Sünnetin kanıt olmadığına dair Resulullah’tan rivâyet edilen haberlerin aslı nedir?

Sünnetin kanıt olmadığına dair Resulullah’tan rivâyet edilen haberlerin aslı nedir?

Sünnetin kanıt olmadığına ınananlarin zayıf(!) delilleri:

Sünnetin hüccet olduğunu kabul etmeyenler derler ki: Rivayet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.v), Yahudileri çağırmış ve onlara bazı şeyler sormuştur. Onlar da bildiklerini anlatmışlar ve bu arada Hz. İsa’ya bir hayli yalan isnad etmişlerdir. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v), minbere çıkarak bir hutbe irâd etmiş ve: “(İleride) benden, çok sayıda hadis nakledilecek ve yayılacaktır. Onlardan, Kur’ân’a uygun olarak size gelenler, bana aittir. Kur’ân’a ters düşenler ise ba­na ait değildir,” demiştir.”[1]

Bu meyanda, muhtelif isnadla rivayet edilen çok sayıda haber vardır. Bu haber, Resûlullah’a isnad edilen hadislerin, Kur’ân’a arze-dilmesi gerektiğini, onlardan yalnızca her bakımdan Kur’ân’a uygun­luk arzedenlerin alınabileceğini ifade etmektedir. Bunun dışında, müstakil olarak getirdiği hükümlerle, Kur’ân’m mücmelini izah sa­dedinde ortaya koyduğu hükümler kabul edilemezler. Çünkü bunların her ikisi de Kur’ân’da mevcut değildir. Bu durumda sünnetin gö­revi yalnızca Kur’ân’ı te’kidden ibaret olmaktadır.

Öyleyse sünnet, şer’î bir hükme delil olamaz. Zira herhangi bir konudaki delilin ona delâleti, o konunun başka bir delille tesbit edil­miş olmasına dayanmaz. Dahası sünnetin, te’kid için bile olmadığı söylenebilir. Çünkü te’kid, bir hükmün tesbitinde tek başına yeterli olan delilin bir fer’idir. O zaman te’kid için gelen şeyin, ancak delile uygun olması gerektiği söylenebilir. Ayrıca Rasûîullah (s.a.v)’m, şöy­le dediği de rivayet edilmiştir: “Bana isnad edilerek size rivayet edi­len bir hadise kalbiniz yatışıyor ve onu kerih görmüyorsanız, ben onu söylemiş olsam da olmasam da onu tasdik edin. Çünkü ben, münker olanı değil, ancak ma’ruf olanı söylerim. Yine size, bana isnad edilen fakat kalbinizin yatışıp hoş görmediği bir şey rivayet edilirse, onu tasdik etmeyin. Çünkü ben, münker olan veya ma’ruf olmayan bir şe­yi söylemem.”

Bu mânâda bir hayli rivayet mevcuttur. Bu da Rasûlullah’a is­nad edilen hadislerin, insanlarca Kitab ve akıl gibi doğrunun ve gü­zelin kaynağı olan şeylere arzedilmesini ifade etmektedir. Öyleyse sünnet, tek başına hüccet değildir.

Yine Rasulullah (s.a.v)’, şöyle dediği de rivayet edilmiştir: “Ben, ancak Allah’ın Kitabı’nda helâl kıldığını helâl kılar, yine Al­lah’ın Kitabı’nda haram kıldığını haram kılarım.”

İmam Suyûtî, Şafiî ve Beyhakî’nin, Tavus’tan gelen bir isnadla rivayeti bu şekilde naklettiklerini kaydeder.[2]

İmam Şa­fiî’nin Cimâu’l-İlm adlı eserinde ise rivayet şöyledir:Rasûîullah (s.a.v), buyurdu ki: “İnsanlar, beni hiçbir şeyle muaheze etmesinler. Ben, onlara yalnızca Allah’ın helâl kıldığını helâl ve yine O’nun ha­ram kıldığını haram kıldım.[3]

İlk rivayet, Rasûîullah (s.a.v)’tan sâdır olanların, mutlaka Kur’ân’a uygun düşmesi gerektiğine, böylece daha evvel geçtiği üze­re, sünnetin hüccet olamayacağına delâlet etmektedir.

İkinci rivayet ise sünnete yapışıp onu delil olarak kullanmayı yasaklamaktadır.

Rivayet edildiğine göre Sahâbe’den bazıları, Hz. Peygamber (s.a.v)’e : “Kusmadan dolayı yeniden abdest almak icab eder mi?” di­ye sorduklarında, Efendimiz (s.a.v): “Eğer gerekseydi, mutlaka Allah’ın Kitabı’nda bulurdum,” cevabım vermiştir.

Bu da sadece Kitab’da bulunanların yükümlülük getireceğini, sünnetin hiçbir şeyi zo­runlu kılmayacağım ifade etmektedir.

Buraya kadar, sünnetin delil oluşunu inkâr edenlerin şüphe, iti­raz ve takıldıkları noktaları naklettik. Şimdi, bunları tek tek ele alıp cevaplarını verelim.

Cevap:

Hadislerin Kur’ân’a arzını ifade eden rivayetlerin hepsi de zayıf­tır. Bu nedenle, onlarla delil getirmek doğru olmaz. Bu rivayetlerden bir kısmı munkatî, bir kısmının ise râvilerinden bazıları ya sika değil veya meçhuldür. Bazısı ise hem sika değil, hem de meçhuldür.

İbn Hazm (456/1062), el-îhkâm adlı eserinde,[4]  Suyûtî (911/1505) de Miftâhu’l-Cenne’de,[5]Beyhakî’den naklederek tafsi­latıyla, bu hadis ve benzerlerini açıklamışlardır.

İmam Şafiî (204/819), Risâle’de şöyle demiştir: “Büyük küçük, herhangi bir meselede hadisi kabul edilen hiçbir râvi, bu haberi rivayet etmemiştir. Dolayısıyla bize, siz bunu rivayet edenin hadisini şu meselede (delil olarak) tesbit ve kabul ettiniz, (bunu niçin kabul et­miyorsunuz?) denilemez. Üstelik bu rivayet, munkatî bir senetle gelen bir rivayettir ki, onu hiçbir meselede kabul edemeyiz.”[6]

İbn Adilberr de (463/1071) Câmiu Beyâni’l-İlm adlı eserinde şu görüşlere yer vermektedir: Abdurrahman b. Mehdî, bu hadisi, zındıklar ve Haricîlerin uydurduğunu söylemiştir. Sahih haberleri zayıf olanlarından ayırma dirayetine sahip ilim ehline göre bu lafız­ların, Hz. Peygamber (s.a.v)’den sâdır olması mümkün değildir. Bazı âlimler ise bizzat bu hadisi, Allah’ın Kitabı’na arzetmişler ve şöyle demişlerdir: “Onu Allah’ın Kitabı’na arzettiğimiz vakit gördük ki, Al­lah’ın Kitabı’na ters düşmektedir. Çünkü Allah Teâlâ’nın Kitabı’nda, hadislerden yalnızca kendisine uygun düşeni kabul etmemiz gerekti­ğine dair hiçbir şey göremedik. Bilakis O’nun, mutlak olarak Hz. Peygamber (s.a.v)’in örnek alınmasını, O’na itaat edilmesini, her hâl ve şartta emrine muhalefetten kaçınılmasını emir ve tenbih ettiğini gördük.[7]

Böylece haber, kendi kendinin asılsız olduğunu ortaya koymuş oluyor. Ayrıca hadisin Ebû Hureyre (s.a.v)’den merfû olarak gelen başka rivayetlerinde Rasûlullah (s.a.v): “Benden size muhtelif hadis­ler (haber ve nakiller) gelecektir. Onlardan, Allah’ın Kitabı’na ve sünnetime uygun düşenler, bana aittir. Bu ikisiyle çelişki arzedenler ise bana ait değildir,”[8]buyurmuştur.

Bu rivayet de zayıf olmakla birlikte, diğerlerinden daha sıhhatli ve tutarlıdır. Dikkat edilirse bu rivayet, aleyhimize değil, lehimize bir delildir; aslında bizim görüşümüzü desteklemektedir.

Yukarıdaki ilk haberin uydurma olduğuna delâlet eden bir diğer delil de sahih bir senetle bize kadar ulaşan Rasûlullah (s.a.v)’ şu sözüdür:“Sizden birini, koltuğuna yaslanmış bir vaziyetteyken, emir­lerimden veya yasaklarımdan birisi kendisine gelince: ‘Ben anla­mam! Biz, Allah’ın Kitabı’nda ne buluyorsak, ona tâbi oluruz,” der­ken bulmayayım.[9]

İmam Şafiî (204/819), er-Risâle’de bu hadisi rivayet ettikten sonra, şöyle demiştir: “Allah’ın, Peygamberdin emrine itaati farz kılmasıyla Allah Rasûlü, insanların, emirlerini reddetme yolunu iyice kapatmıştır.”[10]

Hadisin Kur’ân’a arzı ile ilgili haberin sahih olabileceğini farzet-sek bile hiçbir müslümanın, Rasûlullah’tan ortaya çıkan söz ve amel­lerin iki kısım olduğunu; bunlardan bir kısmının Kur’ân’a uygun dü­şüp kendisiyle amel edilebilecek nitelikte, diğerinin de Kur’ân’a ters düştüğü için reddedilebilecek vasıfta olduğunu düşünebileceğine ihti­mal vermiyoruz. Nitekim rivayetlerden birisinde: “O, bana aittir,” denilirken diğerinde: “O, bana ait değildir,” denilmektedir. Ayrıca İbn Hazm’m naklettiği bazı rivayetlerde: “Allah, kendisine Kur’ân ile hidâyet yolunu göstermişken Allah’ın Rasûlü’ne ne oluyor ki, Kur’ân’a uygun düşmeyeni söylesin?” denmektedir.

Hem Rasûlullah (s.a.v)’m, Kur’ân’a muhalefet etmekten masum, insanların Kur’ân’ı en iyi ezberleyeni, onun âyetlerini en fazla düşü­neni ve en çok zikredeni olduğu ittifakla kabul edilmişken nasıl olur da sözkonusu hadisin, Rasûlullah’ın da Kur’ân’a muhalefet edehileceği ihtimalini ifade ettiği söylenebilir? Halbuki Allah Teâlâ, şöyle bu­yurmaktadır:

“De ki: Ben, onu (Kur’ân’ı) kendi arzuma göre değiştiremem. Ben, sadece bana vahyolunana tâbi oluyorum.”[11]

Her müslüman, pek tabiî olarak, Rasûlullah (s.a.v)’tan Kur’ân’a muhalif hiçbir şeyin sâdır olmayacağına inanır.

İmam Şafiî (r.h), Cimâul-İlm adlı eserinde şöyle demektedir: “Allah Teâlâ, Peygamber (s.a.v)’in, Kur’ân’daki ve dindeki konumu­nu, Kur’ân’da belirtmiştir. Bu nedenle (mü’min) kullara farz olan, Allah’ın kendisine vahyettiği konularda, Peygamber’in sadece vahy edilen şeyleri söyleyeceğini, Allah’ın Kitabı’na asla muhalefet etmeye­ceğini ve O’nun, Allah’ın indirdiklerindeki maksadının ne olduğunu beyân ettiğini bilmeleridir.”[12]

Yine Şafiî, demiştir ki: “Hiçbir sünnet, asla ve kafa Kur’ân’a muhalif değildir.”[13]

Eğer yukarıdaki hadisin sahih olduğu farzedilecek olsa, mânâsı şöyle olur: “Size bir hadis rivayet edildiği zaman, doğru olarak anla­makta güçlük çeker, müşkilâta düşerseniz; onu Allah’ın Kitabı’na ar-zedin. Kur’ân’a ters düşerse reddedin. Çünkü o, benim sözlerimden değildir.”

Sonra Rasûlullah’tan sâdır olan şeylerin, Kur’ân’a muhalif düş­memesi, sünnetin hüccet olamayacağı anlamını ifade etmez. Yine onun, Kur’ân’m mücmelini izah, umûmî olanını tahsis, mutlakım takyid edemeyeceği, bir hükmü sona erdirip neshe demeyeceği ve müşkil ifadelerini açıklığa kavuşturamayacağı anlamı da taşımaz. Çünkü Rasûlullah’ın beyânı, Allah’ın muradına tamamıyla uygun deşmektedir. Kur’ân lafızlarının zahirine bakıldığında, sözkonusu beyânın onlara uygun düşmeyip ihtimalli olduğunu bir anlık kabul-lensek bile bu, Kur’ân’a muhalif olarak düşünülemez. Hem Rasûlullah (s.a.v), yalnızca Kur’ân’a muhalif olanların reddedilmesi­ni emretmiştir. Bundan, Kur’ân’a uygun düşmeyen fakat çelişki de arzetmeyen haberlerin reddedilmesi gerektiği anlaşılamaz.

Bahsettiğimiz duruma, konuyla ilgili Ibn Hazm’m rivayet ettiği şu rivayet de delâlet etmektedir:

Rasûlullah (s.a.v), şöyle buyurmuş­tur: “Bana isnad edilerek rivayet edilenler, üç çeşittir. Allah’ın Kitabı’yla karşılaştırdığınızda, ona uygun olarak gördüğünüz her hadisi kabul edin. Allah’ın Kitabı’yla karşılaştırıp da kendisini reddedebile­cek bir şey bulamadığınız fakat Kur’ân’daki yerini de tesbit edemedi­ğiniz hadisleri kabul edin. Benden size rivayet edilen, ancak kalpleri­niz titreyip derilerinizin ürperdiği ve Kur’ân’da tam tersini gördüğü­nüz her hadisi reddedin.”[14]

Görüldüğü gibi Kur’ân’a ilk bakışta uygun gibi görünmeyen fa­kat çelişki de arzetmeyen haberlerin kabulü zorunlu kılınmıştır. Bu rivayet zayıf olmakla birlikte, şüphe sahiplerinin delil getirdiği ha­dislerle aynı türdendir.

Bu durumda sözkonusu rivayetlerde, Kur’ân’da temas edilme­yen, sünnetin müstakil olarak tesbit ettiği hükümlerde bizzat sün­netten delil getirmenin muteber olmadığına dair bir delâlet sözkonu­su değildir. Çünkü böyle bir hüküm, Kur’ân’a ters düşmemektedir. Yalnızca Kur’ân, ona temas etmemiştir.

Halbuki Allah Teâlâ: “Peygamber size neyi verirse, onu alın; ne­den sakındırırsa, ondan da kaçının,”[15]  

buyurmakla Rasûlullah (s.a.v)’ın, Kur’ân’la genel bir uyum içerisinde olduğuna işaret etmiş­tir. Üstelik bu uyumu, her hâlini içine alacak genel bir ifadeyle beyân edip Rasûlullah’m Kur’ân’a nasıl uyum sağlayacağını, şu şe­kilde veya bu şekilde olur diye tahsis etmemiştir. Çünkü Rasûlullah (s.a.v), Kur’ân’dan başkalarının anlayamadıklarını idrak edebilecek durumdadır. Dolayısıyla bizim, Kur’ân’da mevcut olmadığını zannet­tiğimiz bir şeyin, Kur’ân’da bulunduğunu Rasûlullah (s.a.v) pekâlâ bilebilir.

Nitekim kendisine: “Kırmızı develerden (en değerli develer) zekât verilir mi?” diye sorulunca, “Bu konuda bana, şu kapsamlı ve şümulüyle tek olan âyetten başkası indirilmemiştir,” demiş ve: “Kim, zerre ağırlığınca hayır yaparsa onu görür; kim de zerre miktar şer iş­lerse onu görür,”[16] âyetini okumuştur.[17]

Şimdi, sünnete dayanmadan, hüküm istinbatında sadece Kur’ân’a bakmak gerektiğini ileri sürenler, sırf akıllanyla bu âyetten sözkonusu hükmü çıkarabilecekler mi?

İbn Mesud (r.a), şöyle demiştir: “Herşey, Kur’ân’da beyân edil­miştir. Fakat bizim aklımız, onları idrak etmekten âcizdir. Bu nedenle, Allah Teâlâ: ‘Kendilerine indirileni, insanlara açıklayasın diye sana da Kur’ân’ı indirdik,”[18] buyurmaktadır.[19]

Sahâbe’nin ulularından ve ilk müslümanlardan biri olan İbn Mesud’un (r.a) bu sözünü iyi düşün. O, böyle söylerse biz ne diyelim?

Herkesin bildiği “Kur’ân’a arz” hadisine gelince; Beyhakî, İbn Hazm ve daha başkalarının dediği gibi hadisin bütün tarikleri munkatîdir. Üstelik, “Söylemiş olsam da olmasam da size gelen o ha­ber bana aittir” denmekle, Rasûlullah’a yalan isnadında bulunul­maktadır.

Beyhakî, el-Medhal isimli eserinde şöyle demektedir: Bu mânâda nakledilen rivayetlerin isnadları içerisinden en iyi olanı, Râbia’nın, Abdülmelik b. Said’den, onun da Ebû Hamid’den veya Ebû Üseyd’den gelen isnad yoludur. Ve bu haberde Rasûlullah (s.a.v), şöyle buyurmuştur: “Kalplerinizin yatışıp, derileriniz ve tüy­lerinizin yumuşadığı, kendinize de yakın bulduğunuz bir hadis duy­duğunuz vakit, (bilin ki) ben, ona sizden daha evlâyım. Kalplerinizin hoşlanmadığı, deri ve tüylerinizin ürperip diken diken olduğu ve kendinizden uzak bulduğunuz bir hadise ise ben, sizden daha uza­ğım.[20]

Bükeyr, Abdülmelik b. Said’den, o, İbn Abbas b. Sehl’den, o da ÜbeyMen naklen, O’nun şöyle dediğini rivayet etmiştir : “Rasûlullah (s.a.v)’tan size, ruhen benimsediğiniz ve hiçbir rahatsız­lık duymadan hoş karşıladığınız bir haber ulaşınca bilin ki, onu Rasûlullah (s.a.v) söylemiştir. Çünkü O, yalnızca hayır söyler; hayır­dan başkasını söylemez.”

Buhârî, bu rivayetin, Ebû Hamid veya Ebû Üseyd’den gelen rivayetlerden daha sahih olduğunu söylemiştir.[21]

Yine aynı haberi, İbn Lühey’a, Bükeyr b. el-Eşec’ten, o, Ab­dülmelik b. Said’den, o, Kasım b. Süheyl’den, o da Übeyy b. Ka’b’dan rivayet etmişlerdir. Böylece Rasûlullah (s.a.v)’tan geldiği sabit olan bu hadis, (bir sahabenin sözü olarak da rivayet edildiğin­den) illetli olmuştur.

Her halükârda, Rasûlullah’tan geldiği sabit olan bu hadis, hem akla yakın ve hem de usûle uygundur. Allah’ın, dinde Rasûlü’ne verdiği konumu ve yetkiyi anlayan, insanların ona itaat etmelerini farz kıldığını yakînen bilen kimse, bunu inkâr edemez. Rasûlullah (s.a.v)’ın sözlerini tasdik, hükümlerine ittibâ edilmesi gerektiğine inanan birisinin kalbi ondan soğumaz. Nitekim bu hadis, şer’î bakım­dan muteber olduğu gibi akıl sahipleri yanında ve ahlâkî yönden de güzel bulunmuştur. Bu haberlerin lafızlarından sahih olarak anlaşı­labilecek olan da budur. Beyhakî’nin sözleri burada bitti.[22]

Demek ki, Rasûlullah (s.a.v)’tan sâdır olan herşey, haktır ve gü­zeldir. Selim akıl sahipleri yanında malum ve muteberdir. Bizim ak­lımız, onun iyiliğini ve güzelliğini idrak etmeyebilir. Dolayısıyla bi­zim onları anlayamamamız, onların Hz. Peygamber (s.a.v)’den sâdır olmadığına veya dinde hüccet olamayacağına bir sebep teşkil etmez. Bilakis bu haberleri, güvenilir kimseler rivayet ettikleri zaman, onu kabul etmemiz, hakkında güzel zanda bulunmamız, gereği gibi amel edip kendi aklımızı kusurlu görmemiz, üzerimize vâcib olur.[23]

Ibn Abdilberr, demiştir ki: Ebû İshak İbrahim b. Seyyar şöyle anlatırdı: “Ben hadis rivâyelleriyle meşgulken Rasûlullah (s.a.v)’ın, su kaplarının ağzını açık bırakmaktan ve böyle bırakılan kaplardan su içmekten nehyettiğini duydum. Daha evvel ben: ‘Bu ha­disin sıhhatinde bir şey var. Böyle bir kabın ağzından su içmenin nesi var ki, bu yasaklama sözkonusu olsun?’ derdim. Ne zaman ki bana, bir adamın, ağzı daha önceden açık kalmış bir kapdan su içer­ken kabın içine girmiş bir yılan tarafından sokulup bu yüzden öldü­ğü ve yılanların su kaplarının ağzından içeriye girdiği söylendi; o va­kit, hadiste te’vilini bilemediğimiz bir noktanın olabileceğini, biz bil-mesek de onun ifade ettiği bir yönün bulunabileceğini anladım.”[24]

Ibn Abdilberr, Said b. Müseyyeb’in, İbn Abbas’tan (r.a) naklettiği şu haberi rivayet etmiştir: “Üç haslet var ki ben, onlara gerektiği şekilde dikkat ve riâyet ederim. Onların dışında ise diğer insanlardan birisi gibi davranırım. Bu üç haslet:

1-Rasûlullah’ (s.a.v/tan işittiğim her sözün, Allah tarafından (gönderilmiş) bir hak olduğunu bildim.

2- Hiçbir namazda, sonuna kadar, gönlümü başka şeyle meşgul etmedim.

3- Bulunduğum her cenazede, dönünceye kadar nefsimi ciddi şekilde hesaba çektim. Said b. Müseyyeb: ‘Bu hasletlerin yalnızca bir peygamberde bulunacağını zannederdim,’ demiştir.[25]

Yukarıda, Tavus’tan nakledilen rivayete gelince; Şafiî, Beyhakî ve Ibn Hazm’ın dediği gibi her iki isnadı da munkatîdir. İbn Hazm, haberi, yine Tavus’tan gelen bir başka isnadla rivayet etmiştir.

Bu rivayetin sahih olduğunu farzetsek bile, ilk rivayette de sün­netin hüccet olamayacağına, Rasûlullah’m, helâl ve haram konusun­da yalnızca Kur’ân’da bulunan hükümleri te’kid edeceğine dair bir delâlet yoktur. Çünkü rivayetteki Kitab’dan maksat, Kur’ân değildir. Beyhakî’nin de dediği gibi Hz. Peygamber’e vahyedilenlerin tama­mıdır. O’na gelen vahiy, “kendisine tilâvet olunan” ve “tilâvet olun­mayan” vahiy olmak üzere iki kısımdır.

Bizi, bu te’vile ve cevaza sevkeden, daha Önce geçen: “Sizden bi­risini, koltuğuna yaslanmış oturur bir haldeyken, kendisine bir em­rim veya nehyim geldiğinde: ‘Bilmiyorum, biz Allah’ın Kitabı’nda helâl bulduğumuzu helâl, haram gördüğümüzü haram sayarız; baş­ka şeye bakmayız!’ derken bulmayayım,” hadisidir. Bu hadiste, Hz. Peygamber (s.a.v)’in, Kur’ân’da bulunmayan bazı şeyleri helâl ve ha­ram kılabileceğine işaret edilmektedir.

Hadislerde, “Kitab” ifadesinin, Rasûlullah’a (s.a.v) inzal olu­nanların tamamını ifade ettiği vâriddir.

el-Ümm’de şöyle bir rivayet vardır: “Bir adamın oğlu, başka bi­risinin hanımıyla zina etti. Delikanlının babası, kadının kocasına, bir miktar koyun ve hizmetçi vermek suretiyle anlaşma yaptı. Du­rum, daha sonra Rasûlullah’a intikal edince Efendimiz (s.a.v), ada­ma: ‘Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, sizin aranızda Al­lah’ın Kitabı’yla hüküm vereceğim. Koyun ve hizmetçi sana geri veri­lecektir. Suçunu itiraf ettiği takdirde kadın recmedilecektir,’ diye em­redip delikanlıya da yüz sopa ve bir yıl sürgün cezası verdi.”[26]

Görüldüğü gibi Rasûlulîah (s.a.v), recm ve sürgün cezasını, Al­lah’ın Kitabı’ndan saymıştır.’Bu da Hz. Peygamber’in bu ifadeyle, mutlak olarak kendisine indirilenleri kasdettiğini gösterir.

“Kitab”dan maksadın, “Levhu’l-Mahfuz” olması da mümkün­dür. Nitekim: “Biz, Kitab’da hiçbir şeyi eksik bırakmadık,” âyetinin tefsirinde bazı müfessirler, bu mânâyı vermişlerdir.

Eğer “Kitab”dan muradın, Kur’ân olduğunu kabul edecek olsak bile, Kur’ân’da zikredilmediği halde, Rasûlullah’ın helâl veya haranı kıldığı şeyler de Kur’ân’ın helâl veya haramına dahil olmaktadır.

Zi­ra Allah Teâlâ: “Peygamber size neyi verirse, onu alın. Size neyi neh-yederse, ondan da kaçının,”[27]  buyurmaktadır.

Buna, daha evvel de­ğinmiştik.

Rasûlullah (s.a.v)’ın, ikinci rivayetteki: “İnsanlar, beni hiçbir şeyle muâhaze etmesinler,” sözünün anlamı, ondan sâdır olan bir şe­ye yapışmayı haram kılmak veya onunla ihticacta bulunmayı yasak­lamak değildir. Onun mânâsı şudur: İnsanlar, Allah’ın bana tanıdığı ayrıcalıklardan ve benim için tayin ettiği özel hükümlerden birisiyle beni muâhaze etmesinler. Bana itirazda bulunup da: “Rasûlullah (s.a.v), bazı şeyleri bize haram kılarken kendisi niçin onları yapıyor? Veya bize helâl kıldığı şeylerden O, niçin kaçınıyor?” demesinler. Ve­ya bu gibi konularda, kimse kendini bana kıyas etmesin. Çünkü be­nim, onlarla kendim arasında bazı farklılıklar gözeterek helâl veya haram kıldığım her konuda, hakem Allah Teâlâ’dır. Yine bazı hü­kümlerde, onlarla beni eşit sayan, bir kısmında da beni onlardan ayı­ran, bizzat Allah Teâlâ’dır.

İmam Şafiî (r.h), Tavus tarikiyle gelen hadisi rivayet ettikten sonra, şöyle demiştir: “Bu rivayet, munkatldir. Biz, Tavus’un fıkhını biliriz. Eğer Rasûlullah’tan geldiği sabit olsa bile rivayetin, benim, tavsif ettiğim mânâda olduğu gayet açıktır. Rasûlullah (s.a.v): ‘İn­sanlar, beni herhangi bir şeyle muâhaze etmesinler,’ buyurmuştur. ‘Bana sımsıkı sarılmayın/ dememiştir. Bilakis, her emrine yapışıl-masını emretmiş, Allah Teâlâ da bunu istemiştir.”[28]

İbn Uyeyne, Ebû Nadr yoluyla gelen bir hadiste, Rasûlullah (s.a.v)’ın şöyle buyurduğunu haber vermiştir: “Sizden birinize, em­rettiğim veya nehyettiğim bir şey geldiğinde, kendisi koltuğuna yas­lanmış bir vaziyetteyken: ‘Biz, bunu bilmeyiz; Allah’ın Kitabı’nda ne varsa, biz ona tâbi oluruz,’ derken görmeyeyim.”[29]

“Rasûlullah (s.a.v), bize, emirlerine tâbi olup, yasaklarından ka­çınmamızı emretmiştir. Allah, O’na itaati, Kitabı’nda kullarına farz kılmıştır. Bu konuda insanların yapabileceği yegâne şey, Allah ve Rasûlü’nden gelenlere yapışarak, onların gösterdiğine uymaktır.”

Ancak -şayet söylemişse bile- Rasûlullah’ın: “İnsanlar, beni hiçbir şeyle muaheze etmesinler” sözü, yalnızca şuna delâlet eder: O, (s.a.v) en güzel bir örnektir. O’na birtakım hususiyetler tanınarak in­sanlara mübâh kılınmayan bazı şeyler, O’na mübâh kılınmıştır. Aynı şekilde, insanlara haram kılınmayan birtakım şeyler de O’na haram kılınmıştır. Bu itibarla O da: “İnsanlar, kendileri dışında, bana helâl veya haram kılınan herhangi bir şeyden dolayı beni muaheze etme­sinler. Kendilerinin dışında, lehime veya aleyhime olan şeylere yapış­masınlar.”[30]

Kusmak sebebiyle abdest gerekip gerekmeyeceğine dair soruya gelince; bunu, yalnız Mecelletü’l-Menâr’da yayınlanan, Dr. Tevfik Sıdkî’nin makalesinde görüyoruz.[31] Orada, hadisin senedini ve naklettiği kitabı açıklamamıştır. Belki de o, modern asrın bir uydur­masıdır.[32]

Hadisin sahih olduğu farzedilse bile Tavus hadisinin ilk rivayetinde, nasıl cevap verileceği açıklanmıştır.

Dr. Sıdkî’nin: “Bu hadis, sahih olsa da olmasa da akla yatıyor ve onu destekliyor. Bunun, müslümanların asla vazgeçemeyecekleri bir prensip olması zararlıdır,” sözü de bundan önce zikrettiğimiz de­liller ve cevaplardan sonra son derece geçersizdir.

Allah’a hamdolsun, müslümanların selim akılları, Rasûlullah (s.a.v)’m Allah ile kullar arasında bir elçi olması hasebiyle, her ne kadar Kur’ân’da zikredilmese de O’nun getirdiklerini almayı zorunlu görmektedir. Nasıl ki bir sultanın teb’asma, elçiliği sabit olduktan sonra -her ne kadar onlara yazılı bir mektup getirmese de- sultanın sözünü nazar-ı dikkate alarak gönderdiği elçiye itaat etmeleri düşü­yorsa, burada da böyle olması gerekir.

Bu, tabiî olarak herkesçe bilinen bir durumdur. Belki de kus­makla ilgili haberin zahirini mâkul gören akıl, sadece Dr. Sıdkî’nin aklıdır. Müslümanların akılları ise o habere takılıp kalmamış ve nefsî değerlendirmelerle bulanmamıştır.

Allah, hepimizi hayır ve doğru yola ulaştırıp hak yolda sabit kılsın.

Hamd olsun, âlemlerin sahibi Allah’a.

——————————-

Dipnotlar:

KAYNAKLAR;

[1] Bkz. Mecmeu’z-Zevâid, 10.

[2] Suyûtî, Miftâhu’l-Cenne, 19.

[3] Şâfıî, Cimâu’l-İlm, 113.

[4] ibn Hazm, el-îhkam, II, 66-69.

[5] Suyûtî, Miftâhu’l-Cenne, 6, 13-19.

[6] Şafiî, Risale, 225. Hadisin râvilerinin tenkid ve değerlendirilmesi için bkz. Mizânu’l-tti-dal, II, 357-358; Buhârî, Tarîhu’l-Keblr, IV, 291; Ayrıca Takrihü’t-Tehzih, I, 102   259 509, II, 184, 341.

[7] Ibn Abdilberr, Beyâni’l-îlm, II, 191. Bkz. Şevkânî, el-Fevâidü’l-Mecmuâ, 278-291; el-Makâsıdu’l-Hasene, 36; Keşfu’l-Hâfa, h. no: 220; Beyhakî, Delâil, I, 27.

[8] Suyûtî, Miftâhu’l-Cenne, 32 (Beybakfden naklen).

[9] Ebû Dâvud, Sünnet, 5; Tirmizî, İlm, 10; İbn Mâce, Mukaddime, 2.

[10] Şâfıî, Risale, 51.

[11] Yunus, 15.

[12] Şâfıî, Cimâu’l-îlm, 118.

[13] Şâfıî, a.g.e., 134.

[14] Suyûtî, Miftâhu’l-Cenne, 31 (Beyhakf den naklen).

[15] Haşr, 7.

[16] Zilzâl, 7-8.

[17] Bkz. et-Tâc, IV, Zilzâl Sûresi tefsiri (Buhârî, Tefsir, 99; Müslim, Zekât, 24.

[18] Nahl, 44.

[19] Suyûtî, Miftâhu’l-Cenne, 34 (İbn Ebî Hatim’den naklen).

[20] Müsned, 111,497; Mecmeu’z-Zevâid, I, 149-150.

[21] Suyûtî, Miftâhu’l-Cenne, 34. (Beyhakî’den naklen).

[22] Bkz. Suyûtî, a.g.e., 34; Rasûlullah (s.a.v.)’in, Kur’ân gibi emir ve nehiy sahibi olmasıyla il­gili beyanları için bkz. Beyhakî, Sünen, IX, 204.

[23] Bkz. Tahâvî, Şerhu Müşkili’l-Âsâr, I, 159 (Tahkikli baskı, Beyrut, 1994).

[24] İbn Abdilberr, Beyâni’l-Um, II, 192.

[25] İbn Abdilberr, Beyâni’l-îlm, II, 192.

[26] Buhârî, Sulh, 5; Hudud, 30; Müslim,Hududt 25; Ebû Dâvud, Ekdiyye, II vb.

[27] Haşr, 7.

[28] Şafiî, Cimâu’l-îlm, 113.

[29] Ebû Dâvud, Sünnet, 5; Tirmizî,7Zm, 10; İbn Mâce,Mukaddime, 2.

[30] Şafiî, a.g.e., 114,115.

[31] Yıl, 9, Sayı: 7, s. 515.

[32] Hadisin durumu müellifin dediği gibi değildir. Hadis sabittir. Dr. Tevfik Sıdkî, daha son­ra hadise, Zeyd b. Ali’nin el-Mecmu adlı eserinde Şevkânî’nin Naylü’l-Evtar adlı hadis kitabından naklen zikrettiğini gördüğünü belirtmiştir. Fakat değiştiremeden vefat etmiş­tir. Bkz. Tirmizî, Taharet, 64.

 

Abdülgani Abdülhalık,-Sünnetin Delil Oluşu

Yazar: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*