH- ALGILANAN TARIH

Bilimsel metodlojisi içinde; bilimsel veri ile değerlendirme esasına dayanan bir bilim dalı olarak tarihten, bir olayın varlığımnı, belge, tanık ve diğer veriler ile doğrulaması ve gerçeği olduğu gibi aktarması beklenirken, tarihsel işlev her zaman bu şekilde gerçekleşmez. Bunun nedeni ise tarihi olgunun farklı parametrelere göre değerlendirilmesidir.

Gerçek Tarih herhangi bir dönemde meydana gelişmiş, sonuçlanmış ve gerçekliği herkes tarafından kabullenilmiş bir olaydır. 1974 yılında Kıbrıs’a Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yapmış olduğu çıkarma Gerçek Tarih parametresi ile okunduğu zaman “1974 yılında Türk Silahlı Kuvvetleri Kıbrıs’a askeri bir çıkarma gerçekleştirdi” şeklindedir. Bu bilgi gerek Türk gerekse Yunan halkı tarafından ortak kabul edilen ve üzerinde uzlaşmaya varılan statik bir durumdur.

Sunulan Tarih ise: Türk tarafı “bu askeri çıkarmayı Kıbrıs’ta yaşayan Türklerin can ve mal güvenliğini güvence altına alan bir KIBRIS BARIŞ HAREKATI” olarak tüm dünyaya bir bilgi olarak sunmuştur. Buna karşılık Yunan tarafı ise: ”adada yaşayan Türkler’in herhangi bir tehlike ile karşı karşıya olmadığını, bu tür bir askeri harekatın yayılmacı Türk politikasının bir yansıması olarak tüm dünyaya KIBRIS’IN İŞGALI ” olarak sundu. Her iki tarafta olayı kendi parametreleri ile dünya kamuoyu ile paylaşır.

Algılanan Tarih ise; gerçek tarih ile doğrudan bir bağlantısı olmayıp, tamamen sunulan tarih ile birebir ilişkilidir. Bilgiyi verenin kimliği ile bilgiyi alan kişinin kimliği arasındaki ortaklıklar, değer yargıları, inançları ve ideolojileri sunulan bilginin algılanma şeklini belirler.Türkler gibi Türkler’e sempatisi olan ülkeler
bu harekatı; zorunlu, haklı bir Barış Harekatı olarak değerlerdirirken,Yunanlılar ve onlara yakın olan Batı kamuoyu; bu çıkarmayı bir işgal harekatı olarak algılar. Buradan da anlaşılacağı gibi, tarih aktarımında, tarihsel olayın kendisinden çok nasıl yazıldığı, kimin yazdığı ve kime hitap edeceği ana sorunsaldır. O halde tarihsel gerçeklikten daha çok kolektif bellekte tarihsel algı daha ön plandadır.

Buna benzer bir diğer tarihsel olay da ”Sözde Ermeni Soykırım İddialarıdır’’ Ermeniler’in, Türkiye tarafından önerilen arşivler açılsın önerisine karşı çıkmalarının nedeni, batı kamuoyunda algılsal tarih üzerinden oluşturdukları patetik etkiyi ve desteği kaybedeceklerinden duydukları endişedir. Ermeniler, soykırım iddialarını dünya kamuoyuna sunarken kullandıkları temel parametreler olan Hristiyanlık, azınlık, mağdur edilmişlik gibi duygusal etmenler ile acındırma ve sempati toplamışlardır. Türkler’in batıdaki olumsuz imajı da onların iddialarının doğrulanmasına uygun zemin hazırlar, Türkiye’nin sözde soykırım iddiaları karşısında mutlak başarıya ulaşmasının önündeki en önemli engel yöntem sorunudur.

Iddialarını bilimsel argümanlar yerine duygusal ve ideolojik unsurlar ile güçlendiren Ermeniler, dünya genelinde taraftar toplamak için bilimden daha çok sanat, kültür ve iletişim kanallarını kullanırken, Türkiye ise daha çok bilimsel bir yöntem seçer. Ancak unutulmamalıdır ki; kolektif belleğinde böyle soykırım yapabilecek kadar şiddet yanlısı Türk imajı yerleşmiş olan batılı mantalite için salt bilimsel argümanlar beklenen etkiyi oluşturması oldukça zordur. Algısal tarihin değişimi için Türk tarafının da sadece bilimsel değil, buna ek olarak, kamuoyu oluşturma çalışmalarını da yürütmesi ve bunda özellikle sanat ve kültürden faydalanması kaçınılmazdır.

Tarih yazarlığı eğer algısal bir gerçekliğe dayanıyorsa, bu algılamada toplumun ve tarih yazarının bakış açısı ile yeniden şekillene biliyorsa, tarih yazımı nesnellikten uzak bir yapı içinde gerçekleşiyor demektir. Her şeyden önce yazılan olayın sıradan bir olay olmadığını ve bunun aslında “milli bir mesele olduğunu unutmamak gerekir.”111

Milli kavramı söz konusu olduğu zaman nesnel bir tarih algısı çelişkiler uyandırması kaçınılmaz bir durumdur. Robert Young’a göre; “Tarihsel gerçeklik herhangi bir dolaysızlık ilişkisi içinde kavranamaz, lakin onu ancak onun metinsel temsili ve yorumu vasıtasıyla yaklaşabilir; onun mevcudiyeti daima-zaten okunmuşun çelişkisidir.”112

Tarihsel gerçekliğin doğru aktarılması ve doğru algılanması için tek seçenek ise evrensel bir tarih bilincinin oluşturylmasıdır. Ancak Edoardo Tortarolog evrensel tarihin imkansız dugundan‘” bahsederken azından günümüz kuşağında aksini iddia etmek sınırları zorlayan bir değerlendirme olacaktır.

TARIH YAZIMI /MİLLİYETÇİLİK VE İKTİDAR

Tarih biliminin karşılaştığı en önemli bilimsel kimlik problemlerinden biri herkes için geçerli bir tarih bilgisinin ortaya konmasındaki zorluklardır.Belgeler, kanıtlar, tanıklar aynı gerçeği ispatlasa dahi, tarih yazıcısı bunlara ne kadar bağlı kalarak olanı olduğu gibi gösterir diğer tarafta ise tarih yazıcısı gerçeğe ne kadar bağlı kalırsa kalsın okur bunu ne kadar doğru olarak algılar. Tarih metninin yazılışına ve anlaşılmasına en fazla etkileyen unsur ideolojidir. İdeolojik bir tutum içinde yazılan bir tarihi anlatısında “aynı olay farklı anlatımlarda öylesine farklılaşır ki, artık aynı olay olmaktan çıkar!”114 Bu tarihsel dezenformasyon çok masumane bir davranış olarak algılanmamalıdır. Bu histogram: istem dışında oluşan bir anlatısı olmayıp, kendi ömelliğini kasıtlı olarak anlatıya dahil etmesinin bir sonucudur. Bu nedenle tarihte nesnelliğin korunması diğer bilim dallarına göre daha fazla çaba gerektirir. Zaten histogram kendi değer ve düşüncelerini anlatımına dahil etmesinden dolayı yüzyıllar boyunca tarihi metinler edebiyat yapıtları olarak görülmüştür. Homeros’un İlyada veya Odessa’sı bir tarih araştırmacı için ne kadar tarihsel ise, bir edebiyat araştırmacısı için o kadar edebidir. Histogram öznelliği aslında kaçınılmaz bir durumdur. İçinde yaşadığı dönemin sosyo-politik eğilimleri, başvurduğu kaynaklar ve hitap ettiği kitle onun nesnel olmasını engeller. “Büyük dönüşünden devrimler o ülkeye yeni bir kimlik kazandırırlar ve böylece betimlemenin ve tanımın unsurları değişir, tarih de buna paralel olarak tümüyle yeniden yazılmasa bile büyük ölçüde değiştirilir.115 Histograf, doğal olarak yaşadığı ülkenin kültürel ve politik değerlerine bağlı kalarak milli söylemini geliştirebilir.

Tarih, ulusal değerlerinin kendini en fazla hissettirdiği alan olması nedeniyle, iktidarların müdahalesine en fazla maruz kalan bilim dalıdır., ”Kendi toplumunun kolektif belleğindeki kökeni yüzyıllara dayanan değer ve inançlara sırtını dönmüş bir tarih ve tarihçi olabilir mi” sorusunu E.H.Carr şöyle yanıtlar; ”Bir tarihçi, bilerek yan tutmayıp elinden geldiğince nesnel davranmak istediğinde bile, geçmişin olgularını anlayıp açıklama yeteneği içinde yaşadığı toplumun anlayışından, siyasal ve duşünyapısal

(Ideolojik) tanımlarından etkilenir?“ Carr’ın altını çizdiği bu etkileşim, tarih metninin oluşturulma süreçinde histogram kendi değer yargıları ve inançlarıyla çelişen verileri göz ardı etmesine hatta yok saymasına neden olabilir. Bilişsel süreçte edindiği düşünsel ve ideolojik birikim onu bir taraf tutmaya itebilir. Bu nedenle histografın kendi ideolojik birikimini yok sayarak nesnel olması oldukça zahmetli bir süreçtir.

Tarih ve iktidar arasındaki ilişki, gizli bir yapılanmanın sinyallerini verir. Tarih egemen ideolojinin etkisi altına girerek ideolojik bir aygıta dönüşebilir. Gerek tarım, gerek sanayi, gerekse günümüz bilgi toplumunda devletin tarih yazımına müdahalesi oldukça somut bir gerçektir.Bu müdahalenin bir zorunluluk mu yoksa kasıt mı olduğunu anlamak için kronolojik süreçte toplumların yaşadıkları tarihsel olayların ve bunun nasıl aktarıldığının incelenmesi gerekir.

Ulusal tarih yazımı oluşturma politikası devletin, varlığını sürdürmesi için kasıtlı ve zorunlu bir müdahale gibi algılanır. Ulusal kimliğinin oluşması, korunması ve güçlenmesi egemenliğini sürdürmesi için tarih yazımına müdahalesi bir zorunluluk ve kasıt içerir. Bu nedenle devlet eğitim kurumlarında okutulan, bir politika haline getirilen Resmi Tarihi anlayışını gelıştirir.

Bağımsız tarihçilerin aksine, resmi tarih yazarları, ıktîdar ile ve iktidar îçin çalışan kişilerden oluşun. Avrupa’yla olduğu gibi Osmanlı Imparatorluğu döneminde de resmi tarihın yazılması için Vakanuvıst olarak adlandırılan saray tarafından görevlendirilmiş tarihçiler görev almışlardır. Büşra Ersanlı Behar Osmanlı İmparatorluğu’ndakl saray tarihçilerinin özelliklerini şöyle tanımlar;

“Tarıhı resmı bir görev olarak yazan tarıhçılar öykü tarzında vakainameler kaleme almışlardır; bunlar genellıkle saray tarıhçileri idi. Fetıhnameler, popüler anonim vakaınameler de saray ıçın yazılıyordu. Aynca evrensel tarıh, destan, din ve kahramanlık öyküleri de ya padişah için ya da onun yetkısın konu alıyordu.117

Padişahlar, krallar, soylular, hatta din adamlan, gelecek kuşakların kendisini tanıması için, tarih yazarını etki altına alabilir veya zorlayabilırler. Özellikle Haçlı Seferleri sırasında soyluların hiç savaşa katılmadıkları halde kronikörlere ücret vererek kendıleıinden bahsettirdlkleri bilinen bir gerçektır Daha somaki dönemlerde de iktidardakı’lerin ün kazanmak için bu yola başvurmuşlardır. Bizde ile durumun pek değiştiği söylenemez. “Diğer imparatorluk tarıhleri gibi geleneksel Osmanlı tarıhçîlıği de temelde gelecekte hatırlanmak amacıyla olayların destansı bir aktarım yoluyla siyasal meşruluk için temel oluşturuyordu.”118 Bu da doğal ”alanların gerçekliğini şüpheye düşürmektedir. Anlatılarda yöneticileri kutsallaştırmak, onların uygulamalarının da meşrulaştırılması anlamına gelmektedir.

Özellikle olaylardan daha çok kişiler üzerinde yoğunlaşan histografi, herkes tarafından kabullenilmiş doğrular üzerine kurulu nesnel bir tarihin oluşumunu geciktirmiştir. Fontana, nesnelliğe ulaşmadaki atılabilecek en ciddi adımı olarak kişi üzerinden olayların anlatımından vazgeçilmesini görür. Tarihte başrolü kim oynar? sorusuna yanıt olarak Fontana; “tarihte başrolü insan oynar” 119 diye yanıtlar. Soyluların ve kralların histografiadan çıkarılması tarihi Ve tarihçiyi özgürleştirecektir. Ancak Fontana’nın değerlendirmesi günümüz modern tarih anlayışında dahi tam olarak kendini gerçekleştirmiştir denemez. Daha önce krallar padişahlar tarafından yönlendirilen tarih yazum günümüzde siyasi hegemonyalar tarafından yönlendirilmektedir.

Daha Önce kralların, padişahların histografia üzerindeki etkisi bugün ideolojiler tarafından aynen uygulanmaktadır. Her ideoloji kendi tarihi ve kendi mitini kendi imgelemleri aracılığı ile anlatır. Bunu gerçekleştirirken daha önce milli olma sloganı üzerinden yapılırken bugün ise bunu evrensel olma  sloganı ile gerçekleştirir. Aslında evrensel olma sloganı kendi içinde bir tekdüzelik içerir. Güçlü devletler, dünya ölçüsünde bir siyasi hegemonya kurmanın bir aracı olarak evrensellik ilkelerini kullanmışlardm Doğan Özlem’e göre de; ”Son 300 yılın bilimlerinin parladığı yüzyıllar olmaları, bu süre içinde ve özellikle yüzyıhmızda, güçlü devletlerin en güçlü hegemonya kurma araçlarından birinin evrenselci bilim olması sonucunu doğurmuştur.”120 Evrensellik günümüzde ortak değerler etrafında toplanmış, kitleye dönüşmüş toplumu hegemonya altına almak için kullanılacak en masum ifadedir. Evrensel bir tarih bilimi için ideolojilerden, milli kimliklerden ve kalıp yargılardan arınmış bir mantalitenin oluşumu şarttır.

Prof.Dr.Serhat Ulağlı – Düşünüyorum Çünkü Öyle Istendi,syf.137-146

Dipnotlar:

111- Serhat Ulâğlı, İmgebilim “Öteki”nin Bilimine Giriş,s.194

112-Robert Young, Beyaz Mitolojiler,s.168

113- Edoardo Tortarolo, 20. Yüzyılda ve ötesinde Dünya Tarihi, Tarih Yazımında Yeni yaklaşımlar, Küreselleşme ve Yerelleşme, 5.214

114-Levant Yılmaz. Tarih Nasıl Yazılmalı? Ya da yazılmalı mı? Tarıh Yazımınıda Yeni yaklaşımlar, Küreselleşme ve Yenelleşme, s.80

115-Büşra Ersanlı Behar,Iktidar ve Tarih,s.19

116-EH. Carr, j. Fontana, Tarih Yazımında Nesnellık ve Yanlılık,s. 66

117-Büşra Ersanlı Behar,Iktidar ve Tarih,.44

118-A.g.e,s.45

119-A.g.e,s.32

120-Doğan Özlem,Siyaset,Bilim ve Tarih Bilinci,s.151

 

Yazar: Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*